K Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
K Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ocak 2009

Bir Gemi Geçer Hayallerinden



Cansu Yılmazçelik'in kaleminden Cengiz Aytmatov'un "Beyaz Gemi" kitabı üzerine kısa bir bölüm ;

İnsanı ayakta tutan hayalleridir, hayallerine dahil ettikleridir. Buğulanmış bir camın ardından bakar gibi, yaşamaktan yana bütün umutlarını yüklediği hayallerinin kesin sınırlarını, kendisini tam olarak neyin ayakta tuttuğunu her zaman aynı netlikte belirleyemez insan.

Geceleri yatağına uzandığında, günün koşuşturması içinde arada bir dünyadan uzaklaştığında, bir vapurun içinden geride kalan kıyıya baktığı o esrik anlarda aklından geçen hayaller, onu kim bilir nerelere, kim bilir kimlerin yanına ve kim bilir hangi zamana götürüverir?

Gerçek olmasa da kurup var olmasını bir tür vecd haliyle beklediği ve içine yalnızca güvendiklerini, inandıklarını dahil ettiği o dünya, insanın kendisine aittir çünkü ve hayallerinden başka hiçbir şey, sahibine bu kadar 'ait' değildir. Bu yüzden bir insanın başına gelebilecek en kötü durumlardan biri sayılmaz mı hayallerini kaybetmek?

K Dergisi, Sayı 118

7 Ocak 2009

A. Eren Loğoğlu

02 Ocak 2009

Dalgaları Hayallerle Aşmak



Perulu Yazar Sergio Bambaren'in "Yunus: Bir Düş Kurucusu" kitabından bazı bölümler, Yalın İnce'nin kaleminden;

"Hayatta yapılacak tek şeyin kendi yolunda gitmek olduğu bir zaman gelir çatar. Düşünü izleme zamanı. Kendi inançlarının yelkenlerini açma zamanı"

O mucizevi anı yaşamın boyunca bir an bile görürsen sakın korkma;

Düşünü izle
Sezgilerine güven...

1960 yılının 1 Aralık günü, Peru’nun başkenti, büyük okyanusa nazır Lima’da bir düş kurucusu hayatla buluşuyordu. Dünyanın en kurak çölü Atacama ve okyanusun sahillerin saçlarını taradığı İnkalardan miras kalan o gizemli topraklarda dünyaya geliyordu Sergio Bambaren, düşlerini kovalayan bir düş kurucusu, aramaktan vazgeçmeyen, gözüyle göremediklerini yüreğiyle görmeye çalışan...

Gözler sadece kendilerine bahşedildiği kadar derin bakabilirler, yüreğinizle bakarsanız, bırakın sadece bu dünyayı evrenin en ücra köşelerini keşfedebilirsiniz, ve inançla bakan bir yürek hiçbir zaman yorulmaz, her an düşlerini izler, onları sonuna dek kovalar. Düşlerini izleyemeyen bir yürek korkular zindanına hapsolmuş kanayan bir et parçasıdır ancak. Sergio da böyle düşünenlerden biriydi işte, bir şeyi bütün yüreğinle istediğinde onu elde etmeni engelleyecek tek şeyin korkular olduğuna inananlardan.

En büyük tutkusu sörf yapmaktı, okyanusu hareket halinde bir su kütlesinden öte bir bilge, yüce bir güzellik olarak görüyordu. Dalgaları kovaladı, bedeni ve ruhu o öğretici ve aynı zamanda asi okyanus dalgalarıyla bütünleşiyor, dalganın dili onu yavaşça sarıyordu. Sörf bir arınma, bir bütünleşme ve birbirini takip eden onca ruhani ayinler bütünüydü onun için.

"Korkularının düşlerini izlemeni engellemesine izin verme"

Yüreğinin sesini dinle.
Ayrıntılara özen göster.
Doğanın bir değişkeni değil parçası olmaya çalış.
Özgürlüğü kokla, ona dokun, onu iç.
Özgürlüğü hisset
Özgür olmaktan öte
Özgürlük ol.

Sergio kendisi için çizilen yolda yürümek zorunda kaldı ilk zamanlar, kendisi için doğru olduğu düşünülen bir eğitim aldı, geleceğini garantileyebileceği okullara gitti, korkuların sömürüldüğü, adına rekabet denilen ruhsuz paralılar sofralarında ruhunu doyurmayan yemeklere oturmak zorunda kaldı. Kimya mühendisliği okuyup kısa zamanda da büyük bir şirketin yüksek maaşlı bir mevkisine konuşlanmıştı. İnsanın istemeyerek elde ettikleridir belki de gerçekten ne istediğini sorgulatan. Bir şeylere sahipsen nelere sahip olmadığını da daha iyi görebilirsin belki de. İstemediğine sahip olmak 'hiç' olmaktan daha ağırdır çünkü. Ama kendi yolunda yürümenin gelip çatacağı anlar da vardır işte bu hayatta. Sergio da asıl isteğine sahip olmadığını, hayallerinin, düşlerinin peşinden gitmediğini varlık içindeyken anladı. O okyanusun kalbinde olmak istiyordu. Doğayla bütünleşmek, bir ve tek olabilmek, hissettiği tüm duyguları en büyük coşkuyla hissedebilmek ve keşfedilmemiş ne kadar duygu varsa peşinden gitmek..

Keşfettiklerini ise insanlara anlatabilmekti tek hayali, uğrunda bir ömür gidilebilecek bitmek tükenmez bir rüya. Bu rüya onu yazmaya yöneltti. Sergio yazar olmaya karar vermedi, tutkularını izledi ve hayalini keşfetti. Yaşam en kıymetli hediyelerini en zor anlara saklar, zorlanmaktan korkmayın, üretmeye ve keşfe yaklaşıyorsunuz demektir. Asıl olan başarıya, insani başarıya..

Sergio bir işsiz, avare bir sörfçüyken, yaşam ona yazmayı bahşediyordu işte..

