17 Mayıs 2010

Trabzon'un Onuru, İntikam, Travma, Hazmetme Sorunu, Adalet ve İhtilal



Bir drama filminde olması gereken her unsur vardı. Üzerine senaryo yazılsa gelişen olaylar bu kadar olurdu ancak.

1996'ta Şenol Güneş'in başında bulunduğu dönemin en iyi takımlarından biri olan, çok iyi bir jenerasyon yakalayan Trabzonspor'u, bütün maç üstün oynamasına karşın, Oğuz ve Aykut'un gollerine engel olamıyor ve şampiyonluğu kaybediyordu.

2005'te yine Şenol Güneş Trabzonspor'un başındaydı Dünya Kupası 3. lüğü sonrası. Kadıköy'de Daum'un Fenerbahçe'si hak etmediği bir maçı 2 - 1 kazanarak şampiyonluğa ulaşıyordu. Verilen penaltı, Nobre'nin ofsayt golü, Önder Turacı'nın eline çalınmayan penaltı, Fatih Tekke'nin düşürülmesine verilmeyen penaltıyla maç bir takımdan alınıp diğerine veriliyordu.

Şenol Güneş bunları elbet bir kenara yazdı, hiç unutmadı, gözünün önünden ayırmadı.

Trabzonspor onurunu 2007 yılında İzmir'de oynanan ve 2 - 2 biten maçta da göstermiş, yenilmemişti, Fenerbahçe 3. defa senaryosu Trabzonspor'la kesişen bir öyküyü şampiyonlukla bitiriyordu.

Bu defa olmadı, adalet varsa eğer olmamalıydı da.

Önce Trabzonspor 26 - 27 yıldır kazanamadığı Türkiye'nin kupasını Fenerbahçe'yi olağanüstü doğru kurgulanmış bir oyunla yenip elde etti.

Sonrası bolca göz yaşı, acı, hazetme sorunu, Denizli travması, deja vu ve Bursaspor ihtilali.

Kaleci Onur'la başlayan onurlu direniş, Giray'la devam etti zaman ilerledikçe Kadıköy cephesinde ve sonuna kadar sürdü çılgınca. Koca bir senenin özetiydi bütün olanlar. Her maçını 1 - 0 kazanmak üzerine oturtmuş bir takımın, sonsuz pozisyona girip 2. golü atamayışı da, böyle bir geleneği uzun zamandır unutmuş olması kaynaklıydı. Kimse üzerinde durmadı bunun çünkü Fenerbahçe 1 gol de atsa kazanıyordu, önemi yoktu başka konuların.

Bütün sezon itiraz eden oyuncularla hakemi baskı altına almayı gelenek edinenlerin, şampiyonluğu kaybettikleri golü, itiraz sonrası hızlı başlayan bir hücumla yemeleri de, adalet kavramının sahnelenmesinden başka bir şey değildi. Emre Belözoğlu'nun aşıladığı bu akımın cezasının son ana kadar beklemiş olması da, yarayı derinleştiren, acıtan, sancıtan kısmıydı adalet anlayışının.

Adalet öyle bir şey ki, birdenbire ve en doğru yerde çıkıveriyor ortaya. Haftalardır kaleci hatalarıyla goller bulan takımın şampiyonluk maçında kaleciye takılması ya da maçın son anlarında böyle bir pozisyonu affetmeyecek Alex'in tam da Bilica'nın kuyu kazdığı penaltı noktası civarından topu üstten dışarı vurması gibi.

Maçın 85. dakikasında stat hoparlöründen Fenerbahçe marşı çalarak, daha önce hiç olmayan bir yola başvurarak, saha dışı unsurlar olmadan kazanamayacağını bilerek, çaresizliğin son sekanslarını sunuyorlardı. 3 yılda 3 şampiyonluk sözü veren Aziz Yıldırım, taraftarına kongre kazanmak amaçlı verdiği bu sözü tutamasa da, Anadolu'dan şampiyon çıkacak kehanetinde bulunmasının sevincini yaşayabilir ya da hesap verebilir, istifa bile edebilir, geri dönebilir sonra -suçlu Daum ve Guiza'dır zaten- kimbilir!

Bitime çok kısa bir süre kala, futbol dışı unsurları başarıyla uyguladığının farkında olan oyuncular topluluğunun, Bursa'nın berabere olduğu haberi üzerine, son topu geriye oynayarak zaman geçirmesiyse, son noktaydı.

Dedim ya, senaryo yazılsa üzerine bu kadar olmazdı.

Şampiyon olduklarını sandılar, kutlamalar başladı, oysa Aziz yıldırım camları yumrukluyordu. Sahaya girdiler ve Trabzonsporlular bu sevinç şaşkınlığı sayesinde canlarını kurtardı. Bambaşka şeyler olabilir, futbolcuların can güvenliği tehlike altına girebilirdi. Çok geçmedi üzerinden, asıl haber geldi, Bursa kazanmıştı ve 2010 yılının şampiyonuydu.

Yıkıldılar, neye uğradıklarını şaşırdılar. Daha ağırını 2006 yılının son haftasında Denizli'de, ezeli rakipleri Galatasaray'a şampiyonluğu kaptırarak yaşamışlardı. Travmanın boyutları öyle kolay geçecek gibi de değildi, bunu anlamak istemiyorlardı ancak o gecenin hayaleti, stresi, Kadıköy'de elleri, ayakları bağladı, gerginliği doruk noktasına çıkardı.

