31 Mayıs 2010

İntifada



1987 yılındaydı Grup Yorum'un Sıyrılıp Gelen albümünün 12 Eylül 1980 Darbesi'nden kurtulup da sonsuzluğa uçuşu, devrimin soluğu oluşu. "Sıyrılıp gelmektedir seher, belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat" diyordu Ahmet Telli mısralarında, devrimi anlatıyordu sessizce. Çok değil bir sene önce, bir başka Ahmet, kaya sağlamlığında bir duruşla "Beni burada arama anne" diye sesleniyordu yurt ve cezaevi koğuşlarına, coşkuyla. Analar cumaların ertesinde kayıp çocuklarını aramak için toplanmaya başlamamıştı daha Galatasaray'da. Tam da bu zamanlarda 1987 sonrası bir başka coğrafyada, aslında hemen yanı başımızda, tarihsel yakınlığımızda, analar ağlıyorlardı, direniş zamanıydı, İntifada.

Mecit Ünal'ın sözleriyle Kuşatma (Filistin) şiiri vardı Sıyrılıp Gelen'de;

Sen kurşun yağmurları altında
Güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun
Öptü kan revan içinde seni çırılçıplak bir ölüm
Ölümü ve gözyaşını gördün yavrum
Kan emmeyi öğrendin yaralarından

Saplanırken geceye ilk çığlığının sesi
Kestik göbeğini süngüyle senin

Terli bir asker kaputuna sardık sonra
Kurşunlar yağıyordu cesedine annenin

Ağla yavrum ağla
Dindirsin içindeki acıyı gözyaşların
Dönsün toz duman arasın aşkı
Ve kalksın artık kanlı duvarlarından kuşatmaların

Ağla yavrum ağla şimdi...


Sadece bir yıl sonra Hasan Hüseyin'in Haziran'da Ölmek Zor şiiri Grup Yorum albümüne adını vermişti. 2 Haziran 1970'de Orhan Kemal'in ve 3 Haziran 1963'te Nazım Hikmet'in yaşama veda edişi anısına yazılmıştı şiir.

Yine Mecit Ünal'ın şiiri Filistin Günlüğü yer almaktaydı Haziran Ölmek Zor'da;

Bana ılık rüzgarları gönderin
Tel örgüler ardına
Sevgilinin gözlerinde
Benim olsun
Yağmur damlaları mavisi
Yeşile mahkum edin bozkırı
Boy atsın sevda

Bana bir türkü söyleyin
Yarınlarıma uzansın
Tel örgüler ebem olsun
Doğursun hasretimi
Ağlamasın çocuklar
Çocuklar kanamasın

Sözüm var Beyrut sokaklarında öldürün beni
Her sabah saat beşte öldürün beni
Sözüm var Beyrut sokaklarında yaşatın beni


Yorum bundan 20 yıl önce esirgemeden dile getirilmesi gerekenleri haykırmıştı korkusuzca.

Ve Filistinli büyük şair Mahmud Derviş'in coğrafyasını, halkını, kavgasını en iyi anlatan şiirlerinden bir kaçı;

Filistinli Sevgili

Gözlerin bir diken
yüreğe saplanmış,
çıldırasıya sevilen,
işkencesine dayanılamayan.
Gözlerin bir diken,
rüzgârdan koruduğum,
ötesinde acıların, gecelerin,
derinlere sapladığım.
Kandiller yanar ışığınla,
geceler dönüşür sabaha.
Bense unuturum birden,
- göz rastlar rastlamaz göze-,
yaşadığımız bir vakitler
kapının ardında
yanyana.

*

Şakırdın sanki konuşurken.
İsterdim konuşmak ben de.
Dudaklarda hayır mı kalmıştı ki,
O bahar gibi dudaklarda!

