
Önce kadro: Pinto, Pique, Sergio, Fontas, Jonathan, Mascherano, Maxwell, Jeffren, Thiago, Adriano, Bojan.
Biraz nostalji, bu kadro seçimini ve formasyonu anlamak için;
Madrid'de kazanılan Atletico maçından sonra;
3 yıldır aynı yerde, aynı taktiksel hamleye -çok önde basıp pas hatasına zorlama- yenik düşen Pep, bu defa Sergio'yu üçüncü bir merkez savunmacı gibi oynattı, tam da Puyol ve Pique'nin ortasında.
Çözüm başarıya ulaştı, Barça geride çok pas hatası yapmadı, rahat top dolaştırdı, topa % 70 oranında sahip oldu ve en önemlisi kalesinde karambol, duran toplar dışında da tehlike görmedi. Bunda Kun Agüero'nun sakat olmasının da etkisi vardı.
http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/09/ujfalusi-futbol-katili-t-e-l-f-i.html
Pazar günü, maç sonrası yazmıştım bunları, çok dikkat çekiciydi Sergio'nun görev ve formasyonu. Pep, bu sezon önce 4 - 2 - 3 - 1 denemesiyle başladı, şimdi de bir başka çözüm arayışına girdi.
Formasyon değişimi olacağını zannetmiyorum, Barça için kryptonite etkisi olan Atletico Madrid'e dair bir hamleydi kanımca Sergio'nun geriye çekilmesi. Çok önde basan, iki forvetle oynayan ve iki merkez savunmacının karşısına dikilip görüş açısı daraltan oyunu bozmak üzerine kurguluydu Pep'in maç öncesi stratejisi, tuttu da. Hercules ise Internaziole benzeri savunma anlayışını, Barça'nın rotasyonun da etkisiyle hücum varyasyonlarıyla birleştirivermişti.
http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/09/sergio-defansif-orta-saha.html
Pep, bu maçta da kimi zaman Sergio'yu Pique ve Puyol'un ortasına alıp ve kanatlardan ileri iterek oynattı takımını, bu hamle müthiş bir genişlik kazandırıyor takıma, yayılma anlamında, Alves çok ilerde kalabiliyor örneğin ve kontra atak zaafiyeti üç oyuncuyla geride bulunulduğundan ortadan kalkıyor. Oyunun genelinde 4 - 3 - 3 - 0 formasyonu vardı, bazı anlarda 3 - 4 - 3 - 0'a dönüşüverdi. Merkez savunmanın sağında oynayan Pique'nin de topla çıkış yapabilme özelliği, oyunu sağ koridordan açma konusunda müthiş bir avantaj sunuyor Barça'ya.
http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/09/hafta-5-mourinhodan-1-puan-onde-4-3-3-0.html
Bilbao'da kazanılan Ahletico maçından sonra, santrforsuz Barça'yı -Messi'nin orta sahaya gömülüp, Villa ve Pedro'nun çizgiye yapışıp, içeriye koşu yaptığı, orta sahadan da süpriz oyuncuların ceza sahasına sokulduğu- gözlemleyip analiz etmiştim, meğerse Real Madrid maçının provasıymış, şimdi daha iyi anlıyorum Guardiola'yı ve çok takdir ediyorum. Ülke sporunu yönlendiren medyanın da bu sistemi keşfetmesine sebep oldu El Clasico.
3 - 4 - 3 diye anlatılan, aslında çok daha kompleks bir yapı sunan Zaragoza maçı;
----------------Valdes---------------
----Puyol-------Pique------Abidal----
----------------Sergio---------------
---------Alves---------Keita---------
-Pedro----------Messi--------Iniesta-
----------------Villa----------------
3 - 6 - 1 ya da blok olarak 3 - 3 - 3 - 1 şeklinde bir yerleşim vardı sahada.
Pep'in 4 - 2 - 3 - 1 denemesine -Mascherano'dan dolayı bu tercih doğru- daha tam alışamamışken, böyle fantastik bir yayılım görmek hakikaten abartıydı artık.
Bu yayılım nasıl zaafiyetler yarattı, ona değineyim öncelikle;
- Alves'in kanat işlerliği, yani Barça'nın sağ koridor oyunu, çok zayıfladı.
- Pique'nin sağdan top sürerek dikine ilerleyip istasyon göreviyle sağ koridor desteği sağlaması da engellenmiş oldu, onu eski tanımlamayla libero oynatınca.
- Puyol'un aynı anda hem sağ bek, hem de stoper bölgesini kontrol etmesi, arkasına oyuncu kaçırmasına sebep oldu.
- Ne Puyol ne de Abidal, 2002 Brezilya gibi, hücuma destek veren bek görevini yerine getiremeyip çakılı oynadılar, bu da bir oyuncu eksik hücum etmek olarak yansıdı.
- Sergio, alışkın olduğu düzenden çıkınca ve arkasında 3 oyuncu bulunmasının da etkisiyle pas açılarını kaybetti, çok pas hatasında bulundu.
- Pedro ve Iniesta çok fazla çizgiye doğru yönelmek zorunda kaldı, topla ilerleyince de köşelerde yalnız kaldılar. Alves, Pedro'ya yakın oynasa da, Keita merkezi çok terk etmedi ve Iniesta nerdeyse her topu ezdi sol açık bölgesinde, yardım alamadı hiç.
- Messi'yi zaten sezon başından beri merkezde oynatan Pep, onu biraz daha geriye çekip orta sahayla bütünleştirdi ve topla daha çok buluşup dribling yapmasını istedi. Bu durum da Villa'yı yalnızlaştırdı.
Bu kadar zaaflar içeren ve takım ritmini bozan bir yerleşimi Guardiola niye test etti diye soracak olursanız, birkaç şey sayabilirim;
- Xavi'nin yokluğunda Alves'in sağ iç oynamasıyla -Xavi gibi- açığın kapanacağını düşündü.
Alves'in solundan gelecek Messi'yle yardımlaşması, sağdan da Pedro katkısıyla sağ koridor işlerliği oluşturacaktı. Bazı pozisyonlar bu yolla gerçekleşti, Alves'in kaleciye karşı kalıp topu üstten dışarı attığı pozisyon.
- Messi'nin asıl yerinden biraz geride oynamasının artısı gol oldu. Villa'nın harika pasında, kendini unutturdu, koşusunu yaptı ve net bir vuruşla ağları buldu. Normal senaryo, topu sürenin Messi, golü atanın Villa olmasıydı, tersi gerçekleşti Messi'nin yerinden dolayı.
3 - 3 - 3 - 1 formasyonu 60. dakikaya kadar sürdü. 45 - 60. dakikalar arası, zaafiyetlerden birini çözmek için Pique ve Puyol yer değiştirdi. Libero değil de merkez sağ savunmacıya dönüşen Pique, böylelikle dikine top sürüp oyunu açabilecekti, öyle de oldu.
Maçı dikkatle izleyenler, 60. dakikada bazı oyuncuların yer değiştirdiğini fark edecekti. Bunu her takım kolaylıkla başaramaz, teknik, taktik bilgisi üst düzey olan, futbol aklı bulunan oyunculardan kurulu olmanın getirdiği bir avantajdı bu.
Barça, aniden klasik 4 - 3 - 3'üne döndü o saniye. Alves sağ beke geçiverdi, Iniesta sol açıktan sağ içe. Oyuncular otomatik bir şekilde yerlerine kuruldu, sağ taraf etkisi artıverdi, gol, kaçan pozisyonlar şekilleniverdi. Bu değişimin öncesinde kırmızı kart da gelmişti, işler kolaylaşmıştı ayrıca.
http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/3-3-3-1.html
Rubin Kazan ve hesap listesine dair;
Rubin Kazan 3 maçtır Barça'ya kaybetmiyor, bu da onları çözülmesi gereken meseleler listesinin ilk sırasına oturtuyor haliyle.
FC Barcelona, bir karakter takımı. Görülmesi gereken bir hesap varsa, intikam sesleri yankılanıyorsa dört bir yanda, bunu er ya da geç gerçekleştiriyorlar. Rijkaard & Mourinho sürecini hatırlayın, sonra yakın bir zamandaki Atletico Madrid'i ya da geçen sezon Copa Del Rey'den elenme sebebi olan Sevilla'nın sezon başında perişan olmasını.
Sırada Rubin Kazan var, Camp Nou'da acı bir tecrübe yaşayacakları kanaatindeyim. Ondan sonra Espanyol, Inter ve Mourinho'ya gelecek sıra, bu takım böyle şeyleri seviyor çünkü, onların ihtiyacı olan motivasyon daha önce yapamadıklarında gizli.
Hesabı yine kesmeyi başardı Barcelona. Mourinho, İspanya Futbol Federasyonu ve ardından da Rubin Kazan. Geriye kalanlar var hala, sırasını bekleyen. Jose kadar olmasa da, dürülecek defterleri eninde sonunda.
***
Rubin maçında kadro, tıpkı Zaragoza'da olduğu gibi yayıldı. Guardiola, asıl oyun planını zorlayan -merkez savunmanın arasına top atan ve oyuncu koşturan, Gökdeniz, Forlan gibi- takımlara karşı bu formasyonu çözümleyici olarak kullanmıştı bu sezon, kendine ihanet etmeden yine denedi 3'lü savunmayı.
----------------Pinto----------------
----Pique-------Sergio------Fontas---
---------------Mascherano------------
---------Jonathan------Maxwell-------
-Jeffren--------Thiago-------Adriano-
----------------Bojan----------------
Üçlü savunma orta saha çizgisinde kuruldu elbette. Rubin Kazan, Inter ve Chelsea'den öğrenip, üç defa başarıyla uyguladığı otobüs park etme taktiğiyle sahadaydı yine. Bu kez başaramadılar, sebebi de Pep'in çözümüydü, üstelik bu genç oyuncularla bile oynattı istediğini.
