Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2011

III. Fatih Terim Dönemi



Gelişinin emareleri ortaya çıktığından dün değinmiştim biraz konuya;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/05/futbol-akl.html

Devamını da getirelim.

Başkan Ünal Aysal 19.05.2011 tarihinde saat 19.05 itibariyle Terim Galatasaray'ın yeni teknik direktörüdür dedi televizyon ekranlarından. Ve söylemini de özellikle 20.45 sekansına denk getirdi, detay açısından güzeldi. Seçimde 1905 oy alıp başkanlığı garantilemesi de bir başka sayı büyüsüydü. Burdan girmişken, Terim'in ilk geldiği 1996 - 1997 sezonunun öncesinde şampiyonluğa oynayan iki takım Fenerbahçe ve Trabzonspor'du, kazanan sarı lacivertliler olmuştu ve son golü atan Aykut, teknik direktör de Şenol Güneş idi. Zaman makinasıyla 15 sene geriye gidiyoruz gibi.

Öncelikle biraz başkan hakkında izlenimleri yazayım. Bir kere çok kısa ve net ifadeleri, futboldan anlamadığını ve bu işi bilenlere bıracakağını belirtmesi de etkileyici. Kurumsallaşmayı çok önemsiyor ve Terim'i de sanırım bu yapıyla ikna etmeyi başarmış. Çim sahaya kadar futbolu bir kurul yönetecek -Öztürk, Dürüst- ve çim sahada takımın başında Terim olacak. Yani Fatih hoca sadece teknik taktik işler ve antrenmanla ilgilenecek. Geriye kalan transfer, organizasyon, destek, lojistik gibi kavramları kurul kararlarıyla sonuçlandırılacak. Aysal ve Terim de kurulda yer alacak. Bülent Tulun başkanın futbol danışmanı, muhtemelen bu kurulda olmayıp rapor sunacak, Abdürrahim Albayrak da futbolcu yönetimiyle ilgilenecek sanırım, Terim burdan da elini eteğini çekiyor, sopalı adam değil artık başkanın tabiriyle. Sportif A.Ş.'nin başında Thomas Kurth gibi bir profesyonel getirilecek. Peter Kenyon başkanın yurtdışı işlerinde danışmanlık yapacak.

Yapı aşağı yukarı bu şekilde, başlangıç olarak hiç fena durmuyor ancak işleyişini, çekişme ve çakışmaları, kriz anlarını görmek gerekir yargı oluşturmak için. Terim'in adaptasyonu meselesi çözüme kavuşur kısa zaman sonra.

Bunun dışında Aysal'ın ekonomik yönden kulübü Ekim ayına kadar 100 küsür milyon Euro'luk bir borçtan kurtarması gerektiğini ve bunu banka kredileriyle çözeceğini ifade etti, cebinden para harcamak yerine, bu da önemliydi.

Centilmenliği, Galatasaray kültürüne yaptığı atıflar da dikkat çekiciydi.

Fatih Terim'e dönersem;

2008 Avrupa Şampiyonasıyla gösterdiği görece başarıyı, 2010 Dünya Kupası elemelerinde tekrarlayamayıp köşesine çekilmişti yeniden. Hatası Türkiye'yi yeni bir format ile tanıştırmamasıydı, özellikle Almanya'daki genç oyuncularla.

Bu son şansı, teknik direktörlük yapmak istediği ve hırsını koruduğu söyleniyor. Yanlışlarından arınabilirse, kendisinden beklentilerin düştüğü bir ortamda ve kurumsallaşmanın etkisiyle başarılı olma olasılığı var. Takımın başında birkaç sene kalıp, kısacası durumu düzeltip üst yapıya çıkacakmış gibi bir hava da esebilir bir süre sonra.

Fatih Terim, Galatasaray Spor Kulübü tarihinin en başarılı teknik direktörüdür futbol branşında. Toplamda 12 kupayı müzeye sırtında taşımıştır. 4 sene üst üste lig şampiyonluğu gibi hayal kurması bile zor olan bir işin altına imzasını atmıştır. UEFA Kupası'nı getirmiştir bu ülkeye, üstelik de turnuvanın zorluk derecesinin en yüksek olduğu dönemlerden birinde. 2000 senesinin 4 yarı finalistinden üçü -Arsenal, Leeds ve Galatasaray- ertesi sene ŞL'nde çeyrek final oynama başarısı göstermiştir.

Galatasaray'a gelmiş en iyi teknik direktör sıfatını da ona verebilir miyiz, bu tartışılır. Lucescu ve Rijkaard önce sayılabilir ancak onların da Galatasaray'a ne kazandırdıkları bizim için elbette daha sahicidir.

Rijkaard'ın 1 ŞL kupası ve 2 La Liga şampiyonluğu vardı ancak onu hesaba katmamak gölge etmemesi açısından daha doğru. Türkiye'de hiçbir varlık gösteremedi çünkü.

Lucescu'ysa 2 yıl zarfında 1 Süper Kupa, 1 ŞL Çeyrek Finali ve 1 lig şampiyonluğu kazandırdı Galatasaray'a. Ayrılmak zorunda kalıp Beşiktaş'a geçti ve yine lig şampiyonu oldu takımı, toplamda 2 yıl üst üste şampiyon apoletini diktirdi ceketine. ŞL gruplarından üç defa çıkmayı başardı, Terim bunu hiç beceremedi, dikkate değer bir nüans. Ali Sami Yen'de 16 maç üst üste kaybetmedi Avrupa kupalarında, aslında sadece ŞL'nde. Ligde de 17 maçta 17 galibiyet çıkardı iç sahada, seri uzmanıydı. Abartılı bir yorum olduğunu kabul etmekle birlikte, haksızlıklar olmasa Türkiye'de 4 sene üst üste şampiyonluk görebilirdi. Beşiktaş'ı UEFA Kupası'nda Çeyrek Final'e taşıdı ayrıca.

Ukrayna'da 5 lig şampiyonluğu yaşadı. UEFa Kupası ve ŞL'nde Çeyrek Final son 2 yılda başardıkları. Tablo şöyle;

2000 - 2001 Süper Kupa, ŞL Çeyrek Final, ligde 2.
2001 - 2002 ŞL 2. gruplar, lig şampiyonluğu
2002 - 2003 UEFA Kupası Çeyrek Final, lig şampiyonluğu
2003 - 2004 - (17. hafta sonunda yenilgisiz 43 puanda iken meşhur Samsun maçıyla başlayan düşüş)
2004 - 2005 lig şampiyonluğu
2005 - 2006 lig şampiyonluğu
2006 - 2007 ligde 2.
2007 - 2008 lig şampiyonluğu
2008 - 2009 UEFA Kupası, ligde 2.
2009 - 2010 lig şampiyonluğu
2010 - 2011 ŞL Çeyrek Final, lig şampiyonluğu

11 yılda 7 lig şampiyonluğu ve 3 ikincilik, 2 Avrupa Kupası ve 3 Çeyrek Final, sürekli gruplara yükselen takımı yaratmak aynı zamanda, süreklilik ve gelişimini sürdürme, başarılarında hep bir devamlılık olması.

Terim'inse 96 Avrupa Şampiyonası'na Türkiye'yi götürme, 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Yarı Final gibi ekstra bir kariyeri var. AC Milan tarafından tercih edilmesi ve bence Fiorentina'da görece başarılı olması da hanesine yazılır.

2002 - 2003 sezonu Lucescu ve Terim'in yollarının biraz hüzünlü bir şekilde kesişmesiydi. Yine abartılı olmakla birlikte, 2 derbiyi de kaybederek şampiyonluğu vermişti Terim ancak haksızlıklar olmasa 5. şampiyonluğuna uzanabilirdi de. Adanaspor maçında diğer taraftaki yardımcı hakemin bayrağı hala zihinlerde.

1992 - 2000 arasını sürekli yükselerek geçiren Terim, sonraki on yıl düşüşler yaşadı. Lucescu'ysa tam tersi 2000'den sonra yükselişe geçti. Buradaki fark biraz da futbolun gelişimine ayak uydurmakla ilgili.

Türkiye'ye tandem, dörtlü çizgi savunma ya da markaj yerine alan savunması modelini 90'larda Parreira getirmişti 1994 Dünya Kupası'nı kazanan Brezilya'dan uyarlayarak. Uche & Högh merkez savunma ve önlerinde Kemalettin şeklinde.

Bu uygulamayı, Derwall'den bu yana süregelen Alman ekolüyle donatılmış Galatasaray'a taşıyarak modern futbolun gereğini yerine getiren Fatih Terim'di. Medya devrimi anlamakta güçlük çekti. Terim'in getirdiği en verimli yenilik de ön alanda baskı yapıp topu çabuk kazanan bir takım yaratmasıydı, Avrupa hiç böyle bir futbola tanıklık etmemişti.

2000 Avrupa Şampiyonası'nda Çeyrek Final, 2002 Dünya Kupası üçüncülüklerinin de mimarıydı elbette.

Lucescu, devrimciden çok iyi bir yöneticiydi, taktisyendi, bu yüzden gruplarda başarılıydı. Galatasaray, Beşiktaş kontrol, Shakhtar hücum futbolu oynuyordu, değişkenlik gösterebiliyordu.

2002 Dünya Kupası kazananı Brezilya'nın üçlü alan savunması -ki 1994'le tarihe gömdükleri libero sistemine markaj yerine alan boyutunu katarak- modelini Beşiktaş'a getirmesi ve daha da ilginç olanı, bu denemeyi Galatasaray'ın başındayken bir hazırlık turnuvasında Bayern Münih'e karşı gerçekleştirmesiydi.

Terim'se, bu ülkeyi futbol alanında Avrupa seviyesine taşıyan adamdı, bu yüzden yeri ayrıdır ve pek çok veriden bağımsız değerlendirilmelidir. Elbette Galatasaray için de bambaşka bir

Ünal Aysal'ın transfer açıklamaları da oldu.

Elmander'i söyledi, ardından söylemek "çok sakıncalı" tanımıyla Selçuk'u işaret etti ve en son bir orta saha -Kallström- ve çok süpriz bir kaleci gelebilir haftaya dedi. Süprizden kastının dünya çapında biri olduğu anlaşılıyordu. Buffon, Julio Cesar, Frey gibi yaşı ayrılmaya uygun biri olabilir. Muhtemelen Frey. "Çok iyi isimler" tanımlamasından Drogba da çıkarılabilir.

Elmander ve Selçuk için bonservis ödenmeyecek, yine bu yöntem tercih öncelikli.

Bence Baros + Elmander dönüşümlü olacak, Nonda zamanı gibi. Sakatlık, ceza ve rotasyon hallerinde birbirlerinin yerini alacaklar.

Stancu ne olur bu durumda, muamma. Bunun yanında Pino'nun da ne olacağı belli değil. Bence ikisine de yeterince şans verilmedi, ortam çok sağlıksızdı bir oyuncunun patlama yapması için. En azından Stancu'nun +2 kontenjanından kalmasında yarar olabilir.

Kallström gelirse Culio ne yapılır, ikisi de sol iç.

Arda kalır + Selçuk olacak, etti 2, Sabri'yi de say oldu mu 3, Servet'i de koyacağız mecburen, al sana 4 yerli diyeceklerdir. H Balta kalır da onbir oynar mı şüpheliyim.