Sözlerin
güvercin gibi
yuvamdan
uçtu gitti.
Kapımız,
sonbahar kadar sarı
basamakları ardından
fırladı gitti
canının çektiği yere.
Aynalar oldu paramparça,
yığıldı içimize
acı üstüne acı.
Topladık sesin küllerini
getirdik bir araya.
Böylece söyler olduk
acılı türküsünü yurdumuzun.
Hep birlikte sazın bağrına
ektik bu türküyü,
evlerin damlarına taş fırlatır gibi
fırlattık attık bu türküyü,
alın, dedik,
sancıdan kıvranan kalplere.
Oysa her şeyi unuttum ben şimdi.
Ya sen, ya sen, sevgili,
sesini kimselerin bilmediği!
Belki de gidişindir senin
ya da susmandır
sazı paslandıran.

*

Dün seni limanda gördüm,
yapayalnız, yolluksuz yolcu.
Bir yetim gibi sana doğru koşuyordum,
arıyordum sanki yaşlı anamı.

Nasıl, nasıl, yemyeşil bir portakal ağacı
kapanır bir hücreye ya da bir limana,
nasıl saklanır gurbet elde
ve yemyeşil kalır?
Yazıyorum not defterime:
Limanda durakaldım...
En dondurucu kış kadar soğuk gözler gibiydi dünya,
doluydu portakal kabuklarıyla ellerimiz.
Ve hep çöl, ve hep çöl, ve hep çöldü ardım.

*

Seni yalçın dağlarda gördüm,
kuzularınla, kovalanan çoban kızı.
Sen benim bahçemdin,yıkıntılar ortasında.
Bendim o yabancı, bendim kapını vuran.
Ey gönül! Ey gönül!
Kapı kalbimin üzerinde yükseliyordu,
pencere, taşlar ve çimento
Kalbimin üzerinde.

*

Seni su testilerinde gördüm,
buğday başaklarında,
yıkık dökük, parça parça, unufak.
Hizmet ederken gördüm gece kulüplerinde,
sancıların şimşeklerinde gördüm ve yaralarda.
Bağrımdan koparılmış ciğer parçası sensin.
Dudaklarıma ses olacak yel sen.
Ateş ve akarsu sensin.
Gördüm seni bir mağaranın ağzında
yetimlerinin çamaşırlarını iplere asarken.

Gördüm sokaklarda seni ve ateş ocaklarında,
kaynayan kanında güneşin.
Ve ahırlarda...
Ve bütün tuzlarında denizin.
Ve kumlarda...
Toprak gibi güzel,
yasemin gibi,
ve çocuklar gibi.

*

Ve ant içerim ki,
bir mendil işleyeceğim yarına kadar,
gözlerine sunduğum şiirlerle süslü
ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:
"Bir Filistin vardı,
bir Filistin gene var!"

*

Gözleriyle Filistin,
kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle Filistin,
adıyla sanıyla Filistin.
Düşlerin Filistin'i ve acıların,
ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin'i,
sözcüklerin ve sessizliğin Filistin'i
ve çığlıkların.
Ölümün ve doğumun Filistin'i,
taşıdım seni eski defterlerimde
şiirlerimin ateşi gibi.
Kumanya gibi taşıdım seni gezilerimde.
Koyaklarda çağırdım seni bağıra bağıra,
inlettim senin adına koyakları:

Sakının hey
kayaları döve döve şarkımı koparan şimşekten!
Benim gençliğin yüreği!
Benim beyaz kanatlı atlı!
Benim yıkan putları!
Kartalları tepeleyen şiirleri benim eken
tüm sınırlarına Suriye'nin!
Zalim düşmana bağırdım, ey Filistin, senin adına:
"Ölürsem, ey böcekler, vücudumu didik didik edin!"
Karınca yumurtasından kartal çıkmaz hiçbir vakit,
yalnız yılan çıkar zehirli yılanlardan!
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
bir ben,
gençliğin yüreğiyim her daim,
yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.

Mahmud Derviş

Çevirenler : A. Kadir - Süleyman Salom

Ahmed Zaatar *

Kekikten ve karamış taştan
O eller için
Bu çığlık
Unutulmuş ve yapayalnız
Ahmed için.
Gelip geçen bulutlar
Yurtsuz ve yabancı koydu beni
Ve yalnız dağlar cesaret ediyor
Beni bağrına basmaya
Kıraç bir toprakta.
Doğuyorum yine o eski yaralardan
Sokuluyorum toprağa
Bütün ayrıntılarını görünceye dek
Doğuyorum yine
Denizin taştığı yıl
Kül olmuş kentlerden
Kendimi yapayalnız bulduğum.

