25 Aralık 2008

Fikstür Avantajı !



Sezonun ilk yarısının ilk 6 maçında Fenerbahçe'nin 4 yenilgi almasına rağmen, Galatasaray'ın tek rakibi olacağını düşünüyordum, hala aynı görüşteyim. Bu sebeple sadece 2 takımın fikstürünü inceledim.

Tek tek ve belli süreçler üzerinden değerlendirelim fikstürü bir de ;

İlk Düzlük :

17 Sivasspor - Galatasaray A.Ş.
18 Denizlispor - Galatasaray A.Ş.
19 Galatasaray A.Ş. - Kayserispor
20 Antalyaspor A.Ş. - Galatasaray A.Ş.
21 Galatasaray A.Ş. - Kocaelispor
22 Konyaspor - Galatasaray A.Ş.

17 Fenerbahçe - Trabzonspor A.Ş.
18 Fenerbahçe - Gaziantepspor
19 Büyükşehir Belediyespor - Fenerbahçe
20 Fenerbahçe - Hacettepespor
21 Gençlerbirliği - Fenerbahçe
22 Fenerbahçe - Sivasspor

İlk 6 hafta Fenerbahçe 4 maçını evinde oynarken, Galatasaray 4 deplasmana gidiyor. Fenerbahçe 6 maçlık bir seriyle 18 puan alabilir. Sivas, Denizli, Antalya ve Konya deplasmanlarından en kötü senaryoya göre 4 puan toplarsak ;

22. hafta sonunda

Fenerbahçe 50
Galatasaray 43

Geçiş Süreci :

23 Galatasaray A.Ş. - Bursaspor
24 Trabzonspor A.Ş. - Galatasaray A.Ş.
25 Galatasaray A.Ş. - Eskişehirspor
26 Gaziantepspor - Galatasaray A.Ş.

23 Kayserispor - Fenerbahçe
24 Fenerbahçe - Kocaelispor
25 Bursaspor - Fenerbahçe
26 Fenerbahçe - Eskişehirspor

Her iki takım da 2 zor deplasmana gidiyor. Tahminen bu 4 maçtan aynı puanları alacaklardır. Bu sezon ligin daha zorlu olduğunu ve alınan puanların düşeceğini de hesaba katarsak 7 puan toplamaları olasıdır ;

26. hafta sonunda

Fenerbahçe 57
Galatasaray 50

İlk 10 haftalık süreçte hem Avrupa maçları hem de daha çok deplasman oynamasından dolayı Galatasaray'ın Fenerbahçe'nin gerisine düşmesi muhtemel görünüyor. Tabi bu durum psikolojik olarak ne getirir, Skibbe eleştirileri artar mı, baskının arttığı bu haftalarda Skibbe, geride kalmanın ve eleştirilerin üstesinden gelebilir mi, pek çok tartışma olacaktır. Galatasaray bu 10 haftayı daha iyi geçirirse yani özellikle ilk 6 haftada ekstra puanlar kazanırsa deplasmanlardan -öyle tahmin ediyorum ben de ama en kötü senaryo değerlendirmesi olsun bu da- üzerine 6 maçlık seriyle de rahat şampiyon olabilir.

Seri Zamanı :

27 Galatasaray A.Ş. - Fenerbahçe
28 Büyükşehir Belediyespor - Galatasaray A.Ş.
29 Galatasaray A.Ş. - Ankaraspor A.Ş.
30 Hacettepespor - Galatasaray A.Ş.
31 Galatasaray A.Ş. - MKE Ankaragücü
32 Galatasaray A.Ş. - Gençlerbirliği

27 Galatasaray A.Ş. - Fenerbahçe
28 Ankaraspor A.Ş. - Fenerbahçe
29 Fenerbahçe - MKE Ankaragücü
30 Beşiktaş A.Ş. - Fenerbahçe
31 Fenerbahçe - Denizlispor
32 Antalyaspor A.Ş. - Fenerbahçe

İlk yarı Fenerbahçe'nin kurtarıcısı Galatasaray olmuştu, bu sefer de tersi olabilir. 6 maçlık bir seri gözüküyor. Galatasaray'ın şampiyon olması için 18 puan alması şart gibi. Tek sıkıntı kümede kalmaya oynayan 3 takımla maç yapması olabilir. Fenerbahçe 2 derbiyi kaybederek 10 puan toplarsa ;

32. hafta sonunda

Galatasaray 68
Fenerbahçe 67

Son Düzlük :

33 Beşiktaş A.Ş. - Galatasaray A.Ş.
34 Galatasaray A.Ş. - Sivasspor

33 Fenerbahçe - Konyaspor
34 Trabzonspor A.Ş. - Fenerbahçe

Geçiş sürecine benzer bir durum yaşanabilir. Galatasaray 4, Fenerbahçe 3 puan toplarsa bu 2 maçtan ;

34. hafta sonunda

Galatasaray 72
Fenerbahçe 70

Görünen şu ki Galatasaray en kötü senaryoyla bile 72 puan toplayabilir. Konya, Denizli, Antalya'da alınacak galibiyetler, beklenen seri olmazsa en azından açıkları kapatır, beklenen seri olursa da Galatasaray 72-79 arası bir puanla şampiyon olur.

25 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

Şaziye, Cem Akdağ'dan Skibbe'ye, Fikstür



Esra ve Tuğba var iken Şaziye'nin transfer edilme amacı nedir acaba. Oyuncularımıza karşı güvensizce davranmamız hoş olmuyor, Esra'nın geçen sezonun final serisinde bu yıla göre daha güçlü bir kadrosu olan Fenerbahçe'ye gösterdiği performansı biliyoruz, bu seviyeye gelmesini yeniden sağlamak Cem Akdağ ve ekibinin göreviyken, onlar görevden kaçıyor ve topu Yönetime atıyorlar ve bir transfer daha yapılıyor.

Vickie Johnson ve Sophia Young dönecek takıma daha.

Esmeral, Birsel, Nilay'ı da transfer etsinler, bize karşı oynayacak rakip kalmasın. Hatta abartıp pota altında da zaafiyet olabileceğini hesaba katarak Nevriye'yi de kulüpten içeri alsınlar.

Umarım Şaziye haberi doğru değildir, hiç gerek yoktu.

Şunu unutuyoruz, Fenerbahçe Spor Kulübü'nün Türk Sporu'na sunduğu en güzel örnekleme, çok ve iyi transfer yapmanın, takım ve şampiyon olmak anlamına gelmemesidir.

Kurulan olağanüstü kadroları hem Futbol hem de Bayan Basketbol'da şampiyon yapmak, onları bu amaç çerçevesinde sistemli bir takım haline getirmek, mücadelenin önemini kavratmak gibi pek çok görev de Teknik Ekiplerimize düşüyor.

Bu kadrolarla Futbol Takımı ve Bayan Basketbol Takımı liglerini şampiyon bitiremezse Michael Skibbe ve Cem Akdağ bir daha takım çalıştırmasınlar, başka meslek edinsinler kendilerine. Galatasaray Fenerbahçe'ye benzemez çünkü, ruhu vardır, iyi oyuncuları da varsa, iyi oynarsa rahat şampiyon olur her branşta.

Futbol Takımı'nın 2. yarı fikstür avantajı olduğuna da katılmıyorum. 18 maçın 9'u Ali Sami Yen'de, 27 puan yazılmalı haneye, ancak kalan deplasmanlar da zorlu, üstelik takımın deplasman performansı belirsizlik içeriyor. Ligin sonuna doğru maçlar kolaylaşıyor olsa da, o aşamaya gelene kadar olan sürecin zor olması avantajı yok ediyor. Bu ilk 10 maçlık süreçte kaybedilecek puanlar -Sivas, Denizli, Antalya, Konya, Trabzon, Gaziantep deplasmanları- son maçları önemsiz hale getirebilir. Yarıştan hiçbir şekilde kopmamalıyız son 8 maça kadar çünkü 7'si İstanbul'da maçların.

Skibbe, ilk düzlükten lider olarak çıkarmalıdır bu kadroyu, derin kadro kurulmasının amacı bu tür zorlu maçların üst üste gelmesi ve takımın pek çok kupa için yarışmacı ruhunu ortaya koymak zorunda olması kaynaklıdır sanırım.

Bayan Takımı çok büyük bir fırsatı tepmek üzere, farkında değiller belki de. Şampiyon olmak istiyorsak lig statüsünü lider bitirmeliyiz. Fenerbahçe'nin 1, bizim 4 mağlubiyetimiz var. 2. yarı onları yensek dahi lider oluyorlar. Eğer lider bitirir ve saha avantajını ellerine geçirirlerse, Kadıköy'de Galatasaray'ı öyle ya da böyle şampiyon yapmazlar. Play Off'u düşünür gibi lig maçları oynayan kızlarımızın ve teknik ekibin lig maçlarına daha çok konsantrasyon sağlamaları gerekiyor.

25 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

23 Aralık 2008

Yaşam Boyu Yağmur ve Yılbaşı

I

Toprağı daha çok düşünmemek adına suyun sarf ettiği çaba

Unutulan doğum günü hediyeleri

Kokusu odaya sinmiş şiir
Köşesi yırtılmış fotoğraf albümü

Bilinçsiz gece vardiyaları

Ve ölçüsü belirsizlik olan sevgi
Hüzün ışıklarıyla süslenmiş bir yılbaşı ağacında saklıdır.

Bulunmaları ürkütücü bir tiyatro sahnesi

Rolü olmayanın kayıp
Kaybolanın kızgın ve küskün olduğu bir evre

Evrenin en güzel şehrinde
Evrimini tamamlamış bir uyum

Fransız manikürü
Ve daha sayamadığım bir sürü

Bağdaşıklık

Yaşam belirtisine rastlanmayan her yayın yasaklıdır.

II

Yağmurum ol
Toprağımı doyur

Gökkuşağı sere serpe uzansın yatağımızda

Dağınık kalsın geçmişe dair olanlar

Kül tablasında
Söndürülmüş ve yarım kalanlar

Makro yalanlar

III

Haber değeri taşımıyor
Şarkı söyleyen sokak kedisinin ölümü

Pencereden görülse bile

Sağanak şeklinde

Yağmur

Boyu bilinmeyen yaşamın ta kendisi gibi

23 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

Arda Turan ve Kaptan Olmak



FC Barcelona, AC Milan gibi Avrupa'nın en üst düzey takımlarına ya da Galatasaray'ın geçmiş dönemlerine bakılarak kaptanlık meselesi sezon başında çözülebilirdi ama yapılmadı.