Hediyesini ancak korkmadan hayalinin peşinden gidenlere verir hayat. Bazen ne yöne gideceğini bilmek gerekir yoksa yönlendirmelerin kurbanı olursun ve bunu anlayacak farkındalığın bile kalmaz. Ne yöne gideceğini bilmezsen, yönlendirilirsin, sadece hayalinin seni yönlendirmesine izin ver. Ve her zaman daha iyi olabileceğine inanmalı insan, bu kainat inandığımız ve hayal edebildiğimiz kadar var çünkü ve bizler hayal edebildiğimiz kadar yaşıyoruz ve ne kadarına inanırsak o kadarını alacağız, işte bu yüzden;

Özgüvenini, hayal gücünü geliştir...
Bilinmeyene doğru adım atmaktan çekinme...
Süründen uzaklaş, seni sınırlayan bütün engelleri ortadan kaldır...
Nefes alırken hiçbir zaman ölemeyeceğini hayal et ve her an ölebileceğini bil...
Mükemmel sana gelmeyecek...
Mükemmele yelken aç...
Mükemmeli bul...
Ve onu onar...
Çünkü kimse senin düşündüğün kadar mükemmeli düşünmüş olmamalı...

Sergio da benim gibi ateşlerin hiç sönmeyeceğine inananlardan, sözleriyle buluşturuyor tüm hayalcileri ve onların yorgun ruhlarını onarıyor;

"Yeni dünyalar keşfetmek sana mutluluk ve bilgelik getirmekle kalmayacak, hüzün ve korku da getirecektir. Hüznün ne olduğunu bilmeden mutluluğun değeri anlaşılabilir mi? Korkularınla yüzleşmeden bilgeliğe nasıl ulaşabilirsin? Son kertede, hayattaki en büyük meydan okuma sınırları zorlamak, onları gidebileceklerini hayal bile edemeyeceğin yerlere itmektir."

Bizler ölüm korkusuyla düşlerini terk edenlerden değil, düşümüzün bizi terk etmesinin korkusuyla ölüme bile gidenlerdeniz.

Düşsüz yaratık yoktur bu tabiatta. Düşlerine varmak için tüm engellere yılmazlıkla karşı koyanlar ve sahip olduklarını kaybetme korkusuyla sıradana talim edenler, düşlerini her gece çöpe atanlar vardır, ama düşsüz yaratık yoktur bu alemde.

Çünkü düş kurmak gerçek benliğimizle tek bağlantımızdır...
Düşler ölünce benlikler de ölür...

Düşler ölünce yaşamanın bir anlamı yoktur. Yaşamak için, nefes alabilmek, doğayı ve dünyayı kucaklayabilmek için hayal kuranlardanız bizler, Sergio, ve diğerleri. Bizler ne mutsuzluktan ne de umutsuzluktan korkarız, insan olmanın tabiatıdır bu, ama onların efendisi olabilmek de insan olmanın becerisidir.

"Derin umutsuzluğa kapılmak insana özünü keşfetme olanağı tanır. Düşler nasıl en beklenmedik zamanlarda gerçekleşirse, yanıt aradığın soruların yanıtlarını da öyle bulacaksın. Sezgilerinin bilgelik yolunu açmasına, umudun korkularını yenmesine izin ver."

Sergio hayatını kendi ilkeleri doğrultusunda sürdürmeyi seçmişti; zaman zaman kendini yalnız da hissetse, pişmanlık duymuyordu. Her şeyin kontrolünü eline alırsan başına ne gelirse gelsin üzülmezsin, kaderini kendin yönlendiriyorsundur çünkü.

O halde;

Başarısız olduğunda hayal kırıklığına uğrama, hayal kırıklığı başarısızlığın değil umutsuzluğun ürünüdür. Umutsuzluk ölümden bile beterdir, nefes alırken ruhunu toprağa gömmek demektir, bedenini aşktan koparmak sadece bir et parçasına dönüştürmektir.

Sergio yazmak istiyordu, yazmak ve sörf yapmak. Sergio hayalini kovaladı. Sergio dünyayı dolaştı. Hep hayalini kurduğu o muhteşem dalganın peşinden gitti. Portekiz’de karşılaştı onunla, tüm duyguları en güçlü yanlarıyla bir film şeridi gibi geçirdi tüm yaşamı gözlerinin önünden, Sergio rüyasını uyanıkken gördü. O artık bir düş kurucusuydu..

Okyanusu kalbine yerleştirdi ve duygularını kağıtlara en içten dalgalar eşliğinde döktü. Hayal, inanç ve düş gücü oldukça hayal değildir. Düşlerimizi gerçekleştirebilmek için çekmek zorunda kaldığımız yalnızlığın ve acıların hediyesini er ya da geç alırız.

Bu yüzden...
Asla korkma...
Düşünü izle...
Sezgilerine güven...
Yaşamayı seçtiğin hayatın işaretlerine dikkat et.
Işığı bekleme...
Onu yakmak için ne gerekiyorsa topla.
Yalnızlıktan korkma...
Yalnızlık en sadık dostundur...
Şikayet etme...
Şikayet en riyakar arkadaşındır.
Karanlığa girişmekten korkma...
Karanlık en dürüst hocadır.
Sadece inan
Ve
Düşünü gerçekleştir...

K Dergisi, Sayı 117

2 Ocak 2009

A. Eren Loğoğlu

10 Nisan 2008

K Dergisi, Sayı 63, 72, 75, Bazı Notlar



Sagan hakkında ;

Ben her gün kelimeler arasında yarattığım insanım.

...

Alkolün beyin hücrelerini öldürdüğü söylenir. Bedenlerimizi özgür bıraktığı sürece sorun yok.

...

Her şeyi yaptım. Denemiş olmak için, ya da etrafımdakiler istedi diye de değil. Mutlulukla.

K Dergisi, Sayı 63

...

