E harfini yazmayarak yapmadığım kesin, editörlük var ya serde.
Süper Kupayı Fenerbahçe'ye kaybeden evinde Eskişehir'i yenemeyen deplasmanda lige yeni yükselmiş Balıkesir'e futbolu bırakması gereken iki santrfordan yediği gollerle yenilen ve TT Arena'da Anderlecht'e yenilmekten son anda kurtulan Galatasaray'ın yanlış yaptığı ortada.
Köşe taşlarına, kırılma anlarına bakıyoruz;
DEĞİŞEN TEKNİK DİREKTÖRLER
Fatih Terim ile Ekim ayına girilmek üzereyken yolların ayrılmasından sonra riski en aza indirecek yerli teknik direktör -benim o zamanki önerim Şenol Güneş idi veya Mustafa Denizli olurdu- tercihi yerine takımı tanıma sürecinin üç sene üst üste şampiyonluk trenini kaçıracağını bile bile Mancini ile anlaşıldı. Çünkü Ünal Aysal'ın Terim sonrası eleştirilmesinin de önüne geçebilecek büyüklükte bir kariyere sahipti. Ve İtalyan'dı. Galatasaray'ın da ŞL'de grupta ekarte etmesi gereken takım da Juventus. Mucizevi bir maçın ardından (ve ilk maçtaki stratejiyle birlikte) takımı son 16 arasına yazdırdı Mancini ve bir de 9 senenin ardından Türkiye Kupası kazandırdı. Devre arası yaptırdığı €20m transfer harekatı ağır bir fiyaskoyla sonuçlandı ve belki bu sebeple takım kimyasının bozulmasıyla kaçan şampiyonluk tarihin değişmesine ön ayak oldu. Aziz Yıldırım kaldı. Fenerbahçe güçlendi. Aysal'ın manevra alanı da giderek daraldı. Operasyonun yetersiz olduğunun farkına varan ve bütçeli takımlar çalıştırmasıyla nam yapmış Mancini muhtemelen yüksek bonservis bedelli oyuncular istemesiyle görevinde kalamadı. Bu sefer Galatasaray'ın teknik direktör aramak için bolca zamanı vardı ve kararı İtalya'yı 2012'de Avrupa Şampiyonası'nda finale çıkartmış ve İtalyanlara alışılagelmişin dışında top oynatan Prandelli oldu. (Her iki TD'nin de TR'ye ayak uyduramamasının sebebi biraz da futbola tipik İtalyan gibi bakmamalarından) Fiorentina'ya seviye atlatmak dışında kulup başarısı ve herhangi bir kupası-şampiyonluğu olmayan Prandelli'nin haliyle yaz boyunca pek gıkı çıkmadı. Transfer son günü Napoli'den Pandev-Dzemaili isimleriyle de kulubün bakış açısı ve politika olarak Mancini'nin taleplerini karşılayamadığını da gördük. Kutsal topraklara gelmesine ramak kalmışken vazgeçen Lucescu Galatasaray'ın kaderiyle oynadı da denebilir.
TUTMAYAN TRANSFERLER
Selçuk-Burak-Alper Potuk-Olcan Adın-Tarık Çamdal. Buradan bakınca sorun yok. Pardon arada kaçan Potuk var. Mafyanın Fenerbahçe'ye verdiği ve orada da oynamıyor. Gerçi bu Galatasaray'da nasıl oynayabileceğine referans olmaz. Aslında Terim'in gelmesinden sonra her sene iç piyasadan alınması gereken yükselen yerli oyuncuyu mutlaka bünyeye kattık. Bence atladığımız tek isim Onur Kıvrak, o da elbette Muslera'dan iyi olduğu için değil -bu mümkün de gözükmüyor- yabancı kontenjanında bir boşluk açması ve diğer pozisyonları geliştirme şansını size vadediyor. Bir kaleci sonucu etkiler ama oyunu etkilemez. (Formasyon-kaymalarda yok görevi) Pozitif futbol için başka-merkez pozisyonları düzeltmen gerekir esas. Ve Onur Galatasaray'da olması gereken yabancı oyuncu kalite seviyesine en yakın yerlilerden biri. Tıpkı Gökhan Inler, Hakan Çalhanoğlu, Ömer Toprak gibi. Ancak bu isimler artık çok pahalı, €10m üzeri. Onur ise geçen sene 5-7,5 aralığında alınabilirdi. Galatasaray yerli kalitesini artıramadığı için Veysel-Yasin gibi isimlere de yöneldi. Ama asıl hüsran hiç beklenmeyen yerden yabancılardan geldi. Riera-Amrabat yüksek maaş-bonservis altında ezilse bile ciddi anlamda katkı verirken anlamsız şekilde gönderildiler. Stoper olmanın ilk kuralı çalım yememek iken bundan yoksun Chedjou ile ilk sezonundaki performansıyla Ujfalusi kadar olmasa da iyi işler çıkaran Dany upgrade edilemedi. Top tekniği yüksek Chedjou'dan pozisyon bilgisi yüksek olmamasına rağmen sağ bek veya defansif orta saha olurdu, o bile denenmedi. Dağınık görüntüsü, konsantrasyon problemi, karşıladığı topların rakibe gitmesi, pozisyon süzme yetisini zayıflığı ve rakibi karşılama eksikliği gibi pek çok sebepten ciddi zararlar verdi takıma geldiği günden bu yana. Aynı topu Dany de oynardı. Oysa suyun öte yakasında Bruno Alves bir stoper nasıl olur dersi verdi her hafta. Geçilmedi. Kaleye giden şutlara siper oldu. Yerini kaybetmedi. Arkayı süpürdü. Kritik anlarda hep ceza sahasında topa müdahale etti. Topu bir mıknatıs gibi çekti. Biz böyle bir oyuncu bulamadığımız gibi belki biraz da parasal sebeplerden ötürü Chedjou'nun yerine birisini de alamadık bu yaz. Büyük sorunumuz Chedjou'da da kalmadı. Fatih Terim'in önce 4-4-2 sonra 4-3-1-2 ile başarı yakaladığı iki sezonun ardından gelen yoğun eleştirilerle oluşan ortak akıl sonucu dripling yapan sol bek eksiği üzerine gidildi. Gerçekten kanatsız ve merkezin ön planda olduğu bir sistemde Cafu-R. Carlos türü iki bek ile ancak oyunu rakip yarı alana yıkmak mümkündü. Bugün Fenerbahçe hala Gökhan-Caner ikilisini önde tutarken arkayı Topal-Emre ve hatta Meireles ile kollayabiliyor ve oyunu kenarlara yayıp sıkıştırmayınca daha rahat baskı kurarak pozisyon üretiyor. Aynı şekilde top kazanımını da önde sağlayıp Sow-Emenike ve özellikle Kuyt ile ani ataklarla savunmanın eksik yakalanmasını cezalandırabiliyor. Galatasaray gitti Telles'i aldı. Riera'yı bıraktı. Ve hataydı. İdare ederdi ve sezon sonu market araştırması daha iyi yapılabilirdi. Alex Telles, Guiza'nın İspanya Ligi'nde tek sezonluk bıraktığı gibi bir iz yaratmış olsa gerek Brezilya'da. Zaten 21 yaşında o performansla Avrupa'nın yolunu tuttu ama görüyoruz ki bunun devamlılığı yokmuş. Belki de gelişimini birkaç sene daha izlemek gerekti, emin olma adına. Filipe Luis'in €20m ettiği piyasada €7m gibi bir paraya mükemmel ve hazır-pişmesi gerekmeyen sol bekler bulunabilirdi. Telles'in şu an geldiği nokta 5+3 yabancı kontenjanı olmasına rağmen ilk 18'e dahi giremeyen bir oyuncu. Ve kulübedeki koltuğunu kaptırdığı isim Hakan Balta. Gülünç. Az önce bahsettiğim sebeplerden Galatasaray ısrarla kanat oyuncusu istedi ve bence bu isteğin kendisi sorunluydu. Çünkü Sneijder-Drogba-Burak üçlüsünü en verimli şekilde 4-3-1-2 ile oynatmaktan başka yol yokken göz göre yedek kalabileceği belli olan 18 yaşındaki Bruma'ya €12m ödendi. GS tarihinin en pahalı ikinci transferi. 1-Jardel. Beklenti doğal olarak arttı. Ki bu yaşta bu paralar ödenen oyuncular listesini açın bakın zaten Cristiano Ronaldo falan görürsünüz. Premier Lig'de M. United'da CR7 olursunuz, oranın gelişim koşullarıyla burayı bir tutmayın. Oranın rekabet düzeyi, antrenman sahaları, çimleri, rakipleri, hakemleri, yabancı kontenjanları, taraftarları, futbol kültürleri farklı. Türkiye'de oyuncu gelişmez derken birçok parametreyi katıyorum denkleme ve geçmişe gidince çok da örnek göremiyorum. Bruma biraz da bu yüzden tutmazdı zaten. Chelsea'ye gitse bambaşka bir fizik-kondisyon-vücut-denge seviyesi yakalardı, bilemeyiz ama onu burada, buranın mentalitesinde yakalayamacağını bilebiliriz. Çünkü biz buralıyız, buradaki insanlarla yaşıyoruz. Neyse. Bu denli yatırım yapılan bir oyuncuyu ligde kullanamadık ve kupada oynatmak zorunda kalıp sakatladık. Wing-back mevzusuna girmiyorum Mancini'nin. Skandal tercihti. Seyredilen maçların tamamında görülen Bruma'nın karar mekanizmasının ve son vuruşunun yetersiz olduğu görüldü ve world-class veya başka ifadeyle elit bir oyuncu olamayacağına işaretti bunlar. Hızlı, seri, çalım atabilen ama kafasını kullanamayan -bu gelişmez- bir yıldız adayı vardı elimizde. 20 maça çıktı neredeyse ve 1 gol atabildi. Yani 4-3-3 veya 4-2-3-1 kenarında değil ancak eski usül 4-4-2'lerde çizgi kanat olabilecek ya da secondary striker denilen bir görevde kontratak kovalayacak bir oyuncudan öteye gitmeyecekti. Sınırları vardı Bruma'nın. Bir Ribery değildi. Ribery de burada kalsa o seviyeye gelemezdi muhtemelen. Salih'lere, Ontivero'lara Endoğan'lara hiç girmiyorum. Pandev-Dzemaili mi? Son gün transferi işte. Ya tutarsa. Dzemaili Meireles'in altında bi' topçu. Pandev de % 100 fit durmuyor.
FORMASYON SEÇİMİ
Tutmayan transferler çok da tutan formasyon az mı? Galatasaray geçen sezon bittiğinde bir karar verdi transfer politikası izlerken. Tek forvetim Burak Yılmaz olacak. Drogba gitti. Sonuçta Burak gol kralıydı ve ona güvenildi. Ama tanı teşhiş ve tedavi burada da yanlıştı. Burak Trabzonspor'da topa sahip olma zorunluluğu bulunmayan, rahatlıkla topun arkasına geçen ve rakip savunmayı orta çizgiye çeken bir yapıda oynadı. Haliyle arkada geniş alanlar bulup koşularıyla golünü attı. Stoperlerin kucağında kalmadı, onlarla boğuşmadı. Gerektiğinde de ceza sahasında temiz vuruşunu yaptı. Oysa Galatasaray'ın asla böyle oynama lüksü yoktu. Islıklanırsınız topa 2 dk. dokunmayın. Büyük takımlarda böyledir, burası İngiltere değil. Akdeniz ülkesi. Real Madrid bile ıslıklanır Bernabeu'de topa bir süre sahip olmayınca. Öyle maç boyu arkaya çekilip yatamazsınız. O Mourinho'nun işi. Taşşağınız o kadar büyükse ancak ses çıkmaz fazla. Ki ona da çıktı da maçtan bir saat önce stada gelip -Bernabeu o saatte bomboş olur- tribüne hadi beni ıslıklasanıza diye şovunu yaptı. Neyse Galatasaray'ın önde basması gerekir, en az % 45 seviyesinde topa sahip olması. Oyunu hükmetmesi mümkünse, rakipten güçlüyse. Burak böyle bir takıma geldi. Ama şanslıydı bu zamana kadar. Önce Umut ile oynadı. Sonra Drogba ile. Hep çift forvetti. Ne zaman ki Mancini Burak'ı uzak forvet yapmaya çalıştı ve Prandelli önde tek kullanmak istedi, Burak'ın defoları tek tek ortaya çıkmaya başladı. Demba Ba'nın Olimpiyat'ta Arsenal'e karşı Beşiktaş'ı nasıl rakip yarı sahaya yerleştirdiğini gördünüz. Topu uzun attılar gerekirse veya kısa oynadılar. Tuttu, döndü, sağına soluna baktı ve topu aktarıp içeriye geçti. Burak bunu yapamaz ve bu Burak'tan beklenmez, onun meziyetleri başka. ŞL'de 8 gol atmaktan şu duruma geldiği düşünülünce zaten konunun derinlemesine irdelenmesi gerektiği gerçeği de ortaya çıkıyor. Burak ofsaytta kaldı, gereksiz faul yaptı. Bunlar hep onda olan ve kötüleştikçe belirginleşen davranış biçimleriydi. Göze batmıyordu çünkü Burak gol atıyordu. Çok gol atıyordu. Ve böyle bir katkıyı yerliden almak vazgeçilmez bir başarıydı 6+0+4 ve 5+3'te. Galatasaray Burak Yılmaz'a tek forvet olarak güvendi ve defolarını görmezden geldi ya veya göremedi ya bu da işte futbol aklının zaaflar içerdiğinin göstergesiydi. Doğru okunamadı mesele Mancini-Prandelli tarafında. Cenk Tosun-Muhammet Demir gibi bir back-up veya genç yabancı ya da Almeida gibi çift forvete döndürebilecek bir opsiyonun kovalanmaması Burak'a mahkumiyeti ve az pozisyon üreten kısır futbolu beraberinde getirdi. Galatasaray'ın geri dönülmez ve en büyük hatalarından biri de bu. Burak sürecini taktiksel olarak iyi yönetememek mental değil. Mental düşüş sahada kötü olmayla başlıyor. Burak'ın hali Selçuk'tan farklı çünkü. Selçuk'a ayrıca değineceğim. Formasyon seçimine tekrar dönecek olursak şampiyonlukla biten iki seneye gidelim. Önce Dört merkez orta sahalı 4-4-2. Engin-Emre Çolak. Önde Necati-Elmander. Sonra 4-3-1-2. Melo arkada önü Selçuk-Hamit. Sneijder tek merkezde dilerse sola kayıyor. En uçta Drogba-Burak. Galatasaray tutmuş oturttuğu iki sistemini de kusursuzlaştırmaya gitmedi. En garipsenmesi gereken buydu. 4-3-1-2'nin beklerini uçak moduna alabilseydi takım, Drogba'yı benzer profilde biriyle ve Hamit'i Alper Potuk ile değiştirebilseydi bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Ama gel gör ki kanat da kanat ısrarıyla düzen bozuldu. Mancini her türlü formasyonu deneyip ortaya sabit bir model çıkaramadı. Prandelli daha ikinci maçtan olmayacağını görüp 4-2-3-1'den 4-3-3'e çevirdi takımı. Olmadı olmadı. Çünkü maya bozulmuştu bir kere. Galatasaray tekrar ŞL'de Çeyrek Final oynadığı dönemdeki düzenine dönebilir mi? Sanmıyorum. Burak-Umut veya Burak-Pandev tercihleri var elde. Ki bu hamle Bruma'yı kenara atar Amrabat modeli. Sneijder'i sola çekmenin orta yapması dışında efektif bir yanı yok. (Hele de gol atması gereken 4-3-3 kenarlarında ve Burak uçtayken) Dikkat edin Galatasaray bekleri çizgiye indirmek ve Wes'in topu çekip orta yapması dışında bir gol planı uygulamasına geçemiyor tıkandığından. Duvar pası, ara pası veya kaleyi yoklama bunlar istatistiksel olarak genellikle merkezde olur ve Sneijder daha önce bunları yapıyordu. Şu an o da eriyor. Tabii bu formasyonda Selçuk-Hamit görevindeki iki oyuncunu topu driplingle öne taşıması gerekir. Bunu da yapmamız zor görünüyor. Elde Dzemaili-Yekta var. Hücum yönü çok gelişimiş olan ancak savunmada inanılmaz hatalar yapan Eboue'nin çalımlarını ve Sabri'nin orta sahaya katabileceği dinamizmi de başka sebeplerden kaybettik. 0'a 0, elde var sıfır.
