
Yoğun bir yazı olacak, birden çok konu, birikmiş döküntüler köşebaşlarında.
Fatih Terim'in 2. maçıyla başlayalım.
4-1-4-1 formasyon
-----------------Muslera--------------
Sabri-----Ujfa--------G Zan---H Balta
------------------Melo----------------
Kazım---Eboue---------Selçuk---Riera
------------------Baros---------------
Takım topu üçüncü bölgeye taşıyabiliyor artık, son yıllarda yaşanan bu sıkıntı tamamen ortadan kalkmış Melo ve Selçuk sonrası. Yeni sorun üçüncü bölgede golü üretecek hamlenin olmayışı.
Selçuk Burak'ını arıyor, takım sürekli sağdan bindirme yapan Sabri'ye endeksli bir hücum planıyla davranıyor, ara pası kavramı tamamen literatürden silinmiş, Baros güçsüz, özgüveni azalmış. Terim santrfor ısrarında haklıymış.
Sercan & Elmander iyi bir ikili gibi durdu, biri çok hareketli, diğeri bitirici, dengeli bir tamamlama var. 4-2-3-1 veya 4-4-2 denenebilir.
Selçuk iyi oynadı yorumu için, savunma arkasına doğru koşular yapan biri şart, Baros olmuyor, golde Sercan topu koşu yoluna aldı Selçuk'tan.
Riera, Melo, Selçuk ve Kazım, iyi top saklıyor, kaybetmiyor, oyun temposu düşse de, top bizde kalınca rakip sahaya yerleşim kolaylaşıyor.
Melo ve savunma önü kesici / süpürücü kavramının ne denli önemli olduğu her maç daha net anlaşılıyor, taç çizgisine geliyor top kazanmaya.
Eboue yerini yadırgadı, sağ iç. Bir sonraki maç; Muslera, Eboue Ujfa Servet Balta, Kazım Melo Selçuk Riera, Sercan Elmander görebiliriz.
İBB maçı sonrasında takım iyi oynuyor veya eskiye nazaran daha bir oturaklı gözükse de rakibi çözecek o ilk golü, mucizevi bir şekilde filelere gönderecek oyuncu bulunmadığından dert yanmıştım, adres Forlan'dı. Aslında ilk 20 dakika farklı gelişmedi Olimpiyat'tan, Melo'nun harika vuruşuyla takımı öne geçirmesi dışında Arena'da.
İBB maçında kalede Muslera, Ujfa sağ bek, Zan & Servet tandem, sol bek Çağlar, savunma önünde Melo, merkez orta saha Sabri & Selçuk, sağ / sol kenar Kazım / Eboue ve en uçta Baros şeklindeydi görev dağılımı.
Plan sağ koridor Ujfa ve merkezden oraya kayacak Sabri ile kuvvetlenir, bolca bindirme, bu durum Kazım'ı ceza sahasına 2. forvet gibi iter üzerineydi. Sağ taraf Ujfa, Sabri, Kazım destekli olunca Selçuk mecburen sol iç bölgesinden merkeze kaydı. Eboue de sol açık/bek gibi davrandı. Merkez orta saha Sabri & Selçuk arkalarındaki Melo'yla birlikte üçlü gibi gözüktü, yanıltıcı olmasın, önemli kısım bloklar ve kaymalar! Hasan Şaş'ın 2-3-5'inde kasıt beklerin merkez orta sahayla (1-2, Melo + Sabri & Selçuk) bütünleşmesi ve kenarların -Kazım & Eboue- merkeze kayması olarak açıklanabilir. Eboue Arsenal oyuncusu, pası verdikten sonra hemen boşa kaçıp pas açısı yaratıyor, dinamik, artı topu ayağında az tutuyor, Barça DNA taşıyor yani. Ancak her nedense Samsun maçı ya yerini yadırgadı ya da isteksiz idi, Selçuk ve Melo'ya göre.
Tutmadı bir kısım hesaplar. Zan, Çağlar, Sabri ve Baros takımın en zayıf halkalarıydı Olimpiyatta ve Sabri & Eboue yer değişimi + Riera gerekiyordu. (Samsun maçında uygulandı hemen ve teyit edildi düşüncem) Terim, ön alanda baskı yerine topun arkasında kalmayı tercih edince, top kaybı sonrası çok efor -blok arası mesafeler uzun- sarfedildi. Oyunu kanatlara yayarak oynamak istediğimizden top kazanmamız zorlaştı ve rakip yarı alanda baskı kurulamadı, merkez + koşu, ara pası şart. Galatasaray savunması kendisine inanmadığından ön alana çıkamıyor ve orta sahaya yaklaşmayınca da hücumda süreklilik sağlanamıyordu. Bazı riskleri göze alıp merkezde kompakt kalabilmek ve topa anında basmak çözüm belki, tandem kurgulama sezon öncesi işiydi.
İBB maçı 2. yarı Sabri sağ bek, tandem Ujfa & Servet, merkez Melo, Yekta Selçuk. Aksaklık stoper + bek + sağ iç + santfror omurgasının zayıflığı. Omurganın sağlam olabilecek parçaları; Muslera, Ujfa, Melo, Selçuk ve Kazım, belki Elmander, Riera eklenir ve potansiyel Yekta, Engin ve Sercan gibiydi.
Samsun maçı, Olimpiyat denemesinin dersleriyle doluydu kısaca.
***
Eurobasket 2011 sona erdi, İspanya'nın şampiyonluğuyla, beklenen oldu. 2006 Dünya, 2007 Avrupa ikincisi ve 2009 Avrupa Şampiyonu'ydu onlar. Hatta 2008 Olimpiyatlarında Amerika'yı yenebilirlerdi finalde, gerçekleşmemişti.
Avrupa basketbolunda Yugoslavlar sonrası İspanya dominasyonundan artık kesinlikle bahsedilmesi gerekiyor.
İspanya'da hakkı edilmesi gereken bir isim vardı, son üç maçta 26, 35 ve 27 sayı attı, turnuvanın MVP'si Juan Carlos Navarro. Boğazdan aktığında doyumsuz tatlar bırakan yıllanmış şarap yudumları gibi etkileyici onu izlemek.
Gelelim hiç gelinmek istenmeyen Türkiye'ye. Hatalar silsilesi, cesaret yoksunluğu, ev sahibi olmadığı organizasyonlarda başarısız olan ülke imajını silemeyen bir topluluk. Orhun Ene'yi çok severim ama iyi antrenör Hedo/Tunçeri/Onan döneminin kapandığını fark eder, akılcı davranıp onları turnuvaya götürmeme kararını verirdi. İzzet / Furkan, Tutku tercihleri de sorgulanmalı. Daha da önemlisi saha içi, Emir, Enes, Ömer Aşık -potansiyelli üç oyuncu- çok motive yanına iki isim -Ender, belki Sinan, post-up için Oğuz, artı Ersan- eklenmeliydi oyun şablonu yaratırken. Israrla eski silahlar, yetmedi.
Hiç sevmem ama sevimsiz şahıslar da doğru söyleyebilir, İbrahim Kutluay Hedo üzerinden aslında arka odalarda neler yaşandığını ve 12 Dev Adam denilen zorlama takımdaşlığın maddi manevi değerler karşısındaki yenilgisini gözler önüne serdi. Biz beceremiyoruz.
***
Heyecan fırtınasının zirvesi US Open'da yaşandı.
Şu form durumundaki Djokovic'i yenebilecek tek oyuncu Federer idi, iki şampiyonluk puanı kaçırdı ve kaybetti Sırp raketin azmi karşısında. (RG'ta Djokovic'i yenmesi başlı başına büyük olaydı, fark edilmedi.)
Nadal'ın yenemeyeceği tek oyuncu Novak idi ve tahminler yine yanıltıcı olmadı.
Federer Nadal'ı nasıl yeneceğini bulamamıştı, şimdi Nadal altıncı maçında da Djokovic'i ne şekilde yenerim sorusunu cevaplayamayıp sınıfta kaldı.
Rafa Fedex'ten 6 GS (4 RG) çaldı, benzerini Novak Rafa'ya yapıyor. Panzehir savunma, Fedex'in kaybettiklerinin intikamı belki de. Vaktiyle Rafa, Fedex'i yendiğinde -ki bunların çoğu topraktaydı- bu istatistiğin -H2H- daha iyi olarak anılmak için bir argüman olamayacağını defaatle vurguladım. Çünkü Nadal, Fedex'e özel bir stratejiyle oynuyor ve biraz da ters geliyordu, tarz olarak. Federer daha büyük oyuncuydu, estetik kusursuzluğun timsaliydi ama Nadal onu daha fazla yenmişti, mesele değildi ancak anlayamadı Nadal hayranları.
Şimdi aynı durum başlarına geldi. Nadal Djokovic'i yenemiyor, 2 GS finali kaybetti bile, devamı da gelecektir. Novak Rafa'dan daha büyük oyuncu mu, değil işte, sadece şu an daha iyi oynuyor ama tarih Rafa'yı onun önünde yazacak, Federer'iyse en üstte, gelmiş geçmiş en büyük oyuncu diye.
***
Trabzon'un Inter zaferi büyüleyiciydi. Fenerbahçe'nin CL'ye gitmemesi ülkenin hayrına oldu. Bu maçın yol gösterici tarafı; ülke futbolunun Avrupa'yla makası daraltabileceği tek (kurtuluş) yol yabancı sınırının kaldırılmasıydı.
Cech, Glowacki, Zokora, Colman, Celutska, Alanzinho, Henrique ve sonradan oyuna dahil olan Sapara, Vittek. Oyuncu kalitesini artırdılar, bir arada takım olgusu yarattılar.
Manisa ve İBB maçı, kısıtlama geldiği anda yerli oyuncu bulma zorunluluğundan ötürü, buna yakın bir futbol oynanamayacağının ispatıydı.
***
Arda Turan'ın ayrılması söz konusu olduğunda La Liga'nın ona en uygun yer olduğunu dile getirmiştim, çabuk adaptasyon sağladı bizim çocuk. Şimdiden üç asist ile Mesut Özil etkisi bırakabileceğini gösterdi, en az onun kadar yetenekliydi zaten.
Reyes Diego Arda, Falcao dörtlüsü öngörüsü de erken devreye sokuldu Atletico Madrid'te, çok yaratıcı bir hücum hattı oldu ancak Barça ve Real onlara ne kadar top gösterir, orası muamma.
Falcao için 40 milyon Euro çok, o para Hulk'un değeri demiştim, mahçup ediyor. Müthiş bir ceza sahası golcüsü ve modern oyuna çok yatkın hareketli tarzıyla.
Mata sonrası Valencia'nın düşüş yaşacağını tahmin ediyordum, Soldado ayakta tutuyor gibi, 1 Eylül'de yazmıştım, hala geçerli;
3 Atletico Madrid 4 Villarreal 5 Valencia 6 Bilbao 7 Malaga 8 Betis 9 Sevilla 10 Sociedad.
Gökhan Gönül'ü Barça'ya uygun gören ve oyuncuyu da buna inandıran -Alves'in yedeği olmam dedi bir de, garip- kitle ne düşünüyor acaba Arda'yı izlerken?
Küçük bir karşılaştırma:
Arda Turan maç sayıları, Türkiye 06-11 26/33 (%79) Galatasaray 06-07 36/48 + 07-08 44/52 + 08-09 46/53 + 09-10 47/55 + 10-11 19/44 = 192/252 (%76)
Gökhan Gönül maç sayıları, Türkiye 07-11 14/29 (%48), Fenerbahçe 07-08 36/53 + 08-09 46/53 + 09-10 45/56 + 10-11 35/42 = 162/204 (%79)
Arda ile Gökhan aynı potada erimez, biri özveriyle oynar, diğeri milli maç dönemi sakatlanır, birinin mesleğine saygısı vardır, diğeri için Fener'in menfaatleri her şeyin üzerindedir, tavsiye alır yüzde yüz on futbol yorumcusundan.
***
Şenol Güneş'e Samsun maçı öncesi TT Arena'da Metin Oktay kitabı hediye edilmiş.
Bu adama sahip çıkın, bu ülkenin Guardiolası'dır, anti-Mourinho'sudur, mütevaziliğiyle kazanır gönülleri, hiç çıkmaz oradan, her sözü bir öncekinden daha vurucudur ama anlayana, alay etmez, karizmayla alıp veremdiği olmaz, önemsizdir, adalet peşindedir, daha çok da "güzel oyun" ve emek tarafında işin.
Şunları söyler:
"Babam ve annem okuma yazma bilmiyordu. Benim üniversite okumam için çok çalıştılar. 15 yaşında hayata başladım. 5 kardeştik. 15 yaşında aileme bakan bir kişiydim. Ortaokulda mahalle arasında oynarken , büyüklerin baskısıyla kaleye geçtim. 24 yıl kaleciliği sevmeyerek yaptım.
Ben o zaman fakir bir ailenin çocuğu olarak, denizde yüzüyordum, kumsalda geziyordum, özgürdüm, organik meyve yiyordum. Bugün ekonomik durumu iyi olan bir baba olarak çocuğumu yüzmeye götüremiyorum, organik meyve yediremiyorum.
Ben hiç kaleci eldiveni giymedim. Zonguldak maden işçilerinin eldivenleriyle toprak sahada antrenman yapıyordum. Eskiden fakirler oynuyordu, zenginler seyrediyordu. Yani açlar oynarken, toklar seyrediyordu. Şimdi ise toklar ve zenginler oynuyor, fakirler seyrediyor.
Sadece sonuçsal kaygı ve ekonomik beklenti var. O zaman olmaz. Eskiden yokluktan çıkarırken, şimdi eskisi gibi başarılı sporcular çıkaramıyoruz."
Başka Şenol Güneş yok!
19 Eylül 2011
A. Eren Loğoğlu
19 Eylül 2011
Zihinden Geçen Ne Varsa 9!
13 Mayıs 2011
Zihinden Geçen Ne Varsa 5!

Biraz NBA
"Nerde ve nasıl, kim olursak -Boston, Chicago, Miami- olalım, beat LA" sloganını gerçeğe dönüştüren Texas oldu, bravo captain Dirk'e. Kobe ve özellikle son serisinde süpürülen, yüzük koleksiyoncusu Phil Jackson adına üzüldüm. Kobe'yi majesteleriyle karşılaştırma gafletinden vazgeçilmesi gerekliliği bir kez daha gözler önüne serildi.
Durant'in play off sayı ortalaması 30+ ve onu takip eden Rose sanırım, yeni bir jenerasyon daha geliyor, Spurs, Celtics, Lakers devri kapanıyor gibi bir süreliğine, draft sebebiyle geçici oluyor bu tür duraklamalar ya.
Üç uzatmaya giden Oklahoma - Memphis maçında olağanüstü bir heyecan yaşandı. İkisinde Westbrook aldı götürdü ve sonunda noktayı Durant koydu, 2 - 2'ye getirdi seriyi önce. Takımların play off acemisi olduklarıysa her hallerinden belliydi, saf bir mücadele vardı sahada, son top ellerindeyken alınamayan time out falan, tecrübe eksikliğiydi. Sonra Durant & Westbrook 30'ar sayı atınca serinin 6. maçında, 3 - 2'ye geldi durum.
Miami doludizgin gidiyor, ilk sezon şampiyon olamazlar dedi pek çoğumuz ama LeBron & Wade ve onlara müthiş katkı veren Bosh, özel bir kimya yakaladılar kanımca.
Boston geçtiğimiz sezon hem Wade'in Miami'sini hem de LeBron'un Cleveland'ını elemişti, keza 2008'de de James, Celtics duvarına toslamıştı. Kıyaslanmaz ama Jordan'ın Bad Boys dönemine benzerdi rekabet, üç yıl üst üste Jordan eleyememişti Detroit Pistons'ı ve dördüncü sefer de seriyi kazanıp kişisel tarihinin başlangıcını oluşturmuştu. "Jordan Rules" meselesi vardı ayrıca, Laimbeer, Thomas, Rodman, Dumars, Johnson, Salley, Aguirre ile muazzam bir takımdı Detroit. Bu dönem takımları, dominasyon yaratan ekipler büyük saygı görüyorlar, Celtics'in son demleri, bir ara yine Pistons, sürekli konferans finaline kalıyordu Billups, Hamilton, Prince, Sheed ve Big Ben ile, Duncan'lı San Antonio, elbette LA Lakers'ın ard arda şampiyon olduğu zamanlar gibi.Bulls & Pistons Rivalry
1988 Eastern Conference Semifinals Pistons won, 4–1
1989 Eastern Conference Finals Pistons won, 4–2
1990 Eastern Conference Finals Pistons won, 4–3
1991 Eastern Conference Finals Bulls won, 4–0
Maç sonundaki konsantrasyonun yarattığı hırsın gözyaşına dönüşmesi güzeldi kanımca ve kral James Celtics'e ne kadar çok saygı duyduğunu defaatle dile getirdi, bir dönemi bitirip yenisini başlatıyorlar belki de ve o da bunun farkında. Karşılarına şimdi Wade & James jenerasyonundan sonra NBA hanedanlığı kurabilecek bir Rose çıkacak, çok heyecanlı olur umarım.
Jordan sonrası üç oyuncu merkezinde süregelen play off final serileri;
99 Duncan
00 Shaq & Kobe
01 Shaq & Kobe
02 Shaq & Kobe
03 Duncan
04 Kobe & Shaq
05 Duncan
06 Shaq
07 Duncan
08 Kobe
09 Kobe
10 Kobe
11 ?
2011 finallerinde üç oyuncudan hiçbiri parkeye çıkmayacak, bir devrin bittiğini anlatan en akıcı tablo.
NBA Finali Miami - Dallas olursa da ayrı bir hikaye barındıracak, 2006'da 0 - 2'den gelen şampiyonluktan dolayı.
Dün gece bütün maçı Wade getirdi ve LeBron son 10 sayıyı atarak bitirdi seriyi. Wade gözümde hala daha büyük ve kazanan bir oyuncu, LeBron'u büyüten de onun savunma & hücum performansı.
***
Başkan adayı Turgay Kıran'ı izledim televizyonda, zaytung haberi gibi, transfer politikasını birebir deşifre etti, o kadar şeffaf, basın emekçileri ne yazacak düşünmedi ya! Adam bilinen yönetici / başkan tabusunu yıkıyor, taraftarı uykusuz bırakan alfa nöbetlerine gerek kalmadan isimleri açıklıyor, kimse onu beğenmiyor, kaale almıyor nedense!
Teknik Direktör adayları: Abdullah Avcı, Ottmar Hitzfeld, Pablo Correa
Oyuncu adayları: Kevin Gameiro, Morgan Amalfitano, Kevin Theophile-Catherine (23 yaşında orta saha dedi, transfermarkt sitesine göre 21 yaşında ve savunma oyuncusu) Stanislav Manolev, Sinan Bolat, Serdar Gürler, iki de Brezilyalı, ben bulamadım elemanları kumsaldan çıkma olunca.
Ön görüşme yapılmış, sempatileri toplanmış gibi bir şey geveledi. Atıp tutmayı gerektirecek kadar büyük isimler değil, yalan söylüyor bile denmez. Hayal satmak bedava nasılsa!
Hitzfeld gelsin, dertler bitsin.
***
Liste kabarık, uzun ve okuması zor olsa da, mutlaka göze takılanlar oluyor;
Ahmet Şık, Pınar Selek gibi, şair Ahmet Telli, Şükrü Erbaş, Murathan Mungan gibi, Dink ailesi, Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya, Türkali ve Alabora soyadları, kameranın önündeki ustalar Erkan Can, Haluk Bilginer, Settar Tanrıöğen gibi, kameranın arkasında sonbaharlar yaratan Özcan Alper gibi. Ve daha pek çok sevilen, bilinen akademisyen, gazeteci, sanatçı, siyaset sahnesinde yer almış insan.
http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1305120030&year=2011&month=05&day=11
***
Doktorların açık ve sert mesajı;
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/basinaciklamasi-2630.html
***
Djokovic 2011'de yenilgisiz devam ediyor. Nadal'ı Madrid'de, kendi evinde ve toprak kortta yenmeyi başararak büyük bir işin üstesinden geldi. Roland Garros'da ne yapacağı elbette daha önemli ve can alıcı.
Mats Wilander, Nadal'ın Federer'in şampiyonluk sayısını geçeceğini iddia etti, karşısına Djokovic gibi bir rakip çıkması bu yönden de enteresan oldu, Federer'in yıllarca Nadal'la çarpışması gibi bir rekabete hazırlanabiliriz, bir yaş fark var aralarında ve Nadal'ın Federer'e uyguladığı maç stratejisi Djokovic'e kesinlikle sökmüyor. Nadal çok daha iyi bir oyuncu ancak Novak da sürekli kendini geliştiriyor.
29 yaşındaki Federer'e değinirsek, artık 1 ya da 2 Grand Slam kovalamaktan öteye gitmesi zor. Nadal'dan toprak kortta 1 set alması diri kalabildiğini gösteriyor ama yeterli değil. 3 sezon boyunca oynayacak 6 Wimbledon + US Open dışında şansı yok gibi, bence mutlaka burdan bir şeyler çıkarıp, bir şampiyon gibi bırakacak tenisi. umarım tarihin en iyi F1 pilotu Michael Schumacher'ın düştüğü durumlara benzemez.
***
Kenny Dalglish sözleşmesini 3 yıl uzatmış, futbol adına harika bir haber. Takımın başında kaldığı kısa sürede kanımca iyi bir iş çıkardı zaten, adı sanı bilinmeyen gençlere forma verdi, devre arası transferiyle takımın çehresini değiştirdi. Kuyt, Maxi ve Meireles müthiş bir form grafiği yakaladılar. Seneye Suarez ve Carroll da devreye girecektir, hatta bu sezon hiç esamesi okunmayan Steven Gerrard'dan da katkı alabilirse şampiyonluk adayı olabilirler yeniden. Birkaç transfer daha yapılacaktır, Ashley Young ismi geçiyor, biçilmiş kaftan, savunma ve orta sahaya birkaç takviyeyle eski günlerine dönebilir Anfield Road.
12 Mayıs 2011
A. Eren Loğoğlu
28 Ocak 2009
Verdasco'nun Yükselişi

Yaklaşık 3-4 aydır devam eden Ivanovic - Verdasco birlikteliğinin sona erdiğine dair magazinel haberler düşmeye başlamıştı bir haftadır. Bu süreç Verdasco'ya yaramış olmalı ki, Avustralya Açık 2009'da Tek Erkekler Yarı Finali'ne yükselmeyi başardı.
Eurythmics, "Sisters are doin' it for themselves" isimli şarkısında bu durumu şöyle anlatır ;
Now there was a time when they used to say
That behind every - "great man."
There had to be a - "great woman."
Ana'nın Wimbledon 2008'den bu yana süregelen düşüşü durmadı, yine erken elendi, Djokovic de sıcakları bahane edip elenince pek izleyemez oldum Avustralya Açık'ı. Roddick - Federer maçı var, Federer eler umarım, karşı eşleşmeden de Nadal gelirse, yüzyılın en heyecan dolu rekabetine dair bir final maçı daha izleme şansına sahip olacağız.