Ahmed'di o deniz
Kurşunlar arasından köpük köpük
Bir kamptı öfkeyle büyüyen
Yağan kekikti üstümüze
Ve savaşçılara
Ellerine ayaklarına baktı Ahmed
Unutulmuş trenlerin
Anılarıyla büyüyen
Kimsenin karşılamadığı
Kimsenin el sallamadığı
Yaseminlerle.
Ayakta dikildi yapayalnız
Kendini dinlediği gecelerde
Hakkın hasretini çekerek
Yirmi yıl
Yirmi yıl o yer senin bu yer benim
Dolaştı bir kimliği sora sora
Yalnız yanardağların yanıtladığı.

Ben Arap Ahmet'im
Dedi
Ben kurşunlar
Ben portakallar
Ve düşler.
Benim çadırımdır Tel Zaatar
Anayurt benim
Sürüp giden o yolculuk anayurda
Doğu'dan ta Batı'ya
Bilendi bütün kılıçlar
Ahmed tanımaya başlarken
Ellerini ayaklarını
Süzülen bir yıldız gibi
Bakıp bakıp Hayfa' ya.
Ahmed'di seçilen kurban
Kentler asfalt organlarını
Bırakıp arkalarında
Düştüler peşine Ahmed'in
Öldürmek için.
Doğu'dan ta Batı'ya
Cenaze törenini hazırlıyorlardı.
Giyotinlerden giyotin beğenip.

Ben Arap Ahmed
Gelsin kuşatmacılar!
Benim kal'am gövdem
Gelsin kuşatmacılar!
Ateş hattıyım ben
Kuşatacağım onları
Çünkü göğsüm
Sığınaktır halkıma
Gelsin kuşatma!

Uzanmış suyun karşısına
Küçük ayrıntılar arasında geziniyorum
Derken dağılmaya başlıyorlar
Akşamla birlikte
Yitiyorum
Uzaklardan gelen
Çıngırak seslerinin içinde.
Kanayan yerlerimden
Anlıyorum yaşadığımı.

Ayak bastığım her yol
Kaçınıyor benden
Kaçıyor
Gönül verdiğim her kent
Ceketimi fırlatıyor bana.

Şiirlere sığınıyorum
Düşlere
Anlıyorum çok geçmeden
Düşlerime kadar girmiş bıçaklar.
Bir mum yakıyorum
Kapanmayan yaramdan.
Bu gece
Bütün çakıl taşları soluyor

Ve damarlı.
Uzaklardaki güzel karım
Sessizliğin senin
Eritti bu ölgün geceyi
Banklar ve ağaçlar
Donup kaldı gölgende.
Hatırla beni
Kendimi unutmadan önce.
O kayalar mektubumdur
Yeryüzüne.
Yükseleceğim
Meyve küfelerinden
Denizden
Yükseleceğim yoksulun şarkısından
Onların şarkısından:
Yaşayacağız!
Yaşayacağız! diyen.

Kekikten ve taştan Ahmed
Yükseleceksin
Hayır! diyerek
Derinden esvap yapacak
Kırlardan gelen köylüler
Zalimleri ortadan kaldırmaya.
Bir çiçek olacak yumruğun
Bir bomba
Her gün hayır! demek için kalkan.
Kılıçlardan kesik kesik gövden
Yeniden yapılacak
Doğacak güneşlerden
Ve dalgalarla nikâhlanacak
Giyotin altında
Hayır! diyeceksin
Hayır!

Akan kanımda öleceksen
Yeniden doğmak için
Un çuvallarından.
Geleceğiz ses vermek için sesine
Bizi çağırdığın zaman
Ve ölümün çehresi
Yitip gidecek sözlerimizden.
Eli ölümün
Savurup atacak bizi
Yalın bir yurda doğru
Yasemin bir düşün beklediği.