4 - 3 - 3

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Yabancı / Yerli Sağ İç, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Arda, Baros (Elmander)

4 - 2 - 3 - 1

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Arda, Yabancı / Yerli Sol Açık, Baros (Elmander)

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Yabancı / Yerli Forvet Arkası, Arda, Baros (Elmander)

4 pozisyondan birini yerli seçecekler onbir için. Asıl önemlisi alternatifi iyi bir yabancı da düşünülmesi, sol bek bulurken + kontenjanından bir de yabancı sol bek akılcı olabilir. Uzun süreli sakatlıklar da takım omurgasını bir şekilde dengelemek çok önemli, diğer türlü zayıf bölgelerden ritmi bulamıyoruz. Yerli Sağ İç Yekta veya Yerli Sağ Açık C Kazım tercihlerini de görebiliriz veya Baros'un konumunda Drogba.

"Hatalarımdan ders aldım" demiş sanırım Adanalı.

Hayırlı uğurlu olsun, umut ve heyecan yeniden bünyelerde, artık yeni ve güzel günlere uyanma zamanı, yuvana hoşgeldin Fatih Hoca, hiç ayrılma bizden.

***

Hamit de Real Madrid'de

Yine Mourinho tercihi, 28 yaşında takımında yedek olan bir oyuncuyu Real Madrid'in alması enteresan. Geçtiğimiz sezon ŞL Finali'nde oynamıştı Inter'e karşı, ordan da not etmiş olabilir. Paralar suyunu çekti belki de, Hamit bonservissiz, Nuri 12 milyon, Mesut 15 milyon Euro'ydu.

Sanırım o bölgede alternatif olarak düşünüldü, ayrıca sağ bek de oynayabiliyor. Tam tahmin ettiğim gibi, özel biri orta sahayı komple Alman yapacak nerdeyse, Bastian'ı alamıyor sadece. Sneijder ve Fabregas'ı da takımları vermiyor yine. Lampard yaşlandı, Gerrard Liverpool'dan koparılamıyor. Mecburen alternatif üretmek zorunda, dikine çok hızlı topu aktarmak ve kontratak için.

Son ihtimal Mourinho Barça'yı nasıl alt ederim diye diye balatayı sıyırdı, takımın seviyesini düşürüyor.

Biraz da eğlenelim;

Real Madrid Türk oyuncu sayısında Fenerbahçe'ye yaklaştı.

Ayrıca Real Madrid'in Türk oyuncu sayısı, İspanyol sayısına yaklaştı, en azından as kadroda, bilinen oyuncularda. Kaleci -Volkan- sağ bek -Gökhan- ve Barça maçlarında sürekli hakem, rakip oyuncularla didişen orta saha -Emre- İspanyol, pardon Türk, pardon İspanyol. Karıştırdım iyi mi! Casillas, Ramos, Alonso'ydu doğru! Türkler de hafiften Güney Amerika kolonisi kurmaya başlarlar.

***

N'aptın Lars Von Trier baba, az mı ağlandı "Dancer In The Dark" filminde, umarım bir anlık, lafın gelişi söylenmiştir, zaten toparlayamadım diyerek saçmaladığını da belirtmiş o esnada. Brecht'ten esinlenirdin hani, Dogville ve Breaking The Waves hatrı var, biraz susalım ve yanlış anlaşıldığına inanalım;

http://www.ntvmsnbc.com/id/25214766/

***

Pirlo boşta, sözleşmesi sona eriyor ve ayrılma niyetinde.

Albertini'nin son demlerinde Barça'ya gitmesini hatırlatıyor, belki gelir tarihin en iyi takımına, Mascherano'yu savunmaya almışken, sevimsiz Sergio'dan süre çalar. Demetrio hiç oynayamamıştı, çok yaşlıydı sanırım transfer edildiğinde. Pirlo daha 31 - 32, Xavi'yle aynı.

***

İlkay Dortmund'a Nuri yerine, Mehmet Ekici Bremen'e Mesut yerine transfer edilmişler bile.

Ömer Toprak Leverkusen'e, Tunay Torun Berlin'e yol almış.

Hamit ve Nuri Madrid'de, liste daralıyor.

***

Son çeyrek 4.28'e kadar 73 - 73 ve King James sahneye çıkar. 9 sayı -tamamı şut- 3 ribaund 1 top çalma ile maçı kazandırır. Jordan'ın gölgesi gibiydi. Seri 1 - 1 ve Florida'ya taşınıyor, Chicago'nun işi zorlaştı.

20 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

31 Ocak 2011

Estrella Damm sunar: Barselona bize ne ifade ediyor?



Barça'nın resmi sponsorlarından Katalan birası Estrella Damm'in reklam videosu;

http://www.youtube.com/watch?v=s0O49MNnZSY

Katalan müzik grubu "Els Amics de Les Arts" üyeleri oynuyor görselde. Katalanca çeviri yapan birinin İngilizcesiyle, diyaloglar;

- Leo Messi best player of the world, Andres Iniesta second and Xavi third. The three formed on La Masia, the three were made here as Pedro, Bojan, Busquets and Valdes, Pique, Puyol, all of them made here and Pep Guardiola who most consider the best coach of the world. Born in Sampedor and made in La Masia. Do you realise? It's possible that we would have the best football team of history and most of their players are made here.

Girl: What do we have? (expression for ask to the waitresss, they play with words)

- What do we have? We have the Pyrenees, full of snow on winter and 580 km of coast from Alcanà to Portbou, 336 days of sun per year, we have L'Emporda, La Fageda, La Cerdanya, El Delta de L'Ebre, L'Estany de Sant Maurici and Aiguestortes, (all places in Catalonia) we have La Sagrada Familia and The Parc Güell, built here by a big man of here (Architect Gaudí), we have all the beautiful stuff that Miró did (painter), we have Dali's eggs at Portlligat (artist) and we have lots of stories of Merçé Rodoreda and Monzó (writers), visual poems of Joan Brossa (poet) and by the way we have and we'll always have the words of Joan Manel Serrat (poet-singer), we have things that only we have: el tió, el caganer, la sardana, la patum and the castellers (Catalan traditions). Well now they aren't only ours, they belong to all the Humanity (word-play with World Heritage), we have Llonganisa from Vic, the Recuit of Fonteta, of Ullastret (Catalan gastronomy) the galetes of Camprodon, the Calçots and the Romesco, the Capipota, the Trinxat and the best Anxoves of the planet (Catalan gastronomy) and we have the best chefs of the world, doing incredible dishes with the good things we have here, our things, good things that we have...

Estrella Damm, official sponsor of FCB.

***

Barselona'da bir barda, dergi / gazete okuyan -muhtemel Ballon D'or haberi, El Mundo Deportivo ya da Sport- ve birasını yudumlayan adam, şehrin sembolü, temsilcisi, bir kulüpten daha ötesi FC Barcelona'yı anlatıyor bar çalışanı kıza. Mekana yeni giren bir başka kız, aslında içki sormayı amaçlayıp neyiniz var diyor. Sahneyi bardan ayrılan grup üyelerinden biri alıyor ve şehrin, kültürün sahip olduğu pek çok değeri dile getiriyor. Beyoğlu, Tünel benzeri bir ara sokağa çıktığında, grubun diğer üyeleri de ona eşlik ediyorlar. Birinin elinde siyah kaplı bir kitap var, kime ait olduğu anlaşılmıyor. Ekrana dayanışmalarını özetleyen bir garson çalışması da yansıyor, arka plandan.

Tek sözcükle, büyüleyici!

Estrella Damm birasının, iki güzel reklamı daha bulunuyor, mutlaka izleyin, müzikler, mekanlar ve kurgu olağanüstü, özellikle ilkinde;

http://www.youtube.com/watch?v=1VRZlSSIrwY

http://www.youtube.com/watch?v=hhKpOz4SROE

İsveçli, Billie the Vision & The Dancers grubunun Summercat şarkısı yırtıyor gecenin sessizliğini, tonight tonight tonight tonight I wanna be with you tonight...

31 Ocak 2011

A. Eren Loğoğlu

02 Ocak 2011

Zihinden Geçen Ne Varsa 3!



Black Swan

Yine yapmış yapacağını Aronofsky. Film kesinlikle bir başyapıt, çekim tekniği, ambiyans, karakter tahlilleri, ilişkilere ve bazı kavramlara tersyüz eden bakışıyla. Olay örgüsü karmaşık değil, hatta sıradan bile görülebilir ancak yönetmenin olayları bizlere algılatma şekli, işin sinematografi kısmı büyüleyici. Nina'yla birlikte koridorlarda dolaşan biri oluveriyorsunuz, kuğuya dönüşüp dans ediyorsunuz onunla.

Psikolojik bir gerilim de sunuyor konu, Nina üzerinden. Kırılganlık, kabuğunu kıramama ve kontrası baştan çıkarıcılık, kafası estiği gibi davranma dönüşümlerini yaşayan bir karakter var karşımızda. Aslında ikiye ayrılmış bir karakter, aynada başkasını gören. Haliyle gel gitleri olan, siyah ve beyaz arasında dolanan kız ile onu büyütmek uğruna kariyerinden vazgeçen bir annenin zorlu ilişkisi anlatılıyor yoğunlukla. Çok çarpıcı gerçekten bu kısımlar. Nina'yı dönüşüme itense onun disipline dayalı bale ve yaşamının tam tersinde konumlanmış Lily karakterinin yerinde gözü olduğunu düşünmesi.

Clint Mansell müzikleri eşliğinde, biraz Fincher'ın Fight Club tadında ama en önemlisi Aronofsky'nin yönetmenliğinde, film işlendiği gibi kusursuzluk sunuyor.

Ve Natalie Portman, ayrı bir paragraf açmak gerekiyor ona. Tek başına oynuyor, şekilden şekle giriyor yüzü, olağanüstü bir performans baştan sona. Bu oyunculuğa Oscar vermeyecek Akademi kendini feshetmeli, o derece!

Yeni Yıl

Bir daha hatırlamak istemeyeceğim, lanetli ikibinon geride kalıyor, 2011 ise; "It's gonna be legen -wait for it- dary" şeklinde geçecek, hissediyorum.

Basketbol El Clasico

20 sayı farkla bitti maç, Barça kazanma geleneğini sürdürdü.

Xavi Pascual vs Ettore Messina karşılaşmaları 10 - 3 oldu, Messina Madrid'in başındayken 9 - 1'e geldi durum.

Messina'nın çaresizlik kaderini Mourinho'ya bulaştırmasını umuyorum, gerçi 5 - 0 ile başlangıcı yarattı aslında.

İlginç bir nokta da bizim maçla olan konum benzerliğiydi. Madrid ilk, Barça 2. sıradaydı ve Barça kazanıp liderliğe yükseldi.



Kilise

Camp Nou'da oyuncuların sahaya girdiği tünelden çıkmadan hemen önce, koridorun sağında kilise vardır. Aslantepe'ye de mescid düşünülüyormuş burdan feyzalınarak. Oyuncuların inançlarına değer verilmesi önemlidir elbette ama ben, Johan Cruyff'dan bir alıntı yaparak noktalayayım konuyu;

"Dindar değilim. İspanya'da çimlere ayak basmadan önce 22 futbolcu da istavroz çıkarır. Eğer bir faydası olsaydı bütün maçların berabere gitmesi gerekirdi."

http://www.youtube.com/watch?v=2dok1wQVbkA

Je Vais Bien Ne T'en Fais Pas

Film, Fransız bir ailenin kahredici dramını anlatıyor, etkileyici bir baba figürüyle. Başrolde Melanie Laurent oynuyor büyüleyici güzelliğiyle, ona yeni Marion Cotillard denilebilir. Filmin şarkısı Aaron'dan Lily, mutlaka dinleyin;

http://www.youtube.com/watch?v=N5w_eBFjZL4

Thom Yorke - The Eraser

Zeitgeist taşıyan bir solo albüm. Nasıl ki 70'ler Pink Floyd ile anılıyorsa, 2000'ler de Radiohead ile hatırlanacak. Şarkıları birbirinden ayıramasam da Black Swan başka bir şey!

