28 Şubat 2011

Samper & Toral = Xavi & Iniesta ?



Daha önce La Masia'nın şifreleri yazısında yaş kategorilerinde seviye atlayıp yaşından büyüklerle oynayan, dikkat çeken isimlere değinmiştim.

Yaklaşık 1 haftadır Arsene Wenger'in aklını çelip Arsenal'e kazandırdığı Jon Miquel Toral konuşuluyor. 16 yaşında, 95 doğumlu, Cadet A kategorisinde oynuyor altyapıda, 10 numarayı giyiyor.

Wenger, aynı kategoriden Sergi Samper'i de getirmek istedi ancak o reddetti Arsenal'i. 6 numarayı giyiyor ve takımın beyni, Toral'sa daha yetenekli olan.

Xavi & Iniesta bir nevi. Zaten Samper için yeni Xavi ya da Cesc, Toral içinse Keita & Lampard birleşimi bir oyuncu benzetmeleri yapılıyordu, solak ve 1.82 boyunda, Barça profilinden ayrışan bir fiziği var.

Barça muhteşem ikiliyi kurmak adına, bir oyuncuyu kaptırıp diğerini korumayı başardı, bardağın dolu tarafı da var en azından.

Bu süreç yaşanırken, Cesc ve Walcott sakatlandı ve dün Carling Kupa Finali'ni dramatik bir sonla kaybetti Arsenal. Wenger'in psikolojik olarak Camp Nou'ya çıkmadan önceki hamlesi gibi de görülüyor Toral transferi.

Toral'ın tercihinde, soyadı olan Harper, yani annesinin İngiliz olması, Premier League tecrübesi yaşamayı istemesi ve Arsenal'in Barça'dan 35 kat fazla para teklif etmesi -Barça teklif edemiyor, sınır var profesyonel olmadığından- gibi sebepler vardı. En temel sorunsa 16 yaşında İspanya'da profesyonel sözleşme yapılamamasıydı, 2. Cesc vakası da denilebilir elbette bu olaya.

Barça bir süredir çok dikkatli davranıyordu ama iş her daim oyuncunun zihninde bitiyor, kalmak isteyen kalıyor ve gitmek isteyen gidiyor.

Muhtemelen sözleşmesinin bitimine 1 yıl kala, 2014 yazında Cesc şehrine dönecek, daha öncesi için en az 50 milyon Euro gerekiyor çünkü. Wenger, Wilshere, Cesc, Nasri üçlüsünü kullanmaya devam edecek bu süre zarfında ve Toral'ı hazırlayacak oraya. 3 yıl sonra 19 yaşında da sahaya çıkaracak, hatta 18 yaşında oynamaya başlayacaktır kanımca.

30 - 45 milyon Euro arası bir parayı da cebe indirecek Cesc'den.

2014'e kadar, en azından 2012'ye kadar Barça 4 sene üst üste şampiyon olup, Cruyff'un rekorunu kovalayacak 2013 yazında. Olur ya da olamaz, 2014'te yeniden yapılanmak zorunda kalacak, Xavi 34, Puyol 36 yaşlarına geleceğinden. Arada da 1 ya da 2 CL kazanırsa böyle bir başarı sürecini devam ettirme, tam tersi başarısızlık noktasında da eski günleri yakalama hesabına paralar harcanacak, Cesc de gelecek haliyle. Samper'in gelişimini de gözetecekler bunlar olurken.

Barça'nın her türlü zarar açıkladığı ekonomik kısır döngü. Muhtemelen bu tarihler gelince de Wenger yeni birisini bulacaktır La Masia'dan.

Wenger'in işaret ettiği bu iki oyuncunun Xavi & Iniesta olamasalar da iyi yerlere gelecekleri şimdiden kaderleri şeklinde yazılmış gibi.

Bakalım Cadet A'nın üzerindeki, yani Wenger'in dokunamadığı yaş gruplarından kimler Pedro gibi bir performans gösterip kalıcı olabilecek? Thiago'nun önümüzdeki sezon A Takıma yükseleceği açıklandı.

İki oyuncunun da menajeri Guardiola'nın kardeşi Pere ve iki oyuncu da çok iyi arkadaş. Samper 6 yaşından beri Barça'nın içersinde, geleceğini burda gördüğünü ısrarla belirtiyor. Artık ayrılma zamanı yakın arkadaşların, şimdilik Xavi & Iniesta olamayacaklar, onlar için yapılan Samper & Toral Limited Şirketi tanımı tarih kitaplarında kalıyor.

28 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

27 Şubat 2011

Bir Oyuncudan Daha Öte: Xavi "Hepimiz Romantiğiz"



Mallorca Maçı

Valdes, Puyol ve takımın beyni Xavi sakat, Alves cezalıydı. Maçın önemini artıran eksiklerdi daha çok. Pinto, Maxwell, Keita ve Adriano ile kapatmaya çalıştı açıkları.

Topla oynama oranında bir farklılık yoktu, % 73 ve buna karşın pozisyon üretmekte zorlandı Barça. Ne zaman Messi'yle üçgen kuran merkez orta saha oyuncusu, üç beş adım daha öne çıkabildi topla, o an tehlike üretildi.

Messi'nin karşı karşıya kaçırdığı pozisyonda savunma ani yakalanmıştı, Barça'nın set hücumu değildi ancak gol tamamen bir sistem eseriydi. Keita, Xavi rolüne soyundu ve Messi'yi savunmanın arkasına sarkıtıp, gol pasını iletmeyi başardı. Golden sonra yaklaşık 5 dakika müthiş bir baskı kuruldu rakip ceza sahasında, 2. golü bulamama hastalığına yakalanmak istemiyorlardı.

İkinci gol derin bir top ile geldi ve sürpriz olan, pası verenin Sergio olmasıydı. Villa son vuruş maharetini gösterdi. Barça iyice rahatladı ve Pedro'nun sert şutuyla da sonucu belirledi.

Klasik 4 - 3 - 3 ve oyuncu tanımlamalarıyla sahadaydılar, ekstra bir şey gelişmedi. Topa sahip oldular, sabırlıydılar, kendi yöntemleriyle gol aradılar ve buldular da.

Messi yavaş yavaş da olsa formuna kavuşuyor, yine stratejik olarak orta sahayla iç içe oynadı.

Adriano, gecenin en sıradan performanslarından birini sergiledi. Sadece hızıyla zaaflarını engelleyemez, iyi bir hücumcu olsa da Alves kadar kademesi yok ve sol ayaklı sağ bek oynamak kolay değil. Barça'nın gelecek sezon mutlaka sağ bek transferi yapması gerekecek, Alves'e alternatif.

Maçın sonlarında La Masia'dan Montoya oyuna girdi ama hakkında yargıya varmak için çok kısa bir süreydi.

Afellay da sonradan oyuna girenler arasındaydı. Aslında üçlünün sol kenarında oynatılmak yerine, merkezde görev alsa, derin toplarla daha etkili olabilir gibi bir izlenim bırakıyor. Hızlanma özelliğinden yararlanmak, savunma zaafı yaşamamak ve merkezin öneminden ötürü Pep, denemiyor bunu. Yine de çok yönlü olması önemli bir kazanım.

FC Barcelona, üç maç aradan sonra tekrar 3 gol seviyesine geldi. 42 maç 118 gol istatistiğine eriştiler. Messi 42, Villa 21 ve Pedro 20 gol atmış durumda. Villa, şimdiden Ibra'nın sayılarını yakaladı.

Maçın izleyenler arasında tenisin 1 numarası Rafa Nadal da vardı, amcası eski bir Barça oyuncusu olmasına karşın sıkı bir Real Madrid taraftarı. Amca Nadal'ın Mallorca günleri de hatırlanabilir, Galatasaray'ın UEFA yolculuğunda, savunmada ağır kalmasından çok yararlanılmıştı Arif ve Hakan Şükür tarafından. Kaleci de Leo Franco'ydu, şandel gollerin adamı. Rafa Nadal, amcasının hatrına olsa gerek Mallorca kulübünün hisselerinden satın alıp, ortağı olmuş.

Birkaç hafta önce Barça - Madrid rekabetine dair güzel söylemlerde bulunmuştu;

"Madrid harika bir sezon geçiriyor ama tarihin en iyi takımıyla -FC Barcelona- ilgilenmek zorundalar. Tarihin en iyisiyle –Roger Federer- rekabet etmeyi çok iyi bilirim. 4 yıl boyunca çok iyi oynadım ama yalnızca 2 numaraydım. Barça gibi, sürekli aynı seviyede oynamaya konsantrasyon göstermek, çok zor başarılacak bir iş."

Üst üste 19 La Liga deplasmanında yenilmeyip Real Sociedad'ın 1979 - 1980 sezonundaki rekorunu egale ettiler. Çarşamba serinin 20. maçına çıkacaklar Valencia'da.

Barça, basketbolda da 20 maç üst üste kazanma serisi yakaladı, en son 16 Aralık'ta Rytas'a yenilmişlerdi Euroleague'de.

Fark yeniden 7'ye yükseldi ve Barça eğer Valencia maçında da puan kaybetmezse yolu yarılamış olur şampiyonluk için, geriye sadece 2 zor deplasmanı -Sevilla, Villarreal- kalacak Katalanların. Madrid'inse 5 çok zor deplasmanı -Bilbao, Atletico, Valencia, Sevilla, Villarreal- duruyor olacak. Bu olasılıklar dışında bir de El Clasico var elbette.

Çarşamba gecesi çok önemli, ardından hafta sonu Camp Nou'da Zaragoza ve sonrasında yine Camp Nou'da Arsenal, ŞL'de son 8'e kalma maçı ve hafta sonu Sevilla deplasmanı. Birbirinden değerli 4 maç sırayla, kader tayin ediciler.

Alves, Valencia maçında sahada, Xavi'nin de dönmesi bekleniyor. Puyol ve Valdes, Arsenal maçına yetişecekler, Pique cezalı.

***

Geç Kalmış Bir Değerlendirme

Xavi'nin The Guardian'a verdiği röportajı biliyorsunuz, çevirisini bile okudunuz. Bazı pasajlar alıp yorumlamaya ve saha içinin Teknik Adamı, yakın geleceğin Guardiola'sının vurgularına göz atmaya çalışalım;

Şu anda dünya futbolu için referans noktasının Barcelona olması, İspanya olması gerçekten iyi. Bu bizim olduğu için değil ama öyle olduğu için. Çünkü bu hücum futbolu, tartışmaya açık değil, beklemiyoruz. Baskı kuruyorsun, topa sahip olmak istiyorsun, hücum etmek istiyorsun. Bazı takımlar paslaşmıyor veya paslaşamıyor. Ne için oynuyorsunuz ki o zaman? Amacınız ne? Bu futbol değil. Kombine et, topu gezdir. Futbol bu, en azından benim için. Başka hocalar için, bilmiyorum, mesela [Javier] Clemente için veya [Fabio] Capello için başka bir tür futbol var. Ama şimdi Barcelona'nın stilinin model alınıyor olması ve onlarınkinin alınmıyor olması iyi bir şey.
Felsefesine inanan ve sonuna kadar bunun uğruna mücadele edecek adamın sözleri, bire bir. Barça'nın oynama isteğine vurulamayan pranganın sebebi. Arka mahallenin toprak sahalarında, çamura batarak, bayıra doğru top süren yalın ayak çocukların sevdası var onlarda. Barça kaybetmiyor, sıkıcı, heyecan vermiyor diyenlere Osmanlı tokadı gibi bir cevap. Ne istediğinizi bilin önce, bu takım tarihi, referans olarak değiştiriyor ve yeryüzünün bütün coğrafyalarında çocuklar -varsa eğer- kaldırım taşıyla verkaç, one two yapmak istiyor.

Gerçekten çok iyi bir savunma sistemi kurdular ve şansın onlara gelmesini beklediler, duran toplardan. Havadan gelsin, seker, boş top. Arkanda iki metre boyunda bir adam varsa ve o senin tependeyse bu insanların tahmin edebildiğinden daha zordur.
Boşuna değil duran toptan gol atan takımlara -Madrid, Fenerbahçe- olan nefretimiz. Barça, kornerde bile topu kaybetmemek için orta yapmıyor, özel bir köşe hücumları var, Xavi & Messi & Iniesta'nın paslaşıp, arkaya oyuncu sarkıtılan. Önce gol atmak değil, gole kolay yoldan ulaşmak da değil, güzel oynamak istiyorlar, oynamak istiyorlar, top bende olsun, sonra estetik yollarla sonuca gideyim derdindeler. Onların oyununda karambol, tahmin, olasılık yok. Onların kusursuzluk / başarı / kötü grafiğini belirleyen çok ince bir çizgi bulunuyor, ara pasının geçip geçmemesi, pasın şiddetinin her zamanki gibi ayarlanıp ayarlanmaması, boşluklara sızan oyuncunun fark edilip, fark edilmemesi gibi.

Hızlı düşün, boşlukları ara. Benim yaptığım bu, boşlukları aramak. Bütün gün. Daima bakıyorum, bütün gün, bütün gün. [Xavi etrafa bakıyormuş gibi hareketler yapıyor, kafasını sağa sola oynatıyor]. Burası? Hayır. Orası? Hayır. Oynamamış olanlar her zaman ne kadar zor olduğunu anlayamıyor. Boşluk, boşluk, boşluk. PlayStation'da olmak gibi. Ben düşünüyorum da, kahretsin, savunma burada, oraya oyna. Boşluğu görüyorum ve pası veriyorum. Yaptığım bu.
Xavi'nin takımın beyni olmasına yapılan bir atıf.

Bazı gençlik akademileri kazanmayı umursar, biz eğitimi umursarız. Kafasını kaldırıp pası ilk seferinde gönderen bir çocuk görürsün, bom, ve düşünürsün 'Evet, bu çocuk olur." Onu getir, eğitelim. Bizim modelimiz [Johan] Cruyff tarafından yerleştirildi, bu bir Ajax modelidir. Bu hep rondolarla [5'e 2, ortada sıçan] alakalıdır. Rondo, rondo, rondo. Her-bir-gün. Olup olabilecek en iyi idmandır. Sorumluluğu öğrenirsin ve topu kaybetmemeyi. Topu kaybedersen ortaya geçersin. Bom, bom, bom, bom, hep tek pas. Ortaya geçersen bu küçük düşürücüdür, diğerleri seni alkışlar ve sana gülerler.
Barça'yı diğerlerinden ayıran yön, eğitim. Ve kazanmanın her şeyden önemli olmaması mottosu. Ortada sıçan oynayarak hem de.

Neredeyse imkansız. Eğer iki yıl kazanamadan gidersen herşey değişmeli. Ama sadece isim değiştirirsin, kimlik değil. Felsefe kaybedilemez. Taraftarlarımız oturup kontraatak kovalayacak bir takıma anlam veremezler. Maalesef, insanlar takımlara sadece başarı penceresinden bakıyorlar. Şu anda, başarı bizim yaklaşımımızı doğruladı. Mutluyum çünkü egoist bir bakış açısından, altı yıl önce benim soyum tükenmişti; benim gibi futbolcular ölüp gitmek üzereydi. Bitmişti, iki metre boyunda, güçlü, ortada, vurur, devirir, ikinci toplar, seken toplar... ama şimdi Arsenal ve Villareal'e bakıyorum ve bizim gibi oynuyorlar.
Son 20 yılın Barça özeti. Bir futbolcu, kendisini iyi tanıyıp, oyunun gelişimini yakından takip ettiğini bu kadar iyi anlatabilir. Oyun felsefesini bu denli doğru özümseyebilir. Orta saha oyunculuğunun nerden nereye geldiğini ve tarihin tozlu sayfalarında kalmayıp tarih yazarı olmayı Barça'nın felsefesine borçlu olduğunu bilen bir adamın, kurumuna olan bağlılığın öz kaynağı.

Salt bir takımın taraftarı olmak değil mesele, halkının takımında oynamak, çocukluk rüyalarını gerçekleştirmek. Barça ona var olma şansını da tanıdı, felsefesiyle. Yok olmaya yüz tutmuştum, doğruldum diyor Xavi, iri kalıplı, teknoloji ürünü oyunculara yenilmedim, zayıf ve kısa boylu sokak çocuklarına umut aşıladım. Futbolun endüstrileşmesine karşı duruyorum işte, ben Xavi, 2 metre boyunda, güçlü, vurduğunu deviren biri değilim ama burdayım, oyunun merkezinde, kısa boylu, çelimsiz çocuğum, sadece topla oynamayı seven, elinde top, karanlıklarda, sokak lambalarının loş ışıklarında, akşam ezanı okununcaya değin koşturan ve annesinin yemeğe gel bağırışlarıyla eve çağrılan sizler gibi. Biz kazanıyoruz şu an, onlar değil, daha ötesi var mı!

Arsenal çok iyi bir takım. Ben Arsenal'i izleyince Barça'yı görüyorum. Cesc'in oyunu taşıdığını görüyorum, Nasri, Arshavin. Onlarla bizim aramızdaki fark, bizde oynamadan önce düşünen daha çok oyuncu var. Eğitim bunun anahtarı. Bizim oyuncularımız 10 veya 12 senedir buradalar. Barça'ya ilk geldiğinizde size öğrettikleri ilk şey şudur: düşün. Düşün, düşün, düşün. Çabucak [Xavi hareketler yapmaya başlıyor, etrafına bakınıyor]. Kafanı kaldır, hareket et, gör, düşün. Topu almadan önce düşün. Bu pası alıyorsan, öbür adam boşta mı onu görmek için bak. Daha fazlasına ihtiyacı yok. O kontrol eder, bakar ve tek topta pası verir. Bazılarının iki ve üçe ihtiyacı vardır, oyunun hızına bağlı olarak, bu çok yavaş. Alves, tek pas. Iniesta, tek pas. Pique, tek pas. Busi [Busquets], ben... yedi veya sekiz oyuncu, tek pas. Hızlı. Aslına bakarsan, [altyapı hocası] Charly [Rexach] bize şöyle derdi, mig toc. Yarım dokunuş.
Karbon kopya Arsenal ve yeni benzerlik Villarreal, Barça'nın devamını getiren takımlar. Wenger yıllardır bu model üzerinde duruyor, Katalunya'yı, Barça'yı seviyorum diyor. Tek pas, yarım pas, top gelmeden düşün, kafanı kaldır, hareket et, boşluğu gör, işte sana Barça, bir giz değil, apaçık ortada. Yerine geçecek adamı da -Cesc- işaret ediyor Xavi.

Ben mutlu oldum. Bunun çok iyi bir maç olacağı gerçeğinden hoşlanıyorum. Arsenal gelip seni uyuz etmeye çalışacak, maçı bozacak, oyunu bölecek bir takım değil. Chelsea olsaydı, annecim derdiniz, insiyatifi size bırakacaklar, arkaya yaslanacaklar, kapanacaklar ve Drogba ile Malouda'yla kontraatak arayacaklar. Ama, hayır, sanırım Arsenal topu isteyecek. Daha çok oyun olacak ortada. Bir taraftar olarak ben bu maçı görmek için para verirdim. Manchester United veya Chelsea daha tartışmalı şekillerde oynayabilirler. Topu bize bırakabilirler. Arsenal yapmayacaktır.
Xavi, kesinlikle bir futbol uleması. Chelsea & Arsenal ayrımı bunun en güzel örneklerinden.

1992'de ben 12 yaşındaydım ve ağabeylerim gitti ama ailem beni göndermemişti. Göz yaşları içerisindeydim ama fark etmedi. Wembley'de oynamayı çok isterim. Barça için özel - ve futboldaki herkes için. Geçen yıl hadise daha çok bizim aramızdaki çekişmeyle alakalıydı. Bu yıl daha nostaljik, daha klasik. Ve ben daha nostaljik biriyim. Ben? Ben bir romantiğim.
Hepimiz romantiğiz Xavi gibi. Looking For Eric filminde pub içersinde oturan, hayatta her şeyini değiştirme olasılığı olup, takımını değiştirmeyenlerden, formasını derisi yapanlardan, Puyol gibilerden, Maldini'lerden, Bülent Korkmaz'lardan, sırf yeteneksizlikten, Xavi olamayıp pas yapamayışımız. Evi başka yere taşınsa da, topu eski mahallesinde oynayanlardan. Aldım verdim yapsa da takımı bozmayanlardan. Otopark yalan söylemez, biz Barcelona gibiyiz, formada sponsor taşımayız diyenlerden.

86'da Maradona'yız Thatcher'ın İngiltere'sini alt eden ve üçüncü sınıf dünya ülkelerini sevindiren ve golü de Tanrı'nın eliyle atan, İngiliz'in cebinden cüzdanını çalmak gibi bir duygu bırakan, adaleti kendi sağlayan.

Eric Cantona'yız, "Martılar, balıkçı teknesini izlediklerinde kendilerine sardunya atılacağını zannettikleri için izlerler" lafını edenlerden, ne dediğimizi anlamamız şart değil, David Lynch izlemişiz.

Boşuna değil Xavi'nin burda olmasam, Manchester United'a gitmek isterdim repliği. Film gibi! Altyapsına önem veren, felsefesi olan bir başka takım.

Mayıs'ta Wembley'de ağlamak üzre.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/04/looking-for-eric.html

Röportajın tamamı;

http://cizgiden-cikaran.blogspot.com/2011/02/ceviri-guardian-xavi-roportaj.html

Eski bir Xavi röportajı, daha uzun uzadıya değerlendirdiğim;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/11/xavi-barcann-felsefesi.html

27 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

25 Şubat 2011

Fitter Happier

http://www.youtube.com/watch?v=8EoukRWQ-ec

Radiohead, OK Computer albümünden Fitter Happier, çeviri ekşisözlükten;

Daha uyumlu, daha mutlu

Daha üretken
Rahat
İçkiyi fazla kaçırmıyor
Spor salonunda düzenli egzersizler (haftada 3 gün)
Şu anki iş arkadaşlarıyla ilişkilerini geliştiriyor
Huzurlu
İyi besleniyor (mikrodalga yemeklerine ve doymuş yağlara son)
Daha iyi ve sakin bir sürücü
Daha güvenli bir araba (arka koltukta gülümseyen bir bebek)
İyi uyuyor (kabuslara son)
Paranoyalara son
Tüm hayvanlara karşı dikkatli (artık örümcekleri ıslatıp küvet deliğinde boğmuyor)
Eski dostlarıyla bağını koruyor (sıklıkla birlikte içmeye gidiyor)
(dürüst) Bankasındaki kredisini sıkça kontrol edecek (duvardaki delik)
Kendisini kayıranı kayırıyor
Hoşlanıyor ama aşık değil
Emirlere uyan bir yardımsever
Pazarları çevre yolundan doğru süpermarkete
(Güveleri öldürmeye ve karıncaların üzerine su dökmeye son)
(Yine pazarları) Arabasını yıkıyor
Karanlıktan korkmuyor artık
Artık aptal bir yeni yetme değil umutsuz değil
Asla o kadar çocuksu değil
Yere daha sağlam basıyor
Yavaşça ve daha hesaplı
Kaçma şansı yok
Artık kendi işine sahip
Kaygılı (ancak güçsüz)
Toplumun yetkin & bilgili bir üyesi (idealizm değil pragmatizm)
Topluluk içinde ağlamayacak
Hasta olma olasılığı daha az
Buluttan nem kapıyor (arka koltuktaki bebeğin vurulması)
İyi bir hafızası var
Güzel bir filmde ağlayabiliyor hala
Hala salya sümük öpüşebiliyor
Boş kafalı ve esrik değil artık
Lanet olası kışın o dondurucu soğuğunda
Sopaya bağlanmış
Bir kedi gibi (zaaflarına gülebilme yeteneği)
Sakin
Daha uyumlu, daha sağlıklı ve daha üretken
Antibiyotik verilip
Kafese kapatılmış
Bir domuz gibi


25 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

21 Şubat 2011

Real Madrid Geleneği




Dün gece oynanan Bilbao maçında, Barça'nın ilk golü gereğinden fazla şekilde ekrana yansıtıldı. Tekrarlar yapıldı, sahne donduruldu, Alves ofsayt mıydı değil miydi, sorunun cevabı aranıyordu.

İlginç olan kameranın açısı gereği Alves'in çerçeveye girememesiydi, pozisyonu paralel gören bir kamera açısı değildi bu ve yanıltıcıydı. Reji, elinde başka görüntü olmadığından sürekli bunu vermek zorunda kaldı ve çerçeveye dahi giremeyen Alves herhalde ofsayt pozisyonunda önyargısı oluştu zihinlerde.

Madrid medyası durur mu, durmadı. Kulübün resmi olmayan yayın organı AS gazetesi, pozisyonu kullanıp fotoğraf yoluyla ofsayt belgesi sunmak ve Barça üzerinde psikolojik baskı kurmak istiyordu. Bu davranış bir Real Madrid geleneğiydi, kazanma yolunda oynanan futbolun, harcanan ne idüğü belirsiz paranın, adaletli bir ortamda yarışmanın, tarafsız federasyon ile yönetilmenin, altyapıdan oyuncu yetiştirip model olmanın önemi yoktu. Real Madrid'in kazanması yeterliydi, nasıl olduğu kimseyi ilgilendirmezdi. (Bu politikaları yıllardır sürüyor.)

Gerçek ortaya çıkıverdi, pozisyon ofsayt değildi -topun Xavi'nin ayağından çıkma anı az daha önce hatta- ve pozisyonu ofsayt gösterebilmek için Bilbao'lu oyuncunun biri fotoğraftan çıkarılmıştı. Vahim, acı! Bildikleri başka bir yol yok!

Altın Top ödülü sürecinde sürekli Xavi & Iniesta & Messi üzerine oynadılar, aralarını bozmaya çalıştılar, 15 gündür Barça'da kriz başlıkları atılıyor, Osasuna maçı, bildirildiği halde geciktirilmesi, ertelenmemesi, puan tehdidi ve Barça'nın maça otobüsten indiği gibi başlaması hala akıllarda, El Clasico'da yaşananlar, gözleriniz şahit, futbol oynamak dışında her amacı meşrulaştıran eylemleri oldu Madridistaların. Hakem hatalarını, Real Madrid'in kazandığı onca haksız puanı değerlendirmeye katmıyorum bile.

Real Madrid'i saf çocukluk duygularıyla, gençlik yıllarının heyecanıyla, Akbaba Beşlisi'yle, Los Galacticos'uyla sevenleri ve destekleyenlerini anlıyorum, saygı da duyuyorum ancak bu kadar çok bağlanmayın bu takıma, sevginizi kirletmek için elinden gelen her şeyi fazlasıyla yapar, eksik kısımları da tarihleriyle doldururlar ayrıca.

Yeryüzünün en güzel -ve belki de bir daha görme şansını hiçbir zaman yakalayamayacağımız- oyununu sergileyen takımını, FC Barcelona'yı durdurmaya güçleri yetmeyecek, boşuna çırpınmasınlar, 17 ve 20 Nisan'da kirlettikleri sularda boğulacaklar, nefret dolu bedenleri dibe doğru salınacak.

21 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

Deneysel Futbol Riski, İkili Savunma | 2. Golü Bulamama Hastalığı | Güzel Oyun Adaleti | Fark Hala 5



Onbir Pinto, Alves, Pique, Busquets, Abidal, Xavi, Mascherano, Iniesta, Pedro, Messi, Villa şeklindeydi.

Olağan beklenti:

Kupa maçlarının etkisiyle Bilbao'ya tek golü atan ve bölgesini çok verimli kullanan Abidal yine sol bek olarak görev alacaktı. Puyol'un da yokluğunda merkez savunmayı Sergio'ya emanet edip önde Mascherano tercihinde bulunacaktı Pep, asıl bölgesi stoper olan Milito'yu düşünmeyerek. Farklı bölgede oynayan oyuncu sayısını bire düşürmek varken ikiye çıkarmak riskli olabilirdi.

Olağanüstü beklenilmedik:

Zaragoza ve Rubin maçlarına benzer bir yapı vardı sahada, üçlü savunmaya benzeyen;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/barca-rubin-uclu-savunma-pas-says.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/3-3-3-1.html

Benzeyen deme sebebim, Guardiola'nın deneysel girişimleriydi. Muhtemelen bu maça özel bir stratejiydi, Pep'i B planı olmamakla suçlayanlar yine yanıldılar. Barça'yı durdurabilen takımlara karşı özel taktikler üretildi aslında, dün gece başarılı olmasa da bunlardan biri.

Kritik uzuv Sergio'ydu. Barça altyapısından yetişen bu adam, her türlü görevi başarıyla yerine getirebileceğine inanan teknik adamıyla üç kimlik olarak sahadaydı, stoper, sol bek ve ön süpürücü, inanılmaz değil mi!

Barça'nın taktiksel becerisi, biraz da oyuncularının yüksek futbol aklı ve bunu uygulamaya koyabilmelerinde yatıyor.

Pique & Abidal ikili savunma gibi oynarken, Sergio, önceki örneklemelerde olduğu gibi üçüncü stoper gibi aralarına girdi, bunu yaparken zaman zaman sol bek gibi arka bölgeyi de kapatmaya çalıştı, çünkü Abidal merkezde tercih edilip sol bek için birisi sürülmemişti sahaya. Ayrıca Bilbao'nun geride 4 - 4 kalan yapısı gereği, Sergio, topla ya topsuz sürekli ve özellikle oyunun sol kısmından hücumlara katıldı, derinlemesine toplar attı.

Pique ve Abidal'ın önünde Xavi, Masch, Iniesta, kenarlarda Alves, Pedro, bu bloğa paralel olarak merkezde Messi ve en uçta da David Villa oynadı. Çok enteresan ve bu maçın önemini, zorluğunu anlatan tercihlerdi. Guardiola, 2 beraberlik alabildiği ve 164 dakika gol atamadığı bir takıma karşı deneysel işlere girişmek zorunda hissetti, 3 - 3 - 3 - 1 yeterli görülebilirdi, o daha da ileri götürdü, çift görevli oyuncularla benim de konumlandırmakta büyük zorluk çektiğim -maçı tekrar izlemem gerekecek- bir formasyon oynattı 65 dakika boyunca.

4 - 3 - 3 - 0 ya da 4 - 3 - 3 formasyonlarının seçilmemesi oyunun akışkanlığını da olumsuz etkiledi Barça açısından. Kırılması zaten zor olan Bilbao direnişi, Barça'nın yerleşim karmaşıklığından da yararlandı.

Pep'in amacı belliydi, daha çok oyuncuyla hücum etmek ve boşluk bulma şansını artırmak ancak takımın ritmini bozacağını tahmin edememişti. Topa sahip olma yine de değişmedi, yüzde 70'in üzerindeydi.

Gol erken geldi ama son 3 maçtır süregelen 2. golü bulamama hastalığı nüksetti bu sefer de. Topuk pasları gibi ceza sahası içersinde oyun daha 1 - 0 iken fanteziye kaçan hareketler maçın beraberliğe taşınacağının işareti gibiydi.

Barça 65 dakika boyunca çok pozisyon üretemedi, kalesinde de iki net pozisyon gördü. İkinci devrenin başında gelen penaltı golüyle gerilim iyice arttı. Guardiola kenarda, inanılmaz endişeli ve kendine güvensiz duruyordu. Aşırı tepkiler veriyordu her pozisyona. Ama tüm bu gözlemlere karşın müthiş bir soğukkanlılıkla hücuma oyuncu değil, savunmaya, sol bek bölgesine Maxwell'i alıp, temel formasyonuna, 4 - 3 - 3'e dönme kararını verdi ve maçı orda kazandı.

Maçın iyi olmayan -pasın şiddetini ayarlayamama ve pas açısı yaratamama sorunu- isimlerinden Mascherano oyunda çıktı bu hamle sonrası. Maxwell sol bek, Sergio ön süpürücü görevlerini aldılar hemen.

Yılmayan, akın akın gelen bir Barça sahnedeydi, çok sürmedi, tehlikeli pozisyonlar ve gol de geldi. Daha önce de belirtiğim gibi Barça'yı kilitleme kerameti tercümanda değildi, bu direnişi Bilbao üç maç üst üste sergiledi, boşlukları kapatmak için 4 - 4, 5 - 4 dizilimiyle ceza sahası ve hemen 5 metre önünde konumlanmak ve sürekli kaçan oyuncuları takip etmek yeterliydi. Biraz da fiziksel avantajları olan oyunculardan kuruluysanız -Essien, Lampard, Ballack, Mikel, Malouda yan yana oynatılmıştı- ve faul yaparak oynarsanız Barça'yı durdurabilirsiniz, sihir falan değil formül belli, futbolu çirkinleştirmek zorundalar ya da Arsenal gibi onurlu oynayıp, biraz da şansına güvenmek. Zaten bunu sadece Arsenal başarabilirdi, Barça'nın karbon kopyası.

Aslolan Barça gibi teorik futbolun eriştiği son noktayı oynayabilmek, yanına bile yaklaşamıyorsunuz, yıllar harcamanız gerekir, yapamazsınız, bu yüzden tercümanı özel kılan Barça'nın ta kendisi!

Messi'nin bu golle üstündeki hafif durgunluğu attığını zannediyorum, bu gece iyiydi geride kalan iki maça göre, özellikle de Bilbao karşısında zorlandığı düşünülünce.

Küçük bir gözlemimi de paylaşayım, Barça'nın gol sevinçlerinde, birbiriyle kucaklaşan ilk oyuncular arasında Xavi & Iniesta yoksa Barça o maç zorlanıyor / zorlanmış anlamı çıkarılabilir. Rasyonel bakış açısıyla gole uzak kaldıklarını ve bir Barcelona golü atılmadığını da gösterebilir bu durum.

Uğursuz -lafın gelişi, Barça üç ay mutlaka düşüş yaşıyor, Eylül, Şubat, Mayıs, son ay da şampiyonluk kesinleşince kaybedilen puanlar aslında- Şubat ayı bitiyor, sadece Mallorca maçı var, fark 5. Hevesleri kursaklarında kaldı, haftaya 8'e çıkarma zamanı, çok önemli! Önce Mallorca'yı düşünmek gerek, ardından asıl filmin kopacağı Valencia deplasmanı ve Camp Nou'da Arsenal.

Güzel oyun kazandı, onlar güzel oyun kazansın diye kaybetmemeyi sürdürecekler. Onların kaybetmesi futbolun adalet kavramını zedeler, temelinden sarsar, buna müsaade etmeyecekler.

21 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

20 Şubat 2011

Arena Aslanı



Sezon sonuna kadar iki amaç oluştu artık. Biri Türkiye Kupası'nda Final ve diğeri de Arena'da kalan maçların tamamını kazanmak, en azından kaybetmemek.

İlki için önce ligin en formda takımı Gaziantepspor ve tıpkı bizim gibi lig hedefi nerdeyse kalmayan galaksi Beşiktaş geçilmek zorunda.

Diğeri içinse takımları saymaya gerek yok, iç saha serisi gerekiyor ve 3'te 3 yapıldı şimdiden. Bu durumun önemi, önümüzdeki sezon için psikolojik üstünlük elde etmekte yatıyor, evinde kaybetmeyen takım gibi tanımlamaları medya seviyor ve oyunculara da yansıyor haliyle.

Galatasaray'ın deplasmanda 2 hafta üst üste kazanacak becerisi yok daha, o yüzden bu kısma girmiyorum.

Maça dönecek olursak, Hagi'nin yanlışlar da içerse oyuncuları değiştirmeden aynı formasyonu oynatmaya çalışmasını önemsiyorum, bir planı olduğunu gösteriyor, kararsız değil.

4 - 1 - 4 - 1 devam ediyor.

Zapata'nın önünde Serkan, Cana, Servet, Çağlar, savunmanın önünde savunma merkezi Lucas, bu beşlinin önünde hareketli bir dörtlü -iki savunma yönlü iki hücum- Kazım, Sabri, Culio, Stancu ve en uçta da hücumun merkezi Baros.

Lucas & Cana farklılığı sürüyor ve bu maç çok katkısı görülmedi, aksine 85. dakikada Cana'nın önde kalmasının etkisiyle ve Zapata'nın da gereksiz çıkışıyla maç beraberliğe gelebilirdi.

İlk yarıyla ikinci yarı arasındaki farkın bekler kaynaklı olduğunu düşünmekteyim. Hagi'nin ana hücum planı -bana biraz çağ dışı gelse de- kenarlardan orta ya da pas yoluyla ceza sahasına oyuncu kaçırmak, keza gol de böyle meydana geldi. Çağ dışı deme sebebim çok fazla orta yapılıyor olması, Hagi'nin bunu istediğini sanmıyorum ama özellikle yerli oyuncular kapasiteleri gereği topu kaptırmaktansa orta yapmayı ve topun kendilerinden çıkmasını tercih ediyorlar.

İlk yarı takım dört stoper, iki sağ bek ile oynuyor gibiydi. Çağlar, kademelerde başarılıydı ancak hücuma hiç katılmadı ve ayağına gelen toplarda pas yerine diyagonal oynamayı ya da uzaklaştırmayı düşündü, çok başarı sağlayamadı, belki de kendini gösterme çabasıdır. Hakan Balta'nın arkasına sürekli adam kaçırmasından etkilenip çokça ileriye çıkıp dikkat çekmek istememiş de olabilir, oyuncuların böyle kurnazlıklar aklına gelebilir. İkinci yarı hücuma katıldı ve Hagi, devreden sonra talimatlarım uygulandı dedi, buraya yoruyorum o söylemini.

Çağlar'ın hücuma katılması, arkasındaki boşlukların Mendy'le doldurulmasına ve tehlikeli pozisyonlar yememize de sebep oldu. Burda sorun sadece sol bek kaynaklı değil, sol stoperin kayarak orayı kapatması gerekiyor.

Servet'in bir diğer sorunu da, oyun kurulurken top kendisinde kaldığında, büyük bir yüzdeyle yanlış pas tercihinde bulunması. Sırtı dönük oyunculara pas verip, hem onların topu kaptırmasına sebep oluyor, hem de oyuncuların sakatlanma riskini artırıyor. Baros'a her top attığında, yüreğim ağzıma geliyor çünkü arkadaşı çok dengesiz bir pozisyondayken pas veriyor Servet. Bu da futbol aklıyla ilgili.

Serkan, ikinci yarıya iyi başladı, bindirmeleri çok yerindeydi ancak iki sağ bek ve sığ kalan hücum varyantlarından dolayı bence doğru olan yapıldı ve Yekta oyuna girdi, Sabri sağa kaydırıldı.

Culio sürekliliğini devam ettiriyor, Stancu da öyle. Kazım da hatta. Hagi'nin transfer başarısı denebilir buna. Zapata'nın geçici olduğunu umuyorum.

Çağlar orda oynamaya devam edecektir ancak çok umutlu değilim ondan da, Serkan gibi.

Baros eski fiziksel gücünü yakalayamamanın etkisini yaşıyor, topu alıp götüremiyor kontrataklarda, çok doğal. Zamanla daha iyi olacaktır.

Takımın fiziksel gücü gayet iyi durumda, beceri eksikliği göze çarpıyor, özellikle hücum planları olarak. Bu arada Stancu'nun duran top özelliğini de es geçmeyelim, denemeye devam etmeli.

Ayrıca bir konu çok dikkatimi çekti, paylaşayım. Maçın 15. dakikasıydı ve Cana, Lucas, Culio oyun durduğundan bir araya gelip taktiksel bir şeyler konuştular, el işaretleriyle. Sabri yanlarından geçmesine karşın dönüp bakmaya bile tenezzül etmedi, başı öne eğik idi. Bu da oyuncunun, oyun içersindeki değişimlerden ne kadar uzak kaldığının göstergesi ve tartışan üç oyuncunun tahmin edilebilecek isimler olması, Galatasaray'ın futbol aklına dair nasıl bir kısıtlanma getirildiğini anlatıyor. Bu sayıyı artırmalıyız, Yekta'yla, Arda'yla ve sezon sonunda yeni isimlerle.

***

Madrid farkı 2'ye indirdi, baskı bizim üzerimizde. Çok önemli maçlardan ilki belki de, 5 puanlık fark korunmak zorunda, 2 hafta üst üste deplasmana gidecek Barça. Ve rakip Bilbao, Barça'yı çok iyi durduran alan savunmasını -otobüs- uygulayan takımlardan sadece biri, belki de en iyilerinden.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/hayr-mac-federer-vs-nadal-bilbao.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/01/bask-diyarndan-turu-kapp-gelmek.html

Ekleme: Erdem, yorumun yanlışlıkla silindi, tekrar ekler misin?

20 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

17 Şubat 2011

Camp Nou: Terapi Tapınağı



Kuralardan sonra yazılan, eski bir Arsenal oyun şablonu değerlendirmesi;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/sampiyonlar-ligi-son-16-eslesmeleri.html

Valdes, Alves, Pique, Abidal, Maxwell, Sergio, Xavi, Iniesta, Pedro, Villa, Messi onbiriyle sahadaydı Barça, kaptan Puyol'un yokluğunda olabilecek en ideal şekliyle.

Önce birkaç istatistik;

- Messi, 9. ada maçında da golle tanışamadı.

- Arsenal, Barça'ya karşı olan 5 maçlık kazanamama serisini kırdı.

- Guardiola yönetiminde Barça, Şampiyonlar Ligi eleminasyon maçlarının deplasman ayağında hiç kazanamadı. 3 yenilgi ve 5 beraberlik var. Kesinlikle irdelenmesi gereken bir veri, birazdan açıklamaya çalışacağım.

- Barça, Messi'nin gol attığı hiçbir ŞL maçını kaybetmedi, 22 maç, 19 galibiyet 3 beraberlik ve 31 gol.

- Topla oynama oranları & 60 Barça, & 40 Arsenal

- Pas sayıları, 629/773 (%81) Barça, 299/423 (%71) Arsenal

- Messi'nin pas verileri, 48/65 (%74)

- Arsenal, Arshavin'in oynadığı 13 ŞL maçını da kaybetmedi.

Maçın analizini ilk yarı ve ikinci yarı olarak -Villa & Keita değişikliği- ayırmak gerekir. Özellikle ilk yarıda müthiş bir Barça dominasyonu seyredildi.

15 - 35 dakikalar arası doyumsuz bir epik futbol vardı sahada. Barça'nın kusursuz pas oyunu sahnedeydi. Pek çok yüzde yüz gol pozisyonu üretilip yalnızca biri değerlendirilebildi. Bunda Messi'nin yanlış tercihlerinin etkisi fazlacaydı. Gol pasını vermesine karşın, ciddi katkı sağlayamadı dün gece. Pas yüzdesi en düşük oyunculardan biriydi ve yenilen 2. golün başlangıcı topu kaybedişiydi. Özellikle ikinci yarı rakibe baskı yapmaması ve hareketsiz kalması anlaşılır değildi. Muhtemelen zihni, kaçırdığı ilk pozisyonla ve İngiltere'de gol atamamasının üzerinde yarattığı baskıyla boğuşuyordu.

İlk yarıdaki harika oyunun üstüne Barça durgun başladı ikinci yarıya. İkinci golü bulamamanın ve konsantrasyonu yitirmenin sonucunda zor anlar yaşadılar kalelerinde. Kontrol futboluyla yetişmediklerinden ötürü de sonucu koruyamadılar. Barça'nın zaaflarından biri bu, diğeri de kontratak fubolu için yeterince hızlı oynamayıp sete dönmeleri. Şampiyonlar Ligi, La Liga'dan çok daha zorlu takımlardan oluştuğundan, bu zaaflar sorunlar doğuruyor ve rakipler ceza kesebiliyorlar. Bu yüzden Guardiola'nın takımı eleminasyon maçlarında çok başarılı değil deplasmanlarda. Bazen de ilk maç iç sahada oluyor ve farklı bir galibiyet, ikinci maç için rahatlama sağlıyor.

Keita'nın oyuna alınıp Villa'nın çıkarılması takımın yayılımı açısından ciddi bir taktiksel hataydı. Xavi ve Iniesta'nın birbirinden uzak oynadığı zamanlarda -Keita orta üçlüye, Iniesta uçtaki üçlüye taşındı değişiklikten sonra- takımın performansı yarı yarıya düşüyor. Iniesta & Adriano değişikliğinin de bir anlamı yoktu artık. Guardiola öğrenme sürecinde.

Oyuncu performanslarına bakılacak olursa, Pedro varlık gösteremedi, Iniesta seviyesinin altındaydı, Messi'den bahsettim, Xavi yine olağanüstü oynadı.

Barça, tehlikeli ve gol olma şansı yüksek çok pozisyon buldu ancak karşılığında bu kadar tehlikeli olmasa da pozisyonlar verdi. Geçen sezon 2 - 2 biten maçın son 20 dakikasında Arsenal üstünlük kursa bile ciddi bir şeyler üretememişti. Puyol'un yokluğu, ikinci golde yakalanılan kontra durum, Arsenal'in geçen sezondan daha iyi olması gibi faktörler, olasılıkları artırdı. Wilshere sahanın en iyisiydi.

Maçın 1 - 0 bitmesi beklenirken 5 dakikada her şey değişti, Arsenal tur için küçük bir avantaj yakaladı da denilebilir. 0 - 4 de olabilirdi pekala. Cesc, Nasri, Arshavin, Walcott, Van Persie gibi oyuncuları bulunan bir takımdan yine de çekinmek gerekir ikinci maç.

Barça neden kaybetti?

- Hakem hataları. Aslında maçın hakemi sonuca doğrudan etki eden birkaç kararı dışında çok iyiydi ancak Messi'nin ofsayt gerekçesiyle sayılmayan golü ve son dakikada ceza sahası içersindeki elle oynamayı gözden kaçırarak, karşılaşmanın kaderiyle oynadı.

- Arsenal'in performansı. Arsene Wenger'in Arsenal'i daha önce hiç gerçekleşmemiş bir durumu gösterdi futbol kamuoyuna. Ceza sahasına otobüs park etmeden, topla oynama çalışarak, yerden kısa paslar yaparak ve hızlı, doğrudan hücuma çıkarak Barcelona alt edilebilir. 5 - 0 kaybedilen El Clasico'da Jose Mourinho'nun da isteği buydu aslında, Barça kadar olmasa bir şeyler oynayıp kazanabilmek. Diğer türlüsünü, Chelsea, Inter hatta Athletic Bilbao bile sunabilmişti, farklılık içermiyordu.

Jose'nin Porto serüvenini yakından takip etmedim, Chelsea ve Inter'deki temel stratejisi kusursuz alan savunması, dikine hızlı hücum idi. Robben, Duff, Kezman, J Cole veya Milito, Eto'o, Sneijder gibi oyuncularla bunu hep başardı. Atılan gollerde rakip savunmaların hep hazırlıksız ve eksik yakalanmaları, net bir fotoğrafıdır kurgunun. Savunmadaysa Terry & Carvalho, Lucio & Samuel gibi müthiş sert, top kazanan ikililer yaratıp, önlerinde Lampard, Cambiasso tarzı her görevi yapabilen oyuncular kullandı, kenarlarda da daima hızlı isimler, A Cole, Maicon gibi.

Türkiye'de benzer bir yapıyı Abdullah Avcı İBB'de oturtmak istiyor ancak özellikle savunma kısmında başarılı olunamıyor. Üç büyüklerden puan almasının en büyük sırrıysa, önde oynayan savunmaları cezalandırma yöntemini iyi bilmesi. Dikine hızlı hücum, arkaya atılan toplar, Belediye'nin üç büyüklere attığı goller genelde karbon kopyadır ve muhtemelen Abdullah Avcı, kazanılan toplarda nasıl en hızlı hücum eder ve doğrudan kaleye giderim hususunda çalışmalar yaptırıyor, Jose Mourinho gibi. Real Madrid'in de her maç çok benzer goller attığı görülebilir, Ronaldo'nun bireysel çabaları attıkları dışında.

Bu futbol modeline saygı duymakla birlikte, işin kolay kısmını içerdiğini düşünüyorum. Yani bunu Bilbao'da, Belediye'de, Inter'de, Cluj'da oynayabilir, zorluk derecesi yüksek olmayan ve herhangi bir takıma gidip adaptasyonu kısa bir sürede gerçekleştirilebilecek bir anlayış. Böyle olması değerini düşürmez elbet modelin ancak Barcelona ve Arsenal'in aslında ne kadar zor bir iş başardığının da görülmesi açısından güzel bir gözlem oluşturabilirler. Barça'yı oynamak isteyerek sahaya çıkıp da yenebilen tek takım Arsenal ve Jose'nin Inter ile Barça'ya yaptığını gerçekleştiren başka pek çok takım da var. Boşlukları kapatmak normal, boşlukları arayıp bulmak anormal emek istiyor çünkü. Cruyff'un Barça'nın iyi oynamasıyla, kusursuz olması arasındaki ince çizgiyi şu şekilde anlattığı gibi;

in Barca, the difference between playing well and playing perfect is the speed and control on how the passes are made, and/or whether the passes are made without direction or control. If the ball is slow, if the pass or control is not quick and accurate, defenders will be on top of you. And defenders, with the opposing side shutting up [shop], there’ll be a lot of them.

Yıllardır Cruyff'un felsefesinden gittiği için takdir ettiğim Arsenal'e tekrar dönecek olursam;

Arsenal, Barça'nın gruplarda % 77 oran yakaladığı topla oynamasını % 60'a düşürdü, daha da azaltabilirdi belki. Bunun yanında savunmayı sürekli önde kurup, topu kazanabilirse oynamaya çalıştı. Fabregas etkisiz olmasa, çok daha önce golü bulabilirlerdi, keza Walcott da.

Guardiola'nın Messi'yi sürekli orta sahaya çekerek arkaya adam kaçırma tuzağına düşmediler bu sefer, merkez savunmacılar o görevi Song, Wilshere, Cesc'e bıraktılar. Messi'nin oyuna küsme sebeplerinden biri de o bölgede üretkenlikten uzak kalmasıydı, maç içersinde Xavi'ye de bunu dile getiren bir vücud dili kullandı.

Arsenal, oyundan düşmedi. En büyük şansları 2. golü yememeleriydi, Barça karşısında şansın da yanınızda olması şart.

- Bir başka faktör, Puyol'un olmamasıydı. Kaptan mağara adamı lakaplı oyuncu, kontratak futbolunu durdurma konusunda Barça'nın bir numaralı opsiyonu oldu hep, o müthiş sezgisiyle. Piquenbauer daha o çizgiye ulaşamadı. Puyol'un El Clasico maçlarını ya da Dünya Kupası Finali'nde Robben'in dengesini faul yapmadan nasıl bozmaya çalıştığını hatırlıyorum da, mutlaka müdahale etme şansını yakalıyor, topu çizgiden çıkarıyor ve cansiparene önüne atlayıp pozisyonu engelliyor. Bu sezon alınan 4 yenilgide de Puyol sahada değildi. 2. maç için durumu belli değil. Ben yetişeceğini düşünüyorum, kaptan takımının başında, kolunda senyerasıyla sahada olacaktır.

- Messi'nin etkisizliği ve Pedro'nun verimsizliği. İki durumun aynı maça denk gelmesi rastlantı gibi duruyor ya da birbiriyle ilintili. Messi'den bahsederken elbette koyduğu çıtanın düzeyinden konuşmak gerekiyor yoksa dün gece için bile kötü değildi diyenler çıkabilir. Ortalamasının altında ve mücadele etmekten sakınan, mutsuz bir hali vardı diyelim, özellikle 2. yarı. Sebebini bilemiyorum, belki hastaydı, belki az pas almaktan şikayetçiydi, belki İngiltere'de gol atmamış olmanın baskısını yaşadı, belki hala ilk pozisyon kaldı aklında, belki yerini yadırgadı, bunlardan herhangi biri olabilir. 2. maç farklı bir Messi izleyeceğimizi düşünüyorum ve Pedro.

- Keita & Villa değişikliği. Yerleşim bozuldu bir kere Iniesta öne kaydı merkezden, dikkat edilirse Wenger de aynı dakikalarda merkezden bir oyuncu alıp -Song- kanadı güçlendirdi. Risk içeriyordu ancak zar tutup atmak gibiydi. Çünkü Cesc, savunma önü ikilide de oynayabiliyor ve Nasri, merkezde oynama özellikleri çok yüksek olan bir açık kombinasyonu sunuyordu. Song'un çıkışı çok etkilemedi Arsenal'in merkezini, keza Wilshere da çok iyi bir oyun sergiliyordu. Barça'nın savunma arkasına atılacak toplarla gol pozisyonu bulacağı dakikalarda Villa kenara çekilmiş oldu ayrıca. Keita'nın girmesiyle öne atılan Iniesta'nın iki kez, kontratağı süratlenemeyip kestiğini hatırlayınca bu tercihin ne denli yanlış olduğu daha iyi anlaşılıyor.

- Şubat ayı sorunsalı. Aynı durum, sezon başlarında da geçerli. Barça belirli zamanlarda düşüşe geçiyor, son üç sezon ve bu hep aynı aylara denk geliyor, rastlandı olmamalı, çünkü Kasım ayının sonunda takım her yönden zirvede olacak diyen bir teknik direktör, El Clasico'yu 30 Kasım'da 5 - 0 kazanıyor ve mükemmel bir performans sunuyorsa, onun programlamasına inanmak zorundayız. Geçen haftadan konuyla ilgili yazım;

Pep'in sezonu programladığından çok bahsettim. Hatta sezon başında takım kötü başladığında buna özellikle vurgu yapan bir yazı kaleme aldım.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/benzerlik.html

Endişeye mahal olmadığını ve Barça'nın sezona kötü başlayıp Kasım sonunda doruk noktasına erişeceğini belirtmiştim. Öngörü gerçekleşti o zaman. Benzer durum Şubat ayında da görülüyor.

2 sezon önce üst üste 3 maç kazanamamıştı Barça, Betis, Atletico Madrid, Espanyol olmak üzre. Sezonun sonu biliniyor, treble. Yine geçen sezon Şubat ayında kaybetmişlerdi Atletico'ya.

Sergio ve Puyol varken Barça hiç puan kaybetmemiş bu sezon, ilginç ve önemli bir veri. Aslında onların yerine oynayanların sistemi nasıl aksattıklarını anlatıyor, özellikle Javier'in.


Rövanşta neler olabilir?

Son 2 sezonun eleminasyon maçları, deplasmanda kötüler tamam, peki Camp Nou'da?

2008/2009

FC Barcelona 5 Lyon 2
FC Barcelona 4 Bayern Munich 0
FC Barcelona 0 Chelsea 0

2009/2010

FC Barcelona 4 VFB Stuttgart 0
FC Barcelona 4 Arsenal 1
FC Barcelona 1 Internazionale 0

6 maç, 5 galibiyet ve 1 beraberlik. Barça'nın yenilme olasılığı kanımca yok. İstatistiklerde ilginç olan bir nokta var, 4 maçta gol yememişler, gol yeme ihtimalleri de zayıf. Barça mutlaka gol de bulacaktır. Geçen yıl 2 - 2 ile evlerine dönmüşlerdi Katalanlar. Burda 2 - 2 ile 2 - 1 arasında -deplasmanda atılan gol 2 sayılır çocukluk sanrısının- aslında 2 gol gibi bir fark olduğunu unutmamak gerekiyor. Bendtner golü atıp takımını öne geçirdiğinde tur için Barça'ya bir gol yetiyordu ancak aynısı gerçekleşir de Arsenal gol atarsa, Barça'nın tur için üç gol atması gerekecek, iki gol farkı dememin sebebi buydu. Walcott, Arshavin, Nasri gibi seri oyuncularıyla Arsenal'in bunu yaratabilecek ayakları var ve gol arayacakları kesin. Barça'nın soğukkanlığını koruması ve 1 - 0'ın yettiğini bilerek davranması da gerekebilir. Dün gece Guardiola'nın yüzündeki tecrübesizliğin getirdiği endişenin yerini özgüven almak zorunda.

Kaybedilmiş bir şey yok, Londra Finali için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklar, şüphe duymuyor ve başaracaklarına olan inanç konusunda da eksiklik hissetmiyorum.

Radiohead dinleyip terapiye girme zamanı!

17 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

15 Şubat 2011

Gerçek Ronaldo



Gabriel Batistuta ve Ronaldo, izlediğim en komple santrforlardı. Konumuz Brezilyalı'nın vedası. Geçmişe dönüp bakıyorum da;

Kaleciyi çalımlamadan gol atmazdı, gol sonrası sevinci kollarını iki yana açmasıydı, fotoğrafda görüldüğü üzre. Sanki bilgisayar oyunundaymış gibi savunma oyuncularının içinden geçerdi, videolardan izlenebilir.

Barça'da tek sezon oynadı, 47 gol kaydedip tarihe yazıldı. Bu sayının yanına yaklaşamadı başka formalarla, Barça'nın ona sunduğu ortamın sihriydi. Kaptanı Popescu'ydu, ertesi sezon Galatasaray'ın yolunu tuttu, senyerayı da Guardiola'ya bıraktı, kesişmelerin güzelliği denebilir bunlara. Gollerine en çok sevinen adam, kulübe de görüleceği üzre Bryan Robson'un tercümanı -hala da öyle olan- Jose Mourinho'ydu. Hain Figo da orda, bunlar da çirkinliklerdi. Blaugranayı bırakıp Inter'in yolunu tutmasaydı çok daha büyük bir oyuncu olarak anılabilirdi, o takıma Rivaldo katıldı sonra, zaten onunla iyi bir ikili oldular hep, 2 Dünya Kupası Finali oynayıp birini kazandılar.

Barça gollerinin tamamı;

http://www.youtube.com/watch?v=bffUNX3qX3s

http://www.youtube.com/watch?v=dVxT-cPFNJw

15 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

13 Şubat 2011

Copa Del Rey Barça'nın



Yanlış okumadınız, zaman makinasıyla geleceğe de -20 Nisan, Mestella- gitmedim. Basketbolda Copa Del Rey, Türkçesi Kral Kupası FCB'nin, El Clasico sonucunda hem de. Real Madrid, kralın kupasında ve başkentte kaybetti, yanlıları önünde.

Başkanlar Rosell ve Perez de oradaydı. Kupayı, Franco'nun ölümünden sonra İspanya Kralı olan ve hala bu ünvanı taşıyan Juan Carlos'un elinden aldı Roger Grimau.

FC Barcelona bu kupayı geçen sene de kazanmıştı, Bilbao'da Madrid'i yenerek. Üst üste 2. defa müzeye götürüyorlar ve 22. Kral Kupası'na erişip, Real Madrid ile de eşitlendiler en çok kazanan olarak.

Franco'nun ölümünden sonrasına bakıldığında FCB 14, Real Madrid sadece 5 defa kupaya uzandı, yanıltıcı değil. Sanırım futbolda da benzer bir istatistik var Kral Kupası'nda. Lig şampiyonluklarında da, Franco öncesi ve sonrasının bariz farklı olduğu görülebiliyor, Barça en azından eşit şartlarda rekabet edip, kendi modelini ortaya koyarak önüne geçebiliyor egemen olanın. Futbol devriminin 1979'da başlaması da rastlantı değil, anayasa ile otonom bölge hakkı kazanılmasının bir yıl ardı.

Bu kısa tarihi bilgilendirmeden sonra tekrar maça dair verilere döneyim. Yaklaşık 1 ay önce de iki takım karşı karşıya gelmiş ve Barça kazanıp ezeli rakibinden liderliği almıştı, hala devam ettiriyor üstünlüğünü. Benzer hikaye futbolda da görülüyor. 5 - 0 kazanılan El Clasico sonrası Barça liderliği yakaladı ve bırakmadı. Kaderin garip bir oyunu.

Bir başka futbol & basketbol benzerliği, Real Madrid'in Barça'nın basketbol hegemonyasını kırmak için Avrupa'nın en iyi Teknik Adamı Messina'yı takımın başına getirmiş olmasıydı. Barça'nın başındaysa Katalan Xavi Pascual var.

Aralarında maçlar 11 - 3 oldu Pascual önde ve Messina Madrid'in başında 10 - 1 durumunda Barça'ya karşı, yalnızca 1 kez kazanıp 10 maç kaybetti. Bunların içinde pek çok şampiyonluk ve kupa var elbette. Bakalım Mourinho'nun akıbeti ne olacak? 5 - 0 ile açılışı yapmıştı.

Maçtan birkaç detay;

Maçı son çeyrekte kopardı Katalanlar. Grimau ve Sada'nın penetre ve asistleri etkili oldu, pota altı oyuncularını iyi beslediler. Navarro'ya çok iş düşmedi.

Sezona Süper Kupa'yla başlamışlardı, Kral Kupası'nı da eklediler haneye, sırada lider olunan lig ve Euroleague son 16'da da grubunda lider, final maçı da Barcelona'da olacak.

Herşeyi silip süpürme, futbol ile birlikte duble zamanı!

***

Gijon maçına dair birkaç veri;

- Sona eren rekorlar, 16 maç üst üste ve deplasmanda 10 maç üst üste kazanma.

- Pep'in sezonu programladığından çok bahsettim. Hatta sezon başında takım kötü başladığında buna özellikle vurgu yapan bir yazı kaleme aldım.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/benzerlik.html

Endişeye mahal olmadığını ve Barça'nın sezona kötü başlayıp Kasım sonunda doruk noktasına erişeceğini belirtmiştim. Öngörü gerçekleşti o zaman. Benzer durum Şubat ayında da görülüyor.

2 sezon önce üst üste 3 maç kazanamamıştı Barça, Betis, Atletico Madrid, Espanyol olmak üzre. Sezonun sonu biliniyor, treble. Yine geçen sezon Şubat ayında kaybetmişlerdi Atletico'ya.

Sergio ve Puyol varken Barça hiç puan kaybetmemiş bu sezon, ilginç ve önemli bir veri. Aslında onların yerine oynayanların sistemi nasıl aksattıklarını anlatıyor, özellikle Javier'in.

13 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

12 Şubat 2011

Kehanet Değil



8 Dünya Kupası kazananı + Messi + Alves + sol bek = "Kusursuz Teorik Oyun" denklemi bozuldu ve yine işler iyi gitmedi.

Milito, Maxwell, Mascherano ve Afellay rotasyona katılan isimlerdi.

Guardiola'nın sakat olan Puyol dışında ideal yapıdan 3 farklı oyuncu daha kullanması, maçı biraz hafife aldığının işaretiydi. Özellikle de Pedro'nun olmayışı etkisizliğinin en önemli sebebiydi.

Milli maç arası virüsü, hafta içi Şampiyonlar Ligi maçının bulunması, rotasyonla bozulan ritm, stadın ambiyansıyla büyüyen direnç gibi faktörler maçın şeklini belirledi.

Pep döneminde -Wisla Krakow maçıyla başlıyor- 12 defa milli maç sonrası olmuş ve Barça'nın sadece 4 galibiyeti var;

http://www.bahisanaliz.com/banaliz_oadetay.php?id=14

Afellay ilk onbir çıkacak seviyeye gelmeden sürülmüştü sahaya, bir teknik adam hatasıydı. Xavi'yi de boğan bir konumlanma sorunu vardı oyuncunun, kanada açılma ve ceza sahasına koşu yapma gibi Pedro'nun yansıttıklarını hiç veremedi takıma.

Keza Mascherano'nun da benzer sorunları göze çarpıyordu, golde Milito'nun kademe yapamayışı bir başka atlanmaması gereken noktaydı.

Bu oyuncuların anlamsız ortaları, çalım denemeleri, pas şiddetini ayarlama gibi hatalarını tamamen uyum sorunuyla açıklamak olası. Barça öyle kusursuz bir oyun felsefesi yerleştirdi ki, dışardan takıma dahil edilen hiçbir oyuncu rahatlıkla adaptasyon sağlayamıyor. Takımın en büyük zaafı da kanımca bu.

Afellay, Mascherano, Milito tercihlerini pahalı ödedi Pep. 45'te hatasını anlayıp Pedro değişikliğine gitti ve oyun Barça'nın istediği kimliği tekrar kazandı. İlk yarı hiç üretkenlik sağlayamayan takım, pek çok pozisyon bulmaya başladı. Gol gelmese de olacağı hissediliyordu.

Guardiola, burada da bir acemilik yaparak Milito & Keita değişikliğine yöneldi, dakikalar 65'i gösteriyordu. Sanırım Milito sakatlandı, burada da düşünülmesi gereken Abidal olmalıydı, daha öte götüreyim, Abidal maçın başından itibaren oynasa ilk gol de yenilmezdi.

Taşlar yerinde oynadı bu hamleyle. Mascherano, Pique'nin yanına kaydırıldı, daha doğrusu hem ön süpürücü hem de merkez savunmacı gibi oynamak zorunda kalıp, zaman zaman da zor durumlara düştü. Xavi daha geri çekilip oyun kurmaya çalıştı ve ara paslarından mahrum bırakıldı üçüncü bölge.

Bu hata yetmezmiş gibi Pep, bir de Iniesta'yla Bojan değişikliği yaptı, golden sonra. Muhtemelen David Villa'yı değiştirecekti ama golü atan ve moral yakalayan biri olarak kalmasını istedi ve gureba bir yapı çıktı ortaya, Pedro, Bojan, Villa ve Messi'yi içeren. Pedro'yu da biraz geriye çekip kuru kalabalık yarattı ceza sahasında.

İkinci yarıdaki oyunu maçın başından beri sunabilse Barça, puan kaybı yaşamazdı. Rotasyon çok tehlikeli bir kavram, ipin ucu biraz kaçtığında sonuçları da ağır oluyor. Hele de Barça gibi bir model takımıysa bu, en ufak deneme / oynama hüsran doğuruyor. Bunda Barça'nın kulübesinin zayıf kalmasından ziyade adaptasyon zorluğunun etkisi var. Bir yanda 10 yıldır aynı tarzla oynatılan Pedro, diğer yanda 4 - 5 haftadır takımla antreman yapan Afellay, uçurum var oyuna etki anlamında. Adaptasyon süreci nasıl kısaltılabilir, Barça'nın bunun üzerine biraz kafa yorması ya da adaptasyon sürecini en aza indirgeyecek oyuncuları -Alves, Keita, Villa- transferde öncelikli olarak tercih etmesi gerekecek.

Aslolan Xavi & Iniesta & Messi değil, 11 parçalı bir yapboz -kusursuz teorik oyun- ve biri bile olmasa içlerinden zaafiyet yaşanıyor çünkü yerine konan aynı performansı veremiyor, uymuyor oraya. Cesc transferi biraz da bu sebeple önemli.

Puan farkı 8'e yükseldi ama Madrid'in bir maçı eksik, 5'e düşürmeye çalışacaklar. Rakipleri Espanyol, zor gibi gözükse de, devre arası iki oyuncularını kaybettiler, güçleri azaldı.

Jose Mourinho'nun sezonun ilk yarısındaki Barça - Sporting Gijon maçına dair yedeklerle çıkma eleştirisi, ardından El Molinan'da oynanan karşılaşma sonrası -maçın sonlarında gol atıp kazandı Madrid- ikinci lige düşeceksiniz demeci gibi türlü küstahlıklarla karşılaşan takımın Barça'dan puan alması da enteresan oldu, futbol böyle işte!

Rekor, üst üste gibi söylemlerin ortaya çıktığı anda bir şeyler ters gitmeye başlar hep. Ya da zaten doruk noktasındasındır, daha ileri gidemezsin, yine öyle oldu.

Umarım Pep ders çıkarır ve rotasyonu iyice daraltır, tek kupa maçı var, final, tek milli maç arası var, en tehlikeli zaman da orası herhalde, Mart ayının sonu, çok daha dikkatli olmak zorunda Barça, Madrid & Jose hata kolluyor. Belki de zorlu Londra deplasmanı öncesi işlerin daha sıkı tutulmasını sağlar bu beraberlik.

12 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

10 Şubat 2011

Bir Teknik Adamdan Daha Öte: Josep "Pep" Guardiola



Yazının akla düşme ve oluşma sebebi, Guardiola'nın 1 yıl daha kulübüyle anlaşmaya varması, en azından 30 Haziran 2012'ye kadar sözleşmesi bulunuyor denilebilir.

İki soru kurcalıyor yine de zihinleri;

1 - Neden hep 1 yıl?

2 - Ve bu, daha ne kadar böyle devam eder?

Bu iki soruya cevap ararken sizi biraz geçmişe götürecek ve onun hakkında biyografi okuyormuş tadı almanızı dileyeceğim, elimden ancak bu gelir.

Elbette hikaye Cruyff'la başlıyor. El Periodico gastesine yazdığı son makaleye göz atalım kısaca;

"Di Stefano'nun Madrid'i ya da 70'lerin Ajax'ı gibi, Pep'in Barça'sı da futbolu yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Futbol tarihinde bir devir olarak nitelendirilecekler mi? O yolda ilerliyorlar ve eğer Mayıs ayında Şampiyonlar Ligi'ni kazanırlarsa, bu tartışmalar sona erer. 3 yıl içersinde 2 Final ve 1 Yarı Final, yeterli olmalı! Lig şampiyonluğu ya da Şampiyonlar Ligi'ni kazanamazlarsa da bu takım futbolda yeni bir dönem yarattı aslında. Atılan gollerin çokluğundan, yenilen gollerin azlığından, rekor puanlardan, istatistiklerden ve kupalardan bağımsız olarak.

Asıl devrim futbol oynama şekilleri ve bunu kendilerine özgü oyuncularla yürütmeleri üzerinedir. Sürekli kazanmak olmadan bir döneme imza atılabilir mi peki? Buna inanıyorum, 1974 Hollanda takımı hala övgüyle anılıyor. Total futbol kavramı hiç Dünya Kupası kazanamayan Hollanda takımıyla doğdu. Savunmacıların hücum, hücumcuların savunma yaptığı, topun bizde olduğu, topa hükmedip etrafa taşıdığımız bir oyun şekli. Benim sağa, senin sola gittiğin, sabit bir santrforla ya da santrforsuz. Hep topa sahip olarak ve ritimle. Enerjimizi koruyup, sürekli kaybedilen topları takım halinde kazanarak ve daima rakibin ceza sahasının civarında bulunarak.

Ve otuz küsür yıldan sonra total futbol, Barça'nın sergilediği oyundur. Eski, klasik 10 numaranın, sabit 9 numara gibi görev aldığı -Messi'nin üçlünün merkezinde oynayıp santrforsuz yapı sunmasına atfen- veya sağ bölgede kanat oyuncusu gibi davrandığı, hatta sadece 9 numara değil, en iyi sol bekler gibi hamlelerde bulunduğu bir düzen, 21. yüzyılın total futbolu, daha iyi bir versiyon. Merkez savunmacıları, hücuma birçok orta saha oyuncusundan daha iyi top taşıyabiliyor, ekstra kısa orta saha oyuncuları, aşırı teknikleriyle, birlikte kusursuzluk yaratabiliyor, forvetleri 7, 9, 11 numara gibi davranabiliyor ve ayrıca savunmanın ilk hattını oluşturuyorlar, çünkü kaybedilen topları kazanmak için o an bunu yapmaları gerektiğini görüyorlar.

Futbol oyununda devrimdir bu ve futbol tarihinde devrimler çok fazla değildir.

İlk Rüya Takım -Cruyff dönemi- ve sonrasındaki Rijkaard döneminden bir adım ilerisi. Sacchi'nin Milan'ı da bir adım öteye gitmişti ancak Guardiola'nın liderliğindeki Barça daha çok ilerledi. Ve ısrar etmem gerekiyor, kupalardan, şampiyonluklardan konuşmuyorum. Sadece yaşanan anları referans gösteriyorum, pek çok muhteşem rastlantıyı -teknik adamlar, oyuncular, cesur düşünceler ve oyun tarzı- barındıran.

Guardiola tarafından olası kılınan ve La Roja'nın -İspanya- da bundan yararlandığı -1 Dünya Kupası, 1 Avrupa Şampiyonluğu- devrim, pek çok unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Müthiş bir takım ruhu, yeryüzünün en iyi oyuncularının varoluşu, hücum düşünen cesur bir teknik direktör ve taktiksel olarak becerikli bir grup oyuncu. Bu takım gibi oynayabileceğine inanan varsa, yanlış söylemeyebilir ama en azından bunu yapmalarını bekleyebiliriz onlardan."

Johan, kendisi dışında süreci çok açıklayıcı bir yöntemle işlemiş. Cruyff dönemini anlatmayışını büyüklüğüne yorup, kaldığı yerden devam ediyorum Sarı Fare'nin.