Raymond Chandler hakkında ;

Gençlik iki yanı keskin bir bıçak gibi, yönünü şaşırmış bir ok gibi, rotası belli olmayan inatçı bir dağcı gibi, rüzgara karşı işemek gibi, en büyük coşkularla en büyük hüsranları aynı anda yaşamak gibi... Hiçbir kalıba dökülemeyen paha biçilemez bir sıvı gibi... İşte bu yüzden gençken, ürkekken, geleceğe büyük beklentilerle buzlu camların ardından bakarken, kontrolsüzce çabalarken, insan sebat etmeyi, azmini hiçbir zaman kaybetmemeyi, zorluklar arttıkça hedefe daha da yaklaştığını kestirememeyi, zaptedemediği hayal gücünün haritasız coğrafyalarında pusulasız kaybolmamayı, her şeyin üstünde, içindeki sevgi, tutku ve ihtiraslarla ne yapacağını bilemiyor.

Bir de bu genç yaşta yazar olmak istiyorsanız ve henüz kimse sizi tanımıyorsa ve beş parasızsanız bir çoğuna olduğu gibi umutsuzluk kırıntıları ruhunuzun boşluklarına sızarak içten içe bir karamsarlığa sürüklüyor sizi. Kimi bu gençlik hezeyanlarından sıyrılmayı başarabilirken, kimi de kendini içkiye veriyor, kadehlere sığınıyor. Kendine güveni tam oturmamış, ne yapmak ve ne olmak istediğine henüz karar verememiş, eleştiriye kapalı olanlar kendilerini bu dünyadan ayırmaya bile karar veriyor çoğu kez. Ama bazen tüm bunları yaşamak için genç olmaya bile gerek olmuyor.

...

Aziz Nesin hakkında ;

Tuhaf zamanlar yaşıyoruz öyle değil mi? Durmadan kendine gebe kalıp kendini boğazlayan tuhaf zamanlar. Karmaşık ve anlaşılmaz kurallarıyla gizemli; fakat kuralsızlığıyla malul zamanlar. Her sabah yeni baştan kurgulanıyor gibiyiz, sil baştan bir oyunun parçaları gibi durmadan form değiştiriyoruz. Ek yerlerimiz aşınmış, hep başka bir parçanın yanına ilişmekten yorgunuz. Sanki biri çıkıp gelecek de bizi bu karmaşadan çekip alacak gibi heyecanlıyız bazen, bazense hayata getirildiği o küçücük andan koparılmış, çaresizce kendine başka fotoğraflar arayan hınzır bir gülümseme gibiyiz; albümler dolusu yolculuklara çıkıyoruz, başka yüzlerle dolu donmuş karelerde, başka başka dudaklara yerleşiyoruz. Sonraları alışıyoruz böylesi bir yaşama, çatlaklarımızdan su sızmaz oluyor, kırıklarımız taş gibi sağlam... Eksik, gedik ne varsa hasıraltı edip, ağır bir uykuya dalıyoruz.

Biz deliksiz uykumuzda tatlı rüyalar diyarını seyre dalarken, içine doğduğumuz bu karmaşa sonsuz ve zamansız bir masal gibi kemikleşiyor. Bizi yadsıyacak denli güçlenip gerçekliğin ta kendisi oluyor. Hayaller dünyasının yumuşak evrenini sevenler için bir kaçış yolu var elbet. Kaçıp saklanacak bir düş yaratılabilir örneğin, el değmemiş tatlı bir düşe dalmak hiç fena fikir değil. Ama derdi gerçekle olanların işi zor. Onları çarpık ve yerinde gitmez ne varsa görüp uykularını kaçıracak bir yaşamın izini sürmek bekliyor. Ama öyle asık suratlı ve yılgın değil, vazgeçmeden, kararlı ve kimi zaman "gözyaşını gülmeceye çeviren bir simyacı" gibi ince ince çalışarak.

K Dergisi, Sayı 72

...

'Hayat bir kabaredir' Ön planda gülüş, dans ve şarkı. Arkada ise gözyaşı, acı ve ölüm.

...

"İçeri girince erguvan rengi giysilere bürünmüş ve bin köle kadının bana hizmet ettiği şatafatlı bir ziyafet sofrasına kurulmuş olduğumu gördüm, bu kadınlarda, bazıları çok kısa bir an bile olsa, ruhumu ve bedenimi dolduran bütün o kadınları yeniden tanıdım. Onun -ikimizin- bütün hayatım boyunca burada zevk içinde yaşayıp keyif çattığımı ve benim umut ederek, özlem duyarak, bekleyerek Ben'imin büyülü gücünü ruhumdan akıtıp ona hayat verdiğimi, onu zenginliğe boğduğumu kavrayınca tarifsiz bir nefrete kapıldım. Bütün hayatımın her tür beklemekten ve yine beklemekten -dinmek bilmez bir tür kanamdan- ibaret olduğunu ve anı hissetmek için bana kalan zamanın saatlere bile vurulamadığını dehşet içinde fark ettim. O zamana dek hayatımın anlamı bellediğim şey bir sabun köpüğü gibi yok oldu gözlerimin önünde. Bakın, dünyada ne gerçekleştirirsek gerçekleştirelim, bunlar hep yeni bir bekleyişe, yeni bir umuda yol açar; bütün evren doğmamış bir şimdiki zamanın cesedinin saçtığı pis kokuyla dolu. Bir doktorun, bir avukatın, bir memurun bekleme odasında kapıldığımız o sinir bozucu zayıflığı hissetmeyen var mıdır? Bizim hayat dediğimiz şey ölümün bekleme odasıdır. Birdenbire -o anda- zamanın ne olduğunu kavradım. Biz zamandan yapılma ürünleriz, maddeden oluşmuşa benzeyen ama akıp giden zamandan başka bir şey olmayan bedenleriz"

Gustav Meyrink'in Kardinal Napellus'undan

K Dergisi, Sayı 75

10 Nisan 2008

A. Eren Loğoğlu

29 Mart 2008

K Dergisi, Sayı 77, Bazı Notlar



E.E. Cummings hakkında derleme ;

Herkes ve her şey ne kadar birbirine benziyordu. Görüntüler, sesler, o seslerin arasında yükselen ve serseri bir kurşun gibi hedefini şaşırıp önüne çıkanı vuran sözler, o sözleri sorgulamaktan çoktan vazgeçmiş belki de bunu hiç öğrenmemiş karanlık zihinler nasıl da yineleyip duruyordu birbirini. Yüzünde anlayışlı bir tebessümle sessizce izliyordu bütün bu tekdüzeliği o. Ne kadar sıkıcıydı böyle olması ve ne kadar sıkıcıydı böyle olmaları. Oysa insan denen varlığın elindeydi 'aynı'laşmamak; başkalaşmaya çalışmadan 'kendisi olarak' kalmak.