991 pas sayısını yakalamış Barça, % 87 başarı oranıyla hem de. Sürreel bir iş hakikaten. La Masia'nın bir mit olmadığını ve 7'den 37'ye bu takımın genlerinde pas yapmanın yattığını artık rahatlıkla söyleyebilirim. Futbol tarihinin en önemli ismi Johan Cruyff'a ne kadar teşekkür edilse azdır.
Sahada Fontas, Jonathan, Thiago, Jeffren ve Bojan vardı, çok forma şansı bulmayan gençler olarak. Sakatlıklardan sonra Vazquez ve Bartra da eklendi onlara, değişen hiçbir şey olmadı oyun anlamında. Ve bunu Rusya Ligi'nin üst sıra, UEFA Avrupa Ligi'nde belki de kupayı alabilecek takımlarından birine karşı gerçekleştirdiler, gençlerin performansına değer katan etkenlerden biri de buydu.
Her zaman söylenir, istatistikler çok şey anlatır ama her şeyi de göstermez diye, doğru. Barça'yı bu gençlere sağladığı DNA (özgüven + oyun felsefesi) sebebiyle överken, bazı noktaları da atlamayalım.
Puyol, Xavi, Iniesta, Messi olmasa da FC Barcelona yoluna devam eder önermesi dün geceyi istatistiklerden değil de izleyip yorumlayanlar açısından doğru değildi. Barça topu yine vermedi, % 74 topla oynama, kalesinde çok fazla pozisyon da görmedi ancak tehlikeli alanda hiç etkili olamadı. La Masia'nın yetiştirdiği gençlerden Xavi, Messi, Iniesta gibi inisiyatif almasını beklemek insafsızlık olabilir ancak analiz yaparken bunların da vurgulanması gerekir.
Dün geceki kadronun en etken oyuncusu Thiago'ydu, adam eksiltebilen, ara pası deneyen, şut atan, gerçekten de potansiyeli olan bir isim. Malesef yeterli olmadı yaratıcılık açısından. Aslında Jeffren'den çok umutluyum ancak o da sakatlandı maçın hemen başında.
Keza Bojan da sakatlandı ve Barça 30. dakikada 4 - 2 - 3 - 1'e dönmek zorunda kaldı kulübeden Messi ya da Iniesta'yı almamak için. Bartra sağ bek, Pique & Fontas merkez, Maxwell sol bek, ön süpürücü Mascherano ve Sergio, önünde Jonathan, Thiago, Adriano, en uçta da Victor Vazquez. 3 - 4 - 3'ten 4 - 2 - 3 - 1'e geçmeleri bir ya da iki saniye sürdü, değişen bölgeler ve görevlere anında uyum sağladılar, teknik taktik konularda da bilgili olduğu belliydi oyuncuların, futbol akıllarını kullanıyorlardı.
Çok pas yapmak sonuca giden bir yol değil, Johan'ın top bizdeyken onlar gol atamaz düşüncesinin ürünü olsa da. Kendi yarı sahanda maç boyu paslaşarak kazanamazsın çünkü. Burada devreye efektif paslaşma tanımlaması giriyor. Barça oyuncuları çok hareketli olmaları, sürekli pas açısı yaratmaları, üçgenler kurmaları ve en önemlisi tehlikeli bölgede, önceden çalışılmış set hücumları ve yaratıcılıklarıyla sonuca ulaşmayı da başarıyorlar. Oynun seyrini güzelleştiren de bu. Bir de Barça'nın topla ilerleyen oyuncuyu rahatlatmak için -Messi gibi- diğer oyuncuların istasyon olduğu pas organizasyonları var, küçük üçgenlerle kurulan ve pas sayısını çok artıran.
Dünya Kupası'nda İspanya'yı izlerken aşırı keyif aldığımı söyleyemem. Sürekli pas yapmak sıkıcı görünebiliyor bazı zamanlar ki bu eleştiri çok sık yapılıyor bugünlerde, haklılık payı da var. Barça'nın felsefesini oturtmayı başardılar ve kupayı kazandılar ancak bunu yaparken Barça kadar efektif olamadılar ve çok gol atamadılar. Tehlike bölgede Barça kadar etken değillerdi, bunun sebebi de Arjantinliydi. Messi, Barça'nın kusursuz pas felsefesini sonuca ulaştıran postacısı. Futbol denilen oyun çelik bir kapıysa, La Masia kusursuz anahtarı üreten fabrika ve Messi, anahtarı kilide takıp açmayı bilen tek küçük çocuk. Sır bu.
Rubin maçının istatistiklerinde bir başka nokta kaleye atılan şutlardı. 13 gol okazyonu vardı Barça'nın ve çerçeveyi sadece 3 defa bulabildiler, ikisi gol oldu zaten. Gol girişimlerinin nerdeyse tamamı, pas organizasyonlarının devamında Messi ve Iniesta'nın sağladığı son adımı atamayıp, uzaktan şut denemeleri şeklindeydi. Xavi'yi de aradılar açıkçası.
Eleştiri amaçlı yazmıyorum bunları, Barça'nın felsefesinin yanında, bu denli baskın olmasında biraz da dehaya varan akıldaki oyuncuların ve yeteneklerinin katkısı olduğunu göz ardı etmeyelim diyorum. Puyol, Xavi, Iniesta, Messi olmadan da Barça sorunsuz bu oyunu sergiler önermesini şimdilik rafa kaldıralım. Bu takım çok özel bir dönem yaşatıyor bize ve birkaç yıl daha yaşatacak. Sonrasında eksilen parçaların yerlerinin nasıl doldurulduğuna bakacağız. Şundan da eminiz, Barça kusursuz pas oyununu ve topa hükmetmeyi yine başaracak, buna ağlarla buluşturan set hücumlarını, varyasyonları, yaratıcılığı ekleyip tehlikeli bölgede, 10 yıl sonra da seyir zevkinin doruğa eriştiği bir takım oluşturabilecek mi, bunu zaman gösterecek. En azından çocuk bizde, fabrika bizim, umud fazlasıyla var.
Guardiola'nın 60. dakikada Messi'yi oyuna almasının sebebi de aynı şeylerdi, kısırlaşan maçı, Camp Nou'ya gelen 50 bin kişi adına zevkli hale getirmek, başardı da.
2. golü atan Victor Vazquez, Messi, Cesc, Pique jenerasyonundan. Sakatlıklardan dolayı bir türlü istenen noktaya gelememiş, Pep ona güvendiğini söylüyor hala, bu sabrı gösterebilmek bir oyuncu için, bu kulübün neden bir kulüpten daha öte bir şey olduğunu ve diğerlerinden ayrıştığını anlatıyor.
Maçın adamı seçilen Thiago özel bir oyuncu dedim de, Fontas'ın ondan aşağı kalır yanı mı vardı sanki! Thiago'nun kıvrak bileklerinden onda da vardı ve üstelik o savunma oyuncusuydu. Pique gibi topla ilerleyebilen ve bunu sol ayağıyla yapan bir oyuncunun, Puyol'dan sonra Pique'nin yanına yerleşebileceği konusunda pek çok Katalan'ın öngörüsü vardı, doğru çıkacak gibi. Aşırı soğukkanlı, doğru pas açılarını bulan, pas hatası yapmayan bir savunma oyuncusu.
Kulübün resmi sitesinde formasyon 3 - 4 - 3 yazıyor, Guardiola o yazıyı asmadığına göre, buna itirazım var elbette. Aslında bu yerleşimleri belirlemek kolay değil, özellikle de Barça gibi oyuncuların sürekli hareket edip iç içe geçtiği, blokların açılıp kapandığı bir takımda. Bu sebeple sayılar hakkında -geri üçlü ya da dörtlüyü saymazsak- küçük çaplı anlaşmazlıklar olabilir. En doğrusu blok eksenli, bütün olarak bakabilmek, geri dörtlüyü ya da üçlüyü çizgi halinde durmalarından ötürü nasıl blok halinde algılıyorsak. Zaragoza maçının kaydından birkaç fotoğrafa bakalım;
Yuvarlak içersinde olan Messi, arkasındaki üçlüye yaklaşmış daha önce bahsettiğim gibi. Iniesta fotoğrafa girememiş, sol alt köşede. 
Geri ve önündeki üçlünün yerleşimi görülebiliyor.
Çizgi halinde bir 3 - 3 - 3 - 1 yerleşimi var, tek farkla. Pozisyon gereği Keita ve Iniesta yer değiştirmiş, yuvarlak içersine aldım bu yüzden.
En güzel fotoğraflardan biri bu. Yuvarlak içersindeki yine Messi, arkaya girmiş top almak için. Açılar ve yerleşimler net. David Villa girememiş kareye.
Bütün oyuncuların bulunduğu bir sahne. Açık bir 3 - 3 - 3 - 1 yerleşimi var blok olarak. Derin boşluğa dikkat, birazdan değineceğim. Yuvarlak içersindeki bu kez Villa, kareye girmeyi başardı bu sefer.
En uçtaki 1 ve arkasındaki üçlünün en iyi gözüktüğü anlardan biri, Messi iyice yaklaşmış uca.
Sadece 15 dakikayı ele aldım, 60. dakikaya kadar böyleydi Zaragoza maçı. Rubin Kazan maçında da Bojan'ın sakatlığına kadar aynı şablonla oynadılar.
***
Messi'nin arkasındaki üçlüye girip çıkmalarıyla 3 - 4 - 3'e benzese de yapı, Iniesta ve Pedro'nun taç çizgisine yapışan ve Messi'nin Villa'ya yaklaştığı anlarda bariz 3 - 3 - 3 - 1 blokları gözüküyor.