FORMU DÜŞEN YERLİ YILDIZLAR
Burak'ı açıkladığımı düşünüyorum. Yırtınıyor, çabalıyor ama bu yapıyla olmaz. Asıl formu düşen Selçuk İnan. Nerede başladı? Terim'in ayrılmasıyla ve Milli Takıma alınmamasıyla. Çok açık nadasa bıraktı kendini o sezon. Çünkü biliyordu o sezon başarısızlık halinde birileri suçlanacaksa o futbolcu değil ya hocayı değiştiren yönetim ya da yeni gelen hoca olacaktı. Yerli topçuların kafası böyle çalışır. Bir de şu var es geçilen. Mancini üçlü oynatıyor ve oyuncuların bazı durumlarda rakiplerin yayılımına vs. göre dörtlüye geçmesini istiyor falan. Bu o kadar zor ki yerli oyuncu için. Altyapı eğitimi zayıf, öğrenme güdüsü yetersiz. Yapamaz demiyorum, belki zamanla ama taktik bilgisi bu denli eksik yerli oyuncularla -Arda'nın 442'yi şu zamanda öğrendim lafı yani 442'de kanat nerede durur hangi durumda nasıl davranır görevi nedir pas patternlerini nasıl takip eder ne zaman ceza sahasına akar ne zaman çizgide kalır savunmaya ne zaman döner ne zaman önde kalıp kontratak başlatır vs.- bunu denemek çok büyük riskler içerir. Burak'tan kenar forvet olmasını istemek de buna benzer, olmaz. Zorlama. Dönelim tekrar Selçuk'a. Türkiye Ligi'nde Hakan Şükür dışında 4 sene üst üste iyi performans vermiş bir yerli yok. E haliyle Selçuk da kervana katıldı. Kaldı ki futbol profili Hakan'a benzemeyen bu orta saha oyuncusunun belirli bir yaştan sonra düşüşe geçeceğini öngörmek zor değildi. Bunu da tahmin edemedi Galatasaray. Hataydı. Hamburg'daki Tolgay gibi birini ona mutlaka back-up yapıp hatta böyle çok formsuz olduğu durumlarda rekabeti hatırlatıcı şekilde onun önüne yazarak gösterebildik. Şu an onu tehdit eden bir isim yok formasını almak için. Olmayacak da. Ne kadar profesyonel olup olmadığını bilmediğimiz ama çok zeki olduğunu rahatlıkla kestirebildiğimiz Selçuk'un yapamadığı her hareketten sonra duygusal tepkiler vermesi ve bunun artık Burak'a da yansımasını olağan karşılamak güç. Bu sezon toparlamasını bekliyordum ancak Melo'nun ikinci senesi gibi bunu görmek Kasım-Aralık zamanları bulacaktı NŞA'da. Koşullar giderek değişiyor ve Selçuk da kontrolü kaybediyor. Artık saha içinden çok dışıyla bir bağı var. Menajeri konuşuyor. Melo'ya sallıyor. Takım arkadaşı. Selçuk takım kaptanı, sesini çıkarmıyor. Islıklanıyor. Daha önce formasını çıkarıp tepki amaçlı yere atmışlığı var. Dedik ya akıllı topçu ama ayaklarına artık hükmedemiyor. Ve bu hüküm edememe süreci uzadıkça Selçuk da sinirleniyor. Paralel ilerliyor her şey. Galatasaray'ın Burak-Selçuk sorununu saha içi-dışı her anlamda çözmeden şampiyon olma şansı yok maalesef. Durumun koşulsuz destek vermekle sırt sıvazlamakla ve zamana bırakmakla olacacağını sananlar da feci yanılıyor.
KULÜBÜN KAOSU-KARŞI DÜZEN
Hocalar değişiyor, transferler geliyor gidiyor. YK'lar yerinde durmuyor. Futbol şubesi sürekli değişiyor, Florya değişiyor. Eylül-Ekim ayına Galatasaray iki senedir kaos içinde giriyor. Böyle bir ortamdan başarı çıkmasını beklemek hayalcilikten öteye gitmez. 3 Temmuz'dan beri camiada birlik yok. Şike örgütüne ses çıkarmayanlar hala mevcut. Melo iki maç ceza aldı ve 4 puan şimdiden çalındı, Galatasaray'ın cebinden. Demirören TFF başı, Gümüşdağ KB. Yabancı kuralı GS zarar gördükten ve beli büküldükten sonra bir nebze düzeltilmiş. AB yasası rafa kalkmış, SPK dur demiş. Terim karşıya geçmiş. Fani Aysal evi terk etmiş, Yolanthe beş kez yatak odasını değiştirmiş. Anladınız siz onu. Her koldan bir saldırı ve Galatasaray'ın kendi sorunlarından başını kaldırıp bunlarla uğraşacak mecali kalmamış. Sözü hükmünü yitirmiş. Ülkede bir kulaktan girip diğerinde çıkan ses moda olmuş, müzik listelerinde ilk sıraya yükselmiş. Koltuklara yapışılmış. Beyefendi öyle emretmiş. Ha şunu da ekleyeyim. Galatasaray'ı mevcut düzen içinde başarılı kılabilecek tek adam da Terim. Çünkü yanına geçtiği karşıdakileri tanıyor ve onlara onların diliyle galebe çalabiliyor geçmiş iki senede olduğu gibi. Ha bunu kaç Galatasaraylı ister, o da ayrı konu. Ben istemem. Kulüp öyle bir kaos ortamındaki iki maçtır GS'nin ilk 11'i maçtan 7 saat önce AMK Gazetesine sızıyor.7 saat önce. Tepkisizlik, tepkinin kendisi olmuş. İspanya'da bir dönem Barça-Madrid içinde büyük olay çıkaran bir konu bu. Çünkü size taktik seçimler hakkında bilgi verebilir ve bazı ekstra tedbirler alabilirsiniz. Elbette gazetecilik başarısı! (Bahadır Çokişler GS muhabiri) Ama Galatasaray'a da müthiş zararlı. Yakın zamanda Pandev-Dzemaili başkan ile çekilmiş imza fotosunun da aynı gazetede çıktığını biliyoruz. Art niyetli yapılan haberin haddi hesabı yok medyada. Huzur yok. Bu sene de bize mutluluk yok anlaşılan...
Yoruldum, sıkıldım, bunaldım. Uzatmayacağım. İşemem gerek...
Yanlış bizde. Yanlış çok. Yanlış tek tek ve her şeyin bir araya gelmiş hali. Yanlış içimizde.
Yanlış yapılır ama düzeltilebilir de. Bizimki üstüne merdiven çıkmak üzerine.
Başka Galatasaray kalmadı.
Kalmadı.
Tükeniyoruz...
21 Eylül 2014
BEN NERDE YANLIŞ YAPTIM!
20 Mart 2014
AĞUSTOSTAN MARTA: KAYIP SEZON
Görüşlerimin büyük çoğunluğu twitter mecrasında da bulunmaktadır. Derleme üstü 140 karaktere sığmayan konulara değinme amaçlandı. Galatasaray'ın 2013-14 sezonu başlangıcından bugüne nasıl gelindi sorusunun cevabını ararken yaşananlara göz gezdiriyorum.
Fatih Terim-Roberto Mancini: Sancılı Geçiş
Nereden girelim? İlk sayfa ne olsun ya da? 2011 Mayıs nasıl? En dipten seslenelim mi? Galatasaray Ünal Aysal'ın başkanlığa seçilmesi ve Fatih Terim'in teknik direktör olmasıyla farklı bir yola girdi. Fenerbahçe'nin 3 Temmuz şike süreci futbol atmosferinin ana odak noktası haline gelince ister istemez tüm kulüpler bundan etkilendi. Suçu örtmek amaçlı görevini kötüye kullandıklarını üç yılın ardından itiraf eden TFF başkanlarının icraatlerinden biri Süper Final tiyatrosuydu. Puan silme cezası olursa FB, BJK zirveden kopmasın ve playoff mücadelesi yayıncı kuruluş Lig TV'nin azalan gelirlerine katkı sağlasın isteniyordu. Federasyonun bir başka kritik kararıysa yabancı kuralını 6+0+4 şeklinde değiştirmek oldu. Burada da hedef GS'nin ekonomik ve sportif yönden açabileceği farkı minimum seviyede tutmaktı. N'oldu iki sene boyunca? Galatasaray Fenerbahçe'ye son maçta Kadıköy'de kaybetmeyerek "İki kere Şampiyon" unvanı aldı. Yetinmedi ikinci sezonda da ligi kazandı. Üstelik bunu yaparken devre arasında dünya spor kamuoyunun gündemine oturan Drogba, Sneijder transferlerini gerçekleştirdi. Durmadı Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Finale kalıp son 20 dakikaya tur atlama umutlarını coşkuyla taşıdı. Stat ve pazarlama gelirlerinin çok iyi seviyelerde olduğu konuşuldu. Yazları Süper Kupada Fener'e top göstermedi. Durdurulamaz bir takım vardı rakiplerinin karşısında. Herkes onları kıskanarak izliyordu. Taraftar üst üste beş sene şampiyonluktan bahsediyordu, 96-2000'nin ötesine geçmekten. Koşullar uygundu ve Cimbom'un kültüründe bir düzen oturttuğu zaman başarıya erişmek vardı. TV ekranında görünenler bunlardı. Bir de arka planı vardı işin. Zaferlerin problemlerin üstünü örttüğü her yerde bilinen bir gerçekti. Aysal-Terim arasında öteden beri bir ego savaşı olduğu söylense de bir şekilde aralarındaki ilişki halının altına süpürülerek hep devam etti. Ocak 2013'ü hatırlayın. Eleman demeci. Kasımpaşa maçından sonra Terim'in rahat çalışacağı huzurlu bir ortam isteği. Kritik yemekte buzların erimesi. Ayrılık sürecini geciktirmekten ileriye gitmedi yaşananlar. Mersin maçından sonra FT TFF'ye verdi veriştirdi. Adaletin olduğu yerdeyim, kalıp savaşacağım dedi. 9 maç ceza aldı. Neyse uzatmayayım şuradan en ince detayına kadar okuyun işte. Yaz geldi. Kamplar turnuvalar vs. derken, takım Arsenal'i yenerken, birden, Dünya Kupası yolunda 4 maçı kalan Milli Takım için hocamız Terim'i istedi Demirören. Fikir kimden çıktı, ona bu aklı kim verdi bilinmez. Terim'i Galatasaray'dan çekip almanın uğratacağı tahribatı elbette hesapladılar. Ancak taraftarın gözünde Terim Galatasaray'ın hakkını gasp edenlerle çalışmaz hissiyatı vardı. Problem sezon sonu biten sözleşmesi gibi gözükmekteydi. Lige ve Avrupa'ya takımın kötü başlaması da tuz biber ekti meseleye. Mayıs'a kadar nasıl devrilmez kamyon diye düşünürken olup bitiverdi Terim-Mancini değişikliği. Tüm bunları anlatırken iki senelik başarılı sürecin yanında bir kesim Üçüncü senesine giren ve korunan bir omurgadan daha etkili, bilinçli şekilde sahaya yayılmasını ve hücum etmesini bekliyordu. Çok az da olsa homurtular vardı hocaya dair. Kadro yaşlanıyor ve mevcut yabancı kuralına göre genişletilmiyordu mesela. İdeal 11 ile geriye kalanlar arasındaki düzey uzay boyutundaydı. 2012-13'ün ikinci yarısı yakalanan ezber 11 başarıyı kolaylaştırmıştı ama üst üst iki sezon Çarşamba-Pazar maç yapacak bir takım için yerli oyuncularının fiziksel-dayanıklılık olarak düşeceği öngörülüp buna göre planlama hiç yapılmadı. Bu hataların yanına bir de kriz eklenince veda kaçınılmaz oldu. Üstelik görüntü Terim'in gitmek, Aysal'ın göndermek istediği şeklindeydi. Çok şey yaşandı. Geri dönüşü olmayan makama saygısızlık içeren ağır göndermeler içeren söylemler edildi. Yapıldı sert çıkışlar. Çizgiler geçildi. Başkan tutmak istese bile bir antrenör/oyuncu gitmek isterse gider, koymuştur kafasına bir kere. Köle değil kimse, bırakmak zorunda kalırsın. Terim gitmek istedi, başkan tutamadı. Fatih Hoca bir Galatasaray efsanesi olarak kendisine yakışanı yapmadı. Ondan daha büyük bir Galatasaraylı yoksa eğer ona uygun hareket etmeliydi. (Başkan kulüp efsanesi olmadığı için ondan böyle bir duygusal beklentiye girmeye gerek yok, yönetimsel yanlışı der geçersin ama Terim öyle değil) Kader birliği ettiği adamların bize olan öfke ve nefretini biliyordu, onları tanıyordu. Yuvasından ayrılsa bile oraya gitmemeliydi. Şike aklayanları sevindirdi. Gitti. Fatih Terim'in Hepsiburada reklamındaki "Ayağıma gelecek" notunun yanı sıra futbolculuk fotoğrafının da GS değil Adana Demirspor'dan seçilmesi özetiydi Florya'da bırakılanların. Peki ne olacaktı bundan sonra? Eylül sonuna gelinmişti. Apar topar kimi bulacaktı Galatasaray yönetimi. Ligde liderden 4 puan geride ve ŞL'de ilk maçını 1-6 kaybetmiş, toparlanması gereken bir takım vardı ellerinde. Taraftar kutuplaşmış, futbolcu karışmış, TFF istesem kupa alamazlar lafıyla kin -şike- güdüp amacını açıklamıştı. Eylül'de yabancı hoca getirmek büyük risti. Terim'in ismi ve gölgesi altında ezilmeyecek biri olsun istendi. Boştaydı Mancini. Karizması olan biriydi. Yerelde hep başarılı -12 kupa- ama Avrupa'da hiç yoktu. Burayı takımı rakibi tanıması, uzun meşakkatli bir işti, kısa vadede tutmayabilirdi. İlk tespitler böyleydi o zaman. En azından bir senelik, ligde şampiyonluk şansını devam ettirip sonuna kadar götürecek yerli antrenör gerekliliğine vurgu yapıldı. Aklıma en yatan isim Şenol Güneş'ti. 2009-11 dönemi Selçuk & Burak omurgalı Trabzon ile yaptıkları ortadaydı. 1 Lig 1 TK kazandı. (69 M 11 Y) ŞG, ülke futbolu ortamı -pis- biliyor, oturmuş kadrolarla başarıyı iyi yönetiyordu. (02 MT Terim 09 TS Yanal eseri, koruyup geliştirdi, 4231) Tanıdığı birçok isim GS'deydi. Çabuk adaptasyon sağlardı. Uyumluydu. Sevilirdi. Saygındı. Sezon sonu durumu gözden geçirilebilirdi, zorluk çıkarmazdı. Güneş krizi bitirebilirdi kısaca. Burada yerli oyuncuları baz almamın sebebi kırılganlıkları ve amatör olmaları. Yabancılar antrenör değişikliğine büyük tepkiler vermezler ve çalışmalarının karşılığı olan performanslarını ortaya koyarlar ama yerliler öyle değil. Biz Türkler romantik insanlarız deriz ya, biraz ona çıkıyor tüm yollar. Selçuk İnan'ı ele alalım. Terim'in ayrılmasından sonra "sezon sonu başarısız olsak bile suç hoca değişimine bulunur" algısına girebilir oyuncu. Psikolojik olarak bundan etkilenebilir, özel hayatına yansıtabilir bunu vs vs. Veya Terim'in disiplin içeren, otoriter, baskıcı anlayışından kurtulmanın sonucu olarak kafaca rahatlamanın etkileri formuna olumsuzluk şeklinde dönüşebilir. Bu coğrafyada yaşamamış, ülke insanının kültürel yapısını bilmeyen bir yabancı antrenörden bunları anlamasını ve çözümlemesi beklemek doğru olmazdı zaten. Sırf bu yüzden geçiş sezonu görülen ve başarı olasılığın düşük olduğu bir dönem yerli teknik adamla geçilebilirdi. Başkan gene meseleye vizyon olarak bakıp Serie A, Premier Lig kazanmış bir TD getirdi.