Bunun çok büyük ve sürekli bir çaba gerektirdiğini biliyordu. Ama pes etmemek gerektiğine inanıyordu. "Seni diğerlerinden farksız kılmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada kendin olarak kalabilmek dünyanın en zor savaşını vermek demektir" diyordu bu yüzden; "Bu savaş başladı mı artık hiç bitmez..."

...

Baba kavramı : Yeni bir 'ben' yaratma arzusu taşımadığı gibi yeni bir 'ben' ortaya çıkması ihtimalinden de rahatsızlık duymayan.

'Kendisi olarak kalmak' için bozarken bütün öğretilmiş kuralları, kuralsızlığı kural edinip kendine yeni bir düzen yaratırken, başkalarını kendine hayran bırakmanın keyfini yaşadı.

Yalnızlığı seviyordu ama kadınsızlığı değil...

__________

Sevgi Soysal hakkında derleme ;

Kanatsız melek deyişini kesinlikle duymuşsunuzdur. Ancak bu deyimin çıkışını, anlattığı hikayeyi biliyor musun? Pek zannetmem zira insanlar genellikle bu gibi deyimleri kısa ve mantıklı bir şekilde açıklamayı yeğlerler.

Allah'ın yarattığı melekler kimi zaman insanlara özenir ve insan olmak isterler. Bazen de insanları o kadar severler ki, yaratıcının bahşettiği gücün kurallarını biraz aşarlar. Bu gibi durumlarda, bir meleğin içinden gerçekten insan olmak da geçiyorsa hızla cennetten aşağı düşmeye başlar.

Düşmekte olan meleği yere çarpmaktan kurtaran ise kanatlarıdır fakat onlar bu hızlı inişe dayanamaz ve bir süreliğine yok olurlar. Kanatları olmayan melekler, kanatsız melekler de insan olarak aramızda yaşamaya başlarlar.

Onların ömürleri çok uzun değildir. Bizden her zaman biraz farklı yaşarlar. Kanatları tekrar oluştuğunda da aramızdan ayrılırlar. Her şeyi bağışlayan Tanrı onların da bu ufak yaramazlığını bağışlar.

Kanatsız melekleri dikkatli bakan herkes görebilir. Onlar bir sevgi hikayesi içinde olabilirler. Farklılıkları hemen göze çarpar çünkü alışılmış insanlara pek benzemezler.

...

Sevgi için bırakmak sorun değildir. O sevdiği şeyleri yaşamak için bırakmayı göze alabilenlerdendir. Toplumun kadınlara yüklediği rolleri kabullenmez.

__________

Yazarların İstanbul'u

Apartman boşluğunda yankılanan güvercin sesleri loş odanın kapı aralığından sızıyor usulca. Hükmünü yitirmiş mart soğuğuyla birlikte şehrin köhne yüzü doluyor açılan küçük pencerelerden içeri. Aralarına frambuazlı pastaya benzeyen kagir evleri almış bitişik, titrek, rutubetten sıvaları kabarıp dökülmüş bir yanı siyah binalar kibrit kutularını andırıyor. Çatılardaki kırık kırmızı kiremitler, bütün yırtıcılıklarına rağmen açlıkla terbiye olarak ürkekleşmiş martı ailelerini ağırlıyor. Büyük beyaz kuşların bitmeyen çığlıklarına, yüzünü göstermeyen Marmara'dan yükselen siren sesleri karışıyor. Yarı beline kadar gizlenmiş Galata Kulesi'nin ışıkları sönüyor. Alacakaranlık aydınlığında uyanıyor şehir.

Yıllarla yorgun ama hayatından memnun; ışıklı, ışıltılı, pahalı bir fahişe gibi neşeli bir ağırbaşlılıkla, ağırbaşlı bir hoppalıkla sessizce hazırlanıyor güne. Suskun bir fahişe gibi vaatkar İstanbul. Vaat ettiklerini sunmama ihtimali olsa da, bedelini ödemeye razı baştan çıkardıkları. Sonradan fahişe olmadı o... Fahişe doğdu. O çok dilli, çok dinli fahişe, kendisine sahip olmak isteyen nice erkeği yuttu. Kavga ettiler onun için; kan döktüler uğruna. Geriye sayfalar kaldı o kavgalardan. Geçmişini anlatan tatsız, sıkıcı sayfalar...

Bir de akıllı aşıkları oldu ama... Uzaklardan gelip ona vurulan; ama kimseyle kavga etmeden sahip olmaya çalışan aşıklar... Görüntüsüyle bir mücevher gibi gözlerini kamaştıran, ayrıldıktan sonra bile zihinlerini terk etmeyen bu fethedilemez kadın-şehri ölümsüzleştirmenin yolunu arayan yetenekli aşıklar... bunu 'kelimeler'le yaptılar onlar; kendi kelimeleriyle... Ve o kelimelerin doldurduğu sayfalar bu ölümsüz, bu büyük fahişenin türlü hallerine ayna tuttu. İçine hapsettiği suskun fahişeyi sonsuz defa yansıtan, hiç kırılmayan bir ayna...

__________

Clive Staples Lewis hakkında ;

Hayallerden öte çıkmazlar birleştiriyor insanları, ortak paydalarla buluşuyorlar. Yaşamı önümüze konulanlar arasındaki seçimlerden öteye götürecek olan nedir? Sadece aşkı ve bağlılığı arayan bir kadın, onu en samimi haliyle bekleyen birini hayaller adına görmezden gelebilir mi, ya da bu samimiyet hayallerden vazgeçirecek kadar önemli mi...