2 Ocak 2011

A. Eren Loğoğlu

01 Mayıs 2010

Maradona by Kusturica



Belgesel, yönetmen Emir Kusturica'nın, Sergio Leone'nin unutulmaz Western filmi "il buono il brutto il cattivo" -İyi, Kötü ve Çirkin- ile özdeşleşen Ennio Morricone müziğini, gitarında çalmasıyla açılıyor. Western denildiğinde akla ilk gelen tınıdır, düello canlanır birden gözlerinizin önünde. Yönetmen, bir nevi saygı duruşunda bulunuyor, Leone'ye, Morricone'a, hatta Clint Eastwood'a. Müzik bittiğinde sinema dünyasının Diego Armando Maradona'sı olarak tanıtılacaktır Emir. Daha sonra Underground filminden bir Balkan ezgisi alır sırayı.

Jorge Luis Borges, zamanında, Arjantinlilerin ona limana demir atmış tekneleri hatırlattığını yazmıştı. Ancak o harika yazar Diego Armando Maradona'yı hesaba katmamıştı. El Diego annesine sadece doğana kadar demir atmıştı. Sonrasındaysa, güvertesinde tek bir halat dahi olmayan bir tekneye dönüştü. Diego, "Dolly Bell'i hatırlıyor musun?" adlı ilk filmimin de kahramanı olabilirdi. Ve Gorica'nın Saraybosnalı varoşları da kolaylıkla Buenos Aires'in Fiorito'su olabilirdi. Diego'yu "Babam İş Gezisinde" adlı filmimde siyasi açıdan fırtınalı zamanlarda zina suçundan hapisteki baba rolünde oynarken hayal etmek zor olmasa gerek. Ve hiç bir şey, futbol sihirbazını Kara Kedi, Ak Kedi'de en büyük düşmanı kendisi olan kendine zarar vermek için her şeyi yapan adam rolünde izlemekten daha doğal olamazdı.

Maradona kilisesi ve temsil ettiği değerler, kutsal kitap El Diego, Maradona'nın Stop Bush tişörtüyle Arjantinlilere seslenmesi ve Meksika 86'da Tanrı'nın Eli.

Bir milyardan fazla insanın aynı anda zıpladığı o anda dünyanın ekseninden oynamaması mucizevi bir olaydı. Bu an, Meksika'daki Dünya Kupası'nda, Maradona'nın İngiltere'ye attığı golü kutladığımız andı. Dünya, Güneş'in etrafındaki sarsıntısız yolculuğunu sürdürdü çünkü bu zıplayışlar adalet adınaydı. Hatta Tanrı dahi olaya karıştı. İngiltere karşısındaki ilk gol, bir futbol şampiyonası söz konusu olmasına rağmen, elle atılmıştı. O an, IMF'ye çok ciddi borçları olan bir ülkenin dünyaya hakim olan ülkelerden birine karşı zafer kazandığı nadir anlardandı.

"Kim bu adam?" diye sordum kendime. Kim bu futbol büyücüsü? Dünya futbol sahnesinin Sex Pistols'ü! Kokain kurbanı, uyuşturucuyu bırakınca, önce Falstaff, sonra da bir spagetti reklamı gibi göründü. Eğer Andy Warhol yaşasaydı, eminim Marilyn Monroe ve Mao Tse Sung gibi Maradona'nın da sepya bir tablosunu yapardı. Eğer hayatının tamamını futbol sahasında geçirebilseydi mutlu bir adam olurdu. Nitekim hakem maçın son düdüğünü çalınca ve El Diego, tüm zamanların en iyi futbolcusu, köşe direğini geçip soyunma odasına yürümeye başladı mı, tüm sorunları da başlardı.

Maradona, İngiltere maçı öncesinde, halkı için oynadığını ve bunun bir savaş olduğunu söylüyordu, Falkland Savaşı'na gönderme yaparak. Margaret Thatcher'ın İngiltere'si Arjantin'in Falkland adasını 1982'de işgal etmiş ve 700'e yakın Arjantinli öldürülmüştü. Halkın çocuğu Diego, unutmamıştı bu yakın tarihi ve acıları. Eliyle attığı gol için bir İngiliz'in dolu cüzdanını çalmak gibiydi diyordu, dürüsttü.

Bu sevimli tonton, dünyanın en iyi futbolcusundan çok, Meksika devrimini anlatan bir filmden çıkmış bir karaktere benziyordu. Sanki bir Sergio Leone ya da Sam Peckinpah filminden fırlamış gibiydi. Sanki kötü şöhrete sahip bir kaç kadına hoşça kal deyip, üstüne sinmiş devrimci barutu kokusuyla bir odaya dalmış gibiydi. Bir şeyden emindim. Eğer futbolcu olmasaydı, bir devrimci olurdu. Maradona, tehlikeye atılmak için teşvike ihtiyaç duymazdı. Devrimcilik kanında vardı.

Maradona, Emir'le tanıştığı gece, politik tavrıyla ilgili konuşmaların ardından Fidel ve Che dövmelerini gösteriyordu.

Fiorito'dan Maradona'nın evine doğru yaptığımız yolculuk bende ilk filmim Dolly Bell'i Hatırlıyor Musun'un setine gidiyormuşuz hissini uyandırdı. Fakirlerin gecekondularına bakarken, sanki sahnenin ardında saklanan her yüzü tanıyormuşum gibi hissettim. Dolly Bell'i çekerken, fakir şehir insanının en harika vasıflarını keşfettim. Zenginlerin evlerinden uçup yoksulların evlerine taşınan o aristokrat ruh. Kuralların saygıyla karşılandığı ve fedakarlıkların yapıldığı aile içindeki o eşsiz erdem. O zamandan beri, o aristokrat ruhu kolaylıkla tanıdım. Biliyordum ki, yoksulluk batıda bir utanç sebebiyken burada, Balkanlarda bir acı ifadesiydi. Kendisine daha çok para teklif eden River Plate ile Boca Juniors arasında seçim yaparken, Diego tamamen bu aristokratik sebepler yüzünden Boca'yı tercih etti. Boca daha az para ödüyordu ama onlara katılarak, yıllar öncesinde Bombonera Stadı'nın yanından geçerken babasına günün birinde Boca için binlerce insanın önünde top oynayacağına dair verdiği sözü tutarak bir hayali gerçekleştiriyordu.

Diego, Boca Stadı'na 24 yıl sonra, taraftarlarının önüne elinde zayıf aleviyle ürkekçe uyuşturucu bağımlılığının yer altı dünyasından gelen yolunu aydınlatan bir fener taşıyarak emekli bir futbolcu olarak geldi.

Bir defa Tanrı, her zaman Tanrı.

O gece bana Mezopotamya Tanrısı Gılgamış'ı hatırlattı. Diego'nun oraya kabul ediliş şekli, ilahların tüm günahlarının affedildiğinin ispatı gibiydi.


Yoksulluk içinde geçen çocukluk döneminde Arjantin'e Dünya Kupası kazandıracağını söylediği bir kayıtta vardı. Zengin fakir arasındaki uçuruma dikkat çeken ve bundan politikacıların sorumlu olduğunu anlatan Diego, adalet anlayışını Che okumaktan, araştırmaktan ve Küba'dan aldığını söylüyordu.

Gabriel Garcia Marquez bana dedi ki: "Eğer Latin Amerika tarihinde Castro olmasaydı Yankiler çoktan Patagonya'ya yerleşmişti bile. Ve hepiniz de İngilizce konuşuyor olurdunuz."

Maradona'nın Fidel ile 1987'de tanışması, ailesini de tanıştırması, Amerika'nın verdiği bir ödülü reddetmesi, Fidel ile Arjantin, Küba ve Che hakkındaki uzun sohbetleri ve bir havuzda yüzerken, biraz da sarhoş gibi hareket ederken, derinden gelen bir ses ve samimiyetle Fidel tezahüratı yapması üst üste sekanslar olarak yer alıyordu. Prens Charles'ın kendisiyle tanışmak istediğini ancak eli kanlı birinin elini sıkmayacağını belirterek bunu kabul etmediğini belirtiyordu.

Mar Del Plata'ya giden trende, günümüzde dünyayı ve kendi kaderini paran ya da atom bombaların olmadan etkileyebileceğine dair safça fakat ikna edici bir düşünce vardı. Görünüşe bakılırsa dünya sadece futbol maçlarında zayıf ülkelerin güçlü olanlara karşı epik bir zafere ulaşıp tatlı bir intikam alabildiği bir yer haline gelmişti. Trenlerin bende oluşturduğu karşı konulamaz titreme ve tarifsiz heyecan bu trenin sadece Mar Del Plata'ya gitmekle kalmayıp, onun da ötesinde Latin Amerika'yı daha iyi günlere taşıdığı inancına dönüşüyordu.

Maradona 2005'te Napoli'ye dönmüştü, Arjantin'de Tanrı'ydı, İtalya'daysa Mesih. Öyle de karşılandı. Hatta dönemin Napoli başkanı Ferlaino'ya göndermelerde bulunan tezahüratlar yapıyordu taraftarlar. Biraz da megaloman bir tavırla anlatıyordu her şeyi: "Napoli'ye kazanmayı öğreten bendim. Güney kuzeyi yenemez diyorlardı, Torino'da Juventus'a 6 gol atıp, yendim. Bir güney takımı avukat Agnelli’ye altı atıyor, düşünebiliyor musunuz?” Arjantin'in Dünya Kupası'nda İtalya'yı elemesini, İtalyanların, tarihlerinin en büyük felaketi olduğunu ve İtalya Federasyon başkanı Matarrese'nin -aynı zamanda bir mafya babası- Almanya ve İtalya arasında finali ayarladığını söylüyordu. Bunlar gerçekleşmeyince Maradona'yı bitirme operasyonu başlayacaktı, tabii Caniggia'yı da. Dopingle suçlandılar, Maradona, İtalyan futbolunda bizim dışımızda kimse aspirin dahi içmedi öyle mi diyerek ironi dolu bir yaklaşımda bulunuyordu bu duruma.

Belgeselin müzikleri olağanüstü, Maradona'nın Belgrad'a indiği sırada çalan Balkan ezgileri hele. Diego'nun Belgrad caddelerinden arabayla geçerken, insanlara seslenmesi ve şaşkın bakışlara maruz kalması yüzünüzde kalıcı bir gülümseme oluşturabilir. Ratones Paranoicos isimli Arjantinli rock grubunun Para Siempre Diego şarkısının ezgisi de usulca takılır dillere.

Diego'nun çocukluğunda gece gündüz hiç durmadan futbol oynadığını anlattığı kısımlar doyumsuz bir tat bırakıyordu. Gece oynamanın, topu zor görmenin, ertesi sabah gündüz vakti oynadıklarında oyunu zihinlerinde devam ettirmelerine neden olduğunu ve sanki daha hızlı ve iyi oynadıkları düşünmeye sevk ettiğini ifade ediyordu, çarpıcı bir tespitti elbette ve Maradona olmanın farkını ortaya koyuyordu.