Yeni Dönem: Arrivederci Juventus & Batan Gemi
Devam edelim. Mancini geldi. Ayağının tozuyla gruptaki en önemli rakibimiz Juventus'tan kişisel stratejisiyle 1 puanı kaptı ve avantajı elimize aldık grupta. Sonra lige döndük. Akhisar yenilgisi. 4231: Yekta Ceyhun; Sabri Sneijder Burak; Drogba. Sabri Burak uzak forvet tercihleri; yerli oyuncuların özelliklerini, takımı ve Türkiye Ligi'ni tanımamanın cezasıydı. Misal Chedjou. Dany'den fazla ne yapıyordu? 7 milyon Euro ödendi. Genelde onu tercih etti ve sezon başından beri bek-stoper derken çürüyen Dany -geçen sezonun en iyilerinden biri- ıskartaya çıktı. Mancini Fener'e selam çakıp -Kuyt Webo Sow (Emenike)- Kayseri'ye karşı Umut Burak kenarlar merkez Sneijder, uçta Drogba tercihiyle çıktı. TR'de bu kadar çok forvetle sahada olmak pek sırıtmaz, aksine iş görürdü. (Bknz. Gerets) Burak sol kanat ısındırma turu başarıya ulaşmayacaktı ama görünen köy-kılavuz ilişkisiydi. Deniyordu öğrenmek için. Hakkıydı. Ama lig de devam ediyordu. Zarar veriyordu bazen Drogba ama elini kalbine koyup M. Oktay selamı çakınca unutuluyordu her şey. Taraftar buradan bakardı, analizci başka yerden. Dinlendirmeyi hiç düşünmedi hoca veya Umut'u daha sık kullanıp formuna sokmayı. Üçlü savunmaya döndü bir ara. Geçişler yaptı arada. 11. hafta Kadıköy'de FB 2-0 kazandı. Fark 9 puandı. GS'nin neden ligde şampiyon olamayacağını sahadaki isteksizlik anlatıyordu. Sürekli değişen savunma kurgusu problemlerin başı gibi gözüküyordu. Bu maça kadar Saraçoğlu'nda etkili olan takımın defans omurgası hemen hemen aynıydı. 2-1 Muslera EE Semih G Zan Riera Melo 0-0 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo 2-2 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo. Fener tribünlerde yükselen "İmparator Fatih Terim" tezahüratı GS'nin üç ayda itildiği noktayı özetliyordu. Utanç vericiydi. Sivas maçına tipik 4-4-2 ile çıktı. Elazığ maçı yayılım 3-1-4-2 (Yekta) Selçuk-Melo öne çıkıp ceza sahası koşusu yaptı. Ve sezonun maçı, Juventus geldi çattı. Galibiyet tur demekti. Juve bi' uğursuzluk-keramet taşıyordu GS'ye karşı. 1999 ve 2003'ten sonra şimdi de 2013 vakası. Üçüncü defa maç ertelendi. 1999 Öcalan yakalanma. Tarihte ertelenen ilk ŞL maçı. 2003 patlamalar. İstanbul'dan Dortmund'a. 2013 hava. Gündüz gözüyle Avrupa. İnanılmazdı. GS'nin tek avantajı teknik direktörünün İtalyan olmasıydı. Formasyon kaymalıydı. Mancini'nin herhangi bi' yayılıma bağlı kalmadan ve rakibe göre tek maç karmaşık strateji hazırlaması alkışı hak ediyordu. Galatasaray Juventus'u eledi. 10-11 Aralık olayları olarak spor tarihindeki yerini aldı. Yazıldı gerçekler. Mancini'yi getirmek ligde -ortamı takımı tanıma evresi- şampiyonlu şansını azaltsa da ŞL'de -Juve'yi bilmesi, ikincilik- gruptan çıkmayı sağladı. İtalyan teknik adamın asıl rakip Juve'den iki farklı stratejiyle iki ayrı maç oynayarak 4 puan kazanması tur atlamanın anahtarı oldu. Sneijder-Drogba vurkaç planı Melo'nun sertliği mücadele gücüne Selçuk-Riera'nın zemini -esasında futbolu- bilen -topu havadan uzun oynama- tekniği eklemlendi. Maçın iki güne yayılması koşul iş gördü. (Dirilik) 30-45 arası bizim saha solunda çim bozukluğu 45-90 arası diğer tarafın hücuma uygunluğu gibi. 70-80 arası baya bocaladık. Orada da Zan Semih Chedjou'nun savaşması ön plana çıktı. Ve beklenen Umut hamlesi getirdi galibiyeti. Aynı gol. GS yedi yabancıyla hep iyiydi. ŞL'de iki sezon üst üste Round of 16'ya kalmak ciddi başarıydı. Lucescu da 00-01 ve 01-02 sezonları ilk gruplardan çıkmıştı. Adının olduğu yerde umut vardı. Yalnızca süreklilik de değil şampiyonluk adayı Juventus'u altına alarak tur atlamak fena bi' şeydi. Tarif edilemezdi. Büyüklüktü işte, adı konan. TT Arena ya da Aslantepe şimdiden efsanevi maçlara tanıklık ediyordu. Manchester United Real Madrid Juventus. Antakyalı Gökhan Zan bitiriyordu: "Biz UEFA değil Şampiyonlar Ligi takımıyız. Aslanlar gibi bugüne geldik. Gaassaray Avrupa Fatihidir." Transfermarkt değer sıralamasına göre ŞL son 16 yapan takımlar: Madrid Barça Bayern City Chelsea United PSG Arsenal Dortmund Atletico Milan Zenit Schalke GS Leverkusen Oly şeklindeydi. GS'nin (157) elediği Juventus 335 m € ile en pahalı 9. takımdı. Büyük şoktu esasında. Napoli Benfica Porto CSKA Shaktar önümüzde yer alıp kalamayanlardı. Market GS'ye en yakın eder olan grup birincisi Atletico (255) Dortmund (294). Taraftar gözünde -büyütmeme- elemeye uygunluk verisi olabilirdi. Moyes'in United'ını isteyenler çoğunluktaydı ancak Mourinho'nun Chelsea'si geldi. Rakip isterken önceliğim takım değil görece kötü hocaydı. Conte elenmişti bir şekilde ama Mou'yu alt edebilmek için bi' TD ya işleyen model üretmeli -Pep Barça- ya da ekstra işler denemeliydi -Benitez L'pool- Mancini'nin riske girmesi gerekecekti. Mourinho'nun geçen sene Kayseri'ye gelip sevgi uyandıran hareketleri -karizma- Madrid eşleşmesinin tansiyonunu bi' hayli düşürmüştü. Kuralar çekilmeden Drogba açıklamasını yapmıştı JM, karşılama babında. Bu tür eylemler (veya akıl oyunları) Selçuk-Burak gibi oyuncularda fazla saygınlık uyandırıp -Jose'ye elendik- enerjisini törpülüyordu. 15. hafta fark 11 oldu. Avrupa'da kazanılan hava ligde kaybediliyordu. Devre arasına 8 fark ile girildi.
Devre Arası: Gençleştirme vs Şampiyonluk
Mancini takımla üç ay geçirmiş. Teşhisi yapıyor. Kadro gençleşecek. Tamam. Bütçe ne kadar? Var para deniyor muhtemelen. Tam 20 milyon Euro harcanıyor. Önümüzde Chelsea maçı, lig yarışı ve kupa serüveni olacak. Dany-Amrabat-Riera ile yollar ayrılıyor. Rüştünü ispat edememiş üç isim. Ama üçünün de ciddi yarar sağladığı es geçiliyor. Hajrovic azımsanmayacak bonservis ödenen bi' yabancı kanat oyuncusu profili çizmiyor. Yerli statüsüne de alınamıyor. Salih Dursun bir garip adam. Kimse çözemiyor Kayseri'nin pazarlama stratejisini. Ranochhia gibi Inter'den stoper geliyor sevinci kursakta kalıp Burdisso iniyor uçaktan. Telles en göze çarpan. Zaten gelir gelmez 11'de. Potansiyeli var ama daha çok toy, Ivanovic'i geçemiyor, burada büyümesi gerekecek, üstyapı izin verirse. Gündoğan Günter Oğuzhan Adili Ontivero gençlik aşısı. 18 yüzü bile görmüyorlar. Uzun vade düşünülmüş. Veysel joker rolüyle ucuza kapatılmış bir hamle görülebilir. Alınanlardan yarısından çoğunu bir kalemde silme lüksü var mı Galatasaray'ın? Bu kadar bonkör müyüz? Hazır, direk oynabilecek isimlere neden yönelmedik mesela? Ara dönem bu kadar transfer fazla değil miydi? Denge-kimya bozulacağı düşünülmedi mi hiç? Madem sistem 433 olacaktı ve kanat gerekti, Amrabat niye gitti Malaga'ya veya yerli sağ-sol uzak forvet alınsaydı ya? Sorular sorular. Bitmek bilmez, önü ardı kesilmez, tükenmez sorular. Transfer, kadro mühendisliği ucu çok açık hususlar. Salih-Hajrovic yerine Erkan Zengin, Tolgay Arslan veya Cenk Tosun'dan biri alınamaz mıydı? Onur-Olcan devre arası için imkansız isimler, onları söylemek abes olur zaten. Riera'nın futbol aklını aramadık mı Londra'da? Geçiyorum tekrar lige. 2011-12 (442) Mus-EE Semih Ujfa Balta-Engin Selçuk Melo Çolak-Johan Neco ve 2012-13 (4312) Mus-EE Semih Dany Riera-Hamit Melo Selçuk-Wes-DD B17. Yani geçmişteki başarılı takımlar genellikle omurgasını oturtmuş ve çok az değişiklik yapanlardır. Selçuk İnan, Emre Çolak, Nando Muslera, Felipe Melo, Manu Eboue ve Semih Kaya 100 maç barajını aşmış ve aşma kıyısındaki isimler. Böyle bir yapı kurmuşuz. Yaş ortalaması da görece yüksek olabilir. Kriterlerden uzaklamışız, bu demek değil ki başarısız olacağız ama ihanet etmişiz o düzene. Antep'te maça çıkıyoruz. Telles Hajrovic yetişmiyor. Fark 10. Bu arada kupa maçlarında Çok az şans tanınan Bruma wing-back oynatılırken sakatlanıyor. Çolak ön kesici görevinde. Hamit'in yokluğunda anlaşılırken değeri Selçuk'un düşüşü Alper Potuk'un nasıl elden kaçırıldığını tekrar hatırlatıyor bize. Muhtemelen Tarık Çamdal da yazılıyor aynı şekilde haneye. Zırt pırt değişen formasyon+görev dağılımları oyuncuları çok zorluyor (başı kesilmiş tavuk) ve ortaya organizasyonu bozuk bi' GS çıkartıyor. (Benzer söylemi Mourinho da yapacak Mancini'ye) İç saha maçları geliyor. Çok basit. Dörtlü savunma. Chedjou yok. Melo her yerde. Bekler önde. Rakibe baskı. Çabuk top kazan. Bolca mücadele. Son vuruş Wes'den. Sabri Balta Ceyhun. Üç fedakar iyi oyun. Yine de upgrade isteyen üç isim. İtalyan hoca kadroya rotasyonu kazandırıyor esasen. GS iç sahada kazanıyor. Ama şampiyonu genellikle deplasmanlar belirler. Erken havaya giriyoruz. Sneijder futbol kafasına-hızına uygun biri yokken kötü. (Drogba ve solda onunla uyum bir kenar forvet olmalı) Bi' de 4-3-3'ün solunda performansı düşüyor. (4-4-2 gibi) Merkez ideal ona. 15 ay sonra FB maçına verilen F. Aydınus'un müsabaka -K'paşa- önü ısınma için sahaya çıkmıyor. Yalnız ve güzel ülkemde futbol hala çim üstünde oynanıyor ama altında bir masa var. Başında da aynı aktörler yıllardır. Kalkmıyorlar oturdukları yerden. Melo'nun mevkisi değişiyor, hücuma daha çok katılıyor Brezilyalı. Ancak Ceyhun-Yekta iyi oyun okuyucu olmadıklarından pozisyon yeme sayımız artıyor. (Londra'daki Chelsea maçında stoperler arasına girip onlardan daha çok top çıkarması, sizin yapacağınız işe der gibiydi) Selçuk-Melo ikilisinin olduğu blok geçilince bizim stoper bek arasına atılan her top gol tehlikesi. Antalya maçı. (Brezilyalı etkinlik-verim düşüyor önde) TR'ye gelen yabancı TD'ler takımca topun arkasına geçmenin zararını öğrenemedi. Yerli oyuncuların pozisyon taktik bilgi disiplini sınırlı çünkü. Drogba bir sene önceki fizik gücünden bayağı uzak. Sneijder-Burak da basmayınca (433) topun arkasına geçip rakibe rahat oyun izni veriyoruz. Drogba kontrat sona erme süreci iyi yönetilmedi. Oyuncunun motivasyonu yerlerde sürünüyor. Ha gitti ha gidecek derken yararlanamıyoruz. Ligin birinci devresi Drogba'yı lüzumsuz şekilde sürekli oynattık. (Umut'a da yaramadı) Rotasyon planlama antrenörlüğün önemli bi' parçası oysa. Mourinho takımın başında olsaydı Drogba böyle takılabilir miydi diye düşünüyor insan? Futbolda moral-motivasyon gerçekten en az taktik-strateji-görev tanımı kadar önemli. Mancini Drogba'dan memnun değilse oynatmaz. Oynatıp maç içinde mutsuzsa -veya taktik- oyundan da alır. Ama bitime az kala çıkarmak da intihar.Takımın kaleci-stoper-bek/ön kesici-merkez orta saha ile topu oyuna sokarken kullandığı yerleşik bi' pas pattern hala yok long ball dışı. (Riera aranıyor Selçuk da yokken) Savunma dörtlüsünü sabitleyememiş ekiplerin başarı şansı düşük. Tandem belirsiz. Sağ bek kararsız. Muslera-Semih-Telles tamam sadece. +11 dk. uzatma oynanan ve 1-0 giden maçta üçüncü oyuncu değişikliğini kullanmadık. Kenarda Umut-Hajrovic var. Bazen antrenörler anlaşılmıyor. Özellikle maçta bir yabancı fazla oynatma hakkını kullanmayıp risk almış bir teknik adamın kenardaki kontenjanı düşünmemesi başlı başına hata. Takım geçen sezonun ikinci yarısındaki iştahından uzak. DD yürüyor. BY17-Wes kenarlarda hapsolmuş. Pres yok. Keza formasyon sorunsalı. 4312 denenmeliydi. Sneijder çift forvet arkası. Eboue'nin ligde tercih edilmemesi de facia. (Son iki maçı 6-0 6-1 gariplik yok mu?) Geçen sezon Hamit Amrabat ile topu ileri taşıyıp -çalımla- takımı rahatlatan ender isimlerden biriydi. Kanatsız oynuyorsak -Burak Sneijder verimsiz adam eksiltememe- bekler bindirme yapmalı. Telles önlem alınmış. Sabri etli sütlüye karışmadan oynuyor sağ bekte. Katlanamadığım yerli kalite problemi varken 5 yabancıyla maça çıkılması. Kulübeden oyuna girecek olan da Chedjou, yani stoper. Strateji bile değil. Ayıp. İç-dış performans ayrımı rakiplerden biraz da. Ev Bursa-Eskişehir-BJK-Akhisar (iyi takım) deplasman Antep-Antalya-Rize-Karabük (kötü takım) Kalburüstülere karşı üstünüz içeride 4 maç 16 gol 12 puan. Ama dışarıda ölü taklidi. Oysa 20. haftada farkı 4 puana kadar indirmiştik. Kendi takımını doğru düzgün analiz etmeden Fener'in durumu -kötü oyunu- üzerinden şampiyonluk şansı olduğu -fark 3 fark 0- sanrısına kapılmak hezeyandı. Deplasmanda puan kaybedilir de bari puan almayı hak edecek takıma kaybetmeliydik. 6-0 3-0 ve gençlik aşı transfer hokkabazlığıyla -10 yeni- gelen heyecan taraftarın Mancini yanlışlarını görmesini engelledi ve boş yere umutlandır herkesi. Maç 1-1 iken bitime az süre kala iki oyuncu birden değiştiriyoruz mesela. Oyun duruyor ve hakem eklemiyor. Türkiye burası. Semih'in Chelsea maçında tercih edilmemesi -Balta- oyuncunun konsantrasyonu -güven- ciddi derecede azaltıyor ve ceremesini Karabük'te çekiveriyoruz. O kadar çok antrenör yanlışı oldu ki!