__________

Stefan Zweig hakkında ;

Edebiyatın işi tutku üretmektir sanki.

İnsanın doğasında zaten var olan, yoğunluğu kendisini ve başkalarını zedeleyecek kadar şiddetli olan bazı duyguları edebiyat keşfeder; onları yeniden yoğurup, edebi olarak biçimlendirerek ortaya atıverir.

Edebiyatın tutkuya, tutkunun edebiyata ihtiyacı vardır; fantezi bir ihtiyaçtan ziyade, insanın kendisini ve dış alemini daha iyi kavramasında ve algılamasında neredeyse temel bir ihtiyaçtır bu.

Tutkunun sınır tanımaz yapısal özelliği onu her türden serseriliklere uçururken, tehlikeli sınırlara girildiğinde edebiyat hoş bir perdeleme ile birkaç adım sonrasını hayal ettirebilir insana.

Tutkusuz bir hayatın sıradanlığı ve can sıkıcılığı aslında hepimizi içten içe rahatsız eder; tutkuyu özletir.

Bunu gizleriz. Hem de kendimizden uzaklaştırarak gizleriz. Bu gizil durumu edebiyat keşfeder işte; bizden daha cesur olan edebiyat, tutkumuzu kimi zaman naif kimi zaman da acımasız biçimde ruhumuzun derinliklerine sunuverir.

Hem gizliden gizliye tutkunun peşinden koşmayı düşleriz, hem de aynı zamanda korkaklığın garanticiliğine sığınırız; cesaret, fırtınalı denizlerde yelken açmak ister zira.

Edebiyatın işi, bizim karşılamaya cesaret edemediğimiz tutkuyu, sanki bizim adımıza bütün halleriyle işleyip, edebi boyutlar içinde yaşayarak, bu alandaki her türden sonuçlarına katlanmamızı kolaylaştırır; insani tarafımızı yeniden değerlendirmemizi sağlar aynı zamanda.

Bu olgu, edebiyatın bize sağladığı büyük keşif durumudur; uyumakta olan güzel-çirkin ve çirkin-güzel büyük bir duygusal patlamayla canlanıverir birdenbire.

Edebiyat bu netameli alanda ilk vuruşunu yapmıştır artık.

Okur şaşkındır belki bir an için. Birdenbire -hiç beklemediği bir anda- aşkla karşılaşır örneğin, hem de en tutkulu cinsinden; ya da en yoğunundan dünyevi kazanç halleriyle karşılaşır; paranın peşinde koşar örneğin.

29 Mart 2008

A. Eren Loğoğlu

01 Şubat 2008

K Dergisi, Sayı 67, Bazı Notlar



"Hiçbir zaman şiire ilişkin 'büyük düşünceler'im olmadığı anlaşılsın isterim. Şiir benim için her zaman kişisel, neredeyse fiziksel bir rahatlama ya da karışık birtakım isteklere karşı bulunan bir çözüm olmuştur - duruma göre bir çeşit yaratma, doğrulama, övme, açıklama ve dışlaştırma isteği..."

Philip Larkin

"Yıllardır neden geceleri daha yaratıcı olduğumuzu tartışırız. Karanlıkla ilgili olmalı, gündüzün bitmediği yaz akşamlarında ayaklarım daktilonun başına yönelmiyor çünkü. Kesinlikle karanlıktan. Sanki havanın rengi, beynimin içindeki karanlıklara denk düşüyor. Yıldızlar parladıkça ben de kıvılcımlar gibi yükselen cümleler bulabiliyorum. Aydınlığa yakın korkular azalıyor. Tabii sözler de.

Canınız nasıl sıkılıyor anlamıyorum? Her gün keşfedilmeyi bekleyen o kadar çok şey var ki. Şu yeni teknolojik ürünlerden bile bahsetmiyorum.

Çiçekler, uzayan çimler, değişmekte olan kelebek ırkı. Bir gün içinde öğrendiklerim gece yorgun yatağa girmeme neden oluyor."

Elizabeth Peters, K Dergisi, Sayı 67

Tom Robbins Hakkında ;

"Gerçek hayal gücünün çalışmak ve hissetmekle açığa çıkabileceğine inanıyordu. Yetenek yaratılacak bir şey değil, keşfedilecek ve emek verilecek bir güçtü."

K Dergisi, Sayı 67

Ne bilim, ne ilim, ne din ve hatta ne de sanat; insanı edebiyat kadar ele alıp, varoluşunu her yönüyle sorgulayarak, onun özüne, en derinlerine ve sonsuzluğuna nüfuz edemez.

Edebiyat, insanı bilir.

Edebiyat, insanın zavallılığını da, aşkını da, zaaflarını da, yalnızlığını da, ölümünü de bilir. Bu bilme, kimi zaman şefkatli, kimi zaman da tedirgin edicidir ya, o da ayrı. İnsandaki zaafın, sadece karakteriyle ilgili olmadığını, onun varoluşuyla ilgili olabileceğini de bilir edebiyat.

Mesela yazı, insanın mutsuzluğunu ele aldığında, onu tedirgin edici ama aynı zamanda aydınlatıcı ve düşündürücü yepyeni boyutlara da götürüverir:

"Yeni bir insan yapan insanlar, muazzam bir sorumluluk alırlar üstlerine. Hiçbir şey gerçekleştirilemez. Umutsuz. Büyük bir suçtur bu, mutsuz olacağı bilinen, en azından günün birinde mutsuz olacağı bilinen bir insan yapmak. Bir anlığına var olan mutsuzluk, bütün bir mutsuzluktur. Daha fazla yalnız olmak istenmediği için, yalnız olmayı üretmek, bu bir suçtur. Doğanın dürtüsü canicedir ve buna dayanmak bir bahanedir, insanların dokundukları her şeyin bir bahane oluşu gibi."

"Nefret nasıl da erkenden yapılanıyor. Çocuk bile her konuda sessizce bitmiştir. Ve hiçbir şeye ulaşmaz. Tarihi geciktirenler. Vicdansızca. Tarihe haddini bildirenler. Yenilgileri davet edenler. Görülmemiş acımasızlıkta... Böyle bir anda insan korkunç bir yalnızlık içindedir."