Diego'nun ölüme yaklaştığı zamanlarda;

Buenos Aires'e olan seyahatlerim boşunaydı ve Diego'nun tek yolu ölümle yaşam arasında gidip geldiği o ince çizgi olmuştu. O sene çöküverdi ve hayatında kendine zarar verebilecek her şeyi yapmıştı. Aynen futboldaki yeteneklerinin diğer herkesten çok daha üstün olması nasıl olağanüstüyse, sürdüğü hayat da normal bir hayatın temelini oluşturan her şeyin parçalandığı bir başka olağanüstü durumdu. Sanırım bu yüzden ne olursa olsun onu bu kadar sevdiler. Normal olmak artık insanların ilgisini çekmediği için. Normal artık çok basit kalıyor ve artık herkes daha çok şey istiyor. Normal olmak sevilmek ve saygı görmek için gerekli bir şart değil ve bir insan ölüme meydan okuduysa üstelik bu insan Diego gibi yüreğinden konuşan biriyse azizlik mertebesi yakın demektir. Tek sorun azizliğin zamanının gelmemiş olmasıydı ve bence uyuşturucu bağımlısı olmasının sebebi de budur.

Arjantin olur da tango olmaz mı?

İnsanların Buenos Aires'te şafak vaktinde açık alandaki kafelerde toplanıp tango dinleyip ağlamalarını izledim. Tango 1883 yılında bir genelevde ortaya çıktı ve Jorge Luis Borges tangoyu 'yaslı kocaların dansı' diye tanımlar. Tango, dansçıların ileri geri gidip gelmesiyle bir ağırbaşlılık ifadesi fikrini ortaya çıkardı. Tango açık bir şekilde Thatanos ve Eros'un birleşimini ifade eden bir danstır. O 'ram tam tam tam' hareketinde ölüm kadar zarif, doğum kadar güçlü olan hayatın temel unsurları birleşmiştir. Ve hareketlerin değişmesi, zamanın düşünceleri nasıl da düzelttiğini ve ağzımızı her açtığımızda saçmalama riskimizin ne kadar çok olduğunu anlatır. Tangonun eski zaman genelevlerinde ortaya çıkmış olması ona günümüz genelevlerinde asla bulunamayacak olan bir masumiyet katar.

Buenos Aires'te bulunan ünlü Cocodrilo barı, Maradona Kilisesi'nin de sponsorudur. Maradona tişörtlü insanların haykırışları, dans eden güzel kızlar eşliğinde yenilen yemekler, yudumlanan içkiler ile sınırsız bir eğlence anlayışı sunar ziyaretçilerine. TV'lerde Maradona golleri de izlenebilir.

Cocodrilo kulübünü ziyaret ettikten sonra psikiyatrinin temel prensipleri sarsıldı. Jung'un teorisi yaşama içgüdüsünün insanı yemeğe götüreceğini savunurken Freud 'Arzulu Aşk' denen cinsel ilişki yoluyla türlerin çoğalmasını sağlayan temel güdüyü kabul eder. Fakat Maradona'nın gollerini, Omar'ın ihtişamlı yemeklerinden ve dansçılardan daha çekici bulunca Borges'in 'Tango genelevlerde doğmuştur' derken rock'n roll ya da günümüzün tangosu fark etmeksizin haklı olduğunu anladım. En önemli şey ise Jung'un yaşama içgüdüsü ve Freud'un türlerin üremesi üzerine olan düşüncelerine ek olarak Maradona'nın gollerini de insan hayatına yön veren üçüncü psikolojik akım olarak kabul etmek gerektiğidir.

Emir Kusturica da üçüncü akıma kapılan futbol romantiklerinden biridir.

Dalma ve Giannina, Maradona'nın kızları ve Diego geçmişiyle yüzleşirken en çok acıyı bu noktada hissediyor. Kızlarının büyümesini görmediğiyle ilgili olarak "Tüm bunları kaçırabilecek kadar adileşmişim" diyebiliyor. Eşi Claudio'nun kızlarına koruyucu melek olması ve Maradona'yı bırakmaması ailenin ayakta kalabilmesinin en önemli nedeni ve Diego, Claudia'ya çok minnettar bu anlamda.

Diego 'La Mano de Dios' şarkısını söyler sahnede, muazzamdır sonu, hüzünlü bir oley oley oley Diego Diego seslenişiyle kapanır perde. Eşi ve çocuklarıyla dolu bir sekans eşlik eder sonrasında müziğe. Diego küçücük kızlarıyla Rocky filmini izliyordur. Kızların babalarının maçlarını izlemesi ve tezahüratları heyecan vericidir, mutluluk dolup taşar gözlerinizden. Maradona FIFA'ya da ağır sözler etmekten çekinmez. Havelange döneminde Brezilya'nın Dünya Kupası kazanamamasından, bunun ne kadar adil olduğundan ve mafyanın bu dönemde hiçbir turnuvaya bulaşamadığından ironi yaparak bahseder. Ona göre Havelange silah satıcısı, Blatter ise mermileri satan adamdır ve Nijerya maçından sonra Arjantin'e haksızlık yapılmıştır.

Sinema dünyasında olmak istediği adam De Niro'dur. Raging Bull'da Robert aktör, 86 Meksika'da Diego futbolcudur, özdeştir aslında.

Maradona'nın bir Boca maçında locasından maç izleyişi vardır ki, benim diyen taraftarı cebinden çıkarır. Hakeme ettiği ağır sözler, gole sevinişi, pek çoğumuzdan farksızdır, bizden biridir o çünkü.

El Pueblo Unido Jamas Sera Vencido eşliğinde Arjantinliler sokaklardadır. Venezüella'dan Hugo Chavez, Ekvator'dan Blanco Chancoso'nun yağmuru durdurma sihrinden sonra kürsüye ALBA -Bolivarian Alliance for the Peoples of Our America- ekspresinin sürücüsü Diego Armando Maradona'yı çağırır ve onun ismini haykırırken bir taraftar gibi zıplar. Sempatik, samimi, esprili, karizmatik Chavez, halkın ta kendisi olduğunu her davranışıyla göstermektedir.

Diego, Bush'a tekmeyi vuralım der ve sözü Bolivya'ya, Evo Morales'e bırakır. Güzel insanlar, umut dolu söylemleriyle, devrimci ruhlarıyla oradadırlar, Mar del Plata'da.

1986 Meksika'da Arjantin'in İngiltere karşısındaki zaferi Diego'ya ilk dünya şampiyonluğunu getirdi. Adalet kazandı ve o dönemlerde adalet ancak futbol yoluyla kazanılabilirdi. Mar del Plata, Latin Amerikalıların gösterdiği duygusal bir tepkiden öte, CIA'nın organize ettiği darbe girişimleri, askeri cuntalar ve daha sonra öldürülecek olan insanlarla doldurulan stadyumlara karşı da gösterilen bir tepkiydi. Sadece 2. Dünya Savaşı sonrası cezasız kalan ve Kuzey Amerika'ya kaçan, sonraları da Latin Amerika'ya dağılan Nazi savaş suçluları yüzünden değil, aynı zamanda muhalefetler oluşturan diktatörlere akıl veren ve sosyalist liderleri öldüren insanlar yüzündendi. Mar del Plata'da Latin Amerika ithalat ve ihracat serbestleşmesini sağlayan fakat aslında Latin Amerika'yı ekonomik açıdan çökertmek için bir oyun olan ALCA anlaşmasını imzalamayı reddetti. Aynı Meksika'nın 1983 yılında imzaladığı anlaşma gibi. O anlaşmanın adı NAFTA idi ve Kuzey Amerika ile Meksika arasındaki bir evlilikti. ABD ve Kanada yatırımlar yaptı ve milyonlarca Meksikalı için iş olanağı sağlanmış oldu. Fakat elde edilen kar Meksika'da kalmak yerine kuzeye gittiğinden ve Meksika'da sadece işçilerin maaşı kaldığından anlaşma hiçbir fayda sağlamadı.

Maradona Boca taraftarına şöyle sesleniyordu;

Eğer birisi bir hata yaparsa, bunun cezasını futbol çekmemeli. Bir hata yaptım ve bedelini ödedim. Ama top kir kapmaz.

Maradona otomobilden iner, sokağında onu bir süpriz beklemektedir. Manu Chao, 'La Vida Tombola' şarkısını söyler eşsiz Latin tınılarıyla. Eğer Maradona olsaydım der, bir futbolcuya yazılmış en güzel şarkıdır bu.

Güneş gözlüklerinin ardından izlediği bu sahneyle Diego, belki de göz yaşlarını içine akıtarak, bizleri, onu sevenleri ağlatarak veda eder.

Evet, Dünya Kupası'nda Arjantin'i tutuyorum. (ve bunu yapmamın nedeninin Messi değil de takımın teknik direktörü Diego Armando Maradona olduğunu kimseye söylemeyeceğim)

Birileri onu başka futbolcularla karıştırıp, karşılaştırma işlerine girişse de, Diego en büyük!

1 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

07 Nisan 2010

looKing for Eric



- Hey up, hey up. What's the shirt, mate?
- FC United, mate. People's club.
- Wouldn't wipe my arse on that, pal.
- Oh, yeah?
- Sit down, Spleen. You're gonna have a heart attack, for God's sake. Fucking give us that pint.
- Listen, pal. You run off and left us.
- They left me.
- Who left you? United? The most famous team in history. We got over 300 million fans. And we left you?
- Yes.
- I told you this before, right? A bloke once said, "Leave your... You can change your wife, change your politics, change your religion. But never, never can you change your favourite football team."
- Yeah, all right, we may be small. We may be small. But you know what? There's no fat bastard chairman can sell us out for 30 pieces of silver.
- No, 'cause the fat bastard's sat there.
- Our club.
- And I'll tel you what, that's what they said about United. 1878, were'nt it, eh?
- Yes.
- Newton Heath they were called. Lowly railway men. Eh? What about that? You're pissing on your own history, you know that?
- No, it's still there. Still there. It's all in the heart. It's still there.
- We'll never die, pal, us.
- Yeah.
- He never fucking goes, Judge, anyway. What you talking about?
- Yeah, but I've told him there's no secret in the fact. I can't afford it. I can't afford to take the kids.
- Exactly. That's the point, innit, you daft git.
- Car parks don't lie!
- They don't.
- You have a look. Have a look now. What kind of car parks in there on a match day? Not the kind of cars we can afford. How many postmen you know go to the game?
- Yeah. We're going on bikes with fucking baskets on the front.
- Won't pay Glazer or work for Sky. Still sing "City's gonna die" Two Uniteds but the soul is one. As the Busby Babes carry on.
- Carry on.
- Oh, matron.
- Hypocrites, you are.
- You what?
- Walking adverts. Look at you. Just sponsors' names on your chests. We don't have sponsors on our chest. We're like Barcelona.
- What?
- Spanish.
- Who would sponsor you?
- You're sat there on a Tuesday night. Tuesday night. You're the fuckers who put 50, 60 million quid in Edwards' pocket.
- Yeah.
- Filling Murdoch's fucking pockets.
- What the fuck are you doing here?
- You fucking don't know what you're doing. You make me sick.
- Sit down and shut the fuck up.
- I'm going. I'm going!
- Fuck off!
- The game's just starting you fucking knob.


7 Nisan 2010

A. Eren Loğoğlu

29 Ocak 2010

2010'da Sinema



Sherlock Holmes / Ocak 2010

Yönetmen: Guy Ritchie Oyuncular: Robert Downey Jr. Jude Law, Rachel McAdams

Sherlock Holmes, Guy Ritchie'nin çektiği filmde bir İngiliz beyefendisi olmaktan çok uzak. İçki içiyor, dövüşüyor ve biraz keçileri kaçırmış gibi görünüyor. Sabah üçte kalkıp keman çalmaya başlıyor, etrafı kirletiyor, yıkanmıyor ve Watson'un kıyafetlerini çalıyor! Film 1891 yılında geçiyor. Holmes ve sağ kolu Watson İngiltere'yi yok edecek bir komployu durdurmaya çalışıyorlar.