Kuşlar bana bıraktı şarkılarını
Ve ben koştum
Yürek atışına tarlaların.
Kanımın derinliklerine in
Derinliklerine in
Derinliklerine ekmeğin
Yalın bir yurdumuz olsun
Yasemin bir düşün beklediği.
Her günkü Ahmed
Saf ve Basit Ahmed
Nasıl kaldırdın ayrılıkları
Meyveyle taş arasında
Kurşunla geyik?
Arap Ahmed, diren!
Kuşatma altında gezeceğiz
Ulaşıncaya dek kıyısına
Ekmeğin ve dalgaların.
Öleceğiz düşü uğruna
Bir yurdun
Ve bekleyen yaseminlerin.

Onda Güz'ün eğrileri var.
Kandaki şiirdir Ahmed.
Dağlar gibi kırışık yüzü
Yankısı çağıran seslerin
Birleşen gövdelerin.
Ey tanınmayan Ahmed
Nasıl yaşadın aramızda
Tam yirmi yıl
Hâlâ belli belirsiz yüzün
Hep çizgilerinde dolaştığımız
Tanınmayan yüzün
Ey ormanlar
Alevler kadar gizli Ahmed
Bize yüzünü tanıt
Söyle son sözünü
Dağılacağız sessizlikte
Geri adım atacağız
İşitsin diye ölüler sözlerini
Yaşayanlar
Belki tanır diye çizgilerini.
Ahmed
Ahmed kardeşim
Kahramanca ölümünü bekliyoruz
Ne zaman?
Ne zaman?
Ne zaman?

Mahmud Derviş

Çeviren : Erdal ALOVA

* Beyrut'ta bir Filistin kampı olan Tel Zaatar Lübnan iç savaşı sırasında
iki ay kuşatma altında kalmıştı. Filistinliler güç koşullar altında kuşatmaya
karşı direnmişlerdi. Arapça'da "kekik dağı" anlamına gelen Tel Zaatar
Filistin direnişinin bir sembolü haline geldi. Hayali bir kahraman olan
Ahmed Zaatar sürekli yerinden edilen ve sürgünde yaşayan Filistinlilerin
binlerce adsız kahramanını temsil etmektedir.

Kimlik Kartı

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Ve ellibin rakamıdır kimlik kartı numaram
Sekiz çocuğum var
Dokuzuncusu da gelecek, bir yaz sonraya
Öfkelenecek misin?

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Taş ocağında çalışan, diğer işçi kardeşlerle
Sekiz çocuğum var
Ekmek söküyorum onlara
Giysiler ve kitaplar
Kayalardan..
Yalvaracak değilim kapınızda üç beş kuruş için
Ne de küçülteceğim kendimi ayak seslerinizle odanızda
Öfkelenecek misin peki?

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Ünvansız bir isme sahibim
Sabırlıyım halkın
Öfke duyduğu bir ülkede
Köküm
Doğuşundan öncesine gider zamanın
Ve öncesine, çağların açılışının
Çamlar öncesine, zeytin ağaçları
Ve otlardan önce bitmiştir

Babam.. saban tutan bir aileden gelir
Ayrıcalıklı bir sınıftan değil
Ve dedem... bir çiftçiydi
Ne iyi yetişmiş ne iyi doğmuş!
Güneşin gururunu öğretir bana
Okumayı öğretmeden önce
Ve bir bekçi kulübesi gibidir evim
Dallardan ve kamıştan yapılma
Hoşlaştın mı statümle?
Ünvansız bir isme sahibim!

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Çaldınız meyve ağaçlarını atalarımın
Ve ekip biçtiğim tarlayı,
Çocuklarımla birlikte
Ve hiçbir şey bırakmadınız bizim’çin
Bu kayalar dışında..
Peki alacak mı Devlet onları
Söylendiği gibi?!

Bundandır!
Yaz hadi ilk sayfanın baş köşesine:
Nefret etmiyorum insanlardan
Ne de el uzatıyorum mallarına mülklerine
Ama aç kaldım mı bir kere
Gaspçıların eti olacak, yemeğim benim
Dikkat edin..
Dikkat edin..
Açlığıma
Ve öfkeme!

Mahmud Derviş


31 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Hiç yorum yok: