Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2017

ÜÇ GÜN SONRA


Üç gün sonra
Gerildiği çarmıhtan kurtulup
Göğe yükseldi İsa

Üç gün sonra
Okyanusların suları çekildi
Yerkürenin yatağına

Üç gün sonra
Alevler ve dumanlar yükseldi
Uzayan kulelerinden kentlerin

Üç gün sonra
Güneş ve ay
Aşıklara bir sevgi duruşunda sanki
Terk etmedi yörüngesini

Üç gün sonra
Doğu ile batı
Sarılacakmışçasına
Yaklaştı birbirine koşar adım

Üç gün sonra
Hayvanlar alemi
İrkilerek uyandı bir garip sesle

Üç gün sonra
Ne bitki örtüsü ne toz ne toprak
Sessiz kalabildi bu manzaraya

Üç gün sonra
Seninle ben kavuşunca

Öyle bir çekim olacak ki aramızda
Kimyasal, biyolojik ve kanun namına

Tüm bunlar yaşanacak
Yabancılaşacak bizden başkası

Sadece biz kalmışız
Asansörün içinde gibi ikimiz

Görmüyoruz kendimizin dışında hiçbir şeyi
Binalar, börtü böcek ve yollar kayıp

Bir deniz var
Her güzelliğin hayata düşürdüğü derinlerdeki iz

Üç gün sonra
Ben sana kavuşunca

Kaldığı yerden
Ve yeniden başlayacak hikayemiz

18 Eylül 2017

Eren Loğoğlu

20 Ağustos 2017

DENİZ TUTMASI

İstanbul'da, 
Barcelona'da
Veya bir başka yerde

Nerede olursak olalım

Bizi üzebilirsiniz geceden gündüze
Bizi yorabilirsiniz korkutarak
Bizi kovabilirsiniz yalanlarınızla

Ama yaşamamızı engelleyemeyeceksiniz
Yaşayacağız size rağmen
Ve yalnızca yaşayacağız

Yalnız değil üstelik 
Hep birlikte, bizim gibilerle
Ve bize benzemeyenlerle barış içinde

Aynı kentlerin meydanlarında
Aynı sokak lambaları altında
Aynı duygularla ve dayanışmayla

İnsanca ve medeni bir biçimde
Sıradan ve keyifli bir hayatı
Bu dünyada eğlenmesini bilerek

Yani sizin gibi değil

Biz mutlu olacağız
Biz vicdanlı olacağız
Biz iyi olacağız
Biz rasyonel olacağız

Sizin gibi olmayacağız özetle
İnsana ve yaşama düşman sizin gibi

Ölümü, şiddeti ve vahşeti kutsayanlara inat
Kendimize mavi gelecekler kuracağız
Çemberinde kötülüğün zerresi olmayan
Gülmeyi en çok hak edenler gülecek elbet

Kaybetmek yok umudu
Şimdi daha güçlü bir şekilde
Yaşasın sevgi
Yaşasın insan
Yaşasın hayat

***

Pastel boyaların morundan
Külliyatlar denizine

Bu bir serenat Deniz'e

Üzerinde arması işlenmiş bir ceket
Elinde jelatini açılmamış armağanlar

Oturuyor baş ucunda koltuğun
Gözlerinde bin ışık yılı hasret

Yatağa uzanmış zifiri karanlıkta
Göğsünün üstünde akıllı bir kutu

Parlayıp kayan ekran değil yıldızlar
Birer birer parmağından göklere

Sofraların dışına taşan
Çeşit çeşit kahve altlıkları

Biz yaylalardan adaya dönerken
Soğuk bir köy esintisi kıvamında

Şarap bağlarında koku ve aroma
Kadehlerle milonga yapan allık

Nereye gitsek bir masamız olurdu
Cebimizden çıkarıp sonsuzu koyduk

Hafif bir görme makyajı
Ütüsüz de olsa havadar bir gömlek

Yedik içtik tıka basa doyduk
Suyunu çekti kum saati sünger misali

Güneye indik tanıdık geldi
Doğum günü pastası niyetine

Batıya baktık kale altı tropik
Kokteyllerde yüzdük kafa güzel

Eteklerin uçuşurdu tapınaklar şahit
Tanrıların savaştığı yüksek şehirde

Plakasından tanırdık komşuyu
Dere tepe kayalıklarında masalın

Sonra bizi alıp evine götüren
Elinden tutan mekanlar vardı sevdik

Belim tutulsa eğilsem sana
Çekip çıkarırdın beni haremlerden

Tarihi eserlere yazıldı ismimiz
Kalıntılarını topladık geçmişin

Binalar gördük resimlere baktık
Yürüdük kuşak gibi renklerin arasından

Gotik, gerçeküstü ve kübik
Şaşırdık zihni mest eden kertenkeleye

Kaktüslerin dikeninden kaçtık
Sığındık park ve bahçe müdürlüğüne

Harikalar diyarı bir labirentte kayıp
Plajında uzandık çıplak dalgaların

Hayali dönüp durmaktı bir dolapta
Binince farikasına geleceğin mutluluktan uçtuk

Askıda bir fotoğrafımız var seninle
Bol köpüklü ve tuzlu çerçevesi

Önüm arkam sağım solum deniz
İçim dışım yanım canım sen

Kat kat giyinmişiz kalın
Soyunmuşuz ortasında koridorun ince

Merdivenleri bir indik bir çıktık
Kurban olduk ağır ağır buz kütlesine

Zafer işaretini kavga belledik
Ödül mü beklersin bir de seçimlerine

Aileyi aynı kareye yerleştirip
Taşları dizince ahşap ıstakaya

Sarıldık ayrılırken sımsıkı geride kalanlara
Çok ağladık kurudu çöllerimiz

Yuva dedikleri yalancı bir bahar
Al valizini çık git bizimkisi

Çokça mecburi bir itiş kakış
Çokça sıkıştığımız dört duvar

Kolay olmadı
Çünkü patika yolları kapattılar bize

Kolay olmadı
Çünkü önden yargılayıp suçladılar bizi

Kolay olmadı
Çünkü arkadaşımızdan, bildiğimizden uzakta

Çünkü tek başımıza
Çünkü hep ikimiz
Çünkü şair
Çünkü deniz
Çünkü şiir
Çünkü biz

Sus n'olur konuşma şimdi
Çünkü biz sessizce de anlaşabiliriz

***

Öpücük konduruyorum
O küçücük dudaklarına
Bana seni anlatan yumuşacık ağzına

Duyuyorum
Her konuşmanda
Bir müzik eseri edasındaki radyo sesini

Tadını alıyorum
Ekşi, acı, şeker, tuzu
Ve beni aynı potada eriten dilinden

Bakıyorum
Derinlerine yüzdükçe kaybolduğum
Ve her seferinde benliğimi unutturan gözlerine

Tenine dokunuyorum
Narin, geçmişle çizik ellerine
Kapanmaktan çekinmeyeceğim ayaklarına
Endamına minnoş
Güzel gülen yüzüne
Belli belirsiz yorgunluğun izlerini taşıyan
Kaşına, kibrit kirpiğine
Ardında güvenli bir liman keşfettiğim gözlüğüne

Tenini hissediyorum
Bedenimi yakan memelerini
Vajinanı içindeyken bütünleştiğimiz
Bana destek olan incecik belini
Poponu etrafında dönüp durduğum
Kasığını ve oradan çıkan köprülerini
Göbeğini pamuk tarlası
Boynunu ne kadar değsem daha çok borçlandığım
Uzayıp yanlara doğru düşen kara saçlarını
Omuzlarını tel tel karası değdikçe kıskandığım

Sen benim mevsimlerimsin
Birbirini kovalayan ama hiç yakalayamadığım
Gelip geçtikten mütevellit
33'lük plağın hep başa sardığı
Üstüme dolu dolu ve dolu büyüklüğünde yağan
Kavruk ve esmer bir biçimde ısıtan içimi

Hayran olunası aklın
Pratik ve dereceli zekan
Dosdoğru ve büsbütün anlaman beni
Rakı masasından bile hoş sohbetin
Geneli eğip büken kültürün

Birilerine bir şeyler anlattığın zaman
Köşeme çekilip hayranlıkla dinlemek seni
Ve karşındakini allak bullak ettiğini görmek

Sevimli ve parıltılı öfken
Hiddetli bir biçimde yükselttiğin heceler
Kızınca oyuncağı alınmış çocuk gibi somurtman
Kendi kendine söylediğin mutfak şarkıları

Kulağından sıyrılıp tam, bağımsızlığını ilan ederken
Çerçeveni aniden düzeltmen
Bebeklerinin içiyle gülümsemen bir de

Caddede atlı kovalar gibi hızlı yürümen
Çantamı ömür boyu
Beni şu ana kadar atlıkarınca gibi taşıman
Sana söz bundan sonrası bende

Bana bazen vantuz gibi yapışıp
Bazen de ahtapot gibi sarılman
Sevişmen yatağa atıp beni

Saatlerce bıkmadan futbol ve spor konuşabilmek
Beraber yeni yerler öğrenmek
Yaşasın yemek yemek
Birlikteyken her şeyin keyfe dönüşmesi

Tedbiri elden bırakmaman
Üzülebilmen hayata ve insana dair
Hep koynunda beklettiğin vicdanın

Seninle aynı yapıdan çıkmak
Ne gelirse senden kabul ettim sevgilim

Seni sevdim her şeyinle
Ve bu sevda
Doğanın yağmura karşı sevgisi gibi
Sonsuz bir döngü içinde
Başlangıcı ve bitişi olmayan

Çıldırasıya özledim
Ve bu özlem ayaklarımdan başlayan
Ve beyne kadar ilerleyen
Bir titreme eşliğinde
Sanki bir nöbetmiş gibi
Sürekli bana kendini hatırlatıyor

Bak işte öyle ya da böyle
Mutlu ve umutlu şiirler de yazılabilirmiş
Senin öğretin bana, senden yadigar

Daha bizi dört gözle bekleyen coğrafyalar var
Rotalar ve haritalar içine gömülmek için
Yan yana yürünecek gizemli yollar
Maceradan maceraya koşacağız kilometre hesabı
Kırmızı halısıyla ve korosuyla festivallere
Toprağından çimine bir topun peşi sıra
Rüyalar göreceğiz odaların hapsedemediği

Kederlendiğimiz de olacak bazı bazı
Heyecan yapıp sevinçten titrediğimiz de
Sarhoşluk yaşayacağız bilhassa aşktan ve içkiden

***

Benim için ifade ettiğin anlam
Sığmıyor kitabevlerine ve kütüphanelere

Ama vazgeçtiklerim oldu

Köklü, bize değersiz kendine pırlanta
Aslında bir o kadar rezil rüsva

Hayat eşsiz bir amaç ve araç sırasında
Mutluluğu en çok hak eden kadının mutluluğu

Daha ne ister ki bir kişi bundan başka
Eğer bulduysa aynı gözlükten görebildiği bir dünya

Farklı, sıradanlıktan uzak, özel
Biz bir sevdadan daha fazlasıydık

Yalnızlar rıhtımında kadın ve erkek
Ayaklarımın beni sürüklediği uçurum

Bir başka ağır yaralının
Dur demesini beklermişim meğer

Durdum
Zaman ve kalp atışları durdu

Ne varsa seninle hatırladım
Ne varsa seninle unuttum

Son kullanma tarihi geçmeyen serum
Söküp atıyor zehrini ölmemeye değer

Kimseler bilmez
Avucumda kalan tek çizgiye tutundum

Oysa sen bilirsin
Üçgende indirilen saklı bir dikme gibi

Dertlere ortak olmaktan büyük sorumluluk var mı?
Meydan okumak ülkelere ve tek düzlüğe

Sen bilirsin
Ürpertiyle gelen güvercin tedirginliğini

Sağ salim
Ve çift kişilik uyumanın önemini

Bilirsin

Seni sevdiğimi
Ve sevdiğini beni

19 Ağustos 2017

Eren Loğoğlu


23 Temmuz 2017

AÇIK DENİZ

PEŞİ SIRA

Pılı pırtı atıp boş sırt çantasına
Malım mülküm çöküntü bir çöplükte

Ayaklandım yattığım yerden
Koşuyorum yastıklarımla birlikte

Yeldeğirmeni'nden Yeniköy'e doğru
Güzelçamlı'dan Gracia boyunca

Sen nereye dersen
Ben işte oraya

Ama yalnızlık var ya deniz aşırı
Ve birkaç ay

O baya paldır küldür bir öfke / Oysa

Biz nerede dersek
Aşk pekala orada

İNZİVA

Denizin kıyısına vurdum sığındım
Korkuyu söküp attım yanık cildimden

Bir baktım ki dibimde yoktun
Uyandım pis bir kabustan tek başına

Kum gibi dağılsam da bazen
Muhtacım yeni gel gitlerine

Dalgalarınla buluşsam birden
Köpük köpük maviliğine çoğalsam

Bilsem de nereye çıktığını
Atsam kendimi dar kanallarına

Bir kulaç boyundan kısa
Aramızdaki uzak mesafeler

BELİRTİ

Yani kim engelleyebilir ki kavuşmamızı
Raflarda çok sevenler ansiklopedisi dururken

Her şeye rağmen pişmanlık yok bende
Sessizlik daima evdeki ses

Eli kolu bağlı özgürlüğün
Malum devletin mesaisinde

Kağıtsız da nefes alınır
Geri dönemesen de yaşanır illa

Aile, arkadaş ve sevgili aynı bize
Biz bize yaşam

Çoğu kaybedilen hükümsüz değil
Ağırlığı vursa da karanlığın üstümüze

Hem nasıl bulduysak birbirimizi
Bilinmez boz iklimlerde büyüyüp

Şans büyük prensin beyaz midillisi
Bazı bazı sana kör bir hediye

Kader de keder kadar anlamsız
Gökyüzüne dört parmak bordo çalmadıkça

Kötürüm düşüncelere durup daldıkça
Sarıldık aç bir masumiyete beraber

Bana radyo sesinle güzel haberler ver

Yendik nasılsa gelip gördükten sonra
Kalp çarpıntısı hariç rahatsızlıkları

Yalan olmasın zırıl zırıl da ağladık

Karşısına geçince hemen elmanın
Yarım yamalak kesik bir konuşmak ile

Tangodan kıvrılan köşesinde odanın
Beklerken kavmin amansız göçünü

İKİMİZ

Yedik içtik ağız bozuldu
Masalarla seviştik heyhat dedik

Gezdik tozduk vücut yoruldu
Müzelerle savaştık bedel ödedik

Ama tablolar göstermez arkasını
Yüzüm gözüm kir pas içindeymiş

Olsa da aslında karşılıklı hisler
Saklar duldasında duvarlar biçimini  

Belki bir dil keşfedilir
Öğrenebilelim diye abecesini

Hasretliğin yabancı kursunda
Çatısını kurarız vicdan otelinin

Can havliyle bize kalan
Son durak koyunda

Sınır tanımayan bir meslek ile
İkimiz cebimizde boyalı bir anahtar

Düşeriz umutlu yollara
Yanımızda kim yok kim var

22 Temmuz 2016

Eren Loğoğlu

23 Ekim 2016

BULDUM


CAHİLİYE DÖNEMİ

Bir süredir karşımda duruyordu
Görüyordu ama farketmiyordu göz

Sanki bir örtü çekilmiş de
Sanki kalın cidarlar örülmüş de

Önüne ve ardına
Biliyordu ama hissetmiyordu yüz

Loş bir geçmişe düşen başıboşluk
Yitip giden uzun çalkantılar

Kirli sularda körleşen zihin
Ve yüz göz oldukça gerilen kaslar

Sonunda
Bıraktım bütün tiryakilikleri geride

Hani büyüsü bitmemiş gecelerde
Çok derinlerde ve az içerlerde
Tam kalbe yakın, kendi izbe yerlerde

Ararsın ya bazı soruların cevabını
Hiç anlamak istemezken hem de

Galiba buldum...

Çünkü ben saklandığım köhne mezardan
Yaşama doğru büsbütün ve dosdoğru doğdum

GÖRÜŞ GÜNÜ

Miladi takvimin başladığı zamana denk düşer
Evvela heyecanlı sesini duymam

Bir kitapçının üst katında
Sayfaların ve paragrafların altında

Dedim ya
Galiba buldum...

Önden zaruri sözler
Girişte koyu bir boya çalınan muhabbet
Ani gelişip kontra çoğalan cümleler

Bir ara
Hafif bir temas ve temaşa

Ara sıra
İnce bir telaş ve kargaşa

Ve sonra
Şimdi pek hatırlayamadığım birkaç adım daha

Gelmişiz
Gelinmesi gereken yere

Kalmışız
Birkaç gün kadar beraber

Belki de
Orada tanıdık biz birbirimizi

Belki de
Orada ısındık biz birbirimize

Belki de
Orada kopamadık biz birbirimizden

Ne varsa orada yaşandı ilk
Ne varsa oradan dağıldı evlerine

KARŞI

Ben bir gün bir vapura bindim
Getir götür işlerinde mahir

Beni sorgu sualsiz karşıya götürüyordu
Bizi yerli yersiz karşı karşıya getiriyordu

Niye yoktun bunca sene diye seslendim

Kendi kendime, herhalde içimden
Sana yahut vapura

Hatrı sayılır bir itiraz olmadı hiçbirimizden

Korktum,
İnkar ettim, kabul ettim, itiraf ettim

Gel zaman git zaman
Alıştım kendi kendime, herhal içime
Sana ve vapura

Bizi biz eden daracık sokaklara
Hep bize açılan çat kapılara

Düştüm,
Belimden tuttu

Kalktım,
Elinden tuttum

Güldüm, ağladım, acıktım, doydum

Dedim ya
Nihayet buldum...

Gözlüğünün arkasında
Kimselerin keşfetmediği o güvenli limanı

DENİZ TUTULMASI

Yorgun, yenik ve yaralı
Kaygı çökmüştü üzerine
Kucakladım seni

Haklarını ve kadını
Dava yüklemişti omzuna
Tanıdım seni

Buralardan gitmek gerekiyordu
Saatler öylece donakaldı
Erteledim seni

Karanlığını gördüm anadan üryan
Gölgene hevesle oturdum
Sevdim seni

En uzun gündüzden bir güneş önce
Ekine ve tütüne elveda derken
Karşıladım seni

Aynı şeylerden bahsettik aynı tonla
Farklı bir tutumla anlattık farklı şeyleri
Öğrendim seni

Benzer yanlarımız daha bir benzedi
Ayrı yönlerimiz daha bir ayrılırken
Öptüm seni

Ben bir vapura binmiştim ya
İşte tam da orada deniz tuttu beni

Taşıdı bana minik dalgalarıyla
Kolilere sığan bir küçük tarihi

Taşındı bana
Ve getirdi beni kuşlarla dolu bir adaya

Dedim ya
Buldum

s
e
n
i

23 Ekim 2016

Eren Loğoğlu

25 Aralık 2014

Muhakeme

Ne kadar anlatırsan anlat
Dinlemez seni
Enseni kavrayan endişe
Sarar çepeçevre stratosferi
Olan biten
Bir ikindi üstü
Kibrit kutusu büyüklüğünde
Dumanında boğulur ateşi yakınca
Kül bulutunda kaybolan sine

Kararı kesin
Asılı mahkeme duvarına
Arar durur parçaları
Bulamayacağına ikna olup
Kuyruklu yalandır
O an kendine bunu söyler
İnanmaya endeksli borsa ekranına bakınca
Bir his denemez buna
Çünkü bir his yaşanmadan bilinmez
Noktalar birleşmeden elde edilmez doğru
Ama yanlışı ayırmak kolaydır birbirinden
İnsanı parçalamak
Dağıtmak edebi ve edebiyatı
Virgüller saçılır etrafa
Hiç sevilir mi ortasında kesilen cümleler
Yıldızlara parlaklığını veren yakınlık olmasa

Farklılık belirler uyumun uykusunu
Tulumu giyince artar sıcaklık kışın
Hayatında bulunması gerekmez arkadaşın
Yaşın yetmez bir ömrü tüketmeye
Bir sen varsın işte
Bir de varlığın çalışma masamda
Çizikler çizimler karalamalar yaralamalar
Koluma sürdüğüm rengi kırmızı alkol
Dönüp dolaşıp aynı yere yanaşıyor uzaydan gelen kalem
Orası onun huzur istasyonu
Gök anlamını yitirdi
Yokuş aşağı yuvarlanmadan mutluluk
Kavrasa da gizemini yer çekimi
Sevmek çok beklemenin fermantasyonu
Size de öğretirler...
Siz de belki geç zaman öğrenirsiniz...

25 Aralık 2014

Eren Loğoğlu

21 Aralık 2014

Sargı Bezi

-Başlangıç-

Aralık dokuzdu
Soğuktu zannımca
Hatırlamam zor
Bir Çarşamba günü doğdum
Onu biliyorum
Öyle diyor takvim yalan olsa da
Ortasıydı haftanın
Ortasındayım hayatın.

Tam otuz üç sene yaşadım
Aradım mutluluğu
Aramadım sevdalanmayı ama
Çünkü bütün Akdeniz ve Egeyi geçmem gerekiyordu
Rüzgar adasının kıyısına vurabilmek için
Oysa hiç iyi bir yüzücüyüm diyemem
Ama büyük aşklar gibi
Onu da zamanla öğreneceğim.

Saman sarısı bir gemiye biniyorum şimdi
Yüküm ağır
Yüküm iki kişilik
Gönlüm, yüreğim güvertede

-Karşılaşma-

En uzun geceden bir gece önce
Gördüm seni
Sesin geldi birdenbire
Evet o sensin
Kaskatı kesilen kol bacak
Dalgası denizin alaycı yerküreyle
Uzaklaşan güneş ve killi toprak
Bize karşı zaman
Köyiçi ve çarşı bizden taraf
Kervansaray acemi ürkek
Kek kalıplı kahve fincanına inat
Oyunbozan böcek çiçek suskun

Maviye doğru yolculuk yan yana
El ayak bir değiş mesafesi
Uzansam dokunurum sana
Hayallerime
ve tabiatın paletinden
bütün sarı rengini
çalan saçlarına

Talihli bir balıkçı teknesi yükselir göğe
Arka arkaya yürünen merdiven
Boşluğunda bırakmaz kimseyi
Tepemizde ağlara tutunmuş çömlek ve kader
Karşılar bizi
Avucumuzda anason
Üstüm başım telaşım sinem
Çok oda ve bir yemek salonu
Kendi halinde dağınık salaş barınak
Uğurlar gövdemizi

Bakınca
Nereye gidilir bulurum gözlerinden
Kaybolmak pahasına

Hazırlıksız
Yorgun ve tükenmiş hissedip
Beklerim seni

Bu gün ertesi gün yeni gün her gün...

21 Aralık 2014

Eren Loğoğlu

07 Mart 2014

İlan-ı Su

İlk giden
ve son gelen
bahar arasına sıkışmış
bir mevsimde anlaşılır
suya duyulan özlemle
harlanan aşkın kavuşamama hali

***

Olmadan suyun kaldırma kuvveti
nasıl taşınır yaşamın yükü?

***

Her susuz geçen yaz
azalıyor ömrüm
yudum yudum yaklaşıyorum
beni bekleyen kış ölümüne

***

Rüzgar
omzuna ve saçlarına dolandığında
suyun en güzel şekli belirir sırtında

***

Yer ve gökyüzüne
can veren suya
her dokunduğumda
hatırlıyorum seni

***

Pencereden odaya düşen
kar tanelerini biriktirdim
suya dönüşürler belki diye

***

Göz yaşının
acıyı dindiren bir yanı var
suyun ağız boşluğuna süzülüp
öpücük tadı bırakmasında

***

Buz tutmadan
veya buhar olup uçmadan
yakalamak suyu
doya doya içmenin sarhoşluğuyla

***

Çocuklukta edindim
suyla oynarken mutlu olmayı
sınırsız bir ülkenin toprağına
sevda aşılarken

***

Uyandım
rüyadan kalma bir doz sersemlikle
boğazımda hafif bir yanma
ve çokça kuruluk hissi var
suya muhtacım

***

Anlarım aslında
hüznün suyla yıkanmasından gelir büyüsü
oysa mutluluk her seferinde sana çıkar
anlatamam


Eren Loğoğlu

05 Ocak 2014

Uyu-Uyan


Uyu
Sana olan uzaklık
Rüya boyunda
Oyunda başıbozuk
Yasaklı kurallar koyu

Diren
Genelgeçer düzenine
Sil baştan gezi
Hiçbir şeyin varılmaz sonuna

İsyan
Üç duyu
Derinlikte kayboluş
Kederden çizgili
Saklı hep gülümseme
Ve bütünlük ey kadın
Bilinmez aşk huyu

Gel unut
Öpeyim omzundan
Kahve gözlerini aç
Uyan

4 Ocak 2014

A. Eren Loğoğlu

16 Kasım 2012

Yılbaşı Ağacı


…Finlandiya koyunun güneyinde geceleyin
dumanlı denize yakın
telli pullu bir yılbaşı ağacı
karanlık Gotik kulelerle Töton şövalyelerinin armaları arasında ve fabrika
bacalarıyla çevrili bir yılbaşı ağacı.
Bir yılbaşı ağacı karlı bir meydanda Estonya türküleri söylüyor
telli pullu upuzun bir yılbaşı ağacı
sen kırmızı sırça topun içindesin
saçların saman sarısı kirpiklerin mavi
onu oraya ben astım seni içine koyup
ak boynun uzundur yuvarlaktır
kuşkularım kaygılarım sözlerim umutlarım ve okşayışlarımla koydum
seni sırça topun içine
bütün yılbaşı ağaçlarına bütün ağaçlara bütün balkonlara pencerelere çi-
vilere hasretlere astım kırmızı sırça topu seni içine koyup
bağışla beni öleceğim seni bırakıp orda
Estonya en küçük sosyalist devleti
adam başına en çok şiir okuyan
en çok votka içen
ve otomobile motosiklete motorollere en çok meraklı
ve deri işleriyle mobilyasıyla ünlü
bir de otuz binlik korosuyla

…ölüm döşeğinde yatanın gözlerine bakamam utanırım
yaşamak ayıp bir şeymiş gibi gelir biri yanımda can çekişirken

Lüsya ölüyor Moskova’da Antuzyastlar Caddesinde bilmem kaç numrolu
sağlıkevinde
yüzü eski tahta bir kaşık
eriyen kara karışıyor akşam karanlığı
art arda kamyonlar geçiyor asfaltı sarsarak
Lüsya’dan vuran keder mi alnımı kırıştıran
kendi yakınlığım mı ölüme
bir yılbaşı ağacı karlı bir meydanda Estonya türküleri söylüyor
telli pullu upuzun bir yılbaşı ağacı
bağışla beni öleceğim seni bırakıp içinde sırça topun
bu dünyada bir şey yaşıyor eşi emsali görülmedik bir şey ve benden başka kimse farkında değil onun
belki bir bitki bir hayvan bir söz bir maden bir ışın bir mutluluk belki
belki bir yıldızdan düşmüş
bu dünyada bir şey yaşıyor senin için yaşıyor ama sen farkında değilsin
onun
öleceğim bağışla beni öleceğim ve sen kırmızı sırça topu parçalayıp çıka-
caksın içinden ineceksin karlı bir meydana
artık Moskova’da mı olur Tallin’de mi Leningrad’da mı ineceksin karlı bir
meydana yılbaşı ağacından
ama ben bu dünyada senin için yaşayan şeyi götürmüş olacağım
Lüsya ölüyor
yüzü eski tahta bir kaşık

…benden sonra ölmesi gerekenler benden önce ölüyor ne iştir
büyük harpler yüzünden ölüm büsbütün şaşırdı sırayı

kamyonlar geçiyor Antuzyastlar Caddesinin asfaltını sarsarak
afişlerde 65 yılının dev sayıları kömür şu kadar ton petrol bu kadar kumaş
şu kadar metre
karlı bir meydanda bir yılbaşı ağacı Estonya türküleri söylüyor
karanlık Gotik kulelerin arasında ve fabrika bacalarıyla çevrili bir yılbaşı
ağacı.

961-962 Tallin
[1962, 1 Ocak Tallin]

Nazım Hikmet

"Son Şiirleri"
(1959-1963)
Şiirler 7
Sayfa 108-110

19 Haziran 2012

Uyu(ma)ma


Huzursuzum. Yatağa uzanıp başımı yastığa koyduğum an gözlerim kapanmıyor. Beynimde kemirici düşünceler silsilesi ve her biri öncekinden bağımsız, heterojen bir şekilde dağılıyor dört bir yana. Ak bir denizle çevrili ada ve sahilinde baş ağrısı, zonklama. Bazen tedirgin, bedene yayılan bir titreme ateşler altında üşür gibi. Bazen çekingen, bir rüyanın ortasında bir başka rüyaya dalıp içinden çıkamama. Hapsolmaya benzer ve dönüşüyor kabusa. Göz kapaklarının açılmasını engelleyen bir mekanizma. Gece boyunca vücudun ekseni etrafında hareketi, debelenme ve devinim, gündüzü doğurma arzusuyla. Haykırış. Sessizce çalan bir orkestra. Çöküntü, göz altı ve sırt üstü. Yorgunum. Ters yüz edilmiş ve sonu başlangıcından önce gelmiş, biraz geçmiş bir yaşamın yarısında. Gelecek. Adını koyamadığım bir kadın imgesi var düşümde, kutupların çekim gücünü elinde tutan. Yaklaşamıyorum. Uzak kalınca da duyulan garip bir özlem. Sebepsiz fırtına. Sanırım seviyorum ya da bilmiyorum sezgiye dayalı bir kehanet benimkisi. Pencereden süzülen ışığın duvara düşen gölgesi, yüzükoyun bir cisim. Uykusuzluk, uykusuzzzzzz, uyku...

19 Haziran 2012

A. Eren Loğoğlu 

16 Nisan 2012

İ t i r a f

Diplerden uçlara sararan
Uçlardan diplere kararan saçlarıyla ada kızı

Yakınlaş artık
Adını bile bilmez kuytu ve karanlık köşe

Romatizma ile romantizm arası ağrı ve sızı
Az biraz melankoli

Apansız açılan karşı pencere
Bu kaçıncı salvo kaçınca büyüsü

Kendime bile edemeden itiraf
Yerde yatan birkaç şişe

Hiç susmaz
Lokal anestezi hali

Sığındım yokluğuna
Kaçmak

Tel örgüyü sabah akşam geçmekle eşdeğer

Değer beklemeye
Yüzde çok düşük olasılık

Gözükse de o an

İçilince hayal kahvesi
Dağılır ak bulutlar

Üstüm başım pus içinde

Ortasından bölünmüş
Bir şehrin duvarları kadar

Korkunç manzara

Her yanım ayrı yangın
Hep büyüyen aynı sevda...

15 Nisan 2012

A. Eren Loğoğlu

29 Ağustos 2011

V i c d a n

Ağlamanın hangi dilde karşılığı varsa
Sular seller gibi öğrendim edebiyatını

***

Kanlı bıçaklı sezaryen öncesi

Kovalamaca ve şantaj ulaşım hattından
Hakaretin bini bir mücevher

Kötü ve çirkin, iyi denklem dışı

Yakışıklı durmayan sorulara
Alışık olunmayan bir güzellikle:

"Seni onlarla asla bir tutmadım, asla"

Her dalga sonrası aynı inkar
Aynı aldatan intikam bakışı

Yüzüp yüzüp salladığı kuyruğuna gelinen mutluluk hayvanı
Dönüşüverdi birden açlık besleyen familya üyesine

Okyanusları aşıp boğulmak üzere çocuk havuzunda
Sebep sonuç ilişkisi

Sancı başladı

Hissizlik iliklerime işlemiş

Agresif, infiale kapılsa da
Ödün vermeyip dürüstlükten

Pişmanlık yasası aklamaz suçluyu

Akılalmaz
Değersiz olanla değer eşleniği

Kesip atmak canın acıdığı an yarayı
İrin tamamen vücudunda oysa

Tükenmez denilen kalemi kırmak, idam istemi

En acımasız yaptırım terk-i yaşam!

Vicdan rahatsız edici
Gece yastığa koyduğunda başını

Erteleme ilaçlarını

Hiçbir şey ve hiç kimseye karşı
Yalnızca yorgun, kıyısında yatağın

Sona eren mücadele
Savunmasız, masum bebek ölü doğdu.

29 Ağustos 2011

A. Eren Loğoğlu

05 Ağustos 2011

İstila

Beklemek

Akıl tutulması
Öteyle beri arasında

Masumiyet

Hayat terk
Diploma(tik) kriz, külkedisi için

Kıskanmak
Kader gibi yalandan gizlenmiş özne

Binbir aroma
Ve birkaç ağrı kesici bile yetmez

Yalnızlık hissiyle örtülü göz kapakları

Kuşatılmış
Okul öncesi ve sonrası çocukluk

Geceyi gündüze çeviren ışıl
Güney esaretinden Bizans surlarına

Dur durak bilmez temmuz yolcusu

Bulunsa ya kavuşma mefhumunu açan anahtar

Aşk içinde aşk dışında

Yok yere esas, rasyonel çarpışmalar

Sokak köşesi boyunca sararmış bina
Kırık dökük duvarlardan okunan günlük

Edilgen cümleler taşıdım sırt çantam ağır
Serbest çağrışım, başıboş güzel

Kahverengi istilasına karşı koymadım
Basmakalıp olsa da karıncalanma

5 Ağustos 2011

A. Eren Loğoğlu

21 Haziran 2011

Karmaşa

Kaybedildi mercan
Kaydedilmiş sözler edildi mistik

Donuk yüzlerden süzülen buz
Katatonik şizofreni haline geçiş habercisi

Oksijen tüpü bile yetmez uyandırmaya
Kronikleşen dumanlı ortam sızmalarından

Göçüp gitti
Bilinmez bir yer yazar adresinde

Geride bırakılan çaput bağlanmış ağaç
Ve onu besleyen toprağa yaşam aşılayan su

Bidon hacmi kadar ömür
Esmer çocukların gel git mesafesi

***

Mutluluğun saklama kabında
Son kullanma tarihi geçmeden tüketilen düğün

Davet içeren bir zarfın içersine
Sığmaz hiçbir başlangıç

Hazırlanma, binbir gündüz masalları
Tertiplenen tek gecelik (ilişki) eğlence

Orda, alkışların ardında
Desibeli sıfıra yakınsayan bir salon

Dağılmış saçlar ve akan makyajıyla

Duvarlarında siyah beyaz boya katmanları

Uzun soluklu geçen hafta sonu mesaisi
Bir avuç nikahsız şeker

Ev(lenme) toplum zoruyla girilen sığınak
Meşru bir zemin -etüdü- üzerine inşa edilen

Hayali bile güzel olmalı

Matruşka denilen hediyeyi verip yeryüzüne
Sırt üstü uzanmanın...

21 Haziran 2011

A. Eren Loğoğlu

19 Mayıs 2011

Y o l

Son kavşağa ulaşınca geciken dinamik
Orda başlıyor aradığın steril ortam

Kararsızlık kararlılığından kurtulma seansında

İstemsiz kasılan toplum bilinci

Belli belirsiz
Nerden koku alsa uzayan burun

Boş -bir- anma töreni

Geride bırakılanlar için örtülen toprak, ölüymüşçesine
Ve yitirilen yığınla zaman

Ruh birlikte(siz)liği
Beden dili ve edebiyatı ayrılık üzerine

Yatak,
Bir şehrin ortadan ikiye bölünmesine doğru serilmiş

Çift ve tek sayının savaşı
Bağ(ım)lılık ve özgürlük arasında

Suç işlenip ceza çekilmiş
Geçmiş gitmiş ve gelecek

Tarihin sorduğu hesap, kitap gerektirmez

Gönlünün kuytusu açılır pandoraya inat
Saçılır İstanbul denize, ak martılar şenliği

19 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

22 Nisan 2011

Sözüm var sana

Sulu sepken gözyaşı dökülünce
Duvarın dibinde büyüyen yaşam formuna

Yağmur akşamları çökünce kara bulutlardan
Üzerime doğru ve amorf

Çoğalan hüzün azalan gülümseme
Ayna kadar rasyonel yüzün

Biraz uyu kaybolmadan yalnızlık
Az biraz masal boşluğu

Arada uzak iklimler çıkmazı

Sözüm var sana

Sözüm,
Çatışmaların ve çekişmelerin yokluğuna

Sözüm,
Asılsız ihbar tedirginliği

Yarı açık evin cezasıyla
Kötü sevişmeler bahanesi koyu kahve

Çöpçatan servisi ucuzluğunda eskiz

Eski bir iz, bıraktığın yara
Bilmem sevdanın köşe bucak adresini

Sözüm var sana

Sözüm,
Ahlak zabıtlarında kayıt dışı

Sözüm,
Eğri büğrü çizgilerden taşan doğru

Yalın ayak teması toprağın
Ve karamel ile ağız

Ulu orta galiz küfürler
Enkaz devralma sözleşmesi

Gündem okunuyor, bilmem kaç madde

Sözüm var sana

Sulu sepken gözyaşı dökülünce
Duvarın dibinde büyüyen yaşam formuna

Yağmur akşamları çökünce kara bulutlardan
Üzerime doğru ve amorf

Çoğalan hüzün azalan hayal
Ayna kadar rasyonel yüzün

Biraz uyu bozulmadan sessizlik
Az biraz masal boşluğu

Arada uzak iklimler çıkmazı

22 Nisan 2011

A. Eren Loğoğlu

16 Ocak 2011

Zapturapt

Çeki düzen verilemeyen kağıt parçaları
Zerre değersiz Kapalı Çarşı esnafı için

Mesaj taşıyan birer zümrüdüanka oysa
Belgesel seyretmeyle bilinmez her şey

***

Yankılanan iç ses, bir ölünün hiç duyulmayan sesi
Başkalarının yaşamını kendisinin sanan ses

Sütten çıkmış ak kaşık değil geçmiş

Hastalığınla debelenen evladın
Uzaklarda bir şairi sevmesi, nasıl anlatılır sana ey ebeveyn!

Sular ve ateş altında evle iş

İyilik, iyi sözcüğünden beslenen organizma

Yıpranmış duvarlarda
Ve ona dayanıp ayakta kalan boş koridorlarda gezinirken

Bir de görüş günü yasak diyorsun

Duyurusu olmayan bağ demirler arkasında
Yazarı anlasa da yüreğine mahkum

Hayal kuran bünyeyi bile reddediyorsun

***

Büyük ağabey seni izliyor
Devasa makinalar, kontrol noktaları

2 + 2 = 5 sonucunu söyleme zorunluluğu

İşkence gizliyor
Masumiyetini yitirmiş ütopyayı

Geleneksel eğitim sarmalı içeren projede

Bir çırpıda, tek celsede
Ardına bakmadan koş Lola, çıplak

Omuzlarında güzelliği taşıyarak

***

Sarsılan yorgun imgelem;

Aynı boylam ve enlemde, aynı zaman diliminde

Ayrı ekranlara bakarak
Yan yana yaşayıp aslında yaş(l)a(n)mamak

Seviyesi korunan algoritmalar
Kısır, cılız döngü

Tutku ve heyecan unutulmaya yüz tutmuş

Göğsünü yarıp kan revan eller ile alınır duygu
Sorgu sual ve yargı olmaksızın dalınır uykuya

Altı milyarda bir olasılık
Yaraya merhem sürmesini bilenin bulunması

***

Seslerin ön sevişme hali

Belki hazırlıklı bir refleks
Belki şaşırtıcı derecede korkusuz bir aforizma

Okunur kara kaplı kitabında

16 Ocak 2011

A. Eren Loğoğlu

04 Ocak 2011

Suyun Hiyeroglifi

Teker teker
Ve tekrar tekrar okudu

Papirüse aktarılan yürek yazgısını

Tarihin kendisine,
Kendisinin tarihe bıraktığı hediyeydi, büyüdü aşk.

***

Öngörü doğrularından dar açılı üçgen
Üçgenlerden hüzün piramidi örülüyor

Gülümseme daire içine alınıp
Tanışma şans olarak görülüyor

***

Her şeyi harabeye çevirecek bir giz
Ve aramızdaki kimyasallar

Statü kaygısı duymadan yaşanıp paylaşılsa

Korkulukların üzerinden korkarak atlayan korkular
Saracak puslu, kör ve sağır etrafını

Sana göz kulak olacak cesaret kozasıyla metamorfoz
Birdenbire, öylece karşında duracak ve dimdik

Hazırla o zamana ve mekana, kaybetmeyip aklını

Kurtuluş ve özgürlük reçetesi taşıyan.

***

Ateş sarı
Ateş kırmızı

Ateşler içinde eriyen ada kızı

İlk ve son baharım
Kırmızım ve sarım

Olarak kalacaksın

Acil servisin önünde sigara içip
Küllerini toprağa kavuştururken

Teker teker
Ve tekrar tekrar okudu

Papirüse aktarılan yürek yazgısını

Tarihin kendisine,
Kendisinin tarihe bıraktığı beklentiydi, soğudu yangın.

***

Yer ve gökyüzüne haykırış
Neler var bir bilseniz kemiriyor içini

Yoğun ve mutlak acı
Görece içermeyen güzellik

Şuursuz, omzu açık elbiseyle koşmak

Aşk ve yangın uğruna!

***

Şaşkınım
Ve şaşırmışlığımın kayıt dışı bir sebebi var;

Açıklık, bıçağın varacağı son organdı

Yaşanamamış kaçak izler yüklendi vücuduna
Devletin aforoz ettiği yaralı gece bekçisinin

Ve bir sabah,
Bıçak altına yatmaya gerek yok derken kaldırıldı cenazesi

***

Suyun son kullanma tarihi gelmeden

İlkokul çocuğu bile anlatır öyküsünü
Doğum gününün

***

Değerini bulur mu biriken gözyaşı, yenilince yer çekimine?
Çekilen çile olmadan bulunur mu kaybı anlamın?

Soruları ve cevap anahtarını hazırlayan iki kişi
İlişki, kavram karmaşası adı altında sahnelenen oyun;

Karşılaşma, alabildiğine doğal,
Hazırlıksız yakalanan çekici olma hali

İkiye ayrılmış son şehri anlat bana

Kumdan kaleler yarat, med cezir ulaşmasın
Bulaşmasın eyleme dönüşmeme hastalığı

Beyaz ve siyah kuğuya

***

Teker teker
Ve tekrar tekrar okudu

Papirüse aktarılan yürek yazgısını

Tarihin kendisine,
Kendisinin tarihe bıraktığı meseleydi, çoğaldı şiir.

4 Ocak 2011

A. Eren Loğoğlu

26 Aralık 2010

Kased

Mumyalanan hayaller dirilip karşına dikilince
Ellerini iki yana açıp dua eden adamın fısıltısını duy;

Geçiçi heves değildir aşk
Yok olmaya yüz tutan çürümüş, kokuşmuş cesed

Sen bir ölüsün
Toprağın sıkıca sarıp sarmaladığı

Kalıcı eser bırakma çabasında yağmur
Üzerinde büyüyor yabani otlar

Kasedi geriye sar
Korkma, bozulsa da makinalaşan algı

Savaşan yanılgı ve dengesizlik

Baş döndürücü gülümseme
Siyah beyaz fotoğraflar arasında bir kanıt

Kaz adımıyla yürünen aile töreni
Bağımlılık yapan meta akımıyla sürünen evlilik

Oysa içsel devinim kaybı yaşanıyor

Aradığı madeni bulan

Ve işleyemeyeceğine inanıp
İnkar mekanizması çalıştıran akıl tutulmasında

***

Ateş sarı
Ateş kırmızı

Ateşler içinde eriyen ada kızı

Mumyalanan hayaller dirilip karşına dikilince
Yüzünü göğe çevirip dua eden adamın fısıltısını hatırla;

Metamorfoz yaklaşıyor
Kaçınılmaz ve kusursuz olmayan sona doğru

Ve kased, sancılı sürecin bilin(mey)en kaydı

26 Aralık 2010

A. Eren Loğoğlu

05 Aralık 2010

Boyun Eğmeyen Ülke: Katalunya | La Masia'nın Şifreleri



İspanya Futbol Federasyonu, FC Barcelona'yı durdurmak için elinden geleni yapıyor, hem de aleni biçimde. Tercümeye girmiyorum, kulübün yayınladığı orjinal metin -çok sert- aşağıda yer alıyor;

http://www.fcbarcelona.cat/web/english/noticies/club/temporada10-11/12/04/n101204114397.html

Guardiola'nın maç sonu açıklamaları, çok açık her şey;

It was never a unilateral decision made by us. We were always in touch with the Federation [RFEF] and AENA [Aviation Authority].

This country faced a major disruption. At 19.00pm yesterday, it was reported air traffic controllers were on strike. We were just one of the more than 400,000 people who got stranded because of exceptional circumstances.

We never travel on matchday by bus. To play against Osasuna we have to be at our best. They were unbeaten at home in 12 matches, and getting here as we were today, was not the best way to go about it.

We, above all, were ready to make the trip as we wanted to play on Saturday because we have a Champions League match on Tuesday.

We did plan on taking the train but AENA made us believe that there was a potential for air travel and that the airspace would be open by 11.00am.

We don’t mind travelling. Last year, we made a 14 hour bus ride to play in the Champions League [semi-final] because UEFA said they would not postpone the match. But the Federation [RFEF] told us if we could not fly, the match would be postponed to Sunday.

We’re not that powerful. It is the Federation that sets the game time, but relented after coming under pressure, and told us that we would forfeit the match if we did not make it. You know how it is here [Spain]. We chose to make the trip because we preferred to come than to lose three points.

We know we are from a country [state] called Catalunya, and if the websites, radio or television want to confuse people, let them, but we only do what the Federation tells us. A lot of non-truths have been said, so let me give my version. If you don’t want to believe me, then I’m sorry for you.

I will not apologise because you are the ones who have told the lies.


I understand the disappointment felt by Osasuna and their spectators. We are sorry for the people of Pamplona. We feel bad. They have always had treated us right.
Otobüs ancak maç saatinde erişti stada. Barçalı oyuncular geçen sezon da volkan yüzünden Milano'ya kara yoluyla gitmişler ve perişan olmuşlardı, bir benzeri yaşandı zorunluluktan ötürü.

Geçen hafta Ramos, Alonso, Khedira ve Carvalho sahada cezasız kalırken, Federasyon tarafından da korunuyordu.

Osasuna'nın Teknik Adamı Camacho da eski bir Real Madrid'liydi, bilenmiş olabilirdi özellikle. Takımı evinde 6 maçı da kaybetmemiş, üstelik sadece 2 gol görmüştü kalesinde.

Barça, Madrid maçının onbiriyle sahadaydı, oyuncu yerleşimlerindeki bir farkla, Villa üçlünün sağına, Pedro soluna geçmişti, rakibin beklerine göre bir hamleydi.

Yorucu ve alışkın olunmayan yolculuk bir defa daha zorluyordu Barça'yı maçın başında. Ritmi bir türlü bulamadılar, kısa bölümler dışında.

Messi ve Xavi'nin çok pas hatası yapması, akışkanlığın oluşmamasının ana sebebiydi. Osasuna'nın önde 4 oyuncuyla baskı kurması ve oynu Barça yarı sahasına itmeye çalışması da bir başka etkendi ritmin oturmamasında. Karların temizlendiği zemin de eklenebilir bunlara.

Yine de Barça, Pedro, Villa ve Messi'yle net pozisyonlar buldu, Valdes'in hatası dışında da rakibine gol şansı vermedi. Villa, Messi'ye gol pasını vererek uyum konusunda devamlılığı olacağını da gösterdi, Pedro maçın en iyisiydi Barça adına.

Messi, bizlere vaad ettiği standartlar çerçevesinde iyi bir oyun sergileyemedi bile denebilir, sakatlığı yoktur umarım Madrid maçından kalma, hafta içi idmanlara katılamamıştı. 2 gol 1 asist ile bitirdi geceyi.

Şampiyonluğu sahada kazanamayacağının bilincinde olan Madrid cephesi Osasuna maçına odaklanarak işini şansa bırakmayacağını kanıtladı. Üstüne de 65. dakikada maç 0 - 0 gider ve Valencia gayet iyi oynarken, haksız bir kırmızı kart ile oynun dengesinin bozulması eklendi. Ne denebilir ki daha! Hiç görmediğimiz ama duyup, okuduğumuz Franco döneminin Real Madrid'i hakkında bir ipucu olsun diye belki de bunlar, yüzyılın takımı illüzyonunu daha iyi anlayalım diye, yönetenlerin halkı ezdiği bir düzene kanalım diye, sermayenin emeği, bankanın okulu -iktidar ve gücü elinde tutmasından ötürü- alaşağı etmesi gerekliliğine inanalım diye.

Şair Yannis Ritsos "Boyun Eğmeyen Ülke" kitabından "Karanlık Çömlek" şiiriyle seslensin onlara;

İçimize doğru gülümsüyoruz. Ama gizliyoruz
----------şimdilik.
Yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
gerçek de yasadışı. Gizliyoruz bu gülümseyişi
sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
---------özgürlük düşüncesini.
Buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
---------gülümseyiş var.
Bizi öldürebilirler yarın. Ama alamazlar bizden
ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.

Tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
serin avluda kalacak gölgemiz. Biliyoruz bunu.


***

La Masia'nın şifresi için Barça'nın alt kategorilerdeki takımlarına göz atalım;

http://www.fcbarcelona.com/web/english/futbol/temporada_10-11/futbol_base/plantilles_futbol_base.html

FC Barcelona
FC Barcelona Athletic - Barça B, yaş sınırı yok, TD Luis Enrique

Dikkat çeken oyuncular: Fontas, Muniesa, Thiago, Oriol Romeu, Jonathan Dos Santos (Gio'nun kardeşi) ve Nolito

Youth Football

Juvenil A, 93 doğumlular

Rafa Alcantara (Thiago'nun kardeşi) Gerard Deulofeu (Yeni Messi) Gaël Junior Etock (Yeni Eto'o)

Juvenil B, 94 doğumlular, TD Sergi

Jean Marie Dongou (Çok özel bir oyuncu deniyor)
Jessua Cruyff (Johan'ın torunu, kızı Chantal'dan)

Cadete A, 95 doğumlular
Cadete B, 96 doğumlular
Infantil A, 97 doğumlular
Infantil B, 98 doğumlular

Sveinn Aron Gudjohnsen (söylemeye gerek yok sanırım, 7 numaranın oğlu)

Alevin A, 99 doğumlular
Alevin B, 99 doğumlular
Alevin C, 00 doğumlular
Alevin D, 00 doğumlular
Benjamin A, 01 doğumlular
Benjamin B, 01 doğumlular
Benjamin C, 02 doğumlular
Prebenjamin, 03 doğumlular

Neeskens'in oğullarından John Ramirez sanırım bu yaz Villarreal'e geçmiş, kadrolarda göremedim, Armand ise en son Galatasaray'daydı.

Kulübün resmi sitesinde yer alan kadrolara kısa bir göz attığımda bazı hususları fark ediyorum. Başkan Rosell, bütün yaş kategorileriyle ayrı ayrı fotoğraf çektirmiş. Nerdeyse her takımda siyahi oyuncu var, Samuel Eto'o kurduğu vakıfla pek çok Afrikalı'ya FC Barcelona'nın kapılarını açmış.

http://www.fundacionsamueletoo.org/a_etoo-tutoria-fcb.html

Kadrolarda gezinirken sivrilen oyuncuyu izlemeden ayırd etmenin yolu, oyuncunun yaşının üstündeki kategoriye atlamış olması, örneklersem;

Infantil B normalde 98 doğumlulardan oluşuyor. Sadece Nelson Mandela Mbouhom 99 doğumlu, Alevin A ya da B içersinde yer alması gerekirken, yükseltmişler, herhalde bir sebebi vardır, ismi de ilginç ve güzel ayrıca.

Infantil A, 97 doğumlulardan oluşuyor, Ayoub Abou Oulam 98 doğumlu, B'dan A'ya almışlar.

Cadete B, 96 doğumlulardan oluşuyor, Ernest Costales Martínez ve Juan Manuel García Rey 97 doğumlular.

Juvenil B, alttan yukarı doğru bir sıralama yapıldığında 94 doğumlulardan oluşmakta teorik açıdan ancak uygulama öyle değil, çoğunluk buna uysa da sınıfta kalan -Juvenil A'dan düşen- ve sınıf geçen -Cadet A'dan yükselen- oyuncular bulunuyor.

Macky Frank Bagnack Mouegni, Alain Richard Ebwelle, Jean Marie Dongou Tsafack 95 doğumlular, bir üst takımda oynuyorlar. 9 oyuncu 93, 13 oyuncu 94 doğumlu Juvenil B kategorisinde.

Juvenil A, 93 doğumlulardan oluşuyor olmalı aynı mantıkla ilerlersem, 7 oyuncu 93, 9 oyuncu 92 doğumlu. 94 doğumlu 3 isim var, Vivaldi Leonid Bakoyock, Pol Calvet Planellas ve Gerard Deulofeu Lázaro. Burada 9 oyuncunun 92 doğumlu olmasının sebebi Barça B için yetersiz kalmaları ve bu yüzden bir alt gruba dahil edilmeleri anlamına gelebilir. B kadrosunun çok şişmesini istemiyor da olabilirler. Barça B'ye yaklaştıkça -son 2 yaş kategorisi- yaş aralığı genişlemekte de denilebilir, A'ya yükselme havuzunu daha derin tutmak için.

Samuel Eto'o vakfının getirdiği 15 oyuncunun bazılarının ismi, bu kategori atlayanlar arasındaydı.

Sanırım Katalan çocuklar ve Afrikalılar arasındaki fiziksel farklılıklardan kaynaklanıyor bu durum, salt yetenek bazlı değil, incelemede bu da dikkate alınmalı.

Gelelim Barça B'ye. La Liga'ya yükselme mücadelesi veren ve bilinen takımlarla -Betis, Rayo, Celta Vigo, Salamanca, Las Palmas, Valladolid, Xerez, Numancia, Tenerife- oynadıklarından bu seviye çok önemli organizasyon açısından. İspanya 2. Ligi'nde 5. sıradalar bu arada.

Yaş aralığı 84 - 92 şeklinde, geniş. 91 doğumlu 8, 90 doğumlu 2, 89 doğumlu 4, 87 doğumlu 3, 86 doğumlu 4 oyuncu var.

84 ve 85 doğumlu birer oyuncu, 3 de 92 doğumlu bulunuyor. Sergi Roberto Carnicer, Sergi Gomez Sola ve Marc Muniesa Martinez, Katalanların Puyol olmasını beklediği isim.

Bu üç oyuncunun Barça B'ye yükseltilmiş olması kanımca iyi bir referans. Bunun yanında Juvenil A için 92 - 93 doğumlular ibaresinin kullanılmasını da doğuruyor, bu gruptaki 92 azlığından ötürü.

90, 91 ve 92 doğumlu oyuncuların -13 oyuncu, yarısı kadronun- gelişimi açısından bu ligde tutunmaları ve La Liga'da yer alacak takımlarla şimdiden karşılaşmaları büyük bir kazanım. Sanırım 84, 85, 86, 87 doğumlu oyuncuların kadroya girme sebepleri de bu tecrübeyi diğerlerine sağlamak amaçlı. Bir şekilde elde tutmuşlar 26 yaşında birisini.

Pedro örneği de ele alınabilir, 87 doğumlu bir oyuncu ve sadece 2 yıldır A takımda, yani 21 yaşında yükselebilmiş, şu an geldiği noktaysa inanılmaz, takıma katkı anlamında.

Bojan 90 doğumlu, özel bir örnek aslında, 17 yaşında ilk maçına çıkmış A takımla.

Messi 87 doğumlu, o da Bojan gibi 17 yaşında, 2004 yılında ilk maçına çıkmış FCB'yle.

Jeffren 88 doğumlu, 18 yaşında ilk maçına çıkmış, 22 yaşında ve hala düzenli oynamıyor ama kulüp onu tutuyor, tıpkı Pedro gibi.

Sergio Busquets 88 doğumlu, ilk maçına 20 yaşında çıkabilmiş. 22 yaşında ve sürekli oynuyor.

Barça B'deki Nolito'dan patlama bekliyorlar, 86 doğumlu, 24 yaşında. Bu sabrı ancak FC Barcelona gösterir ve başarılı olmalarının altında yatan sebeplerden biri de bu, oyuncuya verilen şansı sonuna kadar zorlamaları.

***

Bir altyapının anatomisi böyleydi diyerek öfke dolu olunan gecenin sonuna geleyim.

Şiirin tamamı;

Çok uzaktı geldiğimiz yol. Kardeşim, çok uzak.
Ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. Akşamları
sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
ölümü beklemiş insanların çocuksu çizgilerinde -
bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir
---------yelkenli -
bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
Çok uzaktı geldiğimiz yol - zorlu mu zorlu.
Şimdi senindir bu yol. Avucunun içinde tutuyorsun
bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
Düzgün yürek atışı. Bir güvenli el. Bir güvenli yol.
Yanıbaşında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
bir yana bırakıyor yatmadan önce - kof tahta bacak -
doldurmalısın onu, çiçek dikmeden önce saksıyı nasıl
----------dolduruyorsak toprakla
geceler yıldızlarla nasıl dolarsa
ağır-ağır nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.

Karar aldık, bir gün herkesin iki bacağı olacak
bir neşeli köprüsü gözden göze
yürekten yüreğe. Bu yüzden nerede durursan dur -
güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken
transit istasyonunun hapishane parmaklıkları
---------ardında
"yarın" demeyen ölünün yanında
acı, sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında -
sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun
insanların karşısında bir dürüst insan nasıl durursa.

Duvarlardaki bu lekeler belki de kandır
- günümüzde her kırmızı kandır -
karşı duvara yansıyan akşam güneşidir belki de.

Her akşam sönmeden önce kızıllaşır nesneler
ve daha yakın durur ölüm. Parmaklıkların dışında
çocukların ve trenin sesi duyulur.

O zaman daha da daralır hücreler
ama sen başak dolu bir yaylada ışığı düşünmelisin
yoksulların masasındaki ekmeği
pencerede gülümseyen anneleri
ayaklarını uzatacak bir yer bulmak için.

O saatlerde yoldaşın elini sıkarsın
ağaç dolu bir sessizlik olur
ağızdan ağıza dolaşır ikiye bölünmüş sigara
ormanı tarayan bir fener gibi - baharın yüreğine
-----------varan
damarı buluyoruz. Gülümsüyoruz.

İçimize doğru gülümsüyoruz. Ama gizliyoruz
----------şimdilik.
Yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
gerçek de yasadışı. Gizliyoruz bu gülümseyişi
sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
---------özgürlük düşüncesini.
Buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
---------gülümseyiş var.
Bizi öldürebilirler yarın. Ama alamazlar bizden
ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.

Tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
serin avluda kalacak gölgemiz. Biliyoruz bunu.
Kutlu olsun acımız.
Kutlu olsun kardeşliğimiz.
Kutlu olsun dünya.

Bir zamanlar kurumluyduk kardeşim,
çünkü hiç bir güvencimiz yoktu.
Büyük laflar ederdik
süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla
bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında
gürültü ederdik - korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik
korkumuzu sesimizle kaplardık
topuklarımızı kaldırıma çalardık
uzun adımlar, çalımla,
insanların pencereden izlediği
ve kimsenin alkışlamadığı
içi boş topların geçiti gibi geçerdik.

O zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu
radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri
korku bayrakların berisinde gizliydi
davulların içinde ölüler sabahlardı
aşkolsun anlayana
belki borular uyum sağlıyorlardı adımlara
ama yüreğe uyum sağlamaktan uzaktılar. Biz uyumu arıyorduk.

Silahların, camların parıltısı bir an bir şey verir gibi
-------oluyordu göze - tek bu
sonra hiç kimse tek sözcük anımsamıyordu,
-------anımsamıyordu bir tek söz ya da ses.
Akşam ışıklar sönüp rüzgâr sokaklarda kâğıt bayrakları sürüklerken
ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi
uyumuyorduk bizler
serpilmiş sesini topluyorduk sokakların
serpilmiş adımları topluyorduk
uyumu buluyorduk, yüreği, bayrağı.

İşte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı
tatlı tatlı yalın konuşmayı.
Anlaşabiliyoruz şimdi - fazlası da gereksiz.
Ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız
tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen
-------sözler bulacağız
adıyla anılacak herşey,
ve ötekiler gülümseyip "böyle şiirleri
biz de yüzlerce yazabiliriz" diyecekler. Bizim de
-------istediğimiz bu işte.
Çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim
insanları birleştirmek içindir şarkımız

Demek ki inanmaları için
"bağıran haklıdır" demeleri için bağırmam
-------gerekmiyor.
Hak bizden yanadır, biliyoruz bunu
ve ne denli alçak sesle seslensem de sana, inanacaksın
-------biliyorum -
alıştık alçak sesle yarenliğe: tutukluyken,
-------toplantılarda, yer altında çalışırken işgalde
alıştık küçük kesik sözlere, korkunun, acının üstünde,
gündüzün, saatin; gecenin korkunç dilsiz köşelerinin
-------parolası
geleceğin ışıklarınca bir an aydınlanan zamanın
-------kesişmeleri
acele sözler, yaşamın kısa özeti, en önemli noktalar
-------yalnız
bir sigara paketine yazılmış ya da şu kadarcık bir kağıda
ayakkabının içinde saklı, ya da ceketimizin astarında,
ölümün üstünde bir büyük köprü gibi bir küçük kağıt.

Bunlar önemli değil, diyecekler, kuşkusuz.
Ama kardeşim sen, biliyorsun: bu yalın sözlerden
bu yalın davranışlardan, bu yalın şarkılardan
yaşam boy atıyor, boylanıyor dünya, biz de büyüyoruz.

Pek önemli bir şey yaptım denilemez.
Sadece, sizlerin dokunduğu duvarın yanından geçtim
-------ben de dokundum ona, yoldaşım,
sadece yiğitlerimizin, kurbanlarımızın adlarını
-------okudum transit istasyonlarında
bende taşıdım size takılan kelepçeleri
sizlerle acı duydum, düş gördüm
seni buldum, sen de beni yoldaşım.

Kampta Hristo amca bir fırın kurdu.
Durup bakıyordum ne yaptığını bilen yaşlı ellerine
o yalın, bilgili, yoldaş ellere -
giitikçe yükseliyordu fırın
yükseliyordu dünya
yükseliyordu sevgi
v sıcak somundan ilk lokmayı tadınca
bu tadla birlikte içime bir şey sindirdim
yaşlı duvarcının bilgili ellerinden bir şey
karşılık beklemeyen erinç gülümseyişinden bir şey
dünyanın ekmeğini yoğuran tüm yoldaşların
--------ellerinden bir şey
yararlı ve gerekli nesneleri yaratan insanın
o erinç güvenini.

Sonra, bir yığın şey öğrendik, ama herşeyi oturup
-------anlatsam
hiç bitmeyecek şarkım
nasıl bitmezse sevgi, yaşam ve güneş.

Yalnız sarılmak için sana ve ağlamak için geliyorum kardeşim
uzun ayrılıktan sonra sevgilisine dönen vurgun gibi
bir tek öpüşle beklemiş olduğu o yılları
öpüşten sonra da anlatarak kendilerini bekleyen yılları.

Saatlerce aynı işaretlere baktık
yaşamlar boyunca araştırdık bu işareti,
ama güvenince bir kez ona, verdik yüreğimizi, ellerimizi.
Ve binlerce acılı insanın baktığı o işaret
bir şeyler ediniyor gözlerimizden, bakışmamızdan
ve büyüyor, büyüyor, büyüyor,
nasıl büyüyorsa hamur teknede, ağaç güneşte, umut yüreğimizde.
Ötekilerse, çok büyük, tutulmayan görülmeyen şeyler
bizim oldu şimdi çünkü onlarla birlikte baktık
uzun uzun, birlikte sevdik onları, bir parçamız oldular yanımızda
tuzluk gibi, çatal, tabak gibi,
ve şimdi aynı şekilde, bir yaprağa bakıyoruz yalın ve sevgiyle
-------ya da bir yıldıza
oturduğumuz taşa ya da geleceğin yüksek bacalarına bakıyoruz.

Yüreğim bugün günbatımlarında yalımlanan bir buluta benzemiyor
ne de Cennet'in ağaçları arasında masa kuran meleğe
çırparak ak kanatlarıyla yıldız kırıntılarını sakallarından eski azizlerin.

Yok böyle bir şey. Şimdi geniş, kil bir çömlektir yüreğim
kaç kez ateşlere sürülmüş
binlerce yemek pişirmiş yoksullar için
emekçiler, gezginler için
işçiler için ve küçük birimleri için
aç güneş için, dünya için - tüm dünya için - işini gereği gibi yapan
-------yoksul, islenmiş, kararmış bir çömlektir
otlar ve arada bir parça et kaynatırm içinde
aç kardeşlerim altta karıştırırken ateşi
- herbiri odununu katar
her biri payını bekler.

oturmuşlar koyunlarıyla, büyük başlarıyla birlikte
şimdi tıpkı sizin oturduğunuz gibi çepeçevre
havadan söz ediyorlar, güneşten, yağmurdan, barıştan
her geçen gün bakanları çoğaltan işaretten
hiç bir yıldızın söndüremediği o yıldızdan söz ediyorlar
ölüler de tablamızın çevresinde toplanıyor
paylarım bekliyor, onlar da.

Ve bir gömlek kaynıyor, şakıyarak kaynıyor.

Bir kaç gündür rüzgar kovalayıp duruyor bizi.
Çevrede her balışta dikenli tel örgü
yüreğimizin çevresinde dikenli tel örgü
umudun çevresinde dikenli tel örgü. Havalar soğuk bu yıl.
Daha yakın. Daha yakın. Islanmış kilometreler toplanıyor
dört bir yanlarda.
Çocukları ısıtacak küçük ocaklar taşıyorlar
cebinde yıllanmış paltoların.

Sıraya oturmuşlar, buhar tütüyor yağmurdan, uzaklıktan.
Solukları dumandır uzağa, çok uzağa giden trenin. Söyleşiyorlar
ve odanın solmuş kapısı dönüşüyor kollarını kavuşturup
kulak kesilen bir aynaya.
İşte bunları duyarak güçlenip doğruluyorum------
orada ben de söze karışıyorum ateşe odun atarcasına------
canlanıyor ateş, ışık çoğalıyor ---odun attıkça---
duvarlar kızıllaşıyor, rüzgar çekiliyor, gıcırdıyor pencereler
hâlâ çayırda otlayan eşek sıpasını duyuyoruz dışarıda
ve köpek, ölülerin ayak uçlarına oturmuş, rahat.
Güneşin doğmasını bekliyoruz.

Rüzgâr dindi. Sessizlik. Düşünceli bir saban------
tarlayı sürmek için bekliyor ------ odanın bir köşesinde.
Daha iyi duyuluyor çömlekte fokurdayan su.

Tahta sırada oturup bekleyenler
yoksullar, bizimkiler, güçlüler,
emekçiler, proleterler.
------Bir bardak şaraptır onların her sözü
bir lokma kara ekmektir
kayanın yanında bir ağaçtır
bir penceredir güneşe açılmış.

Bizim İsalarımızdır onlar, bizim ermişlerimiz
kömür yüklü vagonlar gibi ağır pabuçları
ellerinde kuşkusuz davranış------
çalışmış eller, zorlu, nasırlaşmış eller
tırnaklan yıpranmış, sert kılları
insanın tarihi kadar geniş baş parmak
uçurumun üzerindeki köprü gibi karışı.

Tarihin arşivinde de saklıdır parmak izleri
sadece cezaevlerinin arşivlerinde değil,
sık örülmüş demiryollarıdır parmak izleri
geleceğe uzanan. Ve benim yüreğim yoldaşım
kilden, kararmış bir çömlektir
üstüne düşeni gerektiği gibi yapan.

Şimdi çocuklarım, masal söyleyen dedeler gibi düşünüyorum
(sakın gücenmeyin bana "çocuklarım" dedim diye sizlere,
belki sadece yaşça ileriyim sizden
o kadar
ve yarın siz "çocuğum" diyeceksiniz bana, ve ben gücenmeyeceğim
çünkü var oldukça dünyada gençlik ben genç olacağım
bana "çocuğum" deyin, çocuklarım)------
böylece, şimdi düşünüyorum çocuklarım
bir sözcük arıyorum özgürlüğün boyuna denk:
ne daha uzun ne daha kısa
------fazlası yakışıksız
azı utangaçtır
amacıma gelince böbürlenmek değil
ne aşağıyım ne de üstünüm herhangi bir insandan.

Varacağız şarkımıza. İyi biliyoruz bunu. Senin görüşün nedir,
yoldaşım?
İyi, iyi.
Otlar kaynadı. Yağı az. Zararı yok.
fazlasıyla iştahımız, yüreğimiz fazlasıyla.
Zamanıdır.

Burada kardeş bir ışık var ------ eller, gözler yalın.
Burada ne sen benden üstün ne ben senden üstün olmalıyız
burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.
Burada büyük duvarın yanı sıra bir akarsu gibi akan
bir kardeş ışık var.
Düşlerimizde bile duyarız bu akarsuyu.
ve uyurken battaniyeden sarkıp elimiz
ıslanır bu akarsuda.

İki damla çırpsan bu sudan karabasanın yüzüne
kaçar duman olur ağaçların berisinde.
Ölümse bir yapraktan başka bir şey değildir
yükselen bir yaprağı beslemek için düşen.

Ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
sen dünya ile göz gözesin ------ bir şeyin yok gizleyecek.

Ellerin temiz, güneşin kalın sabunuyla yıkanmışlar
dostların masasına çıplak bırakıyorsun ellerini
güvenip bırakıyorsun ellerini yoldaşların ellerine.

Davranışları gösterişsiz, kesin onların.
Ve arkadaşının ceketinden bir saç kılı aldığında bile
takvimden bir yaprak koparır gibisindir
dünyanın dizemini hızlandıracak olan.
Dünyaya gülmesini öğretene dek
daha çok ağlayacağını bilmene karşın.

Demek ki bir çömlek. O kadar.
kilden, kararmış bir çömlek,
kaynıyor, kaynıyor şakıyarak,
güneşin altında kaynıyor şakıyarak.

Yannis Ritsos

***

Ama alamazlar bizden. Biliyoruz bunu.

A. Eren Loğoğlu

5 Aralık 2010