Neydi bu çözümler, tartışmaya açalım.

Kaptanlık konusunda bazı kriterler var. Bunlar ;

Liderlik, rakip takımların oyuncularında ve hakemlerde saygı uyandırmak, sağlam bir karakter ve duruş sahibi olmak, takımda uzun yıllardır yer almak, altyapıdan gelmiş olmak, unutulan ama önemli olan bir diğer unsur da sürekli ilk 11'de yer almak şeklinde nitelendirilebilir.

Tüm bu normlara uyan bir oyuncu bulunamıyorsa, bu kriterleri bazılarını sağlayan potansiyeli yüksek genç oyuncular da tercih edilebilir.

Puyol ve Maldini ilk söylediğime uyarken, yeni kaptan olan Fabregas da ikinci durumla örtüşüyor.

Gelelim Galatasaray'ın kaptanlık sorunsalına ve Arda Turan'ın anlatmak istediklerine.

Sezon öncesi yapılan tercihler kanımca yanlıştı. Seçilen 3 oyuncu da ilk 11'de başlama şansı düşük oyunculardı, Linderoth ve Mehmet Topal'ın sakat olmadığı dönemde Ayhan'ın oynayamayacağı öngörüsüne dayanarak söylüyordum bunu. İlk 11'de başlama olasılığı düşük oyuncular seçildiğinden dolayı da bu isimler olmadığında kadrodan birileri kaptan oluyor ancak bu geçici çözüm haliyle rahatsızlık yaratıyor, Hertha Berlin maçında Lincoln'ün kaptan olmasına Arda'nın sitem etmesi gibi.

Arda'nın haklılık payı var, vurgu yaptığı kısım da çok önemli, Cüneyt Tanman, Bülent Korkmaz, Hakan Şükür isimlerini sayıyor bir çırpıda. Bu oyuncular Galatasaray'ın sembolü, sahada bu oyuncuları gördüğünüz an Galatasaray'ın oynadığı algısına yol açan bayrak isimler. Pek çok kaptanlık kriterini de sağlayan doğru tercihler. Hakan Şükür'ün çok fazla kaptanlık yapmadığı notunu da düşeyim ki onun çerçevesinde, bir karaktere dayalı tartışma yaşanmasın.

Galatasaray'ın sembol ismi olmak istediğini açıkça dile getiriyor Arda aslında. Tabi Galatasaray'ın kaptanlığı istemekle alınan değil, hak edilmesi gereken bir mertebe. Hagi'ye bile verilmeyen kaptanlığın, Lincoln'e kısa vadeli de olsa verilmesi onun Galatasaraylılık değerlerini huzursuz ediyor, keza beni de.

Yıllardır sembol oyuncusu olmayan, bu sebeple de ancak yabancı bir oyuncuyu, Alex'i kaptan yapabilen Fenerbahçe'den de farkımız kalmıyor bu tür tercihlerle.

Skibbe, bu kaptanlık hamlesiyle, Lincoln'ün form grafiğinin artmasına katkıda bulundu ancak bunun uzun vadeli bir çözüm olmadığının da farkında olmalı.

Galatasaray'ın 1. kaptanı, hakemler beni sevmiyor dese de Türk halkının çok sevdiği, kanının ısındığı, oyuncuların sevdiği, Galatasaray'da en süre top oynayan, sembol olmuş, bu formayla hatırlanacak pek çok tarihi fotoğrafta yer edinmiş Hasan Şaş olmalıdır. Hasan Şaş'ın sürekli 11'de oynayamayacağı bilindiğinden aslında bu bir saygı duruşu, sembolik seçim ama geçmişine bağlı, değerleri olan bir kulübün de yapması gereken bir davranıştır.

Galatasaray'ın 2. kaptanı hiyerarşik sıraya göre değil -Hasan'a ilk kaptanlığı vererek zaten bu bağlılığı göstermişsin kulüp olarak- sürekli 11'de oynayan, Galatasaray'da sembol olabilecek, Türk halkının sevdiği, sahada duruşu olan, liderlik ve sağlam bir karakter sahibi genç bir oyuncuyla belirlenebilir. Adres Arda Turan'ı gösteriyor elbette. Altyapıdan yetişmiş de bir oyuncu.

Üstelik uzun vadeli düşünülürse, gönülden istediği bu mertebeyi Arda'ya vermenin sorumluluk duygusuyla elde edeceği kazanımları da olacaktır. Bülent Korkmaz gibi sembol olmak isteyen bir oyuncunun Galatasaray'dan ayrılması çok daha zordur, o kulübün sembolüdür çünkü.

Türk Futbolu'nun son 15 yılda izlediğim en yetenekli oyuncusunu elde tutabilmek adına bile bu makam Arda'ya verilebilir. Olayın bir de bu açısı var.

Puyol'un 24 yaşında kaptan olduğunu da unutmayalım. Arda'nın bu işi kotarabileceğine inanıyorlarsa Florya'da yaşayanlar, sezon sonunu beklemeye gerek kalmadan, devre arasında bu sorun halledilebilir. Arda'nın Hasan Şaş'ın ardında bir kaptanlığa hayır diyeceğine de inanmıyorum. 2. kaptan olmam derken Lincoln'ün durumunu anlatmaya çabaladığı sezilebiliyordu.

Sürekli kaptanlık konusundan sorun diye bahsediyorum, çünkü birkaç maçta Skibbe'nin Ayhan ve Ümit Karan tercihlerinin sahada kaptan bulunması zorunluluğunun da etkisi altında kalarak verdiğini düşünüyorum sezonun ilk dönemlerinde.

Kaptanlık konusu açıldığında, sakat olmasına rağmen, Uğur Uçar'a değinmek gerekir. Galatasaray'ın A altı takımlarında sürekli kaptanlık görevini yürüttü Uğur. 2. kaptanlık için sezon sonu Arda ve Uğur arasında yönetimin zor bir tercih yapması da gerekebilir.

23 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

Lincoln'un Asist İstatistiğine Dair



Yaklaşık 2 milyon insanın oynadığı Fantasy Premier League sanırım en popüler ve geçmişi olan oyunlardan biridir Fantezi Futbol arenasında. Daha çok tercih edilmesinin oyuna dair sebeplerinden en önemlisi oyun kurallarına karşı gösterilen özen.

Örneğin bir kurul tarafından seçilen maçın en iyi 3 oyuncusuna 3, 2, 1 bonus puanları verilmesi UEFA'nın oyununda bulunmazken FPL'de uygulanır.

Kuralların asist kısmında şöyle diyor ;

"These are awarded to the player from the goal scoring team who makes the last pass before a goal is scored.

If during this pass, an opposing player significantly alters the speed or direction of the ball, then no assist is given except if this intervention directly results in an own goal.

If a goalkeeper does not have control of the ball and parries a shot or drops a cross or the ball rebounds off the woodwork, the attacking player shooting or crossing the ball receives the assist if a goal directly ensues.

In the event of a penalty, the player earning the penalty gets an assist if it is successfully scored, but not if he takes it himself in which case no assist is given. No assist is given for a player who earns a free kick that subsequently results in a goal."


Bu bilgilerin sadece oyuna dair olduğu düşünülmesin, EPL'in resmi sitesinden maçlar canlı takip edilirse, kuralların oradaki istatistiklere de işlediği görülebilir.

Link : http://fantasy.premierleague.com/M/rules.mc

Bu konudan Lincoln'ün asist istatistiğine keskin bir geçiş yapıyorum.

Lincoln'ün asist sayılarına gösterilmeyen özen, önceki sezonlarda Alex için geçerli değildi. Taraflı Türk Spor Medyası bu konuda da tutarlılığını devam ettiriyor.

Örneğin Alex'in geçmiş sezonlarda kullandığı bir korner, ön direkten arka direğe doğru birkaç rakip oyuncudan sekerse ve seken topu birileri -hayal edin diye söylüyorum Luciano- tamamlarsa, Alex'e asist yazılıyordu, böylelikle de abartılı 20 sayılarına ulaşıyordu De Souza.

Pazar gecesi Lincoln 3 asist yaptığı halde 1 asist şeklinde bir değerlendirmeye gidiliyor, bu oyuncu Galatasaray'da oynadığı için. Önceki sezonlarda bazı gazetelerde gol krallığı tablosuna iliştirilen asist krallığı tablosunu bu sezon sürekli göstermekten kaçınıyorlar. Bununla kalmayıp Lincoln'ün istatistiklerinde de cimri davranıyorlar. Maç anlatan Lig Tv spikerleri de ısrarla Lincoln'ün maç içerisindeki ve sezondaki asist sayılarına değinmekten kaçınıyorlar. Beşiktaş maçında 4 golde de büyük katkısı olduğunu söylemiyorlar.

Transfermarket.de sitesinde 14 gözüken asist sayısı, Türkiye'de 9 ya da 10 şeklinde yazılıyor.

Türk Spor Medyası'ndan daha çok güvendiğim bu siteye göre Lincoln'ün bu sezonki asist sayısı da 19.

Link : http://www.transfermarkt.co.uk/en/spieler/1260/lincoln/default/2008/leistungsdaten.html

23 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

Kümede Kalma Ekseninde Kirli Türk Sporu



Daha öncesini pek takip etmedim ama Ali Şen ve Aziz Yıldırım'ın başkan olduğu dönemlerde, kendilerinin ve yönetim kurulu üyelerinin tavırları, taraftarlarının Kadıköy'de rakip takım taraftarlarına, teknik heyetlere ve rakip futbolculara yaptıkları hareketlerin sonucunda Fenerbahçe, Anadolu şehirlerinde nefret edilen bir kulüp, camiaya dönüşmüştür. Galatasaray'ın son 20 yılda gelişen önemli Avrupa başarılarıyla birlikte Anadolu'da ciddi sempati kazandığı gerçeği de önümüzde duruyor.

Bu gözlemin ışığında Anadolu'dan daha çok deplasmanın olduğu sezonlarda -Diyarbakır, Erzurum, Van, Malatya, Samsun vb.- bu takımlardan Fenerbahçe'nin Galatasaray'a göre hep az puan aldığı gibi bir yargı oluşmuştur zihnimde. Aslında kısa bir araştırmayla en azından genelleme yaparak bunun doğru olup olmadığı bulunabilir.

Her olaya Galatasaray'ın yararına olmalı perspektifinden baktığım için -tarafsız olmaya inanmıyorum çünkü açık bir şekilde tarafım- daha çok Anadolu deplasmanı olan bir ligi Ankara, İstanbul takımlarının olduğu bir lige tercih ederim.

Dolayısıyla Ankaraspor ve İBB'in düşmesini isterim. Hacettepe ya da G. Oftaş da bu kategoriye giriyor ama her sezon Fenerbahçe'den puan alıyorlar, kümede kalma meselesini bu açıdan da değerlendirmek gerekir. Ankaraspor'un düşmesi sadece temenni tabi ki, gerçeğe dayalı bir yorum değil.

İstanbul'a yakın olan deplasmanlara karşı da bir yargı oluşmuştur zihnimde, bu doğru olmayabilir, Fenerbahçe'nin Galatasaray'a yakın belki de daha fazla puanlar aldığını düşünürüm Marmara ve civarından. Kocaeli, Eskişehir, Bursa, Sakarya örnek olabilir bu duruma. Bunu da şöyle açıklıyorum kendime, yakın deplasmanlar olduğu için, komfora alışmış, yabancıları el üstünde tutulan, zorluğa gelemeyen kadrolar oluşturan Fenerbahçe'yi bu deplasmanların daha az etkilediğini düşünüyorum Diyarbakır, Denizli vb. şehirlere göre.

Bu tezin antitezi iki takım kurcalar hep zihnimi, birisi Gaziantepspor, bir diğeri de Gençlerbirliği. Aslında Gaziantep 2000 yılından önce Fenerbahçe'yi çok zorlayan bir deplasmandı, Gaziantep Fen Lisesi'nde okuduğum dönemdeki maçlarından birisinde 5-1 gibi bir hezimete de uğramıştı Fenerbahçe'yi. Ne olduysa o 4-3'lük maçtan sonra oldu ve bu sezona kadar, Oğuz Dağlaroğlu etkisiyle de sürekli kaybettiler.

Yine 90'lı yıllarda Fenerbahçe'nin başına bela olan Gençlerbirliği -özellikle Ümit Karan- 2000'li yıllarda bu algıyı yok etme uğraşına girdi.

Aziz Yıldırım'ın takıntılı olduğu, eziklik hissettiği, komplekse kapıldığı bazı durumlar olduğu düşüncesine girmemi sağlıyor bu tür algı değişimleri. Galatasaray'a, Efes Pilsen'e, Beşiktaş'a, İlhan Cavcav'ın da etkisiyle Gençlerbirliği'ne ve tabi ki Trabzonspor'a kaybetmemek hep nefretin, daha önceleri sürekli kaybetmenin, takıntının bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor aslında. Bir anlamda Aziz Yıldırım bunu motivasyon olarak kullanıp Fenerbahçe'ye karşı düşmanlar yaratıyor ve bu yöntemle en azından Türkiye'de belli maçları kazanmasını sağlıyor takımının. Bu yönteme sıkı sıkıya bağlı olmasından dolayı da 4-0 kazandığı bir Galatasaray maçından sonra şampiyon olduğunu zannedebiliyor ya da Avrupa'da Yıldırım'ın kendi deyimiyle tesadüf sonucu ulaşılan bir Çeyrek Final dışında istikrarlı başarılar elde edilemiyor.

Trabzonspor örneğini de verebiliriz Gençlerbirliği ve Gaziantepspor'a ek olarak.

Tekrar konuya döneyim. Tüm bu yazdıklarımın ekseninde Kocaelispor'un da düşmesi iyi olabilir.

Bir de kesinlikle düşmemesi gereken iki takım var. Bunlardan biri, artık Fenerbahçe'ye kaybediyor olmasına rağmen Fenerbahçe'nin yarattığı ve Türk Futbolu'na egemen olmaya çalışan zihniyetin karşısında olan, her ne olursa olsun Galatasaraylıyım da diyebilen İlhan Cavcav'ın takımı Gençlerbirliği, bir diğeri de Aziz Yıldırım'ın düşmesi için özel çabalar gösterdiğini bildiğimiz Denizlispor.

Aziz Yıldırım'ın kuklası, Galatasaray camiasında büyüyüp sonradan satılığa çıkan Göksel Gümüşdağ'ın İBB'si, Galatasaray 3 vasat üzeri oyuncusunu kiralık vererek, o sezon kümede kalmasına yardımcı olmasına rağmen sezon sonunda sözünü tutmayıp Özer Hurmacı'yı Galatasaray'a vermeyen Fenerbahçe'li İ. Melih Gökçek'in Ankaraspor'u, tezimden ve futbolcularını kiralık vermesinden dolayı Aziz Yıldırım'la ilişkisi olduğunu düşündüğüm Kocaelispor'un da düşmesini isterim. Bu listeye Fenerbahçeli olduğunu her platformda dile getiren Bülent Uygun ve Mecnun Odyadmaz'ın Sivasspor'unu, Levent Kızıl'ın Bursaspor'unu da ekleyebilirim. İkisi bu sezon, diğer üçü de önümüzdeki sezon düşerler umarım.

Antalya 3 büyükler için her zaman güle oynaya gelinen bir deplasman oldu, çok sevdiğim, bağlantımın olduğu da bir şehir düşmesini istemem.

Ne isterim kısmından sonra ne olabilir, ona da değineyim.

Ankaragücü'nü düşürmezler, İBB'yi de öyle. İlhan Cavcav'dan ve oyunundan dolayı Hacettepe düşer, Kocaelispor 2. yarı bir dönem Vanspor'un yaptığı gibi destekli bir çıkış yapabilir, Denizlispor ve Gençlerbirliği'ni de düşürmek için canla başla mücadele edecektir Oğuz Sarvan'ın MHK'sı ve Mahmut Özgener'in TFF'si. Antalya aldığı puan kadar kötü oynamıyor ama etkisiz eleman konumunda şu an, Aziz Yıldırım tarafı da gözükmüyor, başka bir tarafa da yakın değil, o da düşebilir sanırım, bu oyunla düşeceğini tahmin etmiyordum aslında sezon başında.

Aziz Yıldırım'ın oluşturduğu, Fenerbahçe menfaatleri dışında hiçbir şey gözetmeyen, Anadolu kulüplerine sürekli yalan vaatler ve zararlar veren bu Federasyon'un, PFDK'ın ve MHK'nın yıpratılması adına Aziz Yıldırım'ın istediği bazı şeylerin olmaması gerekiyor. Bunlardan birisi Denizlispor ve Gençlerbirliği'nin küme düşmemesidir. Bir diğeri de Ahmet Çakar'ın ortaya attığı, Oğuz Sarvan'ın MHK Başkanlığı görevini bırakması ve yerine eski başkanlardan ve Galatasaraylı diye görevden alınan Ahmet Güvener'in getirilmesi isteğidir. Bir başka nokta Kulüpler Birliği Başkanlığı'nı da eline alan Aziz Yıldırım'a karşı, herhangi bir sebeple -yayın ihalesi, gelirler dağılımı, yabancı sınırlaması gibi- Adnan Polat ya da Sadri Şener önderliğinde Anadolu kulüplerini de yanına alan bir yapılanmaya gidilmesidir. Adnan Polat'ın ciddi atılımlarıyla güçlenen futbol takımının ve amatör branşların daha başarlı olması adına da federasyon yönetimlerinde değişikliğe gidilmesi zorunludur. Yüzme vb. sporlarda Fenerbahçe'nin adının geçtiği türlü skandalları her yıl okuyoruz ve nedense haber değeri olmadığı düşünülen bu durumların üzerine gitmeyi istemiyor taraflı Türk spor medyası. Aziz Yıldırım'la baş edebilen Haluk Ulusoy çevresinde bir federasyon bile düşünülebilir kanımca.

Şayet bunlar olmazsa, kadronuza Lincoln'den, Kewell'dan, Baros'dan daha iyi oyuncular da getirseniz, Fenerbahçe iteklenerek lige her daim ortak edilebilir, sonrasında da ivme yakalarsa şampiyon da olabilir.

Türk sporu üzerindeki kirli eller konusuna kümede kalma üzerinden yönelmiş iken, bu gece Galatasaray - Oyak Renault basketbol karşılaşmasında takıldığım noktalara da yer vereyim yazımın sonunda. Ayhan Şahenk'in Şeref Tribünü karşısı, maç kamerası karşısı, tayfanın bulunduğu tribünün ön kısmına, pembe koltuklara taraftar alınmadı. Taraftar baskısını azaltan, Galatasaray'ın hem bayan hem erkek takımının şampiyon olmasını engelleyici bir hareket olarak görüyorum bunu. Ön kısmın maça, hakeme etkisi yadsınamaz bir gerçek, oysa Abdi İpekçi'de Fenerbahçeli taraftarlar takımlarıyla iç içe oturuyorlar, mola dönüşlerinde takımlarını motive ediyorlar. Aziz Yıldırım'ın bir diğer kuklası, Galatasaray'ın eski basketbolcusu, makam kazanma hırsına yenilerek satılığa çıkan Turgay Demirel'in ön kısma taraftar alınmama konusunda etken olduğunu düşünüyorum. Ayrıca 58 - 66 kaybedilen Fenerbahçe Bayan Basketbol maçı hakemi Rüştü Nuran, Oyak maçında da görevini başarıyla yerine getirdi, Galatasaray'ın en etkili oyuncusu Hüseyin'i oyun dışı bırakmak için elinden ne geliyorsa yaptı. Bu hakem açık bir şekilde maçları Galatasaray aleyhine bitirmeye çalışıyor, bu durumun yönetim, Ahmet Dedehayır tarafından sorgulanması, hakların aranması gerekiyor.