The Lovely Bones / Ocak 2010

Yönetmen: Peter Jackson Oyuncular: Rachel Weisz, Mark Wahlberg, Susan Sarandon

Peter Jackson'ın bu filmi orklar ve hobbitler içermese de, ölümden sonrasını anlatıyor. Film, 14 yaşındaki Susie Salmon'un cinayete kurban gitmesiyle başlıyor. Susie'nin ruhu kendi cennetini buluyor. Kendi cennetinden dünyaya bakan Susie, oradan ailesini ve katilini izliyor. İçinde intikam duyguları olsa da, ailesinin huzura kavuşmasını ve cinayeti unutmalarını diliyor.

London Boulevard / Haziran 2010

Yönetmen: William Monahan Oyuncular: Keira Knightley, Colin Farrell, Anna Friel

The Departed filminin senaryosuyla Oscar kazanan Monahan'ın yönettiği Londra Bulvarı, İngiltere'de geçen, suçla karışık bir aşk filmi. Filmde Colin Farrell, hapisten yeni çıkmış, Güney Londralı bir sabıkalıyı canlandırıyor. Hayattan elini eteğini çekmiş bir aktrisle tanışıyor ve onun getir götür işlerini yapmaya başlıyor.

The Last Airbender / Temmuz 2010

Yönetmen: M. Night Shyamalan Oyuncular: Dev Patel, Noah Ringer, Nicola Peltz, Jackson Rathbone

Televizyonda tanıştığımız animasyon dizi Avatar'ın birinci sezonundan uyarlanan film, dört elementin insanlar tarafından kontrol edildiği bir dünyada geçiyor. Halklar kontrol edebildikleri elementlere göre hava, su, toprak ve ateş olmak üzere dörde bölünmüş. Ateş halkı dünyayı ele geçirmek için kanlı bir savaşa girişmiş, onları durduracak ve bu savaşa son verecek bir kişi var. O da Aang adlı 12 yaşındaki bir erkek çocuk.

Imaginarium of Doctor Parnassus / Mart 2010

Yönetmen: Terry Gilliam Oyuncular: Heath Ledger, Johnny Depp, Colin Farrell, Tom Waits, Lily Cole

Film günümüzde geçiyor. Hikaye Doktor Parnassus ve onun olağanüstü gezici tiyatrosunun etrafında dönüyor. Doktor Parnassus, tiyatroyu seyrdenlere ışık ve neşeyle, karanlık ve hüzün arasında bir seçim yapma hakkı tanıyor. Ama karanlık bir sırrı var. Şeytanla kirli anlaşmalar yapmış. Film 2009 Ocak ayında hayatını kaybeden Heath Ledger'ın son filmi. Onun yarım bıraktığı sahnelerde ise Johhny Depp, Colin Farrell ve Jude Law oynuyorlar.

Eclipse / Haziran 2010

Yönetmen: David Slade Oyuncular: Kristin Stewart, Robert Pattison, Taylor Lautner

Beyazperdeyi Converse giymiş çocuklar fethedecek derlerdi de inanmazdık. Stephenie Meyer'in 'Alacakaranlık' kitabını takip eden seri, son yılların en çok merak uyandıran yapıtlarından biri. Bella Swan ve vampir sevgilisi Edward arasındaki tehlikeli ilişki serinin üçüncü bölümü 'Tutulma'da devam ediyor. Bella, bu kez Edward'ın aşkı ve Jacob'ın dostluğu arasında hayati bir seçim yapmak zorunda. Yaşam mı, ölüm mü?

Robin Hood / Mayıs 2010

Yönetmen: Ridley Scott Oyuncular: Russell Crowe, Cate Blanchett

Robin Hood'un efsanesi şimdi de Ridley Scott'un hünerli ellerinde şekilleniyor. Üçüncü Haçlı Seferi'nde kutsal topraklarda savaştıktan sonra ülkesine geri dönen Sir Robin, Nottingham halkının bir tiranın baskısı altında zorlukla yaşadığını görüyor. Ve bir zamanlar kendisine ait olan toprakları geri almak için ünlü Sherwood Ormanları'na çekiliyor.

Salt / Temmuz 2010

Yönetmen: Philip Noyce, Oyuncular: Angelina Jolie, Liev Schreiber

Angelina Jolie, bu filmde CIA görevlisi Evelyn Salt adında görevine ve ülkesine sadık bir ajanı canlandırıyor. Bir sorgulama sırasında yakalanan Rus bir teröristten ABD başkanına suikast düzenleneceğini öğreniyor. Rus, suikastı düzenleyecek kişinin adını da veriyor, Evelyn Salt. İşte o andan itibaren film, Evely'in suçsuzluğunu kanıtlamaya çalıştığı bir kovalamacaya dönüşüyor.

Green Zone / Nisan 2010

Yönetmen: Paul Greengrass Oyuncular: Matt Damon, Jason Isaacs

Adını Bağdat'taki 10 kilometrekarelik uluslararası bir alandan alan film, ABD'nin Irak'ı işgalinin ilk günlerinde başlıyor. Amerika'nın Bağdat'taki üssü haline gelen ve halkın içeri alınmadığı bu bölgede görev yapan Roy Miller ve ekibi, kitle imha silahlarını bulmakla görevlendiriliyorlar. Askerler ölümcül kimyasal silahları ararken kendilerini özenle tasarlanmış bir tuzağın içinde buluyorlar.

Shutter Island / Şubat 2010

Yönetmen: Martin Scorsesse Oyuncular: Leonardo Di Caprio, Ben Kingsley, Michelle Williams, Mark Ruffalo

Filmin hikayesi 1954 yılında Shutter Adası'nda geçiyor. Büyük bir fırtına Massachussetts kıyılarını vurmaya hazırlanırken, sarp kayalıklarla kaplı adadaki tımarhaneden Rachel Solando adında cani bir hasta kaçmayı başarıyor. Teddy Daniels ve Chuck Aule adındaki iki polis, onu bulmak için adaya geliyorlar. Film, Edgar Allan Poe'nin esrarengiz romanlarıyla günümüzün postmodern tuzaklarını bir araya getiren şaşırtıcı ve nefes kesici bir yapım.

The Wolfman / Şubat 2010

Yönetmen: Joe Johnston Oyuncular: Benicio Del Toro, Emily Blunt, Hugo Weaving, Anthony Hopkins

Film 1880'lerde geçiyor. Lawrence Talbot adından gizemli bir adam erkek kardeşinin kaybolması üzerine yıllar önce terk ettiği Blackmoore kasabasına geri dönüyor. Ve insanüstü güçlere sahip kana susamış bir yaratığın bir süredir kasabalıları öldürdüğünü öğreniyor. Bu kanlı yapbozun parçalarını birleştirmeye başlayan Talbot, kanını donduran bir lanetten Kurtadam'dan haberdar oluyor.

Whatever Works / Ocak 2010

Yönetmen: Woody Allen Oyuncular: Larry David, Evan Rachel Wood, Patricia Clarkson

Kafası karşık bir New Yorklu satranç hocası, lüks yaşamını terk edip bohem bir hayat sürmeye başlıyor. Bu sırada güneyli bir kızla ve onun ailesiyle tanışıyor. Aralarında 40 yıllık yaş farkı olmasına ve farklı kültürlerden gelmelerine rağmen kızla evleniyor. Ve her Woody Allen filminde olduğu gibi zıtlıkların çarpıştığı noktalardan kara komedinin en has diyalogları ortaya çıkıyor. İnsan filmde o kadar çok gülüyor ki, sonunda midesine yumruk yemiş gibi hissetmekten muzdarip bir halde salondan dışarı çıkıyor.

Wall Street 2: Money Never Sleeps / Nisan 2010

Yönetmen: Oliver Stone Oyuncular: Michael Douglas, Charlie Sheen, Shia Leboeuf, Carey Mulligan

1987 yapımı Oscar ödüllü filmin devam yapımında Michael Douglas, Gordon Gekko rolüyle yeniden karşımıza çıkıyor. New York'ta geçen film borsanın çöküşüyle başlıyor. Film, yirmi yılın ardından hapisten çıkan Gekko'nun etrafında dönüyor ve onun bir yandan borsadaki düşüşü durdurmaya çalışmasını, bir yandan da kızı Winnie'yle arasını düzeltme çabalarını gösteriyor. İşin içine bir de cinayet giriyor.

Clash of The Titans / Mart 2010

Yönetmen: Louis Leterrier Oyuncular: Liam Neeson, Ralph Fiennes, Gemma Arterton, Sam Worthington

1981 yapımı filmin yeniden çevriminde ünlü oyuncular bir arada. Konusunu Yunan mitolojisindeki Persues'un hikayesinden alıyor. İnsanların güç için krallara, kralların ise tanrılara baş kaldırışı anlatılıyor. Filmde Sam Worthington tanrı doğup insan yetiştirilen Perseus rolünde. Kötülüklerin efendisi Hades rolünde Ralph Fiennes var. Tanrıların kralı Zeus'u ise Liam Neeson oynuyor.

Red Sonja / Aralık 2010

Yönetmen: Douglas Aarniokoski Oyuncular: Rose McGowan

Kılıç tutan kadın şeytan Kızıl Sonja geri dönüyor. Barbar Conan'la beraber kötülere karşı dövüşen Kızıl Sonja'yı 1985 yılında Briggitte Nielsen canlandırmıştı. Şimdi sıra adını Robert Rodriguez'in sevgilisi olarak duyuran kızıl güzel Rose McGowan'da. Sonja'nın köyü düşmanlar tarafından yakılıp yıkılmış ve ailesi öldürülmüştür. Küçük kız, o andan sonra kendini intikam almaya adar.

Iron Man 2 / Mayıs 2010

Yönetmen: Jon Favreau Oyuncular: Robert Downey Jr, Scarlett Johansson, Mickey Rourke, Gwyneth Paltrow

Milyoner playboy ve süper kahraman Tony Stark'ın maceralarının ikinci bölümü, serinin ilk filminden altı ay sonrasında geçiyor. Bu bölümde Stark, neredeyse bütün kötü kahramanlarına karşı savaşıyor, bir de alkolizmin pençesinden kurtulmaya çalışıyor. Serinin ikinci filminin, parti daha yeni başlıyor dedirtecek türden bir kadrosu var. Mickey Rourke, Tony Stark'ın azılı düşmanı Rus Ivan Vanko'yu canlandırıyor. Rolüne hazırlanmak için bol bol votka içip Rus hapishanelerii inceleyen Rourke, Rusça konuşmayı da öğrenmiş. Gwyneth Paltrow ve Scarlett Johansson filmin diğer starları.

Prince of Persia: Sands of Time / Mayıs 2010

Yönetmen: Mike Newell Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Alfred Molina, Ben Kingsley, Gemma Arterton

1989 yılında kocaman disketleri bilgisayara sokup oynadığımız Prince of Persia, sonunda filme aktarıldı. Kılıç sallama, zıplayıp yukarı tutunma ve kendini çekme hareketleriyle zamanın çocuklarını büyüleyen bu efsanevi prensi filmde Jake Gyllenhaal canlandırıyor. Zalim bir hükümdarın dünyayı yok edecek bir kum fırtınası çıkarmasını önlemek için çabalıyor.