Umutların Tükendiği Yer: Stamford Bridge
İlk maçtan başlayalım. Eboue-Chedjou-Balta ve Hajrovic olağan şüpheliler olarak sezonun en kritik maçına çıkması TD'nin doğru karar verme yetisine gölge düşürdü denebilir. Semih tercihi çok tartışılırdı çünkü mevcutlar içinde en hamleli stoper ve daha dengeliydi diğerlerine göre. Keza Yekta güvenliydi, oynarmış. Mancini hatalarını anlayarak değişikler yaptı zaten ancak ilk 30 dk. da boşa gitti evimizde. Pozisyon alma becerisi tecrübeyle oluşuyor, bunu bizzat gördük. Orta yapıldığında topu mıknatıs gibi çekme. Terry Cahill ve Ivanovic resital sundu bu açıdan. Chelsea geri dörtlü yerini zor kaybederken yediğimiz gol Chedjou-Balta'nın topun nereye gideceğini sezgi zayıflığından oldu. Mourinho'nun Mancini'ye karşı büyük bi' üstünlüğü vardı. Taktiksel yönden rekabet etmemiz şarttı. Birçok sporsever Mourinho'ya karşı neden nefret içeren duygular besliyor sorusunun birtakım cevaplarına Aslantepe'de tekrar ulaştık. Deplasmanda 0-1 öne geçen takım kalecisi 15'ten bu yana zamana oynayıp 60'ta sarı kart gördü. (Inter hatırlayan?) Anadolu değil Londra'dan. Dünyanın en iyilerinden Cech zaman çalıyor. Elbette Mou'nun maç öncesi gol bulursanız soğutun -uzayan taç atışları- talimatı verdiği ortada. Gecenin tartışmasız en centilmenlik dışı hareketi Terry'nin ikinci top vakasıydı. Burak'ın gol güme gitti. Tur atlamaya giden mübah yol. JM önemli taktiksel işler de yaptı. Topun arkasına geçip boşluk bırakmamak ve kontratak düsturuydu. Çevirip açık bulamamamız da çok sinir bozucu. Hamit-Amrabat-Sabri (Madrid Schalke maçları) veya Bruma gibi adam eksilten biri olmayınca ön-orta blokları geçip pozisyon üretemedik. Skor 1-1 olup iki orta sahaları sarı kart görünce JM oyuna müdahale etti. Mikel hamlesi topa sahip olma sağlayıp -pres az- maçı bitirdi.
Şubat sonu itibariyle hiçbir yerde olmayan çıkardığım istatistikler;
Mourinho'nun iç saha Avrupa kupaları karnesi. 13 sezon 62 maç 7 yenilgi. (Üçü Porto, son 10 sezonda Inter-Chelsea-Madrid 48 maç 4 yenilgi)
Mou Chelsea ile Stamford Bridge'de 20 AK maçı 2 yenilgi. (05-06 Rijkaard Barça 1-2 ve 13-14 Murat Yakın Basel 1-2) Mission impossible.
JM'yi Avrupa kupaları evinde yenen diğer TD'ler Porto 14 maç 01-02 Del Bosque Madrid 1-2, 02-03 Markarian PAO 1-2, 03-04 Queiroz Madrid 1-3)
Mourinho'nun iç saha lig karnesi. (Benfica-Lleira hariç) 209 maç 4 yenilgi. Porto 1, Chelsea-Inter yok, Real Madrid 3 kez.
JM Porto ile ligde 40 maç 1 yenilgi (Sousa Beira-Mar 2-3) Chelsea ile PL'de yenilmedi. (74 maç) Inter ile Serie A'da yenilmedi. (38 maç)
Mou Madrid ile La Liga'da 57 maç 3 yenilgi. (10-11 Preciado Gijon 0-1, 10-11 Aguirre Zaragoza 2-3, 11-12 Guardiola Barça 1-3)
Chelsea bu sezon 13 kez ilk yarıyı 0-0 ile kapattı. (43 maç % 30 yüksek) 2014'te 14 maçın 7'si İY 0-0 bitmiş. (% 50 oha) İkinci yarı sonuç alıyorlar ya da devrenin birinde mutlaka gol yemiyorlar. Hatta öne geçtiklerinde geri düşmeleri de baya imkansızlaşıyor. Tüm bu bilgiler ışığında çıktık Londra'ya. Evinde kaybetmesi olanaksız bir adamdı Mourinho. Taraftar muazzam. Ama ortada takım namına en ufak bir kırıntı yok. Biraz Muslera çokça Melo, o kadar. Kafasını kuma gömüyor herkes. Hele Drogba. Jübile maçında. Ödülünü aldı, alkışlandı. Anlamadığım bi' nokta da bizim taraftarın Mou ve Real Madrid (CR7) sempatisi. ŞL ÇF haksızlıkla elendik. Bu sene acımadan 10 gol attılar. Şimdi gene JM karşımızdaydı. İlk maç yaşananlar ortada. İkinci maçtan önce Mancini ile yemek yemem dedi. Maçtan sonra onu zaten hiç anlamadım bir üçlü oynar bir dörtlü, Burak bir sağda Sneijder bir ortada, kafa yormadım şeklinde haddini aşan bir yorum belirtti. Akıl oyunları yapmaya bile fazla ihtiyaç duymadı. Belki planı kızdırmaktı bu sefer. Terim'e sevgiyle yaklaşmıştı. Herkese farklı. Saha içi hamleleri yine çok başarılıydı. Willian-Oscar-Hazard-Ramires akciğer timiyle savuma dörtlüsü prese boğuldu, hiç top tutamadık, tutuktuk, pas yapamadık, yaptırmadılar. Takımımızın zaafını iyi görmüştü. Tabii o bloğu hızlı geçebilsek rahat pozisyon üretebilirdik ama bu sefer de Drogba-Sneijder-Burak'ın uyumsuzluğu ve üretimden yoksun kayıpları devreye girdi. Özetle biz bu seviyenin takımı değildik. Juventus'u iki günde, kar altında eledik. Madrid dört maçta 15 gol attı. Geçen sene 3-1 öne geçtiğimizde de tur için 4-0'ı yakalayıp çok rahatlamışlardı. (Alonso yoktu) Schalke kolay lokmaydı. (Real 9 atıp eledi bu sezon) United yedeklerle çıkmıştı. (Bu sene de hali ortada) Cluj, Braga bu seviyenin takımı değil. Falan filan. Söylenecek söz çoktu, acımasız olursak. Başka perspektif de mümkün. İki senede Avrupa devlerini dize getiren bir takımımız var. İki kez gruptan çıkan. Kafa kafaya oynayan. Bizleri gururlandıran. Asla asla demedik. Dün gece hariç. Silik, karaktersiz, sanki bir devri sona erdiren bir futbol gibiydi. Kaleye dahi gidemeden elenmek yaraladı bizi.
Selçuk İnan'ın Düşüşü: Muslera-Melo In & Sneijder-Drogba Out
Galatasaray'da gelenek gibi artık. Yerli topçular yabancı hocayla iyi performans sergilemiyor. Yakın dönemde Rijkaard, Skibbe faciaları var. Kalli bile son haftalarda takımı bırakmıştı. Selçuk İnan da Güneş-Terim ikilisi sonrası Mancini ile kalitesinin çok altında bir mücadele örneği sergiliyor. Arka arkaya üç sezon çok üst düzey performans gösteren -zaten tek tük- yerli oyuncu hatırlayan var mı? Hakan Şükür 1996-00 arası her sezon aynı seviyesini korudu denebilir belki. Göreceli ama bozabilir teoriyi. Başka gelmiyor aklıma. Tugay-Bülent-Hasan Şaş-Ergün'ü düşünüyorum. Veya Rıdvan-Aykut-Oğuz-Tanju. Ya da Sergen-Şifo falan. Son 20 yılda pek yok gibi. Dört sezon art arda TR'nin en iyisi Selçuk için bi' sezon kötü oynayınca gönderilsin lobisi ayaklanıyor. Kredi tüketmek öyle kolay mı yahu? Futbol sürekli birilerinin alınıp gönderildiği bi' menajerlik oyunu değil. Yapboz ile uğraşmıyoruz. İskelet oturtmazsan kupalar gelmez. Nasıl kullanıldığına fizik durumuna sakatlığa ruh haline mental gücüne yanındakilere bağlı olarak oyuncu performansları iniş çıkış gösterir. İyi-kötü zamanlar olur. Aslolan bi' oyuncunun GS seviyesinde -liginin zirve takımı Avrupa hedefli- potansiyeli-yeteneği olup olmamasıdır. Selçuk-Burak bugüne kadarki yaptıklarıyla toplam performans olarak GS kalibresinde olduklarını ispatlamış yerli oyuncular. Onlardan daha iyisini bulmak da zor. Aydın-Emre Çolak-Sabri halen bunu kanıtlayamadılar. Zaten bu yüzden -devamlılık- ilk 11 yerine rotasyon parçası olarak kullanılıyorlar. Bunları Selçuk'un kötü oyununu veya düşen form durumunu savunma adına yazmıyorum. Mevcut bakış-mantalite rahatsızlık verici, ondan. Bi' sezon kötü oynadı diye kendini daha önce göstermiş oyuncuyu göndermezsin. Elde tut kenara çek formunu artırmaya çalış toparlar zamanla. Hakan Şükür Bülent Korkmaz ve daha kötü oynamış birçok isim takımdan ayrılsa GS tarihi şu an bu şekliyle yazılı olmazdı. İşin bir bu kısmı var. Bir de asıl değinilmesi gereken, pek irdelenmeyen kısmı. Burak-Selçuk-Arda türü başarılı yerlilerin sorunu Sneijder-Drogba benzeri yabancıların gelip onlardan çok sevilince haksızlığa uğrama hissine kapılmaları. Kariyerlerinden ötürü o yabancıların daha çok saygı görmesi, fotoğraf çekilinmesi, imza vermesi, tezahürat edilmesi, topun başına gelmesi. (Bir buçuk sezon boyunca her duran topun başına gelen ve birçok kez ağları bulan frikik ustası Selçuk için bundan feragat etmek zorunda kalmak bile başlı başına bir problem esasında.) Sen yokken biz buradaydık duygusu. Arka plana düştük endişesi kıskançlığı. Taraftar hepinizi ve totalde GS'yi seviyor. Anlamıyorlar. Muslera-Melo döneminde performansını korurken Sneijder-Drogba dönemiyle düşüş yaşamış olması bile bir mesaj içeriyor. Galatasaray'ın seçmesi gereken yabancı profili şöhreti yerlileri ezmeyecek düzeyde olan, taraftarın ona ihtimas göstermediği, her topun başına gelmeyen, alçakgönüllü, çalışkan vb. Geçtiğimiz iki sezon Elmander-Ujfalusi ile, Dany-Riera ile sorun yok. (Eboue Muslera Melo veya en uç) Ama ne zaman adı oynadığı toptan önce gelen kariyerleri ile sekiz sütuna manşet olan isimler çıktı meydana hemen gerileme başlıyor. Rastlantı görmüyorum bunu. Yerli oyuncuların mantalitesi aşağı yukarı aynı. (En çok parayı onlar alır en çok onların adı yazılır en çok onlara tezahürat yapılır en çok işi de onlar yapsın) Selçuk İnan psikolojik olarak hoca değişimiyle birlikte rahatlamış da olabilir, bir başka faktör. Bu sezon da böyle geçsin, kim ne diyecek bakış açısı. Aklını futbola vermeme, odaklanama, konstrasyon kaybı. Haliyle fiziksel çöküntü ve dayanıklılık sorunu. Üçüncü bir şık ise yoğun maç trafiği. Bu oyuncu kariyerinde ikinci kez yoğun bir lig-Avrupa macerası yaşıyor. (Geçen sezon ilkti) Performans eksilmesi son derece doğal da olabilir. Devamlı oynayan, üç-dört sezon takımlarında en çok süreyi alan ve maç sayısı giderek artan bir isimden konuşuyoruz. Sakatlık da yaşamıyor üstelik. Bunu da değerlendirmeye almalıyız onu yorumlarken. Bir başka boyut da geçen sene yaşanan Milli Takıma çağrılmama olayı. Üzerinden çok zaman geçti ve Selçuk o durumu atlattı ancak yine de ruhunda bir yara açtığını ve o günden bu yana -en iyi sezonu 2011-12 idi zaten öncesiydi- maksimum seviyeye asla çıkamadığını da söyleyebiliriz.
Hani Mayıslar Bizimdi? Kaç 6+0+4 Kaç!