Türk futbolu ve basketbolunun gelişimini önemsemeyen, sadece Fenerbahçe'nin koşulsuz başarısına endeksli bir Cumhuriyet kurma çabası içerisinde olanların yönetimindeki Türk sporu bu kirli yapılanmadan bir an önce temizlenmelidir.

23 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

18 Aralık 2008

Tarihe Galatasaray'ı Yazanlar, Galatasaray'ın Tarihine Yazılanlar



İsmi cismi önemsiz bir gazetenin son 25 yılın en iyi 11'i oylamasının etkisiyle zihinlerde listeler dolaşır oldu son zamanlarda. Oylama kurul tarafından değil de internet üzerinden olunca kullanıcı kitlesinin yaş ortalamasının da etkisiyle yakın dönemin popüler figürleri 11'e seçildi. 3 TV yorumcusunun kadroda olmasının ana sebebi göz önünde bulunmalarıdır. 1 oyuncu Milli Takım'da yardımcı teknik direktör, 2 oyuncu hala futbol sahalarında, özellikle -çok sevmeme ve belki 10 yıl sonraki 11'e ilk sıradan girecek olmasına rağmen- 21 yaşındaki Arda'nın seçilmesi hoş değil, Hasan Şaş varken. Bu tür oylamalarda her zaman haksızlıklar olur ama bu seçim biraz ağır olmuş kanımca. Arda'nın kişisel gelişimine de zarar verebilecek bir ödül bu.

Bu oylamadan yola çıkarak, hafızayı da çok az zorlayarak, Galatasaray Tarihi'nin en iyi 11'i ne olurdu gibi bir düşünce içerisine girdim. Herhangi bir oylama yok, menajerlik oyunları öncesi defterlere yazılan, biriktirilen çıkartmalarla oluşturulan kadrolar gibi bir keyif yaratıyor bu tür 11 kurma çabaları.



En iyi 11 Adayları :

Kale :

* Turgay Şeren
Simoviç
Mondragon
Taffarel

Savunma :

* Coşkun Özarı
* Fatih Terim
Cüneyt Tanman
Bülent Korkmaz
Popescu

Orta Saha :

Cevad Prekazi
Uğur Tütüneker
Tugay Kerimoğlu
Suat Kaya
Hagi
Hasan Şaş

Hücum :

* Gündüz Kılıç
* Metin Oktay
Tanju Çolak
Arif Erdem
Hakan Şükür

Teknik Direktör Adayları :

* Gündüz Kılıç
* Brian Birch
* Jupp Derwall
Karl Heinz Feldkamp
Fatih Terim
Mircea Lucescu

* işaretli oyunculara ve teknik direktörlere ne yazık ki yetişemedim ama okuduğum ve duyduğum kadarıyla Galatasaray'ın tarihine imza atmış olan bu isimler, listenin daha anlamlı olmasını sağlıyor.



11 yapmak çok zor ama bazı isimlerin Galatasaray tarihine neden altın harflerle yazıldığını da anlatıyor bu liste. Hem oyuncu hem de teknik direktör olarak görev yapmış Gündüz Kılıç, Fatih Terim, Coşkun Özarı hatta Hagi'nin tarihteki yerinin apayrı olduğunu da gözlemliyoruz.

Galatasaray'ın ta kendisi olan, Galatasaray ruhunun sahada vücud bulmuş hali Metin Oktay'ı özel koltuğuna almak gerekiyor elbette.

Kanımca diğer olmazsa olmaz isimler, Bülent Korkmaz, Cüneyt Tanman, Hakan Şükür ve Hasan Şaş.

18 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu

14 Aralık 2008

Bir Kulüpten Daha Ötesi - més que un club



Katalanlar'ın devleti, milli marşı yoktur, onları bir araya getiren tek olgu FC Barcelona'dır. Bayrakları vardır, sarı ve kırmızı yan yana dalgalanır. Her maç öncesi 'El Cant del Barça' söylenir, tüm dünyaya Katalanca haykırırlar.

Onların devlet olma gibi bir istekleri de yoktur ama 'Katalunya İspanya değildir' de.

İspanya İç Savaşı'nda baskı rejimine direnenlerin son kalesi de Barcelona'dır. Direniş futbolla da devam etmiştir, Katalanca'yı yasaklayan Franco'ya rağmen önce 'Les Corts'da sonra da 'yeni stad' Camp Nou'da konuşurlar dillerini ve onların milli takımı FC Barcelona, onlar için bir kulüpten daha öte olan şey, onlar için oynar yıllarca reklam almadan formasına. Kutsal formaya UNICEF yazdırır çocuklar için, para almaz, öder.

Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye Destanı'nda bağımsızlık, özgürlük, kurtuluş uğruna Türk halkının yaşadıklarını yazdıklarında da onlardan bir parça vardır ;

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlar ki uyup hainin iğvâsına
sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler
ve yeşil bir ağaç gibi gülen
ve merasimsiz ağlayan
ve ana avrat küfreden ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Demir,
kömür
ve şeker
ve kırmızı bakır
ve mensucat
ve sevda ve zulüm ve hayat
ve bilcümle sanayi kollarının
ve gökyüzü
ve sahra
ve mavi okyanus
ve kederli nehir yollarının,
sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı
bir şafak vakti değişmiş olur,
bir şafak vakti karanlığın kenarından
onlar ağır ellerini toprağa basıp
doğruldukları zaman.