Harry Potter and The Deathly Hallows / Kasım 2010

Yönetmen: David Yates Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Rupert Grint

Harry Potter serisinin sondan bir önceki kitabı olan Ölümcül Takdis, iki bölümlük birer sinema filmi olarak izleyiciyle buluşacak. İlk bölüm 2010'da vizyona giriyor. Bu bölümde Voldemort bütün Sihir Bakanlığı'nı ele geçiriyor. Voldemort'un kimsenin adını daha önce duymadığı bir sihir çubuğunun peşine düştüğünü duyan Haryy, olayı biraz kurcaladığında, Ölümcül Takdis denilen gizemli bir olayı öğreniyor.

Alice in Wonderland / Mart 2010

Yönetmen: Tim Burton Oyuncular: Johnny Depp, Mia Wasikovska, Helena Bonham Carter, Anne Hathway

Her şey bir Tim Burton filminden beklenecek kadar karanlık. Ama elbette bu karanlığın bile peri masallarına uygun bir pırıltısı var. Filmde Alice 19 yaşında genç bir hanımefendiyi oynuyor. Katıldığı bir davette yüzlerce insanın önünde zengin bir beyefendiden evlenme teklifi alıyor. Ancak Alice durumdan hoşlanmıyor, kaçmaya başlıyor ve beyaz bir tavşanın peşinden bir deliğe düşüyor. Kendisini yıllar önce geldiği ama sonra unuttuğu Harikalar Diyarı'nda buluyor ve bu ülkeyi Kırmızı Kraliçe'nin zulmünden kurtarmak için uzun ve zorlu bir maceraya atılmaya karar veriyor.

The Book of Eli / Ocak 2010

Yönetmen: Albert & Allen Hughes Oyuncular: Denzel Washington, Mila Kunis, Tom Waits, Gary Oldman

Yılın en iyi filmlerinden biri olmaya aday. Mad Max tarzı bir kıyamet sonrası filmi. Yalnız dolaşan kahraman Eli, kutsal saydığı kitabı korumak için kötülerle savaşıyor.

Bu yazı, Pegasus Magazin dergisinden derlemedir.

29 Ocak 2010

A. Eren Loğoğlu

01 Ağustos 2009

Türk Sineması Tatil Yapmıyor



Bu coğrafyanın sinema emekçilerinin değerli çabalarıyla Türk Sineması'nın yükselişi devam ediyor. Çekimi biten, çekimleri devam eden ve proje aşamasında olan pek çok film var. Zaman Gazetesinin 1 Ağustos 2009 Cumaertesi ekinde yer alan bir yazıdan derliyorum, liste çok daha uzun aslında.

Çekimi Bitenler;

Sonsuz - Y: Cemal Şan, O: İsmail Hacıoğlu, Şevket Çoruh, GT: 18 Eylül 2009

11'e 10 Kala - Y: Pelin Esmer, O: Mithat Esmer, Nejat İşler, GT: 25 Eylül 2009

Karanlıktakiler - Y: Çağan Irmak, O: Erdem Akakçe, Meral Çetinkaya, Derya Alabora, GT: 2 Ekim 2009

Kıskanmak - Y: Zeki Demirkubuz, O: Serhat Tutumluer, Berrak Tüzünataç, GT: 6 Kasım 2009

İncir Çekirdeği - Y: Selda Çiçek, O: Özgü Namal, Derya Durmaz, GT: 6 Kasım 2009

Beş Şehir - Y: Onur Ünlü, O: Beste Bereket, Ahmet Rıfat Şungar, GT: 13 Kasım 2009

Bornova Bornova - Y: İnan Temelkuran, GT: Kasım 2009

Kosmos - Y: Reha Erdem, O: Sermet Yeşil, Türkü Turan, GT: Aralık 2009

Kutu - Y: İlksen Başarır, O: Mert Fırat, Saadet Işıl Aksoy, Lale Mansur, GT: Aralık 2009

Kars Öyküleri - Y: Özcan Alper, Ahu Öztürk, Emre Akay, Ülkü Oktay, Zehra Derya Koç, GT: 2010

Soul Kitchen - Y: Fatih Akın, O: Moritz Bleibtreu, Birol Ünel

Kara Köpekler Havlarken - Y: Mehmet Bahadır Er, O: Cemal Toktaş, Volga Sorgu, Erkan Can

D - Y: Metin Yeğin, O: Selim Akgül, Nebil Sayın

Çekimi devam edenler;

Kanal - i - zasyon - Y: Alper Mesçi, O: Okan Bayülgen, Hakan Yılmaz, Erol Günaydın, GT: 23 Ekim 2009

Gecenin Kanatları - Y: Serdar Akar, O: Beren Saat, Yavuz Bingöl, Cezmi Baskın, GT: 11 Aralık 2009

Ejder Kapanı - Y: Uğur Yücel, O: Uğur Yücel, Kenan İmirzalıoğlu, Nejat İşler, GT: 22 OCak 2010

Siyah Beyaz - Y: Ahmet Boyacıoğlu, O: Tuncel Kurtiz, Nejat İşler, Erkan Can, Şevval Sam, GT: 2010'un ilk ayları

Bal - Y: Semih Kaplanoğlu, O: Erdal Beşikçioğlu, Tülin Özen, GT: 2010 Eylül - Ekim

Vaviyen - Y: Taylan Biraderler, O: Engin Günaydın, Binnur Kaya, GT: 2010


Bu derleme üzerinden bazı konulara değinelim. Nejat İşler ve Erkan Can'ın ismi var birçok filmde, heyecan verici. 1988 Metris Cezaevi firarını anlatan Metin Yeğin'in D'si, çok dikkat çekici. Yumurta, Süt ve şimdi de Bal, Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesinin son filmi. Nahid Sırrı Örik'in aynı adlı romanından uyarlanan Kıskanmak, usta yönetmen Zeki Demirkubuz'un güzellik kavramının anlatıldığı filmi. Ahmet Boyacıoğlu'nun Siyah Beyaz'ı bir mekan filmi, mekana gelip giden müdavimlerin hikayesi anlatılıyor. Reha Erdem'in Kosmos'u ve Özcan Alper'in Kars'ı merakla beklenilmesi gereken filmler olacak gibi duruyor özellikle Beş Vakit ve Sonbahar'ı izlemiş olanlar için. Fatih Akın'ın Soul Kitchen'ında Birol Ünel'i izleyeceğiz. Avrupa Yakası dizisini sırtında taşıyan iki isim, Engin Günaydın ve Binnur Kaya, Taylan Biraderler'in Vaviyan adlı filminde de beraber yer alıyorlar.

Şimdiden iyi seyirler.

1 Ağustos 2009

A. Eren Loğoğlu

30 Ocak 2009

Türk Sineması



Türk Sineması son yıllarda müthiş üretime geçti. Şiirsel sinema denilen, metaforlar üzerinden yalın bir kurguya sahip, sinematografinin yoğun olduğu olağanüstü filmler izlemeye başladık.

Hüseyin Karabey'den Gitmek, Nuri Bilge Ceylan'dan Üç Maymun, Derviş Zaim'den Nokta, Erden Kıral'dan Bereketli Topraklar Üzerinde, Seyfi Teoman'dan Tatil Kitabı, Özcan Alper'den Sonbahar, Semih Kaplanoğlu'ndan Yumurta, Reha Erdem'den Beş Vakit, Yeşim Ustaoğlu'ndan Pandora'nın Kutusu, İnan Temelkuran'dan Made in Europa, Ümit Ünal'dan Ara isimli filmler, Türk Sineması'nda bu yeni dönemin temsilcilerine dönüştüler.

Mutlaka izlenmeli.

30 Ocak 2009

A. Eren Loğoğlu

27 Ocak 2009

And The Oscar Goes To...



The Curious Case of Benjamin Button'ı izleyene kadar En İyi Film ve Yönetmen Oscar'ını Slumdog Millionaire ve Danny Boyle alır düşüncesindeydim. Oscar normlarına uymuyordu ama No Country For Old Men de bu uyumsuzluğa rağmen ödül almıştı geçen yıl. Frost / Nixon, Milk ve The Reader fimlerinin de rakip olamayacağını düşünmüştüm National Geographic Belgeseli tarzı, eğik açının ustası Danny Boyle filmine.

David Fincher'in filmini görünce, buraya kadarmış dedim. Film başından sonuna kadar Oscar kokuyordu. İlginç hikayesi, kurgusu, Titanic tarzı anlatımı, oyunculuklardaki değişkenlikler -yaşlılık- gibi pek çok özelliğiyle Oscar normlarını açıklar gibiydi. Olağanüstü bir film ve yönetmenlik, her iki dalda da rahatlıkla ödül alacağı inancındayım.

Oyunculuklar konusunda şüphelerim var. Brad Pitt filmin tamamında yaşlı bir karakteri canlandırsaydı, daha kuvvetli bir En İyi Erkek Oyuncu Adayı olabilirdi ancak zamana bağlı olan rolü gençliğini de içerdiğinden bir farkındalık yaratmayabilir Akademi'nin gözünde. The Wrestler'dan Mickey Rourke ve Milk'den Sean Penn kanımca ödüle daha yakınlar. Mickey Rourke, ilk Oscar adaylığı olması sebebiyle ödülü kazanabilir.

Benjamin Button'ın üvey annesi Queenie rolüyle Taraji P. Henson da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında aday gösterildi. Çok başarılıydı, özellikle konuşma tarzı etkileyiciydi ancak bu dalda ödülün Salma Hayek'in söylemiyle "lunatic, neurotic, fantastic, enigmatic, extraordinarily beautiful ex-wife" Maria Elena rolüyle Penelope Cruz'a gideceğini düşünüyorum.

Oscar kazanan film normuna pek uymayan Se7en ve Fight Club ile aday bile olamayan David Fincher, bu ilk Oscar adaylığıyla En İyi Yönetmen ödülünü alacaktır. En büyük rakibi Trainspotting sonrası The Beach filmi ile devamı gelmeyecek mi sorusuna yol açan ancak Slumdog Millionaire ile gerçek bir dönüş yapan Danny Boyle olacaktır.

Heath Ledger Joker performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, alacaktır demeye bile gerek yok, aldı.

The Curious Case of Benjamin Button filminin Sinematografi, Sanat Yönetmenliği, Makyaj, Kostüm Tasarımı ve Uyarlama Senaryo dallarında da ödüle yakın olduğu kanısındayım. Uyarlama Senaryo ve Kostüm Tasarımı dışında kalan diğer üç dalda bu filmin en büyük rakibi Christopher Nolan'ın The Dark Knight filmi olacaktır, özellikle Sinematografi ve Makyaj dalında. Bu üç dalda ödülün bu iki filmin dışına çıkması büyük süpriz olur.

David Fincher'in filmi 13 dalda aday olmuştu, muhtemelen çok da hüsrana uğramadan 6 ödülle evine dönebilir.

En İyi Kadın Oyuncu ödülü en çekişmeli geçmesini beklediğim dallardan biri. The Reader'den Kate Winslet, daha önce ödül almamış olması ve Golden Globe ile de ödüllendirilmesi destekli olarak ödüle en yakın aday gibi gözükse de, güzelliğini kullanmadan da rol kotarabilen bir Angelina Jolie ve ödül avcısı Meryl Streep de kazanabilirler. Streep'in dezavantajı pek çok ödülünün olması, Akademi ödülleri dağıtırken bu duruma önem verdiğini pek çok defa göstermişti.

En İyi Animasyon Filmi Wall-E, tartışmasız. Andrew Stanton, Toy Story ve Finding Nemo'dan bile daha iyi bir iş çıkarmış, imkansız diye bir şey olmadığını kanıtlamış aslında. Pixar geçtiğimiz yıl da Ratatouille ile ödüle uzanmıştı. Muhtemelen En İyi Özgün Senaryo ödülünü de Wall-E kazanacaktır.