Bu sezon şampiyonluk neden önemliydi? Çünkü FB şampiyon olursa -Eylül'den beri belli- tarihinin en görkemli kutlamasını yapabilir. 2000-01 Cadde'deki Maraton canlı yayın gölgede kalır, o derece. Aziz Yıldırım'ınn 9'da 9 lafı hafife alındı. Zamanında üçte üç için de elden geleni yapmıştı. (saha dışı dahil) Gene yapıyor, çoğunu alma niyetinde. Kongrede yeniden seçilirken "sakın şike demeyin bu sefer de" diyerek meydan okumuştu bile. Manevi olarak Fener'in şampiyonluğu bünyelerde şikenin olmadığına kanaat için bir ikna hali yaratıyor. İllüzyon aslında ama medya yoluyla bunu kamuoyuna da zerk edebilirler. Benzerini geçen sezon UEFA Kupası sürecinde yaşatmışlardı veya iki sezon önce Süper Finalde son maçı kazanmak. Biz her koşulda şampiyon oluruz mesajı. Diğer branşlar da işin bal kaymağı. Yani Yıldırım'ın uzun uğraşlar sonunda kurduğu federasyon çatılı düzenin bozulmamasına da su taşıyacak sportif başarı çarkları. Yargıtay kararı sonrası şikede ne olacağı belirsiz gözüküyor. Tam bir kaos yaşanıyor. Hükümet seçimleri bekliyor. FB Başkanı hapse gitmedi hala. Yeniden yargılama var mı muallak. FIFA-UEFA tekrar olaya el atacak dedikodusunun kazanları kaynıyor. Galatasaray'ın en kötü ikinci olması ve psikolojik manevralara hazırlıklı olması şart. Yılgınlık periyotuna girilmemesi gerekiyor. 5+0+3 de gelecek misal. Mancini kendi kuracağı takımla tam bir sezon geçirmeye hak edecek bir kariyere sahip. (Bence başarılı olamaz ama ona bu şans tanınmak zorunda) Şampiyonluk kaçarsa -ki yüksek ihtimal- dağılmamalı kadro. Yalan yazan basın devre arası dahi Semih-Burak-Drogba'yı gönderdi. Gelecek sezona dair yapılacakları (6+0+4 vs) sonra paylaşırız. Hele bir her şey bitsin. Mevcut tespit ve gözlemler de burada kalsın şimdilik.
Melo'ya saygı kuşağı olsun bu da...
02 Şubat 2014
Elini Kalbine Koy. E v e t A b i . . . Felipe Melo 100. Maçında

Ona olan sevgimi, güvenimi, inancımı anlatmak için, 100 maç özelinde, geldiği günden bu zamana onun hakkında attığım -en çok onu yazmışım- tweetlerden derlediğim bi’ acayip Melo yazısı. Başından sonuna.
12 Dec 2013
3) Yabancı alıyorsan Muslera Eboue Melo Sneijder Drogba seviyesi olsun, yoksa bulaşma. Terry Rio gibi stoper, uçak sol bek bul. Kurcalama.
28 Nov 2013
Son üç Saraçoğlu maçı: 2-1 Muslera EE Semih G Zan Riera Melo 0-0 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo 2-2 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo.
3 Nov 2013
Melo'nun Beşiktaş'tan fazla ceza alma -maç- olasılığı bile ülke futbol adalet sisteminin (kirli) ne denli rezil boyuta ulaştığına işaret.
23 Sep 2013
Yalnız derbilerde avantaj dediğimiz Melo'nun tek hareketiyle BJK'nin şampiyonluk şansını sıfıra yakınsaması garip oldu. Adam hakkaten özel.
Melo forma göstermesi karşı tribünü galeyana getirmez, külliyen yalan. Her derbi böyle müdahale tahrik olur. Hakem fazlasıyla ceza da kesti.
22 Sep 2013
Muslera Melo Sneijder Drogba ayarında -top class- bi' stoper ve bek eklemesi yapmadığımızdan bizden iyi takımlara karşı sorun yaşayacaktık.
17 Sep 2013
2 Sep 2013
Birçok oyuncunun adının anılması -Muslera Sneijder- gerek kupa zaferinde ama yalvarma derecesinde istedim diye söylemiyorum #3 başkaydı.
Melo = zorluk derecesi yüksek maç kazanma. Kırılma anı; Emre'den topu çalıp Alves'e faul yaptırarak oyundan attırması, hakeme işaret. Özet.
12 Aug 2013
Melo kalmak zorunda derken asla Galatasaraylılık mesajı verilmedi. Verilemez de. Teknik taktik psikolojik avantajlar konuldu ortaya. Yeter.
Bu sezon kötü performans sergilerse Melo mesele B Korkmaz üzerinden Arda'ya kadar uzanmasın, beklentisiz. (Efsane olmak istiyorum dese de)
Melo'nun sözleri taraftarın gönlüne hitap etse de aksi yöne çekilebilir; özellikle tribüne oynama iddiası üzerinden, yanlış olur kanaatim.
İki seneden fazla aynı takımda kalma, takımdaki bir başka oyuncuya hakkı teslim etme, kişisel antrenör ve Bülent Korkmazlık, güzel açıklama.
20 Jul 2013
Seni sevmeyen ölsün, ölsün. :) | @_FelipeMelo_"I go where everybody has always made me feel loved!!"
17 Jul 2013
Hasan Şaş "tercihimizi Melo'dan yana kullandık, tecrübesi ve takıma uyumu nedeniyle Wellington'un önünde" diyerek malumu ilam etmiş.
15 Jul 2013
Milliyet'in Melo haberindeki art niyet -sosyal medyada tribüne oynuyor- bile transferin gerçekleşme zorunluluğuna malzeme. Yıpratma.
10 Jul 2013
A. Dürüst & A. Albayrak ayrılmasıyla yalnızlaşan F. Terim yanına Melo tutulmamasıyla yalnızlaşacak S. İnan da eklenirse işler çok zorlaşır.
Melo ve Umut bonservisi al, Alper Potuk transfer et, Riera'dan iyi sol bek ve tecrübeli uzun boylu stoper bul. Gerisi rotasyona ekstra.
9 Jul 2013
Melo'nun basit bir "top çalan ön libero" kavramından öte bir saha içi karakter ve orta saha oyuncusu olduğunun farkında mıyız?
Melo'nun teknik fiziksel özellikleri geçelim. (Daha iyisi var mutlaka) Takım taraftara psikoloji yoluyla enjekte ettiği öz güven bulunur mu?
3/3 | Melo: dikine hızlı ilk pas ile atak başlangıcı, topla ilerleme, diyagonal pas ile hücum genişletme, yumuşak bilek ile adam eksiltme.
2/3 | Melo: kaleci ve stoperden top alıp savunma rahatlatma, geri pas hatası yapmama, topu kolay saklama, tek hat üzerinde rakip karşılama.
1/3 | Melo: Üçüncü stoper, hava topu, duran toplar, kayarak temiz top kazanma, az faul, interception, yerini kaybetmeme, pozisyon bilgisi.
Sorumluluktan kaçtığını gördünüz mü Melo'nun? Eldiveni giyip kaleye geçmedi mi? En kritik anda penaltı kullanmaktan imtina ettiği oldu mu?
Nerede nasıl, koşulu iyi etüd edip hakem/oyuncu/taraftar üçgeninde ne yapması gerektiğini -kart istek zamanlama vb- Melo kadar bilen var mı?
Taraftar gözünü boyama çekilebilecek hareketleri baz almadan hırslı agresif isyancı ruhunun takıma sirayet ettiğini nasıl görmezden geliriz?
Son iki sezon derbilerdeki psikolojik üstünlüğün saha içindeki ana sebebi Melo değil mi? Maçı oynarken yaşıyor, müdahale ediyordu kadere.
"Galatasaray Şampiyon" diyerek ağlamasını Melo'nun ve formasını Fener tribünlerine göstermesinin altında yatan samimiyeti atlayabilir miyiz?
Melo'nun kaptan Ujfalusi'yi rakiplerden kaçırdığını, Kadıköy'de bütün maç üzerine oynanırken soğukkanlı kalabilmesini nasıl unuturuz?
Riera kavga ve tükürmemeyi kenara koyuyorum -takım şampiyon olup üstesinden geldi- Melo'nun özellikleri yanı ayrı bi' futbol kimliği var.
Maça hükmetme için en kritik bölge orta sahada Selçuk ile iki senede kurulan -neredeyse 80 maç- uyumunu nasıl göz ardı ederiz Melo'nun?
İlk şampiyonluktan ikincisine performansını taşıyan beş oyuncu var kadromuzda: Selçuk İnan, Muslera, Melo, Semih Kaya ve Eboue. Korumalısın.
Wellington, Melo'dan daha iyi, yetenekli olabilir ya da büyük potansiyel içermektedir. Mesele oyuncu karşılaştırma değil ki, hiç olmadı!
7 Jul 2013
Melo'nun sahayı terk ederken yaptığı hareketler iç burktu, veda gibiydi, en azından bir ayrılma olasılığının varlığına dikkat çekti.
18 May 2013
Melo. Üçüncü stoper gibi davranabiliyor, hava toplarında hücum & savunma etkili. Duran toplarda topu ilk karşılayan oyuncu. (positioning). Kayarak veya tackling ile temiz top kazanıyor, az faul. Top çalma yetisi olağanüstü. (Interception) Yerini asla kaybetmiyor. Gayet soğukkanlı, kaleci & stoperden top alıyor. Geri pas hatası yapmıyor, cool olsa da, topu kolay saklıyor. Savunmayı rahatlatıyor. 4-1-3-2 formasyonu ön süpürücü göreviyle o tek hat (iki taç çizgisi arası belirli bölge) sürekli rakip karşılıyor. Doğru yer ve zaman. Ceza sahası önü topu alınca dikine ilk pas tercihi hep hızlı ve doğru. Alan parselasyonu hatalıysa topla dikine ilerleyebiliyor. Brezilyalı avantajı, bilek yumuşak, çalım atıyor. Taktik sebepten kullanılmasa da hücum gücü var. Diyagonal pas ile atak genişletiyor. Penaltı kullanıyor, sorumluluk alıp. Hırslı, agresif, isyancı. Sahaya hakim. Nerede ve nasıl hakem/taraftar/oyuncu etkilenir, biliyor. Karakter özellikleri ve oyun anlayışıyla derbilerde psikolojik üstünlük sağlıyor. (Kaptan Ujfalusi'yi Kadıköy'de ortamdan kaçırması) Selçuk ile uyumu harika. Özellik açısından iki oyuncu birbirini kusursuza yakın tamamlıyor. Ön ve arka, yan yana, her türlü oynar. Juventus'un 2009'da 25 milyon Euro transfer bedeli ödediği bir orta saha oyuncusu. Bence şu an aynı değerde performans gösteriyor. Birçok isim için Barça & R. Madrid'te oynar yorumu yapılıyor, Muslera gibi? Kanımca GS kadrosunda o seviyede Melo var şu an, world class. Şartlar ne olursa olsun kalmak zorunda Melo. Ayrılması iki senelik başarılı omurganın derinden çatlaması anlamı taşır. Bu risk alınamaz.
9 May 2013
F. Terim açıklamalardan çıkarım: Melo belirsiz ve bence çok kötü bu durum. (Alper Potuk asla muadili değil) Muslera kalıyor.
9 May 2013
26 Feb 2013
Hamit & Melo form durumu kısa zamanda yükseleceğini umuyorum. (Ritm) BJK maçında bunun işaretlerini gördük. Takım savunması için kritik.
3 Feb 2013
Penaltı & kırmızı kart olduğunda birçok Galatasaraylı zihninde -ben dahil- kaleye Melo'nun geçmesi düşüncesinin oluşması, sebepsiz fırtına?!
25 Nov 2012
Melo is back!
20 Nov 2012
Melo'nun eski gücünde olmadığı topa vuruş şiddetinden anlaşılıyor ve merkezden hücum edemeyince kanatlar aşırı kullanılıyor. (33 orta?)
28 Sep 2012
Selçuk & Melo vs Carrick & Scholes + Kagawa şeklindeydi hafta arası orta saha eşleşmesi ve 3 > 2 denklemi M. United için anahtar noktaydı.
23 Sep 2012
Man Utd vs Gala | Selçuk & Melo, orta sahadan sürpriz koşular yapan oyuncuları takip etmek (alan kaybederek) hususunda ciddi hatalar yaptı.
20 Sep 2012
Gala vs K'paşa | Melo hiç hazır değil, çok zamana ihtiyacı var. Ağır kaldı haliyle. (tatil) Eylül sonuna kadar ancak toparlar gibi duruyor.
21 Aug 2012
Melo'nun kiralanması ekonomik yönden en iyi yöntem gibi şu an, tek sorun ŞL'nde yüksek performans gösterirse bonservisini almak zorlaşır.
Mayıs'tan Ağustos'a kadar antrenman yapmayan Melo'nun Eylül ortasında hazır olması beklenebilir, ŞL için ideal zaman, geç kalınmış değil.
Felipe Melo | Psikolojik artıları; hakem önünde çekinmeden hakkını arama, isyan, arkadaşlarını rakibe ezdirmeme, taraftarla sıkı bağlar.
Felipe Melo | Psikolojik artıları; saha içi liderlik, motivasyon yoğunluğuyla oynama, azim ve hırs maksimum düzeyde her zaman.
Felipe Melo | Taktiksel artıları; dörtlü savunma önüne düşen hava toplarının tamamını süpürme, gerektiğinde üçüncü stoper gibi davranabilme.
Felipe Melo | Taktiksel artıları; çalım üstü dribling veya diyagonal uzun pas ile hücum şekillendirme, hamle zamanlamasında kusursuzluk.
Felipe Melo | Taktiksel artıları; çift yönlü oyun, her alanda (ceza sahası dahil) soğukkanlılık, ikinci bölgeden üçüncüye dikine kısa pas.
Felipe Melo | 25 milyon Euro değerinde olup o seviyede kalamamış oyuncu, en üst platformda mücadele için hedef hep bu tür isimler olabilir.
2/2 Felipe Melo, o an | Şampiyonluk sonrasında göz yaşlarını tutamaması, soyunma odasında vurgulu "Galatasaray Champion" konuşması.
10 Aug 2012
Terim'in Melo ve 4-4-2 tercihi birbiriyle çok iyi anlaşan iki merkez orta saha (box to box) yarattı ve sistem genellikle buradan beslendi.
15 Jul 2012
BJK vs Gala | Muslera ve Melo, Türkiye'nin çok üzerinde iki oyuncu. (world class,
17 Apr 2012
Sivas vs Gala | Özellikle Muslera, Ujfalusi, Melo, Elmander ve Eboue omurgası büyüleyici bir kimya yakaladı, kazanma karakteri aşılıyorlar.
6 Mar 2012
Gala vs. Karabük | Penaltı vuruşu öncesi topu egosu yeterince yüksek olan Baros'tan, onu küstürmeden alabilen Melo lider oyuncudur işte!
14 Jan 2012
Gala vs İBB | Melo, takım savunmasının en kritik ismi, ön&arka blokları birbirine bağlıyor. Üstelik çok top kazanıp dikine hızlı da oynuyor.
4 Jan 2012
Gala vs Manisa | Melo dünya çapında oyuncu. Salt savunma&interception değil dikine doğru ve yerinde pas dağıtıyor, orta blok hızlı geçiş.
22 Dec 2011
Galatasaray'ın Fenerbahçe maçındaki takım kaptanı Tomas Ujfalusi oldu ve bence çok yakıştı. Ruhani liderlerden diğeri de Felipe Melo.
Bu sezon çok karakterli ve ligin yapısına uygun kaliteli yabancılarımız var; Muslera, Eboue, Ujfa, Melo ve Elmander gibi.
Baskı ve top kazanımında faul yapmadan top alabilen Melo çok ön plana çıktı. Ondan sonra ise ilginç bir şekilde Emre Çolak geliyordu.
8 Dec 2011
Terim, sezon başı Türkiye Ligi'nin son senelerdeki durumu ve takımı dikkate alarak doğru tespiti yaptı ve Melo'yu getirdi. (Takım savunması)
Melo, Amerikan Futbolu tabiriyle bir nevi interception yapıyor, Gençlerbirliği herhangi bir hızlı hücum şansı yakalayamadı maç boyunca.
Takım savunmasının merkezi elbette Melo, Liverpool maçı analizinde bunu öngörmüştüm grafiklerle. Yıllardır aranan savunma önü orta saha.
3 Dec 2011
Terim'in kalabalık orta saha stratejisi zorluk derecesi yüksek maçlarda işe yarar. Melo kritik oyuncu, özellikle hücum çıkışları önemli.