Bu yapı, Forlan ve Gökdeniz gibi arkaya sarkan oyuncularla kaybedilen maçlara yönelik olsa da, savunmanın yanında hücuma da bazı alternatifler katıyor, geri üçlünün kenarında oynayan -Pique ve Abidal- oyuncuların topla ileri çıkarak nerdeyse takımı 9 oyuncuyla hücum ettirme olasılığı yaratması gibi. Ancak fotoğraflarda da görüldüğü üzre daha çok savunma hamlesi olan bu yapı, derin boşluklar ve bloklar arası bağlantıların da kopmasına sebep oluyor. Barça'nın avantajı topu kaybetmeyen oyunculardan kurulu olup, boşlukları çok kısa bir zamanda doldurabilmesi ve tehlikeli bölgeye yerleşmesinde yatıyor.
Zaragoza maçına değinme sebebim formasyon ve anlayış olarak Rubin maçıyla aynı olmasıdır. Kazan maçının kaydı yüklendiğinde ona dair de fotoğraflara bakılabilir tehid amaçlı.
8 Aralık 2010
A. Eren Loğoğlu
08 Aralık 2010
Barça - Rubin & Üçlü Savunma & Pas Sayısı = Efektif Oyun Yanılgısı
Bir Veda Havası

Vakit tamam seni terk ediyorum
Bütün alışkanlıklardan öteye
Vakit tamam seni terk ediyorum
Bu incecik bir veda havasıdır
Kalacak tüm izlerin hayatımda
Gözümden bir damla yaş aktığında
Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan
Sen bir suydun sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi, hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru, hoşçakal
Suyumuz, ilacımız İstanbul Ali Sami Yen Stadı ömrünü sonlandırmak üzre. Vakit tamam ve terk ediyoruz sevgilimizi, gözümüzde yaşlar, tüm izleri hayatımızda.
Çocuktum, Çukurovalıydım, yağızdım, büyüdüm taşrada, üniversite kazandım sonra, okumaya geldim boğazın serin sularında. Öyle tanıştım Ali Sami Yen ile. Hikayelerini çok dinlemiştim, televizyon ekranında binlerce kez görüp her bir metrekaresini ezberlemiştim ama hayallerimden öte bir şeydi orada olmak, gerçekleştirdim.
Heyecanlıydım onunla tanışacağım ilk gün. 6 Ekim 2001'de İstanbul'a gelip, 6 gün içersinde kendimi ayarlayıp yolunu tuttum Ali Sami Yen'in. Elimden tutan vardı elbet, şehre ayak bastığım günün gecesinde soluğu Çiçek Pasajı'nda -İstanbul Hukuk ve Cerrahpaşa mezunu dayılarımın hikayelerinden duyup- aldım Ölümüne grubundan Emre Urul ile buluşmak üzre. Bu sevda yolculuğunun İstanbul ayağını başlatan odur, minnettarım kendisine her zaman.
Ali Sami Yen Sokak'tan geçtim ilk, bir ürperti doldu içime. Sarı kırmızı montlar giymiş kızlar ve erkeklerle dolu bir yerdi, festival esintileri vuruyordu yüzüme.
Turnikeler zorlu bir sınavın başlangıcıydı, mücadele, azim, sabır gibi unsurların öne çıktığı bir maç hazırlığı, ritüel. Atlattım onu da ve merdivenleri tırmanıverdim büyük adımlarla. Maç başlamak üzereydi, hatta santra yapılmış bile olabilirdi, hengameden ve içeri girme arzumun doruklarda gezinmesinden dolayı zaman mefhumunu kaybetmiştim.
Sesler yükseliyordu uzun koridora girdiğimde, maç başlamış olmalıydı, kalp atşlarım hızlanıyordu. Tam hatırlamıyorum ama sanırım ikinci kapıdan attım kendimi tribünlere. Yemyeşil çimleri ilk defa görüyordum, dengem bozuldu, gözlerime bir perde iniyordu ve kaldıramıyordum. Hiç tatmadığım ve bu yüzden tadını bilmediğim bir şeydi, kokoreç, midye tava, kumpir, goralı gibi bir şeydi diyeceğim, onları da daha dilimin üzerinde gezdirmemiştim. Vücudum zangır zangır titriyor ve hakim olamıyordum ellerime. Çok büyüktü saha, ekrandan taşıyordu, zihnimde oturtmaya çalışıyordum 55 santimlik bir çerçeveden çıkarıp. Bir karartı gördüm o an, topla ilerliyordu, birkaç adım atıp topa vurdu Eski Açık tarafına doğru, bayağı bir uzaktı oysa. Top ağlardaydı.
Her şey birdenbire oldu
Birdenbire vurdu gün ışığı yere
Aşk birdenbire oldu
Sevinç birdenbire
Galatasaray, Anadolu'dan gelen evladını karşılıyordu. Şaşkınlık alabildiğine sarıyordu etrafımı. Topu bir nesne olarak seçmemle ağlarda görmem arasında bir saniye bile geçmemişti. Ayağımı bastığım bu stadda artık yenilmeyeceğimize dair bir inanç kapladı gövdemi. Ve yayıldı parmak uçlarıma kadar bir sıcaklık. Kendini uğurlu ilan eden ve bunu daha çok takımının yararı uğruna isteyen bir ruh haliyle geçti maçın devamı, kazandı bizim takım ilk Ali Sami Yen ziyaretimde.
Sonraları çok gittim yanına, donattım dört bir yanını bayraklarla ama hiçbir zaman o ilk duyguyu yakalayamadım.
Soğuk bir binaya -aslında ruha- böyle bir sevgi duymak, anlatması da zor yaşaması gibi, Edip Cansever söylesin bir şeyler;
Hadi anlat deseler anlatamam
Bir yere gidiyorken cayıp bir başka yere gitmeyi
Yani bir kunduzu karşıdan karşıya yüzdüren sezgi
Nedir ben bilemem ki
Belki bir raslantıdır da ondan mı sevdanın yeri
En yakın yeri
En uzak yeri
Bitmeyen yeri
Bitecek yeri
Farkedilmez zaten anlaşılmış sevdanın
Anlaşılmaz sevda ile bütün ekleri.
Seni çok özleyeceğim Ali Sami Yen, anılarımı bıraktığım yer.
Özlem ki bir başkasının özlemine tutkunluksa
Bir yerde hep aynı şeyi özlüyoruz
8 Aralık 2010
A. Eren Loğoğlu
05 Aralık 2010
Kasımpaşa'dan Tünel'e | Scouting

Hagi, gelecek sezonun planlarına başlamış zihninde. Zaten başka da yapacak bir şey yok şu an, belki transfer çalışmaları için de bir ön hazırlık gerekebilir.
G Zan'ı görmek istemesi, Balta'yı orta üçlünün soluna alması, Aydın'ı denemesi, uzun vadeli planlarının ürünüydü. Bir nevi kadroda kimlerin kalacağına dair, istediklerini yapabilen, bölgesini dolduran ya da farklı pozisyonlara uyum sağlayabilen isimler üzerinde durdu, çok da değişikliğe gitmeden çünkü puanlar da kazanmak gerekiyordu.
Takım oyuncu mezarlığına dönmüş durumda, bazıları burdan çekip çıkartılmazsa ekonomik olarak da sıkıntılar doğabilir.
Şahsi kanaatim çok daha büyük bir oyuncu temizliği yapılması yönünde, bunu pek çok kez dile getirdim ancak Kasımpaşa maçı Hagi'nin mevcut isimlerden bir kısmını uyandırma arayışında olduğunu gösterdi, saygı duyulmalı. Bunlardan ikisi Zan ve H Balta'ydı. O da, Rijkaard gibi 2008 Avrupa Şampiyona'sı Türkiye'sinin büyüsüne kapılabilir ve bundan zarar görebilir.
Aynı sebepten ötürü Sabri de kalacak gibi gözüküyor. Servet'in durumuysa belli değil, kendisini soktuğu konumun etkisiyle. Aslında Hagi onun da kalmasını isteyecektir.
Elano ve Misimovic'i düşünmemesi, Hagi'nin kendi oyun planını tam anlamıyla yerleştirmek adına doğru adımlar gibi duruyor. Rijkaard aynı duruşu sergileyip Misi'yi oynatmayarak yönetime mesaj verebilirdi. Yaz aylarında gönderilemeyen Elano'nun Dünya Kupası sonrası geldiği noktaysa içler acısı.
Lucas, Cana, Kewell ve Baros kadroda tutulması gereken elzem isimler. Medyanın Kewell'ı gönderme arzusunu taraftar dizginlemişti, bir dönem Lucas'a da sardılar. Şimdi de Cana'nın top kayıplarından ve Baros'un sürekli sakatlığından dem vuruyorlar.
Cana'nın müthiş katkısını görmemek için futbol cahili ya da art niyetli olmak gerekir. Zaten Cana, kazandığı top kadar pas verme kusursuzluğunda da olsa, burada değil Liverpool'da oynardı. Baros'un devamlılığının bulunmadığı açık ancak sağlığının yerinde olduğu zamanlarda ne denli performans verdiği ortada, arkasında bekleyecek oyuncuyu Baros seviyesinde belirlersen sorun çözülür.
Kewell'sa bu, ceza sahasına ters kanaddan girip gol atabilen açık oyuncusu, kolay bulunmuyor. Doğru parçalardan oluşmuş bir takımda sırıtabilir belki ama kenardan gelip ya da zaman zaman oynayıp takıma katkı sağlayabilir.
Lider özellikleri de olan bu dört yabancının üzerinde durmalıdır Galatasaray, yapıyı oluştururken, bir de Arda. Diğer isimlerin akıbeti zamanla belli olacak görüldüğü üzre.
***
Scout ekibi haberleriyle geçti hafta içi. Cüneyt Tanman yer alacak grubun başında ve Taffarel de olacak aralarında söylenildiğine göre.
Bu konuda gerçekten bir araştırma yapıldı mı, Arsenal, Hollanda kulüpleri, Lyon, Porto gibiler incelemeye alındı mı, merak ediyorum. Gerçi bu kulüpler diledikleri kadar yabancı oyuncu getirebiliyor, adaptasyon süreleri daha kısa oluyor, transferler için belirli isimler dışında az para ödüyorlar oyuncunun kendisine. Türkiye'de bunların tam tersi bir statü ve ortam varken, scout işine çok daha derin, nitelikli hazırlanmak gerekir.
Galatasaray'ın sadece 10 yabancı hakkı var, ince eleyip sık dokunmalı bu yüzden.
Bir de bu scout işinin özü iyi kavranmalı. Futbolun saha içi teknik - taktik işlerinden anlamak, iyi ve potansiyeli olan bir oyuncuyu keşfetmek anlamına gelmiyor. İkisinin bir arada olduğu pek çok Teknik Adam var ancak scout yeteneği bambaşka bir şey ve her oyuncudan anlayanın da formasyonlar, parselasyon, saha içi görevler hakkında derin bir bilgisi olması şart değil. Sanırım bu sebepten dolayı da daha çok eski futbolcular tercih ediliyor. Organizasyon, yönetme yetisi ve futbol aklı daha içerikli olanlar Teknik Adamlık mertebesinde başarılı oluyorlar. Yine de en makul olanı teknik - taktik işlerden de anlayan oyuncu kaşifleri çünkü takım için bir sağ bek arıyorken, oyuncunun potansiyelinden çok pozisyonunun gereklerini yerine getirip getirmediğiyle ilgilenmek daha doğru bir perspektif sunuyor. Bu noktada da oyuncu keşfini tanımlamalıyız, salt potansiyel ve yetenek mi, yoksa takımın ihtiyaçları dahilinde parçasal aramalar mı? Çok fazla soru kurcalıyor zihnimi.
Kendimden örnek verirsem, bir futbolcunun potansiyelinin olup olmadığını net olarak anlayamam, Ribery bizimle ilk maçına çıktığında Madrid'e kadar yolu var yorumunu yapmıştım iddialı biçimde, Münih'e kadar ilerledi ve yanıltmadı. Daha çok parçaları oturmuş ve eksiği olan bir takıma uygun oyuncuyu, özellikleri çerçevesinde tahmin edebiliyorum, potansiyelden ziyade. Barcelona için Samir Nasri önerisinde bulunmuştum uzun zaman önce, dün gece izlendiyse bu adam, ne demek istediğim daha net anlaşılmıştır. Scout meselesi tam da burada devreye giriyor, Nasri'yi Marsilya'dan ya da ondan öncesinden keşfetmek faslı. Burda atlanılan nokta oyuncunun gittiği takımların tornasından geçip başka ve daha iyi bir şeye dönüşmesi olasılığı, bu keşfedilir bir şey mi, kestiremiyorum açıkçası. Drogba'nın futbol sahnesine geç çıkmasının altında yatan sebep de budur belki, törpülenme ve doğru parçalardan oluşan bir takımda en üst düzey performansını sergileme. Galatasaray için sağ bek, box to box aranıyor sorusunun cevabı liste bazlı bulunabilir, gidip izlenebilir ama yapılmak istenen sadece bu mu yoksa Ribery gibi isimleri bulup getirmek mi, sanırım ikisi bir arada.
Scout aslında görev açısından ikiye ayrılıyor, taktiksel analizler ve yetenek bulma şeklinde. FC Barcelona bu departmanı tek bir çatı altında toplamış ve üç isim tayin etmiş. Muhtemelen yetenek keşfi yapanlar aynı isimler değil, scout bir diğer anlam olarak istatistik tutan anlamına da geliyor. Taktiksel analizleri, bilimsel verilerle birleştirip yorumluyor Teknik Heyet, scout ekibi de onlara bu bilgi altyapısını sağlıyor.
Bizde bilinen scout tanımı bu değil elbette, oyuncu keşfine dayanıyor. Ve pek çok kulüp bu isimleri saklı tutuyor. Chief Scout ve Assistant Chief Scout denilen bir kavram var, ekibin başı ve yardımcısı, onlar konuşuyor bazı durumlarda.
Galatasaray'ın belirli coğrafyalar üzerinde çalışması daha akılcı olur gibime geliyor. Doğu Avrupa, Fransa, Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya ve Afrika ilk akla gelenler, yurtdışında oynayan yerli oyuncular özelinde bir kurgu yani. Önceliğinse Türkiye olması şart, yabancı kontenjanından ötürü.
***
Zamanında şöyle yazmışım;
Baros gibi oyuncular beklenen verim alındığı sürece takımda tutulmalı, ekonomik denge hiçbir zaman gözetilmemelidir. Ne zaman ki yarar sağlamaz, performansı düşer zararına da olsa gönderilebilir.
Galatasaray'ın geleneği, kulübün taraftar için ne anlama geldiği, misyonu, kitlesi, etkisi Lyon, Ajax, Porto düzeyinin ötesindedir kanımca. Galatasaray'ın başarıyı arama şekli, kendisine ve coğrafyasına uygun olarak gerçekleşmelidir, bu kulüpler gibi sürekli oyuncu alıp vererek değil. Yabancı sayısının sınırlandırıldığı, ülkede yetişen az sayıdaki yetenekli oyuncunun pek çok kulüp tarafından paylaşıldığı, transfer bedellerinin çok yüksek olduğu bir ortamda oyuncu al - sat üzerine bir yapı kurmak çok sağlıklı olmaz gibime geliyor. Galatasaray, yerli ve yabancı oyuncuların Avrupa'ya açılan penceresi olma misyonunu üstlenirse eğer, başarıya giden yolda kurulması gereken iskeleti her yıl değiştirmek zorunda kalır ve yolundan sapar.
Galatasaray, FC Barcelona gibi bir oyuncuyu ihtiyaçları dahilinde transfer etmeli, altyapıdan oyuncu çıkarmalı ve bu yapıyı başarılı olmak için korumalıdır. Meramımı daha net anlatmak istersem, Barça Bojan'ı yetiştirken, değerinin ne olacağına bakmaz, takıma ne katkı vereceğini önemser, oyuncuyu takımda tutar, verim alamayacağını düşündüğü an da gönderir. Henry örneği de var ortada, performansında ciddi düşüş vardı ve zarar edilip gönderildi. Galatasaray, Hagi, Popescu, Taffarel gibi isimleri 30 yaşın üzerinde transfer edip -ekonomik olarak zarar da yazdı hanesine, satmadığından ötürü- mesleği bırakana kadar da takımda kalmalarını sağlayarak başarılı olmuştur. 21 yaşında bir oyuncuyu transfer edip, 25 yaşında satmak üzerine kurgulanan bir yapının bize uyacağına, başarıya götüreceğine inanmak zor! Bu ancak kulübün ekonomik olarak sürmesine olanak tanır.
Galatasaray ekonomik gücünü oyuncu alıp satmadan değil, başarıdan kazanmalıdır. Galatasaray başarılı olmaya mahkum bir kulüptür, oyuncu alıp satarak ayakta kalan ve her daim zirveye oynasa da başarısız olduğu zaman çok değişiklik görmeyen Avrupalı kulüpler gibi düşünme ve hareket etme serbestliğine sahip değildir. Biz Arsenal değil, Manchester United olabiliriz ancak. Giggs, Scholes, Neville bonservisi en üst seviyeye gelmişken satılmaz, Ronaldo ve Beckham gibi takımdan ayrılmak isteyenlere yol verilir, Topal bu şekilde kar elde ederek gönderildi, Servet de gidebilir, bunlar değil mesele, daha derin ve temel kanımca.
Şu scouting meselesine de ilginç bir bakış açısı getirmeye çalışacağım.
15 scout için ayrılması gereken bütçe ne olabilir, buna bakılması gerekir önce.
Maaş (başka bir ülkede yaşayacak ekonomik olanak dahilinde) + mesleki giderler (yılda 50 maç izlese her biri) = 5000 Euro * 12 ay * 15 scout + 100 Euro * 50 maç * 15 scout = 975.000 Euro nerdeyse 1 milyon Euro ediyor, az değil hani! Sayıları sallıyorum, maaş artsa azımsanmayacak ödemeler çıkabilir ortaya.
Önerim şu, komik ve enterasan gelebilir pek çok kişiye;
Florya'da bir video odası, maç izleme yeri hazırlansın, projeksiyon + Dreambox olanağı sağlansın, bu 15 kişilik ekibin arasından 3 kişi seçilsin, otursunlar hafta sonu bütün ligleri izlesinler 7 / 24. Aynı anda oynanan maçları kaydedip, hafta içi de mesaiye devam etsinler, rapor da sunsunlar yönetime, Rijkaard'a. Ayrıca bu kişiler, sözleşmeleri de incelesinler, ne zaman sona erdiği gibi bilgiler edinmek adına, piyasa araştırması da yapsınlar oyuncuların maliyeti hakkında, birden fazla yabancı dil bilip, gazeteleri tarasınlar, sadece genç oyuncular değil değeri düşen, satılması muhtemel yarar getirecek isimler de olabilmeli listelerde.
Harcanacak para; Maaş + teknolojik giderler = 5000 Euro * 12 ay * 3 scout + 20000 Euro = 200.000 Euro yaklaşık, beşte biri ilk halin.
Teknoloji öyle bir hal aldı ki, dünyanın bütün ligleri bir uyduyla izlenebiliyor. Kendimden örnek verecek olursam, hafta sonu La Liga, Premier League, Süper Ligden 10 maç izliyorum rahatlıkla, kaydedebiliyorum da.
Scout ekibi kurmak çok maliyetli olacaksa, ucuz duran bu alternatif yol denenebilir. Futbolcuyu canlı kanlı görmekle, televizyondan izlemek çok fark ediyor deniliyorsa -katılırım- meselenin futbolcunun yeteneğini ve potansiyelini keşfetmek olduğunu hatırlatıp, ekranın bunun için yeterli olacağını belirtirim. Oyuncu transfer aşamasına geldiyse gidip yerinde görülebilir de ayrıca, tabi bu durumları da gider olarak eklemek gerekir ayrı konu.