Film Editing, Sound Editing, Sound Mixing, Visual Effects gibi teknik dallarda The Dark Knight'ın ödüller alacağı kanısımdayım. Sound dallarında Slumdog Millionaire filmi The Dark Knight'i zorlayabilir.

En İyi Şarkı Slumdog Millionaire filminin adaylıklarından birine gidecektir. En İyi Özgün Müzik dalında ise zihnime kazınan bir film hatırlamıyorum.

Belgesel, yabancı ve kısa film adaylarının hiçbirini izlemedim, herhangi bir yorum yapma şansım yok.

27 Ocak 2009

A. Eren Loğoğlu

19 Ocak 2009

Ronnie 'The Rocket' O'Sullivan



Dün gece Eurosport'ta klasikler arasında yer almayı şimdiden garantileyen, unutulmaz bir snooker maçı vardı. Ronnie O'Sullivan ve Mark Selby, The Master 2009 Finali'nde karşılaştılar.

12. frame sonunda Selby 7-5 öndeydi, Rocket üst üste 3 frame seri yapıp durumu 8-7'ye getirdi, Selby bu hamleye karşılık verdi ve durum 8-8 oldu 16. frame sounda.

Ne olduysa ondan sonra oldu zaten. Ellerin titrediğine tanıklık etmeye başlamıştık.

17. frame Selby'nin 49-0 üstünlüğüyle başladı, Ronnie durumu 49-12'ye getirdi ve bir snooker bıraktı. Başarılı olamasa da pozisyon avantajı sağlayıp 49-16'ya taşıdı durumu ancak çok şanssız bir şekilde sarı topu zıplattı ve sayıyı kaçırdı, bunda sanırım maç öncesi değişmek zorunda kalınan ıstakanın da payı vardı. Karşılıklı bir kaç snooker denemesinden sonra Selby bir sayı daha aldı ve durumu 50-16'ya getirdi. Masada 35 sayı kaldı ve Rocket frame sonunda durumu 9-8'e getirmek istiyorsa, masada kalan sayının tamamını, üstelik bir siyah-kırmızı kombinasyonu içerecek şekilde almak zorundaydı. Senaryo bu ya, öyle de oldu. Mark Selby 50-16'dan sonra kahverengi topu köşeye gönderdi ancak sayıyı kaçırdı. Oysa bu atış öncesi çok uzun süre hesaplamalar da yapmıştı zihninde. Salonda büyük bir uğultu koptu, Selby şampiyonluğun avuçlarının içinden kayıp gittiğinin farkındaydı ve bu yanılsama sevgilisinin gözlerinden ekrana düşüyordu.

Ronnie'nin frame sonuna kadar bir şekilde seriyle maçı bitireceği düşünülüyordu ancak öyle olmadı. Rocket durumu 33-50'ye getirdikten sonra zor pozisyonda bulunan mavi topu köşe deliğe gönderemedi ve Selby'ye sırayı verdi ancak pozisyon yine zordu ve Selby de snooker bırakmak durumunda kaldı. Ronnie bu defa beyaz ve mavi mesafesini açmak istedi ve uzak bir pozisyon şansı tanıdı Selby'e. Selby maviyi köşe deliğe göndermek adına riske girdi ve uzun mesafeli atışta başarılı olamadı. Ronnie yeniden snooker denedi ancak beyaz topu siyahın arkasına saklayamadı ve maviyi gören bir pozisyonda bıraktı. Şampiyonluk Selby'nin önüne altın tepsiyle yeniden gelmişti, tek bir atış ve öne geçme şansı doğmuştu. Selby uzun mesafeli atışı kaçırdı ve Ronnie'ye orta deliği gören bir pozisyon bıraktı. Mavi, pembe ve siyah top sırayla deliklere gönderildi ve görev tamamlandı Ronnie tarafından. 50-16'dan masada bulunan tüm 35 sayıyı mucizevi bir şekilde kazanarak frame'i 50-51'e, oyunu da 9-8'e getirdi Ronnie.

18. frame önce tıkandı, beyaz top kırmızı top kümesi arasına girince, iki oyuncu da rakibine avantajlı durum sağlamamak adına topun oradan çıkmasına izin vermedi, hakem de yeni bir frame kararı aldı. Bu ara net üzerinden Avustralya Açık'ta Ana Ivanovic'in maçının başlayıp başlamadığına bakmak için bilgisayar karşısına geçmiştim. Sanırım o sırada frame hakem kararıyla yine yenilenmiş, toplar 3. defa dizilmiş.

3. kez başlayan 18. frame 16-16'ya kadar ilerledi. Sonra, uzun bir süre snooker denemeleriyle geçildi. Sonunda Selby deliğin ağzındaki kırmızıyı kaçırdı ve Rocket'e iyi bir pozisyon bıraktı. Ronnie bu şansı değerlendirdi ve 55 sayılık bir seriyle masada 55'in altında sayı bıraktı, durumu da 71-16'ya getirdi, drama da tam bu noktada, yaşanan sürece yakışır şekilde Selby'nin masaya havlu atmasıyla sona erdi.

Ronnie bu unutulmaz finali kazandı ve 4. defa The Masters Şampiyonu oldu. En son 2007 yılında kazanmıştı bu turnuvayı, Mark Selby de geçen yılın şampiyonu unvanına sahipti.

1995 yılında, önceki yılın NBA şampiyonu Houston Rockets 6. sıradan Play Off yapabilmiş ama yine de şampiyon olmayı başarmıştı. Şampiyonluk konuşmasında coach Rudy Tomjanovich spor tarihine geçen o meşhur cümlesini söylemişti ; "Don't ever underestimate the heart of a champion" Bir şampiyonun yüreğini asla hafife almayın. Mesaj açıktı.

2 şampiyon kendilerine yakışır bir maç çıkardılar ve şampiyonluğu yüreği asla hafife alınmayacak bir İskoç şampiyon, Ronnie O'Sullivan kazandı.

http://www.youtube.com/view_play_list?p=C84C02333D9FC14E&page=4 adresinden maç izlenebilir. Özellikle 30. part ve sonrası bu anlatmaya çabaladığım drama kısmını kapsıyor.

Canım arkadaşım, Selby tutkunu Emre'ye de geçmiş olsun dileklerimi ileteyim.



Snooker defterini şimdilik kapattığımıza ve üniversitelerin final dönemlerini atlattığımıza göre, güzel ve yeni bir seyirlik ajandayla önümüzdeki bir aylık sürece göz atabiliriz.

19 Ocak itibariyle Avustralya Açık başladı. Ana Ivanovic ve Novak Djokovic tarafındayız her zaman olduğu gibi.

21 Ocak Lost 5. Sezon, Ada kavramı hayatımıza yeniden giriyor, sorular sorular sorular...

2 Şubat Super Bowl var. The Arizona Cardinals sempatisi yoğun.

15 Şubat NBA All Star 2009 maçı, tabi ki Doğu, AI, Wade, LeBron, Garnett, Howard.

22 Şubat The Academy Awards, and the Oscar goes to... Adaylıklar açıklansın seçimlerimizi belirteceğiz elbet, Joker rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Heath Ledger, April rolüyle en iyi kadın oyuncu Kate Winslet, Maria Elena rolüyle en iyi yardımcı kadın oyuncu -Salma Hayek'in söylemiyle "lunatic, neurotic, fantastic, enigmatic, extraordinarily beautiful ex-wife"- Penelope Cruz, yönetmen kategorisinde David Fincher'a ödül yakışır, Wall-E'nin animasyonu alması da kesin.

19 Ocak 2009

A. Eren Loğoğlu

13 Ağustos 2008

Love



From When Harry met Sally

Harry: I love that you get cold when it's 71 degrees out. I love that it takes you an hour and a half to order a sandwich. I love that you get a little crinkle in your nose when you're looking at me like I'm nuts. I love that after I spend the day with you, I can still smell your perfume on my clothes. And I love that you are the last person I want to talk to before I go to sleep at night. And it's not because I'm lonely, and it's not because it's New Year's Eve. I came here tonight because when you realize you want to spend the rest of your life with somebody, you want the rest of your life to start as soon as possible.

13 Ağustos 2008

A. Eren Loğoğlu

Şampiyonlar Ligi'ne Doğru



From Lord of the Rings: The Return of the King

Aragorn: Hold your ground, hold your ground. Sons of Gondor, of Rohan, my brothers. I see in your eyes the same fear that would take the heart of me. A day may come when the courage of men fails, when we forsake our friends and break all bonds of fellowship, but it is not this day. An hour of wolves and shattered shields, when the age of men comes crashing down, but it is not this day. This day we fight! By all that you hold dear on this good Earth, I bid you stand, Men of the West!

13 Ağustos 2008

A. Eren Loğoğlu

Tired



From Carlito's Way

Carlito: [voiceover] Sorry boys, all the stitches in the world can't sew me together again. Lay down... lay down. Gonna stretch me out in Fernandez funeral home on Hun and Ninth street. Always knew I'd make a stop there, but a lot later than a whole gang of people thought... Last of the Moh-Ricans... well maybe not the last. Gail's gonna be a good mom... New improved Carlito Brigante... Hope she uses the money to get out. No room in this city for big hearts like hers... Sorry baby, I tried the best I could, honest... Can't come with me on this trip, Loaf. Getting the shakes now, last call for drinks, bars closing down... Sun's out, where are we going for breakfast? Don't wanna go far. Rough night, tired baby... Tired...

13 Ağustos 2008

A. Eren Loğoğlu

26 Mayıs 2008

Nuri Bilge Ceylan'a Teşekkür



Ne demeli şimdi, nasıl başlamalı yazıya, bir şiirimde O'nun eşsiz sinema yaratımına saygı duruşunda bulunmuştum birkaç dizeyle, hatırlayalım.

Gözlerin
İster düşümde olsun, ister düşüşümde
Beraber yaşlanmak gözlerinle
Yaşamak İklimler’i (*)
El ele...

(*) Uzak Kasaba’larında bir Mayıs Sıkıntısı var biliyorum
Ve saklı sözleri yüreğine söylüyorum...


61. Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülü Nuri Bilge Ceylan'ın. Büyük ve haklı bir başarı. Gazete ve televizyonlarda sürekli hayat hikayesinden bahsediliyor artık. Nuri Bilge Ceylan'ın hayat hikayesinde pek çoğumuza tanıdık gelen bir durum var. "Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sinema eğitimi gördü." 12 Eylül sonrası bilinçsiz, siyasi yaşamdan uzak, yeteneksiz ve tekdüze bir toplum yaratma çabasının ana damarlarından biriydi eğitim sistemi. YÖK'ün kurulduğu ve 90'lı yıllarda hızla küreselleşen dünyanın da etkisiyle gençlerin artık tamamen bir yarış atı oldukları bir sistem. Nuri Bilge Ceylan'ın hayat hikayesinde karşılaştığımız gibi, ailenin ve çevrenin yönlendirmesiyle başka yetenekleri de olsa ülkenin ekonomik şartları gereği mühendislik/tıp/öğretmenlik okuyan gençlerle dolu bir ülke. Nuri Bilge gibi ideallerinden, tutkularından, sevdalarından vazgeçmeyip mühendislik üzerine 2 yıl da sinema okuyabilecek kaç cesur genç var. Evet soruyorum kaç cesur genç var? Yok, olmadığı için zaten bugün Nuri Bilge Ceylan Cannes'da, bizler ise onu anlatan yazıları okuyanlar konumundayız. Türk Sineması'nda bir devrimdir bu ödül. Aslında devrimi zihinlerimizde yapabilsek, bu çok kültürlü coğrafyadan kimbilir kaç Nuri Bilge Ceylan, kaç Orhan Pamuk daha çıkaracağız.