20 Nov 2011
Melo ve savunma önü kesici / süpürücü kavramının ne denli önemli olduğu her maç daha net anlaşılıyor, taç çizgisine geliyor top kazanmaya.
19 Sep 2011
Liverpool maçı görsel analiz -olanak ve zaman varken- Selçuk & Melo etkisi; http://bit.ly/nn3dRw
31 Jul 2011
Felipe Melo: " Bazı futbolcular futbolun dışında çok fazla maç seyretmezler ama ben öyle değilim. 7 gün 24 saat futbolla beraberim." Budur!
23 Jul 2011
30 Kasım 2013
6+0+4'den Kaçış
Fatih Terim'in Milli Takım meselesiyle ayrılmasının ardından biraz da Grande'nin isminin altında ezilen bir TD olmasın diye getirilen Mancini'den Türkiye'yi, kurallarını, futbol kültürünü iki ayda öğrenmesini beklemek haksızlık olurdu. Bu süreç zarfında GS'nin birçok hedefinden uzaklaştığını ve büyük yara aldığını da belirtmekte fayda var. Ekim ayında gelen bir yabancı antrenörün taşıdığı hayalkırıklığı riski gözardı edildi ve gelindi bugünlere. Geçmişi eşelemeye çok fazla gerek yok, kazdığınız yerden petrol çıkmayacak çünkü. O yüzden biraz da ötelere, bundan sonrasında takım nasıl toparlanır, yapılan yanlışlar nereden başlayıp düzeltilir buna bakmak gerekir.
Geçen sezona dönüş: 4-3-1-2
Sezonun ikinci yarısına Hamit Altıntop'un yetişeceği söyleniyor. Bunun anlamı açık. Merkez orta sahada topu ileri taşıyan, top saklayıp takımı üçüncü bölgeye yerleştiren, savunma yardımlarını esirgemeyen ve en önemlisi 6+0+4 yabancı kuralına ilaç olan Hamit, onun yokluğunda birçok zaaf yaşayan arkadaşlarına yardımcı olacaktır. Sneijder-Drogba transferleri sonrası Terim'in doğru bir hamleyle her iki oyuncudan ve onlara bağdaşık olarak Selçuk-Burak'tan maksimum verim alabildiği 4-3-1-2 formasyonuna da geri dönüş sinyali taşıyor Hamit. Fatih Hoca'nın en çok şikayet ettiği sol bek mevzusu -sürekli bindirme yapan- ise kanat oyuncusuz bu sistemin olmazsa olmazı. Riera geçici bir çözüm ancak idare ediyor, üstelik savunmadan oyun kurmada ve en çok pas yapan isim olmada da sıkıntı yaşamıyor. Gelelim ana soruna. Tandem. Chedjou ve Dany oynadıkları her maç yaptıkları bireysel ve kurgusal hatalarla büyük handikap yarattılar. Her maç gol yiyoruz. Uyumsuz ve birbirini -özellik olarak- tamamlamayan stoperlerden oluşuyor kadro. (Dany geçen sezon iyiydi ama şu an bek vs. derken tamamen zarar veriyor) Chedjou yanında Rami gibi onu toparlayacak -pozisyon bilgisi yüksek- bir isimle başarılı olabilir ancak atletik yönünü öyle ortaya çıkarabilir. (Onun yanına bir yabancı daha alma lüksümüz yok yeterince para ve hedef kaybı oldu zaten) Semih-G Zan ikilisi en azından Riera'ya yer açmak adına önemli. Gökhan'ın geniş alanda yakalanmamak için kendini çizgi savunmanın gerisine atan ve ofsaytı bozan anlayışının da uyarılması şart.
Sezonun ikinci yarısında:
Muslera Eboue Semih G Zan Riera Hamit Melo Selçuk Sneijder Drogba Burak
Hiç riske girmeden deneme yanılmaya uğramadan en kuvvetli 11 bozulmayabilir. (Bruma sorunsalı?) Drogba-Umut ve Hamit-Bruma gibi 4-4-2'ye evrilme değişimleri de görülebilir zaman zaman. Aslında Eboue/Riera'dan birinin yerine kısa vadede yerli bir oyuncu transfer edilip Bruma'ya yer açmak ve onu en azından sezonun bitimine kadar kazanmak da değerli bir hamle olur. (Ribery potansiyeli yok ilk şaşalı zamanında demiştim. Nani'ye yakın bir şey olursa büyük başarı, karar mekanizması ve son vuruşu çok yetersiz)
Yani devre arası ligde ilk 11 oynayabilecek yerli sağ bek/sol bekten biri ve Semih-G Zan ikilisini yedekleyecek üçüncü bir yerli stoper transferi öngörülebilir. En azından denenir ve tutarsa sezon sonu 11 için +1 yerli oyuncu kazanılmış olur. Riera veya Eboue yerine yabancı oyuncu transferi ise Sneijder-Drogba gibi fırsat çıkarsa değerlendirilebilir bence. Bu kararı sezon sonuna bırakmak en doğrusu takımla çok oynamadan. Bruma'da ısrar edilmesi -verilen parayı yaşını ve az çok potansiyelini de hesaba katarak- diğer kanadın yerli olması gerekliliğine de işaret. Bu yüzden Aydın'ın tek kalmaması adına bir transfer de kenar oyuncusu için kullanılmalı. Amrabat'a elveda denir. Belki son bir atak da merkez orta sahaya -alınamayan Alper Potuk- destek amaçlı bir yerli isim olur. Toplamda 1 bek 1 stoper 1 kenar 1 orta saha şeklinde 4 yerli oyuncu transferi beklenebilir kadro mühendisliğini geçici olarak düzeltirsin böylelikle. 6+0+4'ten başka türlü bir kaçış görünmüyor.
Devre arası gerekli bölgelere 3-4 yerli transferi için:
Bek - Koray Altınay (Rize) Tarık Çamdal (Eskişehir) Ziya Erdal (Sivas)
Stoper - Uğur Demirok (Akhisar)
Orta Saha - Bilal Kısa (Akhisar)
Kanat - Erkan Zengin (Eskişehir) Sercan Kaya (Rize) Serdar Gürler (Elazığ)
Hem maliyet bakımından ciddi külfet getirmeyecek hem de tek oyuncu bile ilk 11'e monte olsa 6+0+4'den kaçmak için bir tünel kazılmış olacak. Tünelin ucunda karanlıktan az da olsa süzülebilen bir ışığın varlığına inanacağız.
İsmi geçen oyuncuların yalnızca ekranlara yansıyan performansı değil bizzat verilerde de (toplam pas, orta alanda pas, hücumda pas, ceza alanında savunma, rakipten top kazanma gibi datalar) ligin yabancılardan sonra en iyileri olduğunu da ifade etmeliyim.
http://tr.matchstudy.com/TSL2013-14/TSLp.aspx
Peki. Sezon bittiğinde nasıl bir manzara bizi bekleyecek, kadroyu iyileştirme ve 6+0+4'e yakalanmadan hem ligde hem Şampiyonlar Ligi'nde başarıya ulaşabiliriz? Şu soruyu kendimize yöneltmeliyiz; Galatasaray'ın ilk 11'ine girip üstün performans sergileyecek çok üst düzey kaç yerli oyuncu var? Mesut Özil, İlkay Gündoğan, Arda Turan gibi isimleri yazıp komik duruma düşürmeyin kendinizi. Melo'yu Gökhan Inler'e değişir misiniz? Ben asla değişmem Selçuk'u da düşünerek. Gökhan Gönül Galatasaray'a gelir mi, elbette hayır. Nuri Şahin, Klopp elinden mükemmel tasarlanmış Dortmund yerine Türkiye'de başarılı olabilir mi? Sanmıyorum, o iyi bir parça hep, sorumluluk almak değil onun işi. Milli Takım kariyeri ortada. Semih Kaya'nın yanına eğitici, öğretici, lider, pozisyon bilgisi yüksek, tecrübeli (1,85 m üstü) bir stoper gerekiyor. Semih'in yanına diyorum çünkü bu çocuğu harcamamalıyız. İki yıldır sürekli oynayan günahıyla sevabıyla kendini kabul ettiren Akademi'den yetişmiş pırıl pırıl bir Galatasaraylıdan bahsediyoruz. Üstelik 22 yaşında ve Bülent Korkmaz'ın 1990'daki (68 doğumlu) halinden daha iyi durumda. O yüzden Semih Kaya'nın yanında oynayacak stoper tanımı önemlidir, değerlidir, altı çizilmelidir kapkara haykıran puntolarla. Ömer Toprak veya Spartak'a giden Serdar Taşçı bu özelliklere haiz mi sizce? Türkiye'de uzun süre birlikte oynayıp Avrupa düzeyinde başarı yakalayan yerli stoper ikilisi var mı? (Bülent-Alpay ve Bülent-Emre Aşık kısa aralıklarla) Tandemi yabancılardan oluşan hep şampiyon olmadı mı bu ülkede? Song-Tomas, Uche-Högh, Zago-Ronaldo-Ahmet, Bülent-Popescu, Lugano-X, Luciano-Y, Semih-Ujfalusi, Semih-Dany diye uzar gider. En az bir yabancı stoperde ve yanındaki yerliyi yüceltecek cinsten. Rio Ferdinand, John Terry gibi. Emre Can Hakan Çalhanoğlu Tolgay Arslan gibi isimler artık gelmiyor üç büyüklere. Onların rol modeli Mesut. Bremen'den memleketi Zonguldak'a değil dünyaya açılan adam. Kadife bilekleriyle. Bu hayalden uzaklaşalım artık. Çok bilinmeyen Almanya'dakilerin piyasasına girmeliyiz yavaştan.
Kim kaldı geriye? Var mı Galatasaray kalibresinde Sneijder-Drogba Selçuk-Burak ile oynayabilecek ve formunun zirvesinde bir yerli? Sadece Onur Kıvrak. Simoviç-Taffarel-Mondragon-Muslera şeklinde başarıya giden bir yabancı kaleci geleneğin var. Eyvallah. Bundan şaşmak ne derece doğru? Çok tartışılır. Tamam da yerli sağ bek sol bek yok etti mi iki yabancı. Melo üç. Drogba dört. Yabancı stoper beş. Sneijder altı. Wes ayrılsa desen -ki mantıklı- kanada gene yabancı almak zorundasın. (Valencia Nani vs) Drogba bıraksa desen tek forvet Burak (yedeği Umut) yeterli gelecek mi Şampiyonlar Ligi'nde. O da hayır. Didier yerine yabancı alsan gene oldu sana altı. (Dzeko) Mevcut yabancıların düzeyinde veya onlara yakın sırıtmayacak yerli bek var mı tekrar soralım kendimize? Yok. İkisi de Fener'de. Ee hadi iki stoperi yerli yapalım. Semih-Ömer Toprak ile bu iş yürür der misin, savunma emin ellerde hissi verir mi sana? Bana vermez. Milli Takım orada duruyor, aç bak, izle tekrar. Melo'yu Inler ile değişir misin, bir daha hatırlatayım. Asla ve kat'a. Geç o forma meselesini, eskilere say, gösterdiklerine Kadıköy'de. Duygusala bağlama hemen. Felipe senden romantik, isyancı zaten. Mayıs'tan beri onun hakkında yazdıklarımı aç oku, hemen vazgeçersin başka ön kesicilerden. Ki o bir çapadan daha ötesi. Cerrahpaşalı, anla. Arda Arda Arda diye debelenme, gelmez o adam. Geldi diyelim 20-30 milyon Euro arası. Atletico'daki performansı burada sergileyemez. Unut, yazma deftere, paraları verme sipsiye.
Dön dolaş dur. Çaren yok. Kaleciyi değiştirmek zorundasın. Ben de senin gibi severim Muslera'yı. Ama Onur Kıvrak gibi yabancı oyuncularının seviyesine bu kadar yaklaşmış bir yerli varsa ve üç büyüklerde oynamıyorsa transfer edeceksin. Hem sen değil misin yıllardır yerli kalecimiz olsa diyen. Kırılsın bu algı diye. Al sana fırsat. Eray'dan kötü mü olacak, asla. Dön dolaş dur. Çaren yok. Onur'u almak zorundasın. Geçen yaz da söyledim, gene söyleyeceğim. Yabancı kuralı buna zorluyor seni. Dört ayı boşa harcadın. Kibirle. Bir şekilde olur diye düşündün. Menajerlik oyunu sandın. Rotasyonla yürür zannettin. Psikolojiyi hiç ettin. Ruhu naftalinden kurtarıp yıkadın, balkona serdin. İstek sereserpe. Neyse. Uzadı bu bahis. Yeter yoruldum. Cumartesi'yi harcadım. Cuma'dan kalmayım. Güler Ocakbaşı'nda ıslandım. Queen'den "The Show Must Go On" dinledim bütün gece. Uyandım. Bana müsaade. Denklemi sen tamamla işte...
Muslera (Onur Kıvrak)
YE GK - ?
Ufuk
Eboue (Darijo Srna / Maxi Pereira)
YE DR - Koray Altınay
G Zan
Semih
YE DC - Uğur Demirok
YA DC - John Terry / Andrea Barzagli / Philippe Mexès / Doria / Kurt Zouma
H Balta
YA DL - Kolarov / Patrice Evra / Fuchs (4-3-1-2 için bindiren bek)
YE DL - Yusuf Erdoğan / Tarık Çamdal / Ziya Erdal
Hamit
Melo
Selçuk
E Çolak
Aydın
Sneijder
YE MC - Bilal Kısa
YE MC - ? (Ah Alper Potuk ah)
YE AMR - Erkan Zengin / Gökhan Töre / Sercan Kaya / Serdar Gürler
Bruma
Umut
Drogba (Edin Dzeko)
Burak
Para işlerini siz yaparsınız. Bence kurulur bu kadro. Değiştir hatta Eboue'yi iyisiyle. Drogba'dan kestin mi umudu, bakınıver sağa sola. Olur olur. Haa. AB yasası uygulanır da her şey tepetaklak olursa tüm senaryoları alaşağı edebilirsin ey okuyucu. Keyfine bak.
26 Eylül 2013
BÖYLE AYRILIK OLMAZ
İsmi cismi önemsiz, Fatih Terim'i seven, gözlem üstü tespitine taraf katmayan bi' Galatasaraylı'dan:
17 Mart 2013
Kaderin Oyunu: Real Madrid

Maç Takvimi
La Liga'da bir maçı eksik olan Barça'nın 10 puan gerisinde olan R. Madrid için bizim maçlar öncesi fikstür çok zorlayıcı gözükmüyor. Daha 11 hafta var ve matematiksel olarak başkent temsilcisinin şampiyonluk şansı sürüyor ancak gerek Mourinho'nun açıklamaları ve buna binaen yaptığı rotasyonlar gerekse Katalanların lig konsantrasyonu ve ciddiyeti mutlu son olasılığını çok düşük seviyede tutuyor. Eğer Barça ŞL çeyrek final öncesi oynayacağı Rayo ve Celta Vigo maçlarında puan kaybı yaşayıp R. Madrid 10 ve altında puan farkıyla yarışa dahil ederse bu durum Galatasaray için küçük de olsa bir avantaj yaratabilir. 2011 Nisan'da oynanan El Clasico sonrası puan farkı 8'de kalmış, belki de lig kaybedilmiş ancak buna karşın Mourinho sezonun kalan bölümünde çok fazla rotasyona gitmemeyi tercih etmişti. Elbette bunun sebepleri arasında Barça'yı alt etmek için oturtması gereken ideal 11'in adaptasyon sürecini hızlandırmak ve yaz çalışmalarının (hazırlık maçlarının tamamında neredeyse aynı 11 oynadı) planlamasını o andan itibaren yapmak vardı. Keza bir başka çaba da C. Ronaldo'nun her maç oynatılıp son haftalarda gol krallığında Messi'yi geçmesini sağlamaktı ve son iki sezona bakıldığında bu bilinçli tercihin ne denli doğru bir etki yaptığını gözlemledik. İlk 9 El Clasico'da yalnızca iki gol kaydeden Ronaldo son 8 El Clasico'da 8 gol attı.