Maç sonu yaşanan olaylar da bunun dışavurumuydu. Fenerbahçe 2. defa yaşadığı son hafta sendromuyla, bu ağır travmayla başedemedi, bu denli ukala bir hal almış, diğer takım taraftarlarına, yöneticilerine, futbolcularına üsten bakan bir algıyla üstesinden gelmeleri de olası değildi. Onlar en büyüktü, adı konmazdı, kupalar önemsizdi -ama nedense her branşta kupa kazanmak uğruna akıl almaz paralar harcanabilirdi temel bir altyapı kurmak yerine- en çok para onlardaydı, en iyi taraftar da. Keza en iyi futbolcular da onlardaydı, yani sahaya çıkıp oynamadan onlar kazanmalıydı, böyle hastalıklı bir inanışı vardı Bağdat Caddesi çocuklarının.

Ve bu hastalık çok ama çok pahalıya patladı, 4 yılda kaydebilen 2 travma dolu şampiyonlukla. Nerede yanlış yaptıklarını çok iyi biliyorlar, biz ve ötekiler dedikleri sürece de bu devam edecek ve onlar da bunu istiyorlar.

Maçtan sonra dışavurulan bu hastalıklı inanıştan medya ve polis de yara aldı. Kablo kesenlerden, soyunma ve hakem odalarında terör estirenlerden, Samandıra'yı basanlardan, stat hoparlöründen marş çalabilen, küfür edenlerden, hak etmeden kazanabilmeyi isteyenlerden böyle davranış beklemek de doğaldı. Federasyon yaptırım ve ceza uygulamadığı sürece de vazgeçmeyecekler. Kızıltoprak savaş alanıydı, mabed denilen Saraçoğlu yanıyordu. Futbolcular polis otolarıyla evlerine gönderildi.

Maç sonu yangını söndürmeye giren itfaiye arabaları kırmızıydı, onları lacivert renge boyatmayı da unutmasın Fenerbahçe Yönetimi, severler bu tür işleri. Bir not da Alex'in eşine, deplasman taraftarlarına yaptığı el kol hareketlerinin karşılığını bu gece ağlayarak da olsa aldı, geçmiş olsun.

Fenerbahçe'nin hak etmese de kazanmaya dayanan anlayışı yine adalet kavramına takıldı. Türk Futbolu'nda Anadolu İhtilali'nin yolunu açan, Şenol Güneş'in intikamlarını teker teker alan onurlu Trabzonspor alkışı en çok hak eden takım bu sezon.

Ve Bursaspor, Anadolu'dan çıkan 2. şampiyon 84'ten sonra, tebrikler her ne kadar 9 hak edilmemiş puanı TFF tarafından sağlanmış olsa da. Umarım Şampiyonlar Ligi'nde FC Barcelona'yla eşleşir de, Leo Messi'yi dünya gözüyle seyretmiş olurum.

17 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

4 yorum:

DodgeRam dedi ki...

Guzel yazi olmus eline saglik.Onur gercekten cok guzel oynadi...

Adsız dedi ki...

hamaset dolu, tarihe tek yanlı bakan bir yazı. şenol güneş türk futbolunun en efendi adamlarından biridir, defalarca söyledi bir doksan dakikaya intikam gözüyle bakmayacağını, ama ille de olayı epik hale getirmek için böyle kan, intikam, şeref, onur sosuna buluyorsunuz. ayrica 96 sezonunda, oynadığı 6 derbinin 5'ini kazanan bir fenerbahçe ile 1'ini kazanan bir trabzon'un yarışıydı söz konusu olan. tabii bunu örtbas ediyorsunuz, yazınızı okuyan zanneder ki o sezon trabzonspor takır takır gitmiş, son anda bir dümen olmuş.

Adsız dedi ki...

bir-iki ekleme:
1- daum biri leverkusen'de olmak üzere 3. kez son haftada şampiyonluğu kaybederek bahtsızlıkta hector cuper'le boy ölçüşecek düzeyde olduğunu gösterdi.
2- bugün futbolun katili olan zihniyet camia ayırt etmeksizin söylüyorum, rakip şampiyonluğa yaklaştığı an iftirada elinden geleni ardına koymayan zihniyettir. futbolun temel gerçeği; gol varsa hata vardır. buna rağmen kendi kalecilerini bile zan altında bıraktı gözü dönmüşler. yahu, türk futbolunun temel zaafı yan toplarken, bir kaleci boşa çıktı diye maçı satmakla itham ediliyor mesela. rüştü de almanya'ya mı maçı satmıştı yani? sanki bu memlekette gollerin çoğu böyle yenmiyor, avrupa maçlarında kulüp takımları olsun milli takım olsun defalarca böyle gol yememiş.
3- eziktaş, 8taş, 5erbahçe, 6alatasaray falan fıstık. ergen kakara kikiriciliğinden öteye geçmiyor bakış.
4- hıncal uluç'un futbol uleması olduğu bir futbol dünyasını yak gitsin.
5- dünkü maç aynı cherlsea-portsmouth maçı gibiydi. bir farkla; chelsea bir şekilde kazanmayı bildi. olmayınca olmuyor. tabii skor yazarlarımıza göre trabzon'un müthiş direnişini izledik.
6- faşist bursa taraftarı bir anda örnek seyirci oldu. işte biz böyle bir ülkeyiz.

onur dedi ki...

Şu anda klavye başında ayakta alkışlıyorum bu yazıyı...