***
Scout işi çok fazla kalemden oluşuyor, ekonomik boyut, oyuncu potansiyeli, ihtiyaçlar, ekibin hangi özelliklere sahip isimlerden oluşacağı, scout olayının özünün kavranıp kavranmadığı, teknik taktik ve istatistiksel verilerle transfer edilmesi düşünülen oyuncuların nasıl değerlendirileceği gibi.
5 Aralık 2010
A. Eren Loğoğlu
Boyun Eğmeyen Ülke: Katalunya | La Masia'nın Şifreleri

İspanya Futbol Federasyonu, FC Barcelona'yı durdurmak için elinden geleni yapıyor, hem de aleni biçimde. Tercümeye girmiyorum, kulübün yayınladığı orjinal metin -çok sert- aşağıda yer alıyor;
http://www.fcbarcelona.cat/web/english/noticies/club/temporada10-11/12/04/n101204114397.html
Guardiola'nın maç sonu açıklamaları, çok açık her şey;
It was never a unilateral decision made by us. We were always in touch with the Federation [RFEF] and AENA [Aviation Authority].Otobüs ancak maç saatinde erişti stada. Barçalı oyuncular geçen sezon da volkan yüzünden Milano'ya kara yoluyla gitmişler ve perişan olmuşlardı, bir benzeri yaşandı zorunluluktan ötürü.
This country faced a major disruption. At 19.00pm yesterday, it was reported air traffic controllers were on strike. We were just one of the more than 400,000 people who got stranded because of exceptional circumstances.
We never travel on matchday by bus. To play against Osasuna we have to be at our best. They were unbeaten at home in 12 matches, and getting here as we were today, was not the best way to go about it.
We, above all, were ready to make the trip as we wanted to play on Saturday because we have a Champions League match on Tuesday.
We did plan on taking the train but AENA made us believe that there was a potential for air travel and that the airspace would be open by 11.00am.
We don’t mind travelling. Last year, we made a 14 hour bus ride to play in the Champions League [semi-final] because UEFA said they would not postpone the match. But the Federation [RFEF] told us if we could not fly, the match would be postponed to Sunday.
We’re not that powerful. It is the Federation that sets the game time, but relented after coming under pressure, and told us that we would forfeit the match if we did not make it. You know how it is here [Spain]. We chose to make the trip because we preferred to come than to lose three points.
We know we are from a country [state] called Catalunya, and if the websites, radio or television want to confuse people, let them, but we only do what the Federation tells us. A lot of non-truths have been said, so let me give my version. If you don’t want to believe me, then I’m sorry for you.
I will not apologise because you are the ones who have told the lies.
I understand the disappointment felt by Osasuna and their spectators. We are sorry for the people of Pamplona. We feel bad. They have always had treated us right.
Geçen hafta Ramos, Alonso, Khedira ve Carvalho sahada cezasız kalırken, Federasyon tarafından da korunuyordu.
Osasuna'nın Teknik Adamı Camacho da eski bir Real Madrid'liydi, bilenmiş olabilirdi özellikle. Takımı evinde 6 maçı da kaybetmemiş, üstelik sadece 2 gol görmüştü kalesinde.
Barça, Madrid maçının onbiriyle sahadaydı, oyuncu yerleşimlerindeki bir farkla, Villa üçlünün sağına, Pedro soluna geçmişti, rakibin beklerine göre bir hamleydi.
Yorucu ve alışkın olunmayan yolculuk bir defa daha zorluyordu Barça'yı maçın başında. Ritmi bir türlü bulamadılar, kısa bölümler dışında.
Messi ve Xavi'nin çok pas hatası yapması, akışkanlığın oluşmamasının ana sebebiydi. Osasuna'nın önde 4 oyuncuyla baskı kurması ve oynu Barça yarı sahasına itmeye çalışması da bir başka etkendi ritmin oturmamasında. Karların temizlendiği zemin de eklenebilir bunlara.
Yine de Barça, Pedro, Villa ve Messi'yle net pozisyonlar buldu, Valdes'in hatası dışında da rakibine gol şansı vermedi. Villa, Messi'ye gol pasını vererek uyum konusunda devamlılığı olacağını da gösterdi, Pedro maçın en iyisiydi Barça adına.
Messi, bizlere vaad ettiği standartlar çerçevesinde iyi bir oyun sergileyemedi bile denebilir, sakatlığı yoktur umarım Madrid maçından kalma, hafta içi idmanlara katılamamıştı. 2 gol 1 asist ile bitirdi geceyi.
Şampiyonluğu sahada kazanamayacağının bilincinde olan Madrid cephesi Osasuna maçına odaklanarak işini şansa bırakmayacağını kanıtladı. Üstüne de 65. dakikada maç 0 - 0 gider ve Valencia gayet iyi oynarken, haksız bir kırmızı kart ile oynun dengesinin bozulması eklendi. Ne denebilir ki daha! Hiç görmediğimiz ama duyup, okuduğumuz Franco döneminin Real Madrid'i hakkında bir ipucu olsun diye belki de bunlar, yüzyılın takımı illüzyonunu daha iyi anlayalım diye, yönetenlerin halkı ezdiği bir düzene kanalım diye, sermayenin emeği, bankanın okulu -iktidar ve gücü elinde tutmasından ötürü- alaşağı etmesi gerekliliğine inanalım diye.
Şair Yannis Ritsos "Boyun Eğmeyen Ülke" kitabından "Karanlık Çömlek" şiiriyle seslensin onlara;
İçimize doğru gülümsüyoruz. Ama gizliyoruz
----------şimdilik.
Yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
gerçek de yasadışı. Gizliyoruz bu gülümseyişi
sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
---------özgürlük düşüncesini.
Buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
---------gülümseyiş var.
Bizi öldürebilirler yarın. Ama alamazlar bizden
ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.
Tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
serin avluda kalacak gölgemiz. Biliyoruz bunu.
***
La Masia'nın şifresi için Barça'nın alt kategorilerdeki takımlarına göz atalım;
http://www.fcbarcelona.com/web/english/futbol/temporada_10-11/futbol_base/plantilles_futbol_base.html
FC Barcelona
FC Barcelona Athletic - Barça B, yaş sınırı yok, TD Luis Enrique
Dikkat çeken oyuncular: Fontas, Muniesa, Thiago, Oriol Romeu, Jonathan Dos Santos (Gio'nun kardeşi) ve Nolito
Youth Football
Juvenil A, 93 doğumlular
Rafa Alcantara (Thiago'nun kardeşi) Gerard Deulofeu (Yeni Messi) Gaël Junior Etock (Yeni Eto'o)
Juvenil B, 94 doğumlular, TD Sergi
Jean Marie Dongou (Çok özel bir oyuncu deniyor)
Jessua Cruyff (Johan'ın torunu, kızı Chantal'dan)
Cadete A, 95 doğumlular
Cadete B, 96 doğumlular
Infantil A, 97 doğumlular
Infantil B, 98 doğumlular
Sveinn Aron Gudjohnsen (söylemeye gerek yok sanırım, 7 numaranın oğlu)
Alevin A, 99 doğumlular
Alevin B, 99 doğumlular
Alevin C, 00 doğumlular
Alevin D, 00 doğumlular
Benjamin A, 01 doğumlular
Benjamin B, 01 doğumlular
Benjamin C, 02 doğumlular
Prebenjamin, 03 doğumlular
Neeskens'in oğullarından John Ramirez sanırım bu yaz Villarreal'e geçmiş, kadrolarda göremedim, Armand ise en son Galatasaray'daydı.
Kulübün resmi sitesinde yer alan kadrolara kısa bir göz attığımda bazı hususları fark ediyorum. Başkan Rosell, bütün yaş kategorileriyle ayrı ayrı fotoğraf çektirmiş. Nerdeyse her takımda siyahi oyuncu var, Samuel Eto'o kurduğu vakıfla pek çok Afrikalı'ya FC Barcelona'nın kapılarını açmış.
http://www.fundacionsamueletoo.org/a_etoo-tutoria-fcb.html
Kadrolarda gezinirken sivrilen oyuncuyu izlemeden ayırd etmenin yolu, oyuncunun yaşının üstündeki kategoriye atlamış olması, örneklersem;
Infantil B normalde 98 doğumlulardan oluşuyor. Sadece Nelson Mandela Mbouhom 99 doğumlu, Alevin A ya da B içersinde yer alması gerekirken, yükseltmişler, herhalde bir sebebi vardır, ismi de ilginç ve güzel ayrıca.
Infantil A, 97 doğumlulardan oluşuyor, Ayoub Abou Oulam 98 doğumlu, B'dan A'ya almışlar.
Cadete B, 96 doğumlulardan oluşuyor, Ernest Costales Martínez ve Juan Manuel García Rey 97 doğumlular.
Juvenil B, alttan yukarı doğru bir sıralama yapıldığında 94 doğumlulardan oluşmakta teorik açıdan ancak uygulama öyle değil, çoğunluk buna uysa da sınıfta kalan -Juvenil A'dan düşen- ve sınıf geçen -Cadet A'dan yükselen- oyuncular bulunuyor.
Macky Frank Bagnack Mouegni, Alain Richard Ebwelle, Jean Marie Dongou Tsafack 95 doğumlular, bir üst takımda oynuyorlar. 9 oyuncu 93, 13 oyuncu 94 doğumlu Juvenil B kategorisinde.
Juvenil A, 93 doğumlulardan oluşuyor olmalı aynı mantıkla ilerlersem, 7 oyuncu 93, 9 oyuncu 92 doğumlu. 94 doğumlu 3 isim var, Vivaldi Leonid Bakoyock, Pol Calvet Planellas ve Gerard Deulofeu Lázaro. Burada 9 oyuncunun 92 doğumlu olmasının sebebi Barça B için yetersiz kalmaları ve bu yüzden bir alt gruba dahil edilmeleri anlamına gelebilir. B kadrosunun çok şişmesini istemiyor da olabilirler. Barça B'ye yaklaştıkça -son 2 yaş kategorisi- yaş aralığı genişlemekte de denilebilir, A'ya yükselme havuzunu daha derin tutmak için.