Thomas Bernhard, K Dergisi, Sayı 67

1 Şubat 2008

A. Eren Loğoğlu

05 Aralık 2007

K Dergisi, Sayı 43, Bazı Notlar



K Dergisi, Sayı 43,

kendi notlarımdan ;

Yaşam bir ifade biçimi… Ölüm ve doğum, biçimin sadece birer içeriği. Öğrenmek, keşfetmek ve paylaşmak, nefes almaktan daha hayati çoğu zaman. Sevgiyi yaratmaksa cenneti yaşatmaktan daha yüce. Hayat, onun hakkında düşündüklerimizden ibaret. Gelecek ise kaybetmekten korktuklarımızı elimizden birer birer alan ve bize var olmanın içinde bulunduğumuz andan ibaret olduğunu, kendi dağınık tarzıyla gösteren bir öğretmen.
____________________________________________

İnsan, sadece elleriyle dokunmaz, diğer bütün duyularıyla; gözleriyle, burnuyla, kulaklarıyla ve diliyle de dokunabilir.

Ayrıca beyniyle ve kalbiyle de yapabilir bunu tabii. Bence yanıltıcı olan; Türkçe'deki gözlem sözcüğünün işaret ettiği anlamın, sadece görme duyusuna yüklenerek, diğer kardeşlerinden rol çalmasına yol açması.

Gözlem, insanın toplam kabiliyeti aslında, kimimizde çok, kimimizde az gelişmiş olan...

Bu kabiliyetten edebiyat da ciddi bir biçimde yararlanıyor haliyle; gözlem gücü yüksek, aynı zamanda yazı kabiliyeti de olan insanlar; bir akış, bir ayrıntılar zenginliği ve bütünsellikle ilgili bir üst düzey kavrayış getiriyorlar edebiyata.

Ama bu yeterli değil! Edebiyat, gözlem gücüyle yolun ancak yarısını katedebilir çünkü. Gözlemlenen şeyin bir edebi hazineye dönüşebilmesi için, insanın hayal hanesinde en azından durup bir soluk alması, kendine kanatlar takması, olmayana olana doğru gözden kayboluncaya kadar yükselmesi ve yükselmesi gerekir.

Sınır tanımayan bu iki güçlü kabiliyet; gözlem ve hayal, edebi bir değer oluşturmak için neredeyse olmazsa olmaz varoluş kaynağıdır.

Somutun hayale dönüşmesi ve hayalin somutlaşması... var olanla var olamayacak olanın edebiyat aleminde birlikte yaşayabilmeleri; bir mucizenin gerçekleşmesidir aslında.

Gözlem, hayal ve ironiyle yoluna devam eden edebiyat, zaman zaman daha derin, daha uçan diller de kullanır; kimi zaman ekspresyonist olur, kimi zaman da bunları ustaca harmanlayarak şaşırtır insanı.
___________________________________________

Yaşama ortalama bir bakışla elde edilen anılar cetvelinin hangi ucu, insan ruhunun bilinmezliklerini, hayatın gizli kalmış, yaşanmamış ve görülmemiş taraflarını ölçebilir...

Bu yavan hesaptan ortaya çıkan, algıları ne kadar sorgulayabilir, ne kadar derinleştirebilir. Günlük yaşamın bezgin ritmini sindirenler, bir maceraya hangi hevesle atılabilirler. Elde edilecekler listeleri son nefeslerinde bile bitmeyenler, dünyanın ruhuna incelik adına ne katabilirler.

Sıradana talim, karanlığa hakim bu düzene körü körüne bağlananlar özgürlüğün peşinden hangi ateşle koşabilirler. Yeterli bir birey gibi hissedebilmek adına dünyevi silahlarla dört bir yanını kuşatmak için birbirini yiyen insanlar, dünyayı değiştirecek gücü hangi samimiyetle arayabilirler. Adına rekabet, kişisel donanım, gelecek garantisi, kariyer denen tüm ömür törpüleri, ruhları bedenlerden sökerken ve sıradan insanın tek porsiyonluk tutkuları daha da içeriksizleşirken, maddiyat tapınılası, uğrunda soysuzlaşılacak kadar bilinci büyüleyen kara bir delik haline gelmişken, toplum ahlaki çarpıklıklara ve siyasi yolsuzluklara direnç yaratacağına, oluşan karmaşada pundun peşinden koşup düzensizliğe prim verirken, din ve dil yobazların elinde her türlü manipülasyonu yapabilecekleri bir silah olmuşken, hangi üst bilinç, ayık kafa ve ileri görüş tüm bunlara karşı ömrünü helak ederek isyan edebilir.

Neyzen Teyfik. Aklıyla gerçeği, kalbiyle aşkı arayan, mutlak özgürlüğün peşinden ruhunu dolduran isyankârlık ve insan sevgisiyle koşan, gündelik hayatın bozukluklarına, bayağılığına küfreden, adaletsizliğe öfke yağdıran, ruhunun göçmüş uçlarını aklından tahtalar sökerek gideren, hayat dolu nefesiyle ney'de can bulmuş, meyde can vermiş sergüzeşt, berduş sanatkar, Neyzen Teyfik...

Bir ömrü, başı-sonu belli olmayan bir sürüncemede, düşünmeden, hissetmeden, sorgulamadan ve hesap sormadan geçirmek... Sınırı bilinmeyen meziyetlerle dolu ruhu, doğanın güzelliklerinden mahrum bırakmak... Işıksızlıktan yakınıp karanlıkta oturmak ve gözünün seçebildikleriyle yetinmek... Bu seçimden sonsuza kadar rahatsız olmak ama yine de garip bir kabullenmişlikle oluşmuş düzene karşı gelmemek... Ortalama bir bireyin tüm hayatı boyunca seçerek ya da seçmeyerek, zorunluluktan ya da başka bir sebepten yaptığı eylemsizlikler bütünü...
__________________________________________

Belki de öyle değildir... Doğru değildir kurşun sesli, sert bakışlı, postallı 'ağır' adamların söyledikleri... Kanla sulandıkça kutsallaşmıyordur toprak... Ve bir avuç topraktan daha önemlidir yaşadığınız şu bir nefeslik hayat... Bir kapı aralığında ya da bir gece yarısı yatağında tesadüfen düştüğünüz rahimler gibi düşmüşsünüzdür onun üstüne de...