(Mayıs 2011 ŞL yarı final maçları sonrası Madrid elenip Barça devam edince 34. hafta sonu Barça 89, Madrid 81 ve Messi 31, Ronaldo 29 gol kaydetmişti. Barça'nın odağı 15 gün boyunca El Clasico serisindeyken Wembley'e kaydı. 35. hafta, şampiyonluğu Camp Nou'da kazanma uğraşıyla tam kadroya yakın 11'le sahadaydı Barça, Messi, Iniesta ve Xavi barındıran. Madrid ise biraz eziyet edercesine şampiyonluğu geciktirmek istiyordu, onlar da tam kadroya yakın 11'le sahaya çıktılar ve Ronaldo 4 defa ağları buldu. 3 hafta kala 8 puan fark korundu. Burada asıl mesele 2-0'dan sonra gol atmaya ihtiyacı olmayan Barça'yla, elinde kupadan başka hiçbir şey bulunmayan Madrid'in açlığını karşılaştırmamaktı. 36. hafta şampiyonluk için sahadaydı Katalanlar, ideal onbir yakınlığında kadroyla, Iniesta yoktu sadece ve beraberlik yetiyordu, buna göre oynadılar, zorlamadılar hiç, son 18 dakika orta sahayı bile geçmediler. Madrid de nerdeyse tam kadro sahadaydı, Ronaldo 3 gol daha attı. 37. ve 38. haftalarda Barça tamamen yedek ağırlıklı oyuncularla sahaya çıkarken, Mourinho biraz da kaybedilen ŞL sonrası oyuncularını dinlendirmeyerek takımın sezonu en üst limitlerinde bitirmesini istedi. Ronaldo 4 gol daha attı son 2 hafta ve gol sayısını 40 yaptı, Messi 31'i geçemedi. Bu andan itibaren Portekizli süper yıldız psikolojik üstünlüğü almadı ama dengeyi yakaladı ve Madrid'i El Clasico'larda taşımaya başladı. Kırılma noktası Mourinho'nun onu Messi'nin önünde gol kralı yapmasıydı, keza benzer uğraş Ballon D'or için de verildi birtakım haklı argümanlarla ancak oylamaya dayalı sistemde daha çok sevilen Arjantinli'nin geçilmesi imkansıza yakındı)
Milli maç arası
30 Mart Zaragoza (d)
3 Nisan Galatasaray (i)
6 Nisan Levante (i)
9 Nisan Galatasaray (d)
Eğer bu hafta Barça puan kaybetmezse Zaragoza maçında bazı as oyuncularını dinlendirecek Mourinho. Manchester United karşılaşması öncesinde oynanan El Clasico'da bile rotasyon yoluna gidebiliyorsa bunu yapacağına dair en ufak bir şüphe duymaya gerek yok. Callejon, Morata, Kaka, Modric, Essien ve Pepe muhtemelen şans tanınacak isimler, yani Galatasaray maçında ilk 11'de çıkmayacaklarına da işaret sağlayacak Zaragoza mücadelesinin kadrosu. Emsalen Higuain en uçta tercih edildiğinde Benzema'nın bizim maçta oynayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çok az dinlendirilen Ramos'un da bu iki lig maçından birinde kenara alınabileceğini düşünüyorum, İspanya ile iki maç yapacağını da hesaba katıp. Milli maç arasında oluşabilecek sakatlıklar da belirleyici durabilir elbette kadro seçimlerinde.
İki Galatasaray maçı arasında iç sahada Levante maçı olması da Madrid için avantaj gözüküyor. Çeyrek Final ikinci maçının deplasmanda olması da olumlu onlar adına, oyun formatına uygunluk perspektifinden.
Teknik Taktik
Mourinho'nun üç sezonluk R. Madrid performansına göz attığımızda geçmişte çalıştırdığı takımlardan izler olduğu açık. Özellikle Chelsea ve Inter. Hatta yakın dönem olması itibariyle İtalya benzerlikleri daha fazla. Portekizli Teknik Adam futbolun evrildiği yeri -Barça'yı bir kenara ayırmak koşuluyla, sui generis çünkü- iyi analiz etti, gelişime bizzat kendisi de destek verdi. Barça & İspanya oyun modelini kısa vadede kopyalamak imkansız olduğundan futbol bir süre Almanya & R. Madrid ekseninde oynanacak. (transition game) Geçiş futbolundan bahsediyorum. Özellikle Almanların Joachim Löw ile kusursuza yaklaştırdığı bir felsefeden. Topun kazanıldığı an üçüncü bölgeye en kısa sürede akılan bir oyundan. Heyecan katsayısı yüksek. Çok tempolu. Birbirini iyi tanıması için sürekli yan yana oynaması gereken oyuncularla. Pas ve koşu. Ama en az seviyede pas ve en fazla seviyede koşu. Bir nevi Barça'nın antitezi. İlk El Clasico'da Jose Mourinho Barça'dan topu kazanmak için yapılması gereken aksiyonlar konusunda yeterlilik oluşturamamasının cezasını çekmişti. Madrid'e gelirken zihninde belirginleştiği yayılım ve anlayışın Katalanlar karşısında hemen bir sonuç vereceğini düşünmüş ve yanılmıştı. 5-0 biten maçtaki ofansif tercihler bugüne kadar oynanan diğer 16 El Clasico'yu şekillendiren temel unsur oldu. 'The Special One' Madrid planını iki parçaya ayırdı; Barça maçları ve bunun dışında kalanlar. İki ayrı strateji. Daha sonraları her ikisini birleştirme başarısını da gösterecekti. Mourinho R. Madrid'in başına geçtikten sonra çıktığı ilk 10 El Clasico yalnızca 1 kez kazanırken son 8 El Clasico ise sadece bir kez kaybediyordu. JM, El Clasico durumu dengelerken Pep'siz Barça'ya üstünlük kurdu, bunu da göz ardı edemeyiz. (vs Pep 11 maç 2 G 4 B 5 Y ve Pep ardı 6 maç 3 G 2 B 1 Y) Pepe'nin orta sahaya kaydığı Üç ön kesicili sistem, Ronaldo'nun en uçta oynadığı sistem gibi türlü varyantlar denendi bu süreçte. Ve en önemlisi Barça'yı kusursuz A planından uzaklaşmaya zorladı. Geçiş hücumundan canı yanan ve bundan çekinen Katalanlar topun kaybedildiği bölgede 6 saniye içinde baskı ile topu kazanmak yerine topun arkasına geçmeyi denediler bu sezon ve rakibe daha çok topla oynama şansının yanı sıra pozisyona girme fırsatı da verdiler. Üstelik bu topun arkasına geçme durumu topun kazanım bölgesini geriye (birinci) çektiğinden ötürü geç bile olsa kazanılan topların rakip ceza sahasına taşınma süreleri arttı. Pas dolaşımı yavaşladı, kaleye atılan isabetli şutlarda azalma oldu. (Bence bir takımın maça hükmettiğini veya verimli hücum ettiğini anlamamız için topa sahip olmadan daha önemli veri kaleye atılan isabet şut sayısı bana göre ve Barça önceki dört sezonda Avrupa lideriyken bu sezon ilk üçte bile değil) Esasında son üç sezonda R. Madrid Barça üzerinden şekillenmek zorunda kalsa da sonuçta 2010 yazında Mourinho'nun arzuladığı formatı da bünyesine yerleştirdi.
Mourinho'nun R. Madrid'i gol ve puan rekorları kırdı ama zaten devraldığı takım da Pellegrini döneminde 96 puan alırken 102 gol atmıştı ligde. (2009-10) Mesele başkaydı. Önce savunma. Alan. Top kazanımı. Sonra kullanım biçimi. Devrim orada gerçekleşti işte. Madrid'in attığı goller incelendiğinde büyük bir kısmının rakip savunmaların eksik ve az adamla yakalanması kaynaklı olduğu görülebilir. Salt kontratak oyunu da diyemeyiz buna keza Madrid, Barça ve B. Münih kadar olmasa da topla oynama oranında % 50 - 60 arasında bir seviye de tutturur. (Denk takımlara karşı % 50 altına düşebilir zaman zaman, umursamaz) La Liga'yı kazandıkları sezon olan 2011-12 ile 2012-13 arasındaki puan farkı özellikle zayıf rakiplerin evinde bile oynamaktan ziyade R. Madrid'e topu daha çok bırakmasıyla açıklanabilir. Bu sezon deplasmanda çok puan bıraktılar çünkü geçen sene geçiş futbolunu tecrübe eden antrenörler Madrid'in istediği açık alanları bırakmadı. Buna karşılık olarak Mourinho ise takımının topa sahip olduğu anlarda üçüncü bölgede yapması gerekenler üzerine odaklanma sağladı. (Ceza sahası dışından şut ve kenar forvetlere kadar devam eden bir pas sirkülasyonu. Bknz. Old Trafford'daki Manchester United maçı golleri, rakibin 10 kişi kaldığını unutmadan elbette) Ek stratejilerle de yapıyı besliyor. İngiltere'deki maçta Modric'i oyuna alıp orta sahayı kalabalıklaştırdığı an maçı kazanan hamleyi yapmıştı. Portekizli maçın gelişimine müdahale etme hususunda o kadar usta ki skor 1-2 olur olmaz en ufak bir olasılığı hesaba katıp Pepe'yi de sahaya sürdü. Yine de baskı yediler son 10 dakika, bunun geleceğini biliyordu.
Galatasaray için iki referans maçı var R. Madrid öncesinde. Deplasmandaki M. United ve Schalke 04 maçları. Çünkü her iki karşılaşmada da istenen tempo vardı, STSL'den farklı olarak elit takımlar düzeyinde bir oyun hızı yakaladık. 2-3'lük maçı baz alırsak Sneijder'in topu bir sn. bile ayağında tutmadan oynadığı tek pas ve doğru tercihlerle yarattığı geçiş hücumu hızı yeterince yüksekti. Keza 1-0'lık maçta Amrabat ve Hamit'in taşıdığı toplar. Bunu daha da iyi yapmalıyız. Biz elbette Madrid'in adada oynadığı tempoya erişemeyiz, zaten onları bu seviyenin altına çekmeliyiz. Ama şunu da gösterdik tempolarına belli bir yere kadar karşılık verebiliriz. Çıkarken açık alanda yakalanmayalım yeter ki!
4-2-3-1
D. Lopez
Arbeloa Varane Ramos Coentrao
X. Alonso Khedira
Di Maria Mesut Özil C. Ronaldo
Benzema
Casillas'ın Mart sonu iyileşeceğini biliyoruz ancak D. Lopez'den, daha doğrusu Mourinho'dan gelir gelmez formayı alabilir mi, belirsiz. Zaten Lopez transfer edilirken de belirtmiştim La Liga'nın en iyi kalecilerinden biri ve bunu da Düşler Tiyatrosu'ndaki performansıyla gösterdi. Aziz Iker'in olmaması elbette ufak da gözükse avantaj çünkü emsal olarak Messi'nin son El Clasico'da attığı golü kesinlikle yemezdi, inanılmaz kurtarışlar yapma konusunda bir spesiyalist ve bence tüm zamanların en iyi kalecisi.
Savunma dörtlüsünde Pepe & Varane arasında bir tercih yapacak gibi duruyor Mourinho. Ramos'u stoperden kesip sağ bek bölgesine çekmesi söz konusu değil. Nitekim son El Clasico'da böyle olacağı zannedildi ancak Essien sağ bek, Ramos & Varane tandem ve Pepe ön kesici oynadı. Varane şu an için bir adım önde görünüyor. Her iki oyuncu da müthiş hamleli, geçilmeleri çok zor, anlık reaksiyonları başarılı, hava toplarında hakim, çevik ve dayanıklı. Varane rakibinden topu çok temiz alabiliyor, neredeyse hiç faul yapmıyor, her savunmacıda bulunmayan türden bir yeti. Madrid'in planlarını bozacak, dengesini sarsacak unsurlardan biri pek alışkın olmadıkları iki santrfor içeren yapı. Genelde stoper ikilisi paylaşımı bir santrfor ve süpürmek üzerine kurguluyorlar. (La Liga ve ŞL'de birçok takım uçta tek santrfor ile oynuyor) Burak & Drogba ikilisi bu açıdan tandemin pozisyon almasını zorlaştıracaktır. Ramos ve Pepe çok sert müdahalelerde bulunabiliyorlar, kamikaze gibi ortadaki topa çok hızlı hareketlenip rakibi korkutuyorlar. Hücum oyuncularımızın temastan kaçmaması şart. Aksi durumda stoperlerin kazandığı toplar anında Mesut veya Alonso'ya aktarılıyor geçiş hücumu için. Madrid'in topu kazandığı yer sıklıkla birinci bölge, başrolde Pepe & Ramos bulunuyor. Pepe Messi'nin eline bastıktan sonra bu yönde bir repütasyon edindi ve artık hakemler onu kolay kolay es geçmiyor. Pepe'nin diğer özelliği topla çıkışlar yapabiliyor ve seri olduğu için çalım da atabiliyor. Bunu kesinlikle durdurmak gerek çünkü belirli bir alanı (veya bizim orta saha blokunu geçtiğinden) ekarte ettiği için Ronaldo'ya da geniş boşluklar sağlıyor bu hareketi. Benzer bir özellik Marcelo'da var, hücum yönü çok kuvvetli -bindirme- ancak muhtemelen onun yerine son dönemde Coentrao tercihi yapılıyor, o daha dengeli bir bek. Marcelo oynadığında sol kenarı sürekli kullanıp koridor noktasına getirebiliyorlar Brezilyalı oyuncu rakip yarı alanına yerleşilen set hücumlarında da etkili olduğundan. Diğer stoper Ramos, Puyol'un gençliği tamamen. Liderlik olarak aynı düzeyde görünmese de müthiş bir markaj, kesici özelliği mevcut, doğuştan bir savunmacı. Ancak Pepe'den farklı olarak onun rakibe hamleleri hakemler tarafından cezalandırılmıyor. Artık imza hareketine dönüşen rakip forvete yerden kalk işaretleri, kimi zaman kaldırmaya yönelik davranışları için şimdiden tedbir almalıyız. Pepe ve Ramos'un en çok sevdiği faul şekli topa vurduktan sonra rakibe de topla karışık dokunmaktan asla çekinmemeleri. Genelde cezalandırılmıyorlar, La Liga'da hakemlerin kırmızı kart gösterme eğilimi düşük ama aynı durum ŞL için geçerli olmayabilir. Burak, Drogba ve Sneijder'in bu tür aksiyonları hakeme gösterme adına düşmelerine abartı tepkiler katması ihtiyacı doğabilir. (Görülmesi zor olan ayak bileğine veya baldıra basma gibi durumlar için) Diğer bek Arbeloa da çok dengeli bir oyuncu. O da diğer savunmacılar gibi -Marcelo ve Coentrao'yu da eklemleyelim- art niyetli fauller yapmakta ısrar eden yapıya sahip. Madrid'in solundan oynamak her zaman daha akılcı, C. Ronaldo'nun az yardım getirmesinden ötürü, yeri geldiğinde Di Maria bek gibi davranıyor.