Samuel Eto'o vakfının getirdiği 15 oyuncunun bazılarının ismi, bu kategori atlayanlar arasındaydı.
Sanırım Katalan çocuklar ve Afrikalılar arasındaki fiziksel farklılıklardan kaynaklanıyor bu durum, salt yetenek bazlı değil, incelemede bu da dikkate alınmalı.
Gelelim Barça B'ye. La Liga'ya yükselme mücadelesi veren ve bilinen takımlarla -Betis, Rayo, Celta Vigo, Salamanca, Las Palmas, Valladolid, Xerez, Numancia, Tenerife- oynadıklarından bu seviye çok önemli organizasyon açısından. İspanya 2. Ligi'nde 5. sıradalar bu arada.
Yaş aralığı 84 - 92 şeklinde, geniş. 91 doğumlu 8, 90 doğumlu 2, 89 doğumlu 4, 87 doğumlu 3, 86 doğumlu 4 oyuncu var.
84 ve 85 doğumlu birer oyuncu, 3 de 92 doğumlu bulunuyor. Sergi Roberto Carnicer, Sergi Gomez Sola ve Marc Muniesa Martinez, Katalanların Puyol olmasını beklediği isim.
Bu üç oyuncunun Barça B'ye yükseltilmiş olması kanımca iyi bir referans. Bunun yanında Juvenil A için 92 - 93 doğumlular ibaresinin kullanılmasını da doğuruyor, bu gruptaki 92 azlığından ötürü.
90, 91 ve 92 doğumlu oyuncuların -13 oyuncu, yarısı kadronun- gelişimi açısından bu ligde tutunmaları ve La Liga'da yer alacak takımlarla şimdiden karşılaşmaları büyük bir kazanım. Sanırım 84, 85, 86, 87 doğumlu oyuncuların kadroya girme sebepleri de bu tecrübeyi diğerlerine sağlamak amaçlı. Bir şekilde elde tutmuşlar 26 yaşında birisini.
Pedro örneği de ele alınabilir, 87 doğumlu bir oyuncu ve sadece 2 yıldır A takımda, yani 21 yaşında yükselebilmiş, şu an geldiği noktaysa inanılmaz, takıma katkı anlamında.
Bojan 90 doğumlu, özel bir örnek aslında, 17 yaşında ilk maçına çıkmış A takımla.
Messi 87 doğumlu, o da Bojan gibi 17 yaşında, 2004 yılında ilk maçına çıkmış FCB'yle.
Jeffren 88 doğumlu, 18 yaşında ilk maçına çıkmış, 22 yaşında ve hala düzenli oynamıyor ama kulüp onu tutuyor, tıpkı Pedro gibi.
Sergio Busquets 88 doğumlu, ilk maçına 20 yaşında çıkabilmiş. 22 yaşında ve sürekli oynuyor.
Barça B'deki Nolito'dan patlama bekliyorlar, 86 doğumlu, 24 yaşında. Bu sabrı ancak FC Barcelona gösterir ve başarılı olmalarının altında yatan sebeplerden biri de bu, oyuncuya verilen şansı sonuna kadar zorlamaları.
***
Bir altyapının anatomisi böyleydi diyerek öfke dolu olunan gecenin sonuna geleyim.
Şiirin tamamı;
Çok uzaktı geldiğimiz yol. Kardeşim, çok uzak.
Ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler. Akşamları
sallayıp başını "vakit geçti" deyince küçük lamba
dünyanın tarihini okuyorduk belirsiz isimlerde
mapusane duvarlarına tırnakla kazınmış tarihlerde
ölümü beklemiş insanların çocuksu çizgilerinde -
bir yürek, bir yay, zamanı gerçekten yaran bir
---------yelkenli -
bizim bitireceğimiz tamamlanmamış dizelerde
bitmeyelim diye bitirilmiş dizelerde.
Çok uzaktı geldiğimiz yol - zorlu mu zorlu.
Şimdi senindir bu yol. Avucunun içinde tutuyorsun
bir dost elini tutup nasıl dinlersen yürek atışlarını
kelepçelerin bıraktığı bu izin üstünde.
Düzgün yürek atışı. Bir güvenli el. Bir güvenli yol.
Yanıbaşında, bu sakat adam çıkarıp ayağını
bir yana bırakıyor yatmadan önce - kof tahta bacak -
doldurmalısın onu, çiçek dikmeden önce saksıyı nasıl
----------dolduruyorsak toprakla
geceler yıldızlarla nasıl dolarsa
ağır-ağır nasıl düşünceyle sevgiyle dolarsa yoksulluk.
Karar aldık, bir gün herkesin iki bacağı olacak
bir neşeli köprüsü gözden göze
yürekten yüreğe. Bu yüzden nerede durursan dur -
güvertede çuvalların arasında sürgüne giderken
transit istasyonunun hapishane parmaklıkları
---------ardında
"yarın" demeyen ölünün yanında
acı, sakatlanmış yılların binlerce değneği arasında -
sen "yarın" deyip rahat ve güvenli oturuyorsun
insanların karşısında bir dürüst insan nasıl durursa.
Duvarlardaki bu lekeler belki de kandır
- günümüzde her kırmızı kandır -
karşı duvara yansıyan akşam güneşidir belki de.
Her akşam sönmeden önce kızıllaşır nesneler
ve daha yakın durur ölüm. Parmaklıkların dışında
çocukların ve trenin sesi duyulur.
O zaman daha da daralır hücreler
ama sen başak dolu bir yaylada ışığı düşünmelisin
yoksulların masasındaki ekmeği
pencerede gülümseyen anneleri
ayaklarını uzatacak bir yer bulmak için.
O saatlerde yoldaşın elini sıkarsın
ağaç dolu bir sessizlik olur
ağızdan ağıza dolaşır ikiye bölünmüş sigara
ormanı tarayan bir fener gibi - baharın yüreğine
-----------varan
damarı buluyoruz. Gülümsüyoruz.
İçimize doğru gülümsüyoruz. Ama gizliyoruz
----------şimdilik.
Yasa dışı gülümseyiş - güneş nasıl yasa dışı olduysa
gerçek de yasadışı. Gizliyoruz bu gülümseyişi
sevgilinin resmini nasıl gizliyorsak cebimizde
yüreğimizin iki yaprağı arasında nasıl gizliyorsak
---------özgürlük düşüncesini.
Buralarda hepimiz için tek bir gökyüzü ve ortak bir
---------gülümseyiş var.
Bizi öldürebilirler yarın. Ama alamazlar bizden
ne bu gülümseyişi, ne de gökyüzünü bizden alırlar.
Tarlaların üzerinde gölgemizin kalacağını biliyoruz
yoksul evin kerpiç duvarı üzerinde
yarın örmeye başlayacakları büyük evlerin çatılarında
taze fasulye ayıklayan annenin eteğinde
serin avluda kalacak gölgemiz. Biliyoruz bunu.
Kutlu olsun acımız.
Kutlu olsun kardeşliğimiz.
Kutlu olsun dünya.
Bir zamanlar kurumluyduk kardeşim,
çünkü hiç bir güvencimiz yoktu.
Büyük laflar ederdik
süslerdik dizelerin kollarını altın sırmalarla
bir uzun sorguç dalgalanırdı şarkımızın alnında
gürültü ederdik - korkardık, işte bu yüzden gürültü ederdik
korkumuzu sesimizle kaplardık
topuklarımızı kaldırıma çalardık
uzun adımlar, çalımla,
insanların pencereden izlediği
ve kimsenin alkışlamadığı
içi boş topların geçiti gibi geçerdik.
O zamanlar tahta kürsülerde, balkonlarda söylevler duyulurdu
radyolar gümbür gümbür tekrarlardı söylevleri
korku bayrakların berisinde gizliydi
davulların içinde ölüler sabahlardı
aşkolsun anlayana
belki borular uyum sağlıyorlardı adımlara
ama yüreğe uyum sağlamaktan uzaktılar. Biz uyumu arıyorduk.
Silahların, camların parıltısı bir an bir şey verir gibi
-------oluyordu göze - tek bu
sonra hiç kimse tek sözcük anımsamıyordu,
-------anımsamıyordu bir tek söz ya da ses.
Akşam ışıklar sönüp rüzgâr sokaklarda kâğıt bayrakları sürüklerken
ve dururken kapının önünde silindirin ağır gölgesi
uyumuyorduk bizler
serpilmiş sesini topluyorduk sokakların
serpilmiş adımları topluyorduk
uyumu buluyorduk, yüreği, bayrağı.
İşte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı
tatlı tatlı yalın konuşmayı.
Anlaşabiliyoruz şimdi - fazlası da gereksiz.
Ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız
tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen
-------sözler bulacağız
adıyla anılacak herşey,
ve ötekiler gülümseyip "böyle şiirleri
biz de yüzlerce yazabiliriz" diyecekler. Bizim de
-------istediğimiz bu işte.
Çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim
insanları birleştirmek içindir şarkımız
Demek ki inanmaları için
"bağıran haklıdır" demeleri için bağırmam
-------gerekmiyor.
Hak bizden yanadır, biliyoruz bunu
ve ne denli alçak sesle seslensem de sana, inanacaksın
-------biliyorum -
alıştık alçak sesle yarenliğe: tutukluyken,
-------toplantılarda, yer altında çalışırken işgalde
alıştık küçük kesik sözlere, korkunun, acının üstünde,
gündüzün, saatin; gecenin korkunç dilsiz köşelerinin
-------parolası
geleceğin ışıklarınca bir an aydınlanan zamanın
-------kesişmeleri
acele sözler, yaşamın kısa özeti, en önemli noktalar
-------yalnız
bir sigara paketine yazılmış ya da şu kadarcık bir kağıda
ayakkabının içinde saklı, ya da ceketimizin astarında,
ölümün üstünde bir büyük köprü gibi bir küçük kağıt.