Daha doğduğunuz gün gözlerinize indirilen perde, aslında özgür doğan aklınızı tutsak ediyordur. Varlığını sorgulamadan kabul ettiğiniz Tanrı gibi çöküyordur üstünüze ideolojiler. Ve belki şimdi öğretilmiş düşüncelerinizden sıyrılma 'ne için' diye sorma, sebebi belirsiz ölümlere değil hayata sarılma, kendiniz olma zamanıdır. Kim bilir hangi hesaplarla arkalarına yaslanıp uzaktan memnuniyetle izledikleri ölümlere methiye düzenlerin söylediklerinden bir kez olsun şüphe duyma zamanıdır şimdi...

Bir kere bile neden diye düşünmeden, zihinlerinizi kendi zehirli düşünceleriyle kör edenlere biat etmekle yanlış yapıyorsunuzdur. Belki de 'kan' o kadar iyi bir şey değildir. Ve toprak dahi kanla değil suyla beslenmek istemektedir. Kutsal olan toprak değil bedendir belki de ve üstünde ölmek gerekmemektedir onu sevmek için. Sorgusuz sualsiz alkışladığınız fikirlerin beslediği namlular bir gün doğrulacaktır hatta belki doğrulmaktadır üstünüze. Ve yüreklerinizde hiç kapanmayacak kocaman kara çukurlar açarak sevdiklerinizi koparıp götürüyordur belki de...

Belki de bütün bunlar, kendinizi unutup umutsuz bir hasta gibi sayıklamanız istenen 'vatan' için yapılıyordur ve belki de birileri sizinle fena halde eğleniyordur. Ve belki de "Vatan tüm kötülüklerin anasıdır" sözünü düşünmek gerekiyordur. Onun sözlerini, Goytisolo'nun...

Belki de gerçekten "illetten tedavi olmanın en hızlı ve etkin yolu onu satmak, ihanet etmek"tir... Yapılması gereken onu terk edip gitmektir...

"Nasıl mı satmak? İster pahalı, ister bedavaya. Kime mi? En yüksek peyi kim sürerse ona ya da verip kurtulmak ağulu armağanı, onu hiç bilmeyene, bilmek de istemeyene; ister zengine, ister yoksula, umursamazın tekine ya da bir aşıka, salt ihanet zevki yeter; bizi belirleyen, bizi bir şeyin sözcüsüne dönüştüren, üstümüze bir yafta yapıştıran, bize bir maske yapıştıran ne varsa ondan sıyrılma zevki uğruna (...) haraç mezat satmak her şeyi; tarih, inanışlar, dil, çocukluk, manzaralar, aile, fırlatıp atmak kimliğini, sıfırdan başlamak, Sisyphos olmak, aynı zamanda, kendi küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu..."
________________________________________________

Bazen klişelerin peşine takılıp, rüzgârına kapılıp gidiyoruz hiç düşünmeden ve 'anı yaşamak'tan söz ediyoruz. Hâlbuki içinde bulunduğumuz 'an' gerçekten mutluysak, zaten hiçbirimiz kaçmaya yeltenmiyoruz o konumdan, o durumdan; dışına çıkmaya çalışmıyoruz. Üstelik bunu farkına bile varmadan yapıyoruz.

Bir de acı çektiğimiz, sarsıldığımız, yıkıldığımız zamanlar var ama. O 'an'ları hiç yaşamak istemesek de mecbur kalıyoruz, mahkûm oluyoruz bu tecrübeye; gücümüz oranında dayanıyoruz.

Ayıklayamıyoruz hayatımızdaki 'an'ları, iyisini 'yaşayıp' kötüsünü başımızdan savamıyoruz; geçmişimizi, kötü anılarımızı bir süngerle silemiyoruz. O halde ihtiyacımız olan aslında kabullenmeyi öğrenmek. Unutmak için alkole, uyuşturuculara, avunmak için aynı anda birkaç sevgiliye sığınırken, yeni bir yaşam kurabilmek için kumardan medet umarken Marguerite Duras, Richard Brautigan, Edgar Allen Poe, nasıl yeni dertlerle yüz yüze geldilerse, kim bilir, öyle çözümsüz bırakır bizi, yaşamımızı sadece güzel ve eğlenceli anlardan ibaret kılmaya çabalamak.

Ve en kötüsü hiç şüphesiz kendimize acımaya başlamak; böyle bir duyguya esir olursak başkalarına karşı acımasızlaşmak tehlikesine düşeceğimizin farkına varamamak, yaşamın güzel süprizler de hazırlayacağını unutuyorsak, "önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatlarını es geçebileceğimizi" gözden kaçırmak.

Her şeyden ümidi kesip "hayatın pek de uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmediği" zamanlarımız olacak elbette. Özellikle "bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken herhangi bir azınlık için kötü olduğunu; sevgilimizin bir var bir yok olacağını" gördüğümüzde.

İşte o hallerden vazgeçmek yerine, belki de "olamayacak şeyleri aradığımızı" hatırımızdan geçirmek gerekir ve Refik Halit Karay'ın sözlerini bir kez daha tekrarlamak:

"Hayatta en büyük intikam yaşamak"

29 Ağustos 2007

A. Eren Loğoğlu

K Dergisi, Sayı 44, Bazı Notlar



K Dergisi, Sayı 44, Brautigan hakkında derleme

Kendi notlarımdan ;

Sıcaktan kavrulan, uyumaktan başka bir şey yapmaya gücü yokmuş gibi görünen yorgun topraklar, derin bir karanlıkla tükenmiş yaşamları sonsuza kadar hapsedecek mezarlar haline gelmek için bekliyorlar.