Xabi Alonso & Mesut Özil
ŞL gruplarında oynanan iki maçta da R. Madrid'e oyun ve skor olarak boyun eğmeyen B. Dortmund'un teknik direktörü Jurgen Klopp C. Ronaldo'yu durdurmanın tek yolunun Xabi Alonso'yu kontrol altında tutmak olduğunu belirtti. Pas kanallarını tıkamak. Xabi'ye bire bir adam markajı yaptırmadı ama topu kazandığı an etrafında bir oyuncu bulunmasına da özel bir yaklaşım sergiledi. (Götze, M. United maçı kırmızı kart çıkana kadar Welbeck) Di Maria, C. Ronaldo veya Marcelo'ya atılacak ters, uzun, diyagonal topların başlangıcında sıklıkla Alonso, onun ardından ise stoperler oluyor. Galatasaray'da en uçtaki oyunculardan birinin veya Dortmund'ta olduğu gibi en uçtaki ismin arkasındaki oyuncunun, yani Sneijder'in Xabi'nin oyunu ikinci bölgeden üçüncü bölgeye taşımasına engel olması gerekecek. Benzer bir görevi Nisan 2010'da oynanan Barça-Inter ŞL YF ikinci maçında (1-0) Mourinho Sneijder üzerinden Xavi'ye uygulamıştı. Hollandalı yıldız bu görev için biçilmiş kaftan. İkincil pas istasyonu Mesut Özil. İnceci bir sanatkar gibi topu ayağına aldığında ve altını çizerek belirtiyorum; taç çizgisine yakın topu aldığında kenar forvetlerin koşu yoluna olağanüstü paslar çıkarıyor. (bknz. 2012 Nisan Camp Nou v Barça 1-2, Ronaldo'nun golü ve calma hareketi) Onun adamı Melo. Tabii Brezilyalı takip ve yakınlık hususunda çok uyanık olmak zorunda. Boşaltacağı alana, özellikle merkezde Khedira sızacaktır, onun ekstra koşularının etkili olduğunu biliyoruz.
C. Ronaldo Durdurulabilir mi?
Kesinlikle hayır. Ona gelecek olan top sayısını azaltmak (bir önceki argüman; Alonso & Mesut pas kanalları) ikili kademelerle oynadığı alanı daraltmak yavaşlatabilir. Barça ilk zamanlar Alves & Pique kombinasyonu ile üstünlük kurmuştu ancak o dönem öz güveni daha oturmamıştı. Ona yalnızca bir kanat oyuncusu muamelesi yapamıyorsunuz çünkü ceza sahasına sarkıp ikinci bir forvet gibi kafa golü atabilir, son dokunuşu yapıp topu ağlarla buluşturabilir. Salt dribling özelliği üzerinden değerlendirmek yetmiyor yani. Ronaldo bazı maçlar ceza sahası dışından çok fazla şut deniyor ve isabet yüzdesi bayağı azalıyor, kalecisine çok güvenen bir takım Portekizliyi böyle bir yola yönlendirebilir ama büyük risk içerdiği de ortada. Duran topları da kullanıyor. Bir çözümü yok o vuruş tarzının. Tehlikeli bölgede faul yapmayacaksın, en çok da Di Maria'nın kendini yere bırakmalarına dikkat ederek. Ronaldo her zaman olduğu gibi sol forvet oynarsa Eboue & Hamit kombinasyonu ile karşılaşacak, onlara stoper bölgesinden Dany de yardımcı olacaktır. Bu türden kademeli bir savunma onu bir nebze performans düşmesine itebilir. Jose maç içinde A. Riera faktörüne dikkat kesilip (Schalke 04 ilk maçı seyrederler zaten) Ronaldo'yu sağ kanada da çekebilir. Bu durumda işte kötü bir gün geçirmesini ummaktan başka çare yok gibi. Oraya yakın oynayacak isim Selçuk. Çok ekstra işler yapması gerekecek yardım ve kademe konusunda. Pek çok tavsiye Di Maria'nın savunulmasında da geçerli, rahat adam eksiltiyor, şut tehdidi var, takımın asist sayısı en yüksek ikinci ismi Mesut Özil'in ardından, her iki kenarda da oynuyor. Beklerimizin bu iki oyuncuya karşı ayakta kalabilmesi çok değerli tur açısından.
Hücum hattının en ucunda Higuain & Benzema ikilisinden biri tercih edilecek, farklı tip forvetler, son dönemde Arjantinli yıldız bir adım öne fırladı ancak Galatasaray maçında fiziksel özellikleri daha ağır basan Fransız forvetin tercih edilme olasılığı daha fazla bence ve bizi zorlayacak isim de o gibi. Dany vs Higuain veya Semih Kaya vs Benzema eşleşmeleri makul, markaj gereken anlarda, elbette alan savunması kapsamında.
Ölü Toplar
Ceza sahasının sağ ve sol kenarlarından duran topları Xabi Alonso kullanıyor kesme şeklinde. Selçuk İnan tarzı. Ve çok etkili. Köşe vuruşlarını Mesut Özil topun başına geçiyor. Kaleyi cepheden görüyorsa C. Ronaldo ve akula. Faulden kaçınmak zorundayız, Di Maria, Ronaldo çok kolay faul alabiliyor, yere de atlıyorlar sık sık. Köşe vuruşuna asla izin vermemeliyiz, topun dışarı çıkmaması için azami çaba gösterilmeli, diğer türlü bedeli ağır olabilir. Varane, Ramos ve Pepe gibi çok iyi yükselen ve kafayı vuran isimler var. Genellikle altıpasın köşesine kavisli gelen toplara geriden koşarak gelip vuruyorlar. Bir diğer atraksiyonları da ön direkten arka direğe topun aktarımı, bazen o da etkili oluyor. Bizim kullanacağımız duran toplar da çok önemli çünkü R. Madrid'in yediği gollerde ciddi bir pay sahibi ölü toplar. Sıklıkla adam paylaşım hataları ön plana çıkıyor ve Mourinho gibi bir deha buna hala çare bulabilmiş değil. Adam değişimi istememesine karşın oyuncular refleks olarak bazen sahada kendileri karar verebiliyor. (Ramos ve Pepe'nin geçen sezon Kral Kupası Çeyrek Final birinci maçı El Clasico'da Puyol markajını değişmesi ve gelen köşe vuruşu golü)
Akıl Oyunları
Jose Mourinho kritik maçlarda kullandığı üzere akıl oyunlarına başvuracak mı, bunun cevabını şimdilik bilemiyoruz. Gerektiği anlarda veya kendisine taş atıldığında buna karşılık verecek keskinlikte bir zeka ile saldırıya geçeceği aşikar, bu yüzden ona polemik mertebesine erişecek açıklamalarla yaklaşmak akılcı değil. Şu an için Portekizli teknik adam ile ilişkiler son derece iyi seviyede. Onun nefretini kazanmamış olmak kesinlikle bir artı, tur için ekstra bir motivasyon ile dolmasını asla istemezsiniz. Fatih Terim elit antrenörler arasında git gide yerini sağlamlaştıran bir konumda. Forumlara katılıyor, onları ağırlıyor, onlar tarafından ağırlanıyor ve onlara karşı oynuyor. Mourinho da onlardan biri. Tıpkı Sir Alex Ferguson gibi. Bu yönden bakınca herhangi bir sorun çıkmayacak algısı çabuk oluşuyor, bence de öyle ancak Portekizli'nin canı yanarsa, bir hakem kararı veya bir başka eylemden ötürü mevcut dostluğa istinaden sessiz kalmayacak ve laf çarpacaktır. Buradan beslendiği ve rakibin psikolojisine oynama adına mevcut iletişim araçlarını etkili kullandığı hakikat. Yarattığı aura, oluşturduğu karizma diğer bütün antrenörlerden üstün, çünkü başarılı ve bu uğurda her yolu deneyebilir. Taktiksel olarak bir dahi olmasının yanında onun bu yönünü asla arka plana atamazsınız. İşinin bir parçası. İnsan yönetimi ve yönlendirme. Onunla çalışan her oyuncu ona tapıyor ama rakip olanlar saygı duymasının yanında sevgi sözcükleriyle gelmiyor ve haklılar. Messi'ye yaptığı ve ne olduğu anlaşılamayan -kokuyorsun- el hareketi, Alves'e küfretmesi, Marcelo'nun Fabregas'ı biçmesi sonucu saha karıştığında önce Cesc'in kafasına tekme atması, sonra Tito'nun gözüne parmağını sokması, otoparkta hakem beklemesi, ısrarla ve alaycı biçimde rakip antrenörleri küçümsemesi (Preciado - 2. lige düşeceksiniz işareti) şikayet ettiği maç programının daha birkaç ay önce kendisine yarar sağlaması (Salı-Pazar) vb. birçok sevimsiz davranışı oldu. En meşhuru "por que" söylemiydi. Barça'nın başarısını UNICEF'e bağladı ve kendisinin hiçbir zaman hakem hatasıyla ŞL kazanmadığını belirtti. Oysa Porto ile M. United'ı elerken Scholes'un ofsayt gerekçesiyle sayılmayan golü turun kaderini belirlemişti, 2003'te. Keza 2010'daki Inter vs Barça eşleşmesinde Milito'nun golünde ofsayt vardı, son saniye Alves'e ceza sahasında yapılan hareket penaltı değeri görmedi ve en önemlisi Camp Nou'da son saniye gelen nizami gol Toure'nin eline çarptığı gerekçesiyle -göğüs- geçerli sayılmadı. Bu sezon da Cüneyt Çakır'ın Nani'ye gösterdiği kırmızı kart çok tartışıldı. Mesele bunlar değil zaten ama bu denli taktik algısı yüksek bir teknik adamın bu tür yöntemleri kullanmaya teşebbüs etmesi bile anlamsız, ihtiyacı yok diye düşünüyorsunuz, o keyif alıyor böyle olmaktan. Pragmatist ama daha çok makyavelist. Umarım bize denk gelmez o günlerinden biri. R. Madrid'in sezon sonu yollarını ayırmak üzere anlaştığına dair haberler var bu arada. Kontratı 2016'da bitiyordu. Chelsea'ye gidebilir sezon sonu ama onun için şu an her şeyden önemlisi R. Madrid ile ŞL kazanıp bir kere daha tarihe geçmek. Hem İspanya kariyerini taçlandırmış olacak hem de üç farklı takımla bu kupayı kazanan ilk isim. "The 2X Special One" olma yolunda, Galatasaray'ı geçmek zorunda. Tabii İspanyolların penceresinden bakınca bizi geçen sezon yine çeyrek finalde en zayıf rakibi çekmeleri üzerinden -Apoel- betimliyorlar.
Hikayelerin Ortasında
Birbiriyle çakışan, iç içe geçen, büyüyen, serpilen birçok hikaye barındırıyor R. Madrid vs Galatasaray ŞL Çeyrek Final eşleşmesi. Biri Fatih Terim ve Jose Mourinho'nun dostluğu üzerine. Birbirlerine sarılacak ve başarı dileyecekler maç öncesi ve bitimi. Şaraplar ikram edilecek belki de. Türkiye için oynamayı tercih etmeyen ve Almanya formasıyla Milli Takım'a gol attığında pek çok ülke insanını üzüntüye sevk eden Mesut Özil'ün gözünden de başka bir maç olacak. ŞL'nde 8'er golü bulunan Burak Yılmaz ve C. Ronaldo rekabeti başka bir boyuta taşınacak. Forma numarası, oyun tarzı hatta gol sevinci bile Portekizli'yi andıran Burak için ayrı bir anlam teşkil edeceği kesin. Bu yüzden ki içinden hep R. Madrid çıkacak diye geçiriyordu kura öncesi. Hamit Altıntop için de ayrı bir önemi var eşleşmenin. R. Madrid'ten geldi Galatasaray'a. Sezon boyunca dokuz kez topu direğe nişanlayıp doğup büyüdüğü ve formasını giydiği Schalke 04'ün stadında ilk golünü attı parçalı formayla, üstelik de top direğe çarpıp içeri düştü. Kaderin garip bir oyunuydu Hamit'e ve şimdi sıra diğer eski takımında, Bernabeu'de belki de. Wesley Sneijder ve Didier Drogba ikilisi. Hollandalı yıldız R. Madrid'te oynadı ancak iyi bir şekilde ayrıldığını söyleyemeyiz. 2010'da Inter ile ŞL kazandığında gönderilmesinin büyük bir hata olduğu da söylenip durdu, Robben gibi. Elbette iki oyuncunun ortak noktası Mourinho ile çalışmaları ve aralarının çok iyi olması üzerine. 'Özel biri' onlara Galatasaray'a gitmeleri konusunda tavsiyede de bulundu. Bunu bizzat Drogba ve Sneijder doğruladı. Mourinho şu an için en büyük hayali olan ŞL'ne uzanmasını engelleyebilecek bir iş yaptı belki de, kimbilir. Transferlerde rol oynamasından ötürü Galatasaray taraftarının -iktidar algısına hayranlık dışında- sempatisini kazandı, gayet doğal ve anlaşılır. Şu da unutulmamalı ama bu oyuncular Galatasaray'a yarardan çok zarar da getirebilir -Elano vb.- ekonomik veya başka yönlerden. Daha bize başarı getirmediler. (Mourinho'ya bunun için övgü beslemeyi daha sonraya bırakmalıyız değerlendirme açısından) Ancak gerçekten, tarafsız bir şekilde dışarıdan bakıldığında, bir Avrupalı gazeteci gözüyle emsalen muhteşem bir tablo var ortada. Maçın başlama vuruşu yapılacak. Bir tarafta Mourinho, diğer tarafta Terim. Sneijder ve Drogba bir tarafta, diğerinde Mesut Özil ve C. Ronaldo. Müthiş. Ama biz tarafız, bizde olan ile olmayanı ayrı değerlendiririz, bazen bu uğurda hata da yaparız, subjektivizmin bokunu çıkarır, yaftalanırız, Bülent Korkmaz'ı severiz, başkası nefret eder ama bizi biz yapan da olduğumuz taraftır. Bundan vazgeçmeyiz asla, o gözle bakarız meseleye, o gözden bakarız. Bir başka hikaye Cüneyt Çakır. Acaba Madrid maçını seyrederken Nani'yi atmasaydım diye geçer mi içinden, bir anlığına da dahi olsa? Apayrı bir hikaye daha; ŞL Çeyrek Finali'ne kalan takımlar arasında oynayıp üstünlük kurabildiğimiz tek takım R. Madrid, enteresan değil mi! 3 resmi maçta 2 galibiyet, bir Süper Kupa. (Almanya'da da 3-2 yenilmiştik)
Ve son 2-1 kaybettiğimiz hazırlık maçı, 2011 Ağustos. Mourinho'nun kadroya dair ne kadar istikrarlı olduğunun göstergesi tamamen. İlk 11; Adan, Sergio Ramos, Pepe, Varane, Marcelo, Xabi Alonso, Coentrao, Callejon, Kaka, Di Maria, Higuain şeklinde. Yediğimiz iki golden biri duran top, Ramos'un kafası ve diğeri savunma arkasına sarkan Benzema. Asistler Xabi Alonso'dan.
Son
Turun ağır favorisi R. Madrid, keza benim nazarımda turnuvanın da. Bunun için konsantrasyonları yoğun, 10 yıldan fazla süredir kazanamadılar. 4-3-1-2 veya 4-4-2 bir süre sonra anlamını yitirecek. Topu onlara vermek, biraz 2010 Inter, az Kadıköy'deki 0-0 bitiren biz, az biraz Schalke 04 maçının ilk yarısından esintilerle gene de kafa tutabiliriz. İki maçta da gol atabiliriz. En azından şansımızı ikinci maça taşıyalım.
Göriim benim takımımı...
17 Mart 2013
A. Eren Loğoğlu