Bunlar önemli değil, diyecekler, kuşkusuz.
Ama kardeşim sen, biliyorsun: bu yalın sözlerden
bu yalın davranışlardan, bu yalın şarkılardan
yaşam boy atıyor, boylanıyor dünya, biz de büyüyoruz.
Pek önemli bir şey yaptım denilemez.
Sadece, sizlerin dokunduğu duvarın yanından geçtim
-------ben de dokundum ona, yoldaşım,
sadece yiğitlerimizin, kurbanlarımızın adlarını
-------okudum transit istasyonlarında
bende taşıdım size takılan kelepçeleri
sizlerle acı duydum, düş gördüm
seni buldum, sen de beni yoldaşım.
Kampta Hristo amca bir fırın kurdu.
Durup bakıyordum ne yaptığını bilen yaşlı ellerine
o yalın, bilgili, yoldaş ellere -
giitikçe yükseliyordu fırın
yükseliyordu dünya
yükseliyordu sevgi
v sıcak somundan ilk lokmayı tadınca
bu tadla birlikte içime bir şey sindirdim
yaşlı duvarcının bilgili ellerinden bir şey
karşılık beklemeyen erinç gülümseyişinden bir şey
dünyanın ekmeğini yoğuran tüm yoldaşların
--------ellerinden bir şey
yararlı ve gerekli nesneleri yaratan insanın
o erinç güvenini.
Sonra, bir yığın şey öğrendik, ama herşeyi oturup
-------anlatsam
hiç bitmeyecek şarkım
nasıl bitmezse sevgi, yaşam ve güneş.
Yalnız sarılmak için sana ve ağlamak için geliyorum kardeşim
uzun ayrılıktan sonra sevgilisine dönen vurgun gibi
bir tek öpüşle beklemiş olduğu o yılları
öpüşten sonra da anlatarak kendilerini bekleyen yılları.
Saatlerce aynı işaretlere baktık
yaşamlar boyunca araştırdık bu işareti,
ama güvenince bir kez ona, verdik yüreğimizi, ellerimizi.
Ve binlerce acılı insanın baktığı o işaret
bir şeyler ediniyor gözlerimizden, bakışmamızdan
ve büyüyor, büyüyor, büyüyor,
nasıl büyüyorsa hamur teknede, ağaç güneşte, umut yüreğimizde.
Ötekilerse, çok büyük, tutulmayan görülmeyen şeyler
bizim oldu şimdi çünkü onlarla birlikte baktık
uzun uzun, birlikte sevdik onları, bir parçamız oldular yanımızda
tuzluk gibi, çatal, tabak gibi,
ve şimdi aynı şekilde, bir yaprağa bakıyoruz yalın ve sevgiyle
-------ya da bir yıldıza
oturduğumuz taşa ya da geleceğin yüksek bacalarına bakıyoruz.
Yüreğim bugün günbatımlarında yalımlanan bir buluta benzemiyor
ne de Cennet'in ağaçları arasında masa kuran meleğe
çırparak ak kanatlarıyla yıldız kırıntılarını sakallarından eski azizlerin.
Yok böyle bir şey. Şimdi geniş, kil bir çömlektir yüreğim
kaç kez ateşlere sürülmüş
binlerce yemek pişirmiş yoksullar için
emekçiler, gezginler için
işçiler için ve küçük birimleri için
aç güneş için, dünya için - tüm dünya için - işini gereği gibi yapan
-------yoksul, islenmiş, kararmış bir çömlektir
otlar ve arada bir parça et kaynatırm içinde
aç kardeşlerim altta karıştırırken ateşi
- herbiri odununu katar
her biri payını bekler.
oturmuşlar koyunlarıyla, büyük başlarıyla birlikte
şimdi tıpkı sizin oturduğunuz gibi çepeçevre
havadan söz ediyorlar, güneşten, yağmurdan, barıştan
her geçen gün bakanları çoğaltan işaretten
hiç bir yıldızın söndüremediği o yıldızdan söz ediyorlar
ölüler de tablamızın çevresinde toplanıyor
paylarım bekliyor, onlar da.
Ve bir gömlek kaynıyor, şakıyarak kaynıyor.
Bir kaç gündür rüzgar kovalayıp duruyor bizi.
Çevrede her balışta dikenli tel örgü
yüreğimizin çevresinde dikenli tel örgü
umudun çevresinde dikenli tel örgü. Havalar soğuk bu yıl.
Daha yakın. Daha yakın. Islanmış kilometreler toplanıyor
dört bir yanlarda.
Çocukları ısıtacak küçük ocaklar taşıyorlar
cebinde yıllanmış paltoların.
Sıraya oturmuşlar, buhar tütüyor yağmurdan, uzaklıktan.
Solukları dumandır uzağa, çok uzağa giden trenin. Söyleşiyorlar
ve odanın solmuş kapısı dönüşüyor kollarını kavuşturup
kulak kesilen bir aynaya.
İşte bunları duyarak güçlenip doğruluyorum------
orada ben de söze karışıyorum ateşe odun atarcasına------
canlanıyor ateş, ışık çoğalıyor ---odun attıkça---
duvarlar kızıllaşıyor, rüzgar çekiliyor, gıcırdıyor pencereler
hâlâ çayırda otlayan eşek sıpasını duyuyoruz dışarıda
ve köpek, ölülerin ayak uçlarına oturmuş, rahat.
Güneşin doğmasını bekliyoruz.
Rüzgâr dindi. Sessizlik. Düşünceli bir saban------
tarlayı sürmek için bekliyor ------ odanın bir köşesinde.
Daha iyi duyuluyor çömlekte fokurdayan su.
Tahta sırada oturup bekleyenler
yoksullar, bizimkiler, güçlüler,
emekçiler, proleterler.
------Bir bardak şaraptır onların her sözü
bir lokma kara ekmektir
kayanın yanında bir ağaçtır
bir penceredir güneşe açılmış.
Bizim İsalarımızdır onlar, bizim ermişlerimiz
kömür yüklü vagonlar gibi ağır pabuçları
ellerinde kuşkusuz davranış------
çalışmış eller, zorlu, nasırlaşmış eller
tırnaklan yıpranmış, sert kılları
insanın tarihi kadar geniş baş parmak
uçurumun üzerindeki köprü gibi karışı.
Tarihin arşivinde de saklıdır parmak izleri
sadece cezaevlerinin arşivlerinde değil,
sık örülmüş demiryollarıdır parmak izleri
geleceğe uzanan. Ve benim yüreğim yoldaşım
kilden, kararmış bir çömlektir
üstüne düşeni gerektiği gibi yapan.
Şimdi çocuklarım, masal söyleyen dedeler gibi düşünüyorum
(sakın gücenmeyin bana "çocuklarım" dedim diye sizlere,
belki sadece yaşça ileriyim sizden
o kadar
ve yarın siz "çocuğum" diyeceksiniz bana, ve ben gücenmeyeceğim
çünkü var oldukça dünyada gençlik ben genç olacağım
bana "çocuğum" deyin, çocuklarım)------
böylece, şimdi düşünüyorum çocuklarım
bir sözcük arıyorum özgürlüğün boyuna denk:
ne daha uzun ne daha kısa
------fazlası yakışıksız
azı utangaçtır
amacıma gelince böbürlenmek değil
ne aşağıyım ne de üstünüm herhangi bir insandan.
Varacağız şarkımıza. İyi biliyoruz bunu. Senin görüşün nedir,
yoldaşım?
İyi, iyi.
Otlar kaynadı. Yağı az. Zararı yok.
fazlasıyla iştahımız, yüreğimiz fazlasıyla.
Zamanıdır.
Burada kardeş bir ışık var ------ eller, gözler yalın.
Burada ne sen benden üstün ne ben senden üstün olmalıyız
burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.
Burada büyük duvarın yanı sıra bir akarsu gibi akan
bir kardeş ışık var.
Düşlerimizde bile duyarız bu akarsuyu.
ve uyurken battaniyeden sarkıp elimiz
ıslanır bu akarsuda.
İki damla çırpsan bu sudan karabasanın yüzüne
kaçar duman olur ağaçların berisinde.
Ölümse bir yapraktan başka bir şey değildir
yükselen bir yaprağı beslemek için düşen.
Ağaç şimdi seninle göz göze şimdi yapraklarının arasında
senin kökün yolunu gösteriyor bütünüyle
sen dünya ile göz gözesin ------ bir şeyin yok gizleyecek.
Ellerin temiz, güneşin kalın sabunuyla yıkanmışlar
dostların masasına çıplak bırakıyorsun ellerini
güvenip bırakıyorsun ellerini yoldaşların ellerine.
Davranışları gösterişsiz, kesin onların.
Ve arkadaşının ceketinden bir saç kılı aldığında bile
takvimden bir yaprak koparır gibisindir
dünyanın dizemini hızlandıracak olan.
Dünyaya gülmesini öğretene dek
daha çok ağlayacağını bilmene karşın.
Demek ki bir çömlek. O kadar.
kilden, kararmış bir çömlek,
kaynıyor, kaynıyor şakıyarak,
güneşin altında kaynıyor şakıyarak.
Yannis Ritsos
***
Ama alamazlar bizden. Biliyoruz bunu.
A. Eren Loğoğlu
5 Aralık 2010
03 Aralık 2010
El Clasico "Maç Hikayesi" Görseli, Farklı Kamera Açılarıyla

Bugüne kadar izlediğim en iyi "maç hikayesi" videosu, El Clasico hakkında bu kadar kısa sürede çok şey anlatabilmesi gerçekten büyüleyici ve görselin asıl olayı bu değil.