Koza'yla başlayan sinema yolculuğu, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, 2002'de yine Cannes'da Grand Prix ödülü alan Uzak, 2006'da kendisi gibi fotoğraf sanatçısı olan eşi Ebru Ceylan'ın da oynadığı İklimler ve son olarak 2008'de Üç Maymun ve en iyi yönetmen ödülü. Nuri Bilge'nin sanat yaşamında fotoğrafa da yer var. O'nun fotoğraflarıyla ve filmleriyle hayatın herhangi bir anında rastlaşmamış olanlar, sanatın o kuytu derinlikler barındıran görsel yönünü bulamamışlar demektir. Kimi zaman filmlerinde az diyalog, az olay örgüsü olması eleştirildi. Üç Maymun'la bu eleştirilere yanıt verdiğini söylemişti Nuri Bilge Cannes'a gitmeden önce. Ne ironik değil mi!

Fotoğraf sanatı nedir, ne değildir anlayabilmek için, uğrayınız derim :

http://www.nuribilgeceylan.com/photography/gallery.php?mid=3

Türk Sineması'nda son 10 yılın en iyi 2 yönetmeni Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan'dan birinin ödül almış olması da ayrı bir mutluluk. Fatih Akın ve Ferzan Özpetek'in de yerleri ayrı gönlümüzde.

Sanatın daha çok sinema yapımlarında yer alması adına da bir başlangıç olur umarım bu ödül. Güzel kızların, argo tabanlı komedilerin, sığ temaların yer bulduğu sinemadan, imgeler, alt metin ve derinlik dolu retorik bir yapıya kavuşmak arzumuzu da bu ödülle dile getirmiş olalım.

Teşekkürler Nuri Bilge Ceylan,

cesaretin için, sinema için, fotoğraf için, sanat için, bu çok kültürlü coğrafyayı yansıttığın için, aşk için, tutkularımız uğruna sabırla koşmamız gerektiğini gösterdiğin için, yeni ufuklar açtığın için ve son olarak o güzel, duygu dolu, samimi konuşma için, teşekkürler.

"I would like to dedicate the prize to my lonely and beautiful country which I love passionately."

26 Mayıs 2008

A. Eren Loğoğlu

24 Şubat 2008

80. Akademi Ödülleri Adaylarına Bir Bakış



Sadece 6 önemli adaylık (en iyi film, yönetmen, erkek oyuncu, bayan oyuncu, yardımcı erkek oyuncu, yardımcı bayan oyuncu) üzerinden izlediğim filmleri değerlendirdim.

Juno :

Geçtiğimiz yıl Juno türünde bir film diyebileceğimiz Little Miss Sunshine en iyi film ödülüne aday olmuş, kazanamamıştı. Juno'nun da kazanabileceğini sanmıyorum. Çok eğlenceli, keyif alınan bir film, özellikle genç kadın başrol oyuncusu Ellen Page çok başarılı bir performans sergilemiş. En iyi kadın oyuncu ödülüne aday olan en genç 4. isim olmasıyla da övgüyü hakediyor. Sadece 20 yaşında Ellen. Geleceğin önemli oyuncularından biri olacağının ipuçlarını şimdiden gösteriyor olsa da Oscar ödülü alabilecek bir rol olmamasının da etkisiyle, Ellen Page'in kazanabileceğini zannetmiyorum. En iyi yönetmen kategorisinde de Oscar kazanacağı beklentisi taşımıyorum.

No Country For Old Men :

Çok başarılı 4 oyuncu barındıran filmde, hem rol hem de oyunculuğu ile en çok parlayan isim Javier Bardem olarak gözüküyor. Son dönemin bu büyük oyuncusu artık bir Oscar'ı hakediyor. Aynı şeyi Johnny Depp içinde hissediyoruz aslında. Filmdeki isimler o kadar etkileyici ki, örneğin Tommy Lee jones, In The Valley of Elah ile en iyi erkek oyuncu adayı. Filmin bağımsız yapısı Akademi kriterlerine pek uymasa da, son dönemde Akademi farklı filmleri de görmeye başladı. Belki de birkaç ödülle bu düşünceyi pekiştirebilirler. Sinema tekniği, renkleri, sahne seçimleri, çekim açıları, uyarlama senaryosu, oyuncuları ve oyunculukları ile çok başarılı bir yapım, mutlaka ödüllendirilmeli. Coen Biraderlerin en iyi filmi.

Michael Clayton :

Büyük yönetmen Sydney Pollack'ı Marty karakteriyle izlediğimiz film, en iyi yönetmen, erkek, yardımcı erkek ve yardımcı kadın dallarında Oscar adayı oldu. Filmi izlerken Steven Soderbergh tarzında olmuş diye aklımdan geçiriyordum ki, film sonundaki yaratıcı credits bölümünde Executive Producer olarak ismini gördüm. Fim herhangi bir alanda bir farkındalık içermiyor. Güçlü oyunculuklar var ancak hikaye ve rollerin zayıflığından dolayı oyunculukların ödüllendirilebileceğini sanmıyorum. Eğer film ödül alırsa da bu, filmde yer alan büyük isimlerin kulis çalışmalarının sonucunda olabilir ancak.

There Will Be Blood :

Daniel Day Lewis en iyi erkek oyuncuyu kazanacaktır, Viggo Mortensen'e çok yazık olacak. Olağanüstü başarılı bir oyunculuk, karakterin içerdiği duyguların tamamını ekrana yansıtabilen bir oyuncu Lewis. Filmin No Country For Old Men'e göre en iyi film ödülüne de daha yakın olduğu söylenebilir. Bunun en önemli sebeplerinden biri No Country For Old Men'e göre daha bir Akademi Filmi olması. Paul Thomas Anderson'ın da zamanı geldiğinde en iyi yönetmen ödülünü alacağını şimdiden söyleyebiliriz. Ancak sıra sanırım Coen Biraderlerde. (Barton Fink ve Fargo'dan sonra nihayet) Little Miss Sunshine'dan da anımsadığıız Paul Dano, genç kilise adamı Eli Sunday rolüyle en iyi yardımcı erkek kategorisinde aday gösterilebilirdi diye bir ekleme de yapayım.

Atonement :

Film, Ian McEwan'ın romanı Kefaret'in uyarlaması. Okuma listemin en ön sıralarında olan bu romana daha başlayamadığım için filmi izlemiyorum, haliyle yorumları bu filmden bağımsız yapmak zorunda kaldım.

İzlediğim diğer filmler :

Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
American Ganster
Charlie Wilson's War
The Bourne Ultimatum
The Diving Bell And The Butterfly
Eastern Promises
In The Valley Of Elah

Kısaca izlediğim diğer fimlerle de ilgili bazı yorumlar yapayım. Çok iyi oyunculuklar var, Johnny Depp, Philip Seymour Hoffmann, Viggo Mortensen, Tommy Lee Jones gibi. Akademi ödüllerine aday olabilmenin bile ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi aslında yarışan oyuncular. Büyük oyunculuğa doğru ciddi adımlarla ilerleyen Philip Seymour Hoffman'a verilmiş bir ödül gibi adaylık. Akademi'nin pek çok zaman bazı oyuncular ve yönetmenlerin hakkını vermediğine çok şahit olduk. Şöyle de bir gerçek var ki eğer oyuncu ve yönetmen ödül alabilmek konusunda ısrarcı ise, yani Akademi'nin karşısına tekrar tekrar çıkıyorsa ödül alması da kaçınılmaz oluyor. Belki en iyi rolüne ya da yönetmenliğine verilmiyor bu ödül ama bir şekilde gitmesi gereken kişiye de ulaşıyor. Julian Schnabel'in yönetmenliğini yaptığı The Diving Bell and The Butterfly mutlaka izlenmeli, gerçek sinema bu diyebileceğimiz filmlerden birisi ama Akademi kriterlerine hiç uymayan bir film, sinematografi ödülü gelebilir.

Son olarak adaylarım ;

En iyi Film

There Will Be Blood (alır)
No Country For Old Men (almasını isterim)

En iyi Yönetmen

Ethan Coen ve Joel Coen - No Country for Old Men (alır)
Julian Schnabel - The Diving Bell and the Butterfly (almasını isterim)

En iyi Erkek Oyuncu

Daniel Day Lewis - There Will Be Blood

En iyi Kadın Oyuncu

Marion Cotillard - La Vie En Rose (almasını isterim)

En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Javier Bardem - No Country for Old Men

En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Adayım yok ama birisi alacak tabi ki

En iyi Animasyon

Ratatouille

En iyi Uyarlama Senaryo

There Will Be Blood - Paul Thomas Anderson

En iyi Orjinal Senaryo

Juno - Diablo Cody

2007 sinema açısından rekabetin yoğun yaşandığı bir yıl oldu. 2008'in de aynı ivmeyle devam etmesini umalım ve tüm sinemaseverlere güzel bir Oscar gecesi dileyelim.

İyi Seyirler.

24 Şubat 2008

A. Eren Loğoğlu

27 Ocak 2008

The Man From Earth



Konuyu ayrıntılara inerek anlatıp filmin büyüsünü bozmak istemiyorum. Son yılların en etkileyici bağımsız yapımlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Tek mekan çok diyalog, sinema tekniğine gereksinimin az olduğu sahneler, aksiyonsuzluk gibi popüler sinema kültürünün dışında olan pek çok unsurdan dolayı yapım, muhtelemen genel izleyicinin beğenisini kazanmayacaktır.

Filmin Amerikan dizilerinden anımsadığımız oyuncuların başarılı karakter oyunculuklarıyla tamamlanmış olan mistik öyküsü, tarih, din, bilim, psikoloji, sanat gibi alanlara ilgi duyan izleyicileri etkisi altına alacaktır.

Senaryosunu Jerome Bixby'nin yazdığı (Film bu alanda Oscar alabilir), yönetmenliğini Richard Schenkman yaptığı film, 13 Kasım'dan beri Amerika'da gösterimde. Senaristin birkaç Star Trek bölümü yazdığını ve filmde bu duruma gönderme yapıldığını da belirtelim.

Filmin anlattıklarından dolayı çok ağır eleştiriler alacağını da şimdiden söyleyebiliriz.

Filmin konusu kısaca şu şekilde ;

John Oldman isimli bir akademisyen (History) görevinden ayrılmıştır ve bulunduğu şehirden taşınmak üzere eşyalarını toplamakta, paketlediklerini de bahçedeki pikabına taşımaktadır. Bu sırada onun şehirden ayrılma sebebini bilmeyen ve farklı disiplinlerden olan (Anthropologist, Archeologist, Christian Literalist, Psychologist, Biologist) akademisyen arkadaşları veda partisi düzenlemek adına evine gelirler. John'ın ayrılma sebebini söylememesi merak uyandırır ve ısrarlı sorular üzerine John bu konu hakkında bir hikaye anlatmaya başlar...

Konuyu daha derinlemesine ve ince detaylarla anlatabilirdim ama izlemek isteyenlerin filmden alacakları keyfin kaçmasını da istemiyorum.

Film olağanüstü, izlerken hiç bitmesin, ben de John'a soru sorayım diyebilirsiniz.

Mutlaka izleyin...

Info : http://www.imdb.com/title/tt0756683/

12 Ocak 2008

A. Eren Loğoğlu