28 Ocak 2009
A. Eren Loğoğlu
04 Haziran 2008
Roland Garros 2008, Ajde Ana!

Nadal'ı hayretler içerisinde izliyorum, set vermeden ilerliyor. Nadal, gelmiş geçmiş en iyi toprak kort oyuncusu, tartışmasız, bu turnuvaya gelirken 110 toprak kort maçında 108 galibiyet almış, inanılmaz. Stockton to Malone konseptli Utah Jazz'ın Michael Jordan sebebiyle, gelmiş geçmiş en başarılı NBA takımlarından biri olmasına rağmen şampiyonluk görememesi ve hep 2. sırada kalması, Nadal'ın hep Federer'in arkasında 2. kalmasına benziyor çünkü Federer gelmiş geçmiş en iyi tenis oyuncusu, Sampras'ı çok seyretmiş biri olarak söylüyorum bunu, bir de asıl kriter olan başarıları var tabi ki. En iyi tenis oyuncusunun bir Grand Slam'inin eksik olması ve bunun için büyük çaba göstermesi gerekliliği ise çok etkileyici, heyecanlı. Hep Nadal kazansın, Federer çabalasın ve belki de kariyerinin sonlarında Jordan'ın Utah'taki big shot gösterimi gibi bir mükemmel son olsun istiyorum. Şimdilik erken Federer için.
Tek Erkekler'de Nadal-Djokovic karşılaşması var, süpriz olmaz sanırım. Djokovic en sevdiğim erkek tenis oyuncusu olsa da Roland Garros'da hep Nadal Federer'in karşısına çıksın isterim. Dün Djokovic'in maçı vardı, sadece ilk sete baktım biraz Ivanovic maçına denk geldiği için ve Novak çok zorlanıyordu. Gulbis'in sert ve etkili servis, ardından file önüne geldiği yalın oyun planı ilerleyen setlerde de etkili olmuş. Djokovic'in hala backhand drop ve backhand slice vuruşlarında zorlandığını gözlemledim.
Tek Bayanlar'da Ana Ivanovic, her ne kadar oyununu ve motivasyonunu önceki performanslarına göre beğenmesem de Yarı Final'e yükseldi, Jankovic'le karşılaşacak. Asıl sevindirici gelişmeyse Maria Sharapova'nın Marat Safin'in kız kardeşi Dinara Safina'ya yenilmesiydi. Safina çok etkili bir oyun ortaya koydu özellikle 2. sette. İlk sette inanılmaz dirençli olmasının karşılığını da almış oldu. Maria'nın elenmesiyle Ana'nın önü de açıldı kariyerinin ilk Grand Slam'ini alabilmesi için. Yine de Jankovic kolay kolay pes etmeyecektir ki Safina'nın da bu oyunuyla ciddi olarak Final için düşünülmesi gerektiğine inanıyorum, onun da karşısına Kuznetsova gelecek muhtemelen.
Umarım güzel, yetenekli ve genç Ana Ivanovic ilk Grand Slam'ini kazanır.
Ajde Ana!
Dipnot : Aklına Marat ve Dinara'nın soyadlarında neden bir A harfi farklı gibi bir soru takılanlar olabilir benim gibi, anladığım kadarıyla Slav dilleriyle ilgili bir kural sanırım A harfi eklenmesi.
Dipnot 2 : Ajde, Ana'nın sayı kazandıktan sonra sol elini yumruk yapıp çığlık atarken söylediği sözcük ve Haydi anlamına gelmekte. Bi nevi imza hareketi ve söylemi. Bu imza hareketinin bir de resmi logosu var, daha önce tenis oyuncularında logo kullanan var mıydı, bilmiyorum. Logo fotoğrafın sol alt kısmında görülebilir.
4 Haziran 2008
A. Eren Loğoğlu