Katalan televizyon kanalı TV3'ün, saha içinden, kale arkasından, tribünden, başkanları, kulübeleri ve bazı oyuncuları takip eden kamera açılarıyla, doyumsuz, aklınızı alacak bir El Clasico şöleni.
Olayların gelişimine, oynun akışkanlığına, farklı konumlardan gollerin nasıl gözüktüğüne dair mini bir belgesel gibi.
Madrid'in nasıl sert oynadığı, taraftarlarının havalanındaki tepkileri, Puyol'un maçı nasıl yaşadığı, maç öncesi soyunma odaları, kaptanlık bandı Senyera, Ronaldo'nun halleri ve beş parmağın zaferi, detaylardan sadece birkaçı.
Mutlaka izleyin;
http://www.youtube.com/watch?v=XHOkE14XHwg&feature=player_embedded
El Clasico'yu anlatan özel bir şarkı;
http://www.youtube.com/watch?v=Dg0ng0fWPAE&feature=player_embedded
3 Aralık 2010
A. Eren Loğoğlu
01 Aralık 2010
Bir Devam Yazısı: Anlatılan Senin Hikayen

El Clasico'ya dair kaleme aldığım yazı, halkın gastesi BirGün'de yayınlandı;
http://www.birgun.net/sports_index.php?news_code=1291197329&year=2010&month=12&day=01
Fotoğraflar;
http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/manita.html
Maça dair güzel yazılar;
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1030897&Yazar=BANUK.YELKOVAN&Date=01.12.2010&CategoryID=103
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1030918&Date=01.12.2010&CategoryID=84
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&Date=01.12.2010&ArticleID=1030896
Söyleyecek sözümüz bitmedi daha, bitmeyecek.
Benim, senin, bizim hikayemiz, anlatıyorlar onlar, Katalanlar, çocuklar arka mahleden, bacak kadar boylarıyla, samimiyet dolu her bir tarafları, güzel de oynuyorlar uzay çağını yakalarcasına.
***
FC Barcelona takımının oyuncuları, yemyeşil çimlere ayak basmadan önce, tünelde rakibi bekler genelde. Onlar da gelir ve birlikte çıkılır maça. Tünelin ucunda gözüktüklerinde Cant Del Barça başlar çalmaya ve en önemlisi Barça'nın Başkanı kim olursa olsun marşı söylemektedir, tıpkı iki gece önce Rosell'ın yaptığı gibi.
O esnada kartonlar göğe doğru kaldırılır. Bir yanda Blaugrana, diğer yanda senyera vardır. Karşı tribünden de yeryüzüne mesaj verirler, iki gece önce olduğu gibi.
T'estimo Barça, Katalan dilinde Seni Seviyoruz Barça anlamındadır. Sonuç ne olursa olsun, bizi temsil edin, kimliğimiz olun, aidiyet sağlayın bize, bizim hikayemizi anlatın dünya halklarına.
Ve futbol denilen İngiliz icadını, sanki biz bulmuşuz gibi oynayın, büyütün, yayın dört bir yana diyorlar hep bir ağızdan, susturulmadan. Asıl bilim adamı, filozof Johan Cruyff'dur elbet burada, anmadan geçemeyiz.
29 Kasım 2010, tarihin kimsenin silemeyeceği şekilde yazıldığı gecelerden biridir. Gelecek kuşaklara aktarılacak, nesilden nesile, dilden dile, kulaktan kulağa, metinden metne geçecek bir futbol takımı ve onun güzel oynu vardır sahnede. Futbol tarihinin en özel evresine tanıklık etmekteyiz, keyfini çıkaralım.
Viva La Muerte atkıları değil, Coldplay'ın Viva la Vida'sı kazandı, önemli ve ince bir detaydır sadece. 
***
Barça'nın her sezona puan kayıplarıyla başlayıp Kasım ayında zirve yapması asla tesadüf değil, plan program dahilinde hazırlık yapılan bir durum. Şubat gibi tekrar küçük çaplı bir düşüş yaşayıp Mayıs'a doğru da zirveye çıkıyorlar. El Clasico'daki oyun farkını açıklayan sebeplerden biri bu.
Bir başkası da aradaki 30 yıl, yani La Masia'nın kuruluşu. Altyapıdan 10 oyuncuyla çıkıp -üstelik de çoğu isimsiz, Pedro, Bojan, Jeffren, Sergio gibi- böyle bir oyun dominasyonu yaratabilmek salt yetenekle açıklanamazdı elbette.
Barça futbola bakışı değiştiriyor. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" sözünü sahaya taşıyor, sahalardan ve yüreklerden taşıyor sonra coşku.
Yerden kısa paslarla akışkan oyun yapısını, Messi'nin durmak bilmez yaratıcılığıyla birleştiriyorlar ve sonuca gidiyorlar. Gollerin çoğu birbirine benziyor, karbon kopya ve Messi, bitirici vuruşu poz verir gibi, tekrar tekrar sergiliyor.
Xavi & Iniesta'nın Messi'yle beraber oluşturdukları eylem güzelliği var bir de. Merkezde yan yana oynadıklarında sorun kalmıyor. Biri sakat olduğunda ya da Iniesta kanada atıldığında sistem sekteye uğrayabiliyor.
Dün gece Barça, maçın başında ilginç bir şey denedi. Pique iki üç pozisyon üst üste uzun top denedi, Madrid savunmasının çok geride olmamasından yararlanıp. Bir kısa çözüm önerisiydi ve muhtemelen anlık oyuncu kararlarından biriydi. Maçın seyrini zaten bu türden etkenler belirleyebiliyor. Xavi'nin ceza sahasına girme kararı mesela, çok sık başvurduğu bir şey değil aslında!
Villa'nın uyumuna ne demeli, takım ve Messi'yle! İki koşu, iki temiz vuruş, üstüne bir de gol pası. Eto'o üretkenliğindeydi Madrid'e karşı, tam tahmin ettiğim gibi.
Sergio'dan bahsetmeden olmaz, Xavi & Iniesta'yı büyüten adam, o kadar çok pozisyonda rakibi bozup topu öndekilere kazandırdı ki!
Ya Pedro! O nasıl bir delicilik öyle, çok verimli bir oyuncu, aşırı yetenekli olmasa da.
9 ve 11 numarayı Bojan'a ve Jeffren'e emanet etmek de neyin nesi! Ronaldinho, Deco, Henry, Eto'o, Ibrahimovic gibi yıldızlar ayrılmak zorunda kaldı kulüpten ama onlar, çiftlikten -La Masia- gelecek çocuklarına güvendiler.
***
Ve karşı yaka. Ramos bir maçla yırttı, Peki ya sebep? Eylemin cezasının vicdanlarda ne olduğu biliniyor oysa.
Maradona'nın hırsız diye nitelendirdiği FIFA'nın 20. yüzyılın takımı seçme onurunu verdiği Real Madrid'in nasıl bir takım olduğunu anlatsın diye tüm bunlar, başka gerekçesi yok.
Di Stefano'yu Barça'dan zorla koparıp, 50'lerin ikinci yarısına damga vurarak yüzyılın en iyisi olmak, Barça'dan daha başarılı görünmek yanılsamasıdır işin. Franco'dan sonra tablo ortada çünkü, 1979'da Cruyff'la ilk adımları atılan yolculuğun geldiği nokta 21. yüzyıldır ve tarihin açık ara en iyisidir bu kulüpten daha öte olan, sivil toplum örgütü.
UEFA'dan da ceza almışlar ayrıca, Mourinho maç ve diğerleri para, doymuyorlar.
***
Şampiyonluk yarışına da göz atalım.
Madrid'in ligin sonundaki 5 deplasmanı, sırayla;
Atletico Madrid, Athletic Bilbao, Valencia, Sevilla, Villarreal.
Barça'nın kalan zor deplasmanları, sırayla;
Mallorca, Valencia, Sevilla, Villarreal, Real Madrid.
Çok çekişmeli olacak, hele de İspanyol Futbol Federasyonu aleni bir biçimde kollamaya devam ederse takımını. Barça'nın bir avantajı zor maçları Şubat sonunda başlıyor, Pep'in ajandasına göre iyi bir tarih.
***
Sadece 5 - 0 değil, dün gece tercüman yenildi, onun 300 milyon Euro'luk takımı yenildi, sevimsiz Real Madrid yenildi, bu sezon daha önce hiç yenilmeyen bir takım yenildi. Lider FC Barcelona ama daha Kasım ayındayız diyor Pep, haklı olarak ve galibiyetin asıl mimarlarının Rexach, Cruyff olduğunu vurguluyor. Her şey orada başladı çünkü. Hatta 1973 yazında, Franco'nun takımına gitmem diyen Sarı Fare'nin FC Barcelona'yı tercih edip, Di Stefano'nun intikamını almasıyla başladı her şey. 37 yıl oldu, geçmişin derin izleri silinemiyor ve intikam almaya devam ediyor Madrid'den, arada hainlik eden iki de adam çıktı, Figo ve Mourinho. Cezasız kalmazdı hiçbir günah.
***
FC Barcelona, bir kulüpten daha öte olan, senin hikayen anlatılan, benim, bizim, hepimizin, insanlığın. Yeryüzünün her köşe başında, Bosna'da, Meksika'da, Endonezya'da, Türkiye'de, onları seyreylerken, birbirini hiç tanımayan, apayrı coğrafyalardan yürekleri heyecanla çarpanlar var.
Söyleyecek sözümüz bitmedi daha, bitmeyecek.
Benim, senin, bizim hikayemiz, anlatıyorlar onlar, Katalanlar, çocuklar arka mahleden, bacak kadar boylarıyla, samimiyet dolu her bir tarafları, güzel de oynuyorlar uzay çağını yakalarcasına.
Bu epik zafer, bu futbol devrimi yetmedi bize, yetmeyecek.
1 Aralık 2010
A. Eren Loğoğlu