Dalları zayıflamış susuzluktan kurumuş yapraklarıyla toprağa bağlı ağaçlar sonun yakınlığını hissettikçe daha büyük bir nefretle salıyorlar köklerini bu ölümcül topraklara.

Kuşlar ötüşmekten yorulmuş, bir damla gölgeye aç, güçsüz kanatlarına son bir azimle rüzgar doldurmaya çalışıyorlar.

Herşey akıl almaz bir düzen içinde, algılanamayacak kadar karışık ve fark edilemeyecek kadar sade...
________________________________

Yalnızlığını şiirlerle kovmaya çalışan bir umutsuz...

Kaçmakla kurtunulur, en azından inanılan bu. Kimi başarır, kimi başaramaz. Yalnızlıktan kaçılmaz işte, kendini yanında götürdükçe yalnızlıktan kaçamazsın. Kaçtım diyorsan da büyük bir yalancısın.
________________________________

Ruhlarımız kör doğmadı ama dünya gözünü çıkartmak için elinden geleni yapıyor. Savrulmak yapraklara özel bir şey olmalı, insanın ruhu bu işin içine girmemeli.

Bir barmen, tezgahın benim oturmadığım diğer ucundaki, aslında orada hiçbir zaman olmamış hayali bir lekeyi nasıl bir şuursuzlukla siliyorsa, önümüze çıkan güzellikleri, yeni aşkların başlama fırsatını aynı şuursuzlukla es geçiyoruz. Ancak tüketilecek şeyler kadar yaratıcıyız hepimiz.
________________________________

Belki ben de herkes gibi ömrünün geri kalanını, geçmiş olan bölümünde yitirdiklerini arayarak geçirenlerdenim. Belki de tamamen onlardan biriyim. Kulağım artık var olmayan bir evin duvarına dayanmış gibi geçmişe dayalı. İçimde pişmanlıklar, sıkıntılı bir bitkinlik taşıyan yaz akşamüstlerinde daktiloya vurulan hüzünlü ünlem işaretleri gibi haykırıyorlar.

Bira şişemle oturduğumuz evimin verandasındayız şimdi, buradan hayat bir parça daha dingin gözüküyor gözüme, sevdiği adamla harika bir sevişme yaşamış, yorgun ve tatmin olmuş bedenini yatağa bırakmış, pencereden esen meltemi teninin her noktasında hisseden, ciğerlerine tütünün nefesini dolduran güzel ve aşık bir kadın gibi mutlu ve dingin gözüküyor şu an hayat. Boş şişelerin fazlalığından da böyle geliyor olabilir elbet. Düz bir çizgide ağzıma götürdüğüm biramdan bir fırt daha alıp, Rembrandt'ın bile böylesine düzgün ve güzel bir çizgi çizemeyeceğini düşünürken, karşımdaki sevişmeden yorgun düşen harikulade kadını izliyorum ve kanımda yeterince alkol var.

Her zaman gitmekle kalmak arasında bir yerlerdeydim.

Aradıklarım ya hiç yoktular ya da olamayacak şeyleri aradım. Bu belki hayatın suçuydu belki de ben onu yanlış anladım. Mükemmellik, normalliğin kristalleşmiş halinden öte bir şey değil.

Grenli, siyah beyaz eski bir fotoğrafın içine sıkışmış, renksizlikten şikayetçi, içi geçmiş, umutsuz bezginlerin hüzünleriyle dolu kalbim. Ruhları kemiren aşağılık bir umutsuzluk ve kırılganlıkla çürüyor her şey. Biraz içki ve biraz daha içkiyle dolduruyorum bedenimi. Benim gibi biraz fazla içiyorsanız sakallarınız birbirinden ayırt edilemeyen milyonlarca küçük nergisten oluşan zarif bir bahçe gibi lekeleniyor, gözlerinizde yorgun bir ihtiyar bakışı beliriyor ve içinizde yanan ateşler mum alevleri kadar korkaklaşıyor. Bekliyor, bekliyor, bekliyorsunuz, yazıyor ve yazıyor ve yazıyorsunuz...
________________________________________

Doğayla bütünleşmenin ancak içinde olunduğunda fark edilebilen serin okşayışlarıyla uyudum geceleri. Seslerin harmonisi kanserli hücreleri söküp attı ruhumdan.
________________________________________

Bunlar iyi zamanlarımızdı ve yine bir şey oldu. Sihir bozuldu. Bulduğum harika cennetten bile memnun kalmayacak hisler ve düşünceler üretmeyi becerdim yine. Sanırım oraya kalem ve kağıt götürmemeliydim. Yazmayı yanımda götürmemeliydim.

Ama olan bu, sonuç olarak buradayım. İçkiye ve yazmaya muhtacım, bana bahşedilen cennet bile olsa cehennemde yanmak zorundayım. Ben bir yazarım ve buna hazırım.

Ölene kadar acı çekip yazacağım, başka bir yolda yürüyecek değilim.

Satın alınacakların listesi yapılırken ya da tahsil planlaması, kitapların taslakları oluşturulurken ya da bir yönetmen ışık kararları verirken sanatlı ya da sanatsız içinde başrolünü oynamak istediğiniz bir hikaye yaratırken var ettiğiniz küçük kümelerin içinde daha da yalnızlaşırken, bir devletin herhangi bir kararının bir çoğunluk için iyiyken bir biçimde herhangi bir azınlık için kötü olmak zorunda olduğu gerçeğini görürken, sevgilinizin bir var bir yok olacağını, o hep kalsa da aşkın başıboş bir gezginden ibaret olduğunu hissederken, dünyayı kalemlerin ve kılıçların değiştirdiğini bilirken, ucuz bir merhemden öteye gidemeyen sevgiyi yalnızlığınızın üstüne umutsuzca sürerken, ölümden bir zerre bile korkmayıp, ölümünüze üzülecek kimsenin olmadığını anlarken hayat pek de uğrunda savaşılası bir yer gibi gelmiyor artık.

Birden kendinizi batmakta olan bir gemi gibi hissediyorsunuz.

15 Ağustos 2007

A. Eren Loğoğlu