En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için :
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.




Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar, bir şafak vakti karanlığın kenarından toprağa basıp doğruldular. O tarih, Katil Franco'nun takımında oynamam diyen ve belki de bu söylemiyle Barça'dan zorla kopartılan Di Stefano'ya gönderme yapan 'Sarı Fare' Johan Cruijff'un FC Barcelona'ya imza attığı 1973 yazıydı. O imza sadece bir kağıt parçasına, sözleşmeye, futbol oynamaya dair atılan bir imza değildi. Belki de Real Madrid'e el koyup, kulüp başkanlığına da Santiago Bernabeu'yu getiren Franco'nun ölümüne sebep olan ve FC Barcelona'nın, onların kaderini değiştiren bir simgeydi adeta.

Barça'nın 3-0 kazandığı bir kupa maçının rövanşında Franco'nun tehdit ve emirleriyle 11-1 yenilmek zorunda kaldığı Real Madrid günleri, orta saha çizgisini geçen Barça'lı oyuncular için ofsayt bayrağı kaldırılan günler geride kalmıştı.

Rivaldo'nun Santiago Bernabeu'de maçı 3-2'ye getirmesini kabullenemeyen hakemler, sahaya atılan onlarca yabancı madde de unutulmamıştı, saha dışında ne varsa Madrid adına vardı, Franco'dan bu yana süregelen bir kültürdü bu. O gece kaptan Guardiola'ydı.

Ve dün gece Teknik Adam Guardiola saha kenarında, Cruijff da her zaman olduğu gibi yarattığı bu takımı izlemek üzere tribünlerdeydi. Real Madrid'in başında da bir Barcelonalı vardı. Ramos Barça'da öğrendiklerini değil, 3 gün içerisinde Madrid kültüründen kaptıklarıyla sahaya sürmüştü takımını, hücum çabası yoktu.

Maçın başından itibaren özellikle Messi'ye yapılan kasıtlı faullerle sindirmeye çalıştılar Barça'yı, hakem de buna izin verdi. El Clasico'nun klasik Real Madrid'iydi bu. Oyunu soğutmalar, taç, korner, kale atışını geciktirmeler, Raul'un yardımcı hakemliği bile kurtaramadı bu rezil, karaktersiz oyun dışı anlayışı. 80 dakika kendi yarı sahalarına kapanarak ve sadece % 27 oranla topla oynayarak ayakta kalabildiler. Real Madrid olma sebepleri buydu zaten, oynayarak kazanamayacağını bilen bir takım ne yapması gerekiyorsa onu yaparak, sıradan bir takım gibi davrandılar, yakışan da buydu Madrid'e. Sakatlıklar olmasaydı da böyle karaktersiz oynayacaklardı, sadece isimleri farklı oyunculardan başka değişen olmayacaktı.

Oysa FCB önde Messi, Eto'o ve Henry, arkalarında Gudjohnsen, Toure, Xavi, en geride Dani, Marquez, Kaptan Puyol ve Abidal, kalede de Valdes şeklinde sahaya çıkıyordu. Iniesta'nın eksikliğinde görevini iyi yapamayan Gudjohnsen çıkana kadar ki süreçte Barça baskılı oynasa da etkili olamadı. Busquets'in oyuna girişi oyunun akışını değiştirdi. Sadece faul yapmakla görevli Real'li oyuncuların sarı kartlarının olması da ikinci yarıda farklılık yarattı Barça'nın hücumlarının etkinliği açısından.

Kaçırılan penaltı moralleri bozsa da, umutları tüketemedi, bu gece Real Madrid yenilecekti. Romalı asker görünümündeki Kaptan Puyol yükseldi ve hak edileni aldı, Barça öndeydi artık. 2. gol ve Messi, ilk golden sonra neler olabileceğinin habercisiydi aslında.

Cannavaro'yu, Real Madrid'i, anti-futbol'u, Casillas'ı, 5. hakem Raul'u, kasıtlı fauller yapan oyuncuları, bunu görev verenleri direğe çarptırarak attı Messi 2. golü, El Clasico'nun özeti de, fotoğrafı da bu andı. Gol sonrası sevinç görülmeye değerdi.



Katalanlar tarihinin en güzel futbolunu oynayan takımlarıyla gururlanarak ayrılıyorlardı Camp Nou'dan, gece bitmedi tabii, uykusuzluk, zafer ve bira sarhoşluğu bünyelerde dolaşıp durdu sabahın ilk ışıklarına kadar.

Puyol'un kutsal formasında vücud bulan Katalan ruhunun ve Johan'ın yarattığı göze hoş gelen, hücum eden futbol devriminin Pep & Messi önderliğinde yeniden yükselişine tanıklık etmek olağanüstüydü.

Bir kulüpten daha öte olan, kendi çocuklarını oynatan, isyanın takımı Barça, Franco'nun takımı, karaktersiz oynayan Real Madrid'i Camp Nou'un çimlerine gömdü, tarih olması gerektiği gibi yazıldı bir kez daha.

Onlar, kazandılar.

14 Aralık 2008

A. Eren Loğoğlu