1973 yazı, futbol tarihinin kaderinin değiştiği en özel anlarından biriyle hatırlanıyor hala. Ajax'ı üç yıl üst üste Avrupa'nın zirvesine taşıyan adamın, Maradona'dan önce en yetenekli olanın, Johan'ın, Barça'ya imzasıyla. Bir kağıda kalemle atılan bir şekil, anlamlı / anlamsız çizgiler bütünlüğü. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" sözünü kıskandırırcasına bir eylemdi aslında o imza. Etkisi yıllar sonra bile hissedilen bir güzellik. Johan Cruyff'la FC Barcelona'nın buluşması.

En çarpıcı tarafını, basına Barça'yı Madrid'e tercih ettiğini çünkü bir diktatörle -Franco- ilişkilendirilen bir kulüp için oynayamayacağını anlatarak ortaya koyuyordu. Katalanların gönlünü bir çırpıda kazanıyordu. Barça'nın makus talihini yenmesini sağlıyor ve 1960'dan bu yana şampiyon olamayan kulübü zirveye taşıyordu. Bernabeu'de Madrid'i 5 - 0 yeniyordu takımı. Ve oğluna bir Katalan ismi Jordi'yi veriyordu.

1979 yılında kurulan futbol akademisi -La Masia- düşüncesi Johan'a aitti, Futbol tarihinin yeniden yazılacağı kütüphaneydi orası. Ve hikayenin başlangıcında yer alan çocuk, Joseph, 1984 yılında, 13 yaşında yolunu tutacaktı futbol okulunun.

(Baba, oğul ilişkisi gibiydi, bu yüzden Pep Guardiola'nın hikayesi Johan Cruyff'la başlar, oğlu anlatmak için önce babayı biraz tanımak gerekir, aralarındaki ilişkiye bakmak, bağlantı noktasına.)

Daha sonra top toplayıcı olacaktı Camp Nou'da, hayallerini süsleyen atmosferde. Ve 1990'da altyapıdan yetişen bir Katalan orta saha oyuncusu olarak çıkacaktı sahaya, Johan Cruyff takımın başındaydı. Yine kesişiyordu kaderleri. Üst üste 4 lig şampiyonluğu ve Avrupa Şampiyonluğu kazanan Johan'ın Rüya Takımı'nın parçasıydı. 1997 yılında kaptanlığa yükseldi. 4 numaralı forması La Masia'da büyüyen çocukların tercihiydi. Önce Xavi, sonra elinden ödül alan Iniesta ve bir sonraki kuşak Fabregas, onun gibi olmak istiyorlardı. (Cruyff'la başlayan, Pep'le devam eden bu hikayenin yolu, muhtemelen bu oyunculardan biriyle ilerde yine kesişecek)

2001'de takımdan ayrıldı, çeşitli futbol coğrafyalarında zorlu tecrübeler edinerek tekrar döndü Katalunya'ya. Cruyff'un gölgesi hala üzerindeydi kulübün. 2003 yılında seçilen başkan Laporta'ya önerdiği Rijkaard isminin başarılı olması, Johan etkisinin yayılmasına sebep oluyordu. 2007 yazında çok zor günler geçiren ve bir alt kümeye düşen FC Barcelona B takımının başına getirildi Guardiola. Takımı şampiyon yapınca ve A takımın kötü gidişi durmayınca, Pep Rijkaard'ın yerine geçiyordu. Sadece 1 yıl içinde olması gereken yere erişmişti, artık FC Barcelona Teknik Direktörü'ydü. Cruyff'un payı vardı bu tercihlerde de.

La Masia'dan yetişen, top toplayıcılık yapan, Cruyff'un rüya takımında yer alan, kaptanlığa yükselen, koluna senyerayı takan, oyun zekası gelişmiş iyi bir orta saha oyuncusundan daha doğru bir seçim olamazdı FC Barcelona için. Katalan Milli Takımı idealine sürekli vurgu yapan iflah olmaz bir Katalandı aynı zamanda. Kulübün ve şehrin değerlerine körü körüne bağlı, 30 yıllık sürecin tamamına yakınını yaşamış, içinde yer almış bir adamdı. Ondan daha iyi bu kulubün işleyişini bilen, tanıyan olamazdı.

Guardiola oyuncuyken Barça'nın teknik heyetinde görev alan ve günümüzün en değer verilen Teknik Adamı Jose Mourinho, "Bir gün Barça'nın başına geçeceğini ve bunun mükemmel sonuçlar doğuracağını ona söylemiştim, o ve Barça kusursuz eşleşmeydi ve bu o kadar belliydi ki" şeklinde konuşacaktı onun hakkında.

1 yıl B takımı çalıştırmasının yararını, Rijkaard sürecini yakından takip etmekle görecekti. Gelir gelmez beklenmeyen operasyonlara girişti, Ronaldinho'yu gönderme cesareti bunlardan sadece biriydi. Messi'ye benimle her maç gol atacaksın diyaloguna girmesi, nevi şahsına münhasır bir planı olduğunun göstergesiydi. Guardiola, Rijkaard'ın hatalarını doğru teşhis edip tedavisini uygulayacak ve Barça'nın futbol kültürünün sahaya yansıtılmasını sağlayacaktı. "Futbol basit bir oyundur ve zor olan basit oynamaktır" düsturunda olduğu gibi onun yarattığı oyun tarzı aslında birilerinin zannettiği gibi en iyi oyuncuları bulup sahaya doğru görev ve yerleşimle sürmekten çok daha zor, öte bir şeydi, kolay değildi. Sadece herkes yapabilirmiş gibi gözüküyor oysa ondan başka hiç kimsenin başarabileceği bir iş gibi de durmuyordu.

Cruyff'tan alıntıladığım giriş yazısında -Türkçeye çevirmeye çalışarak- oyun tarzının önemi ve bir döneme damga vurması anlatılıyordu, total futbolun son hali, tiki taka.

Küçük hamleler yaparak nihai kusursuzluğa -29 Kasım 2010, Barça 5 Madrid 0- eriştirdi Pep takımı. Dani Alves, Pique, Keita transferleri, altyapıdan güvendiği Sergio ve Pedro'yu A Takıma alma, Xavi & Iniesta'yı merkezde yan yana ve birbirini tamamlar pozisyonda oynatma -oyun bir kanaddan diğerine genişletildiğinde topun bu iki oyuncudan birisiyle buluşması pozisyon üretimi açısından çok önemli- ve Messi & Eto'o & Henry dönüşümlü hücum hattı ilk sezonun gösterişsiz, küçük ama bir o kadar etkili müdahaleleriydi.

Ertesi yıl Eto'o kontrol altında tutulamadı, dönüşüm devam ediyordu, Cruyff'un da tavsiyesi alınarak Ibra tercih edildi onun yerine. Bu tercihin sebebi Chelsea maçlarında kilitlenen Barça'nın bu türden bir oyuncuya ihtiyaç duyabileceği gerçeğiydi. Hareketli oyun yapısına uyum sağlayamadı Ibra, Pep'in deneyip yanıldığı en ciddi saha içi hamle de buydu açıkçası. Pedro ve Sergio büyük gelişim gösterdi.

Bu yazsa temizlik vardı yine. Henry, Toure, Marquez, Ibra gibi dört önemli, rotasyonun parçası oyuncuyla yollar ayrıldı ve David Villa, Mascherano düşünüldü onların yerini doldurmak üzre.

Guardiola, ilk 2 sezon tecrübesinin de etkisiyle farklı denemeler üzerine yoğunlaştı. Üçlü savunma, santrforsuz model, eşit dağıtılan sürelerle yaratılan rotasyon stratejisi gibi pek çok yenilik ekledi takımın saha içi kurgusuna.

Cruyff'un öğretileri üç yıl boyunca her maç istisnasız uygulandı, yorulmadılar hiç, pes etmediler ve bildikleri oyundan asla vazgeçmediler.

2007 Mayıs'ından bu yana topu rakibe vermediler, topla oynama oranı yüzde % 50'nin altına hiç düşmedi Pep döneminde. Lig tarihinde üst üste 100 maç bu şekilde oynadılar. (Madrid, 4 - 1 kaybedilen maç, Rijkaard dönemi) Şampiyonlar Ligi ve Kral Kupası'nda da geçerliydi bu istatistikler. Pep'in 2,5 yıl görev aldığı süre zarfında topa her maç hükmettiler, bu bile başlı başına tarihe geçecek bir olay.

Bununla sınırlı değil elbet veriler.

159 maç 117 galibiyet, sadece 14 yenilgi, atılan 407 gol. 8 kupa -2 Lig, 1 ŞL, 1 Kral Kupası- (ve olası 2 kupa da sezon sonunda, ŞL için konuşmak adına erken) da kazanıldı şimdiden.

Oyuncuyken Camp Nou'da 10 El Clasico maçına çıkan ve hiç kaybetmeyen Pep, bu geleneği Teknik Adam olarak da devam ettirdi. 5 El Clasico'yu da kazandı, iç ve dış saha fark etmeksizin, takımı 16 gol atıp sadece 2 gol yedi bu maçlarda. Bernabeu'de 6 gol atarak ve Camp Nou'da 5 - 0 ile galibiyet çıkarıp, tarihe yazıldı. Günümüzün en iyi Teknik Adamı Jose Mourinho karşısında 5 maçta 3 galibiyet ve 1 beraberlik aldı.

Onun döneminde Messi, sırayla 38, 47 ve 40 gol gibi sayıları yakaladı ve sezon daha sürüyor.

Tarihin en iyi takımını yönetiyor, o yarattı denilebilir. Aslında Barça hakkında konuşurken en büyük haksızlık ona yapılıyor, esamesi okunmuyor bazen ama o bunlar takmıyor kafasına ve kaybetmiyor kazanma hırsını.

Bir sebebi var elbette, babasının -Johan- başarılarını geçmek isteyen oğlun çabası. 2012 yazında 4 seneyi doldurmuş olacak ve üst üste 4 yıl lig şampiyonluğunu kazanabilir, inanmak başarmanın yarısı, diğer yarıyı zaten tamamladı. ŞL'ni iki defa kazanması onu Barcelona tarihinin en iyisi yapabilir, burada da yolu yarıladı.

Sözleşmesini bir yıl uzatmasının altında yatan temel algı bu, varılacak noktayı işaret ediyor. Cruyff'un 11 kupasının üzerine çıkmak da bir başka amaç. Daha ilk yılında treble yapan genç bir teknik adam için, bu tür ulaşılması zor hedeflerin kazanma motivasyonu belirli bir seviyenin altına düşürmediği de söylenebilir. 2012 bu yönden anlaşılabilir, peki ya sonrası yahut niçin tek yıl sözleşmeler, Guardiola, Sir Alex Ferguson olur mu ya da bir başka takıma gider mi?

Kariyer gelişimi olarak bakıldığında Fergie'yle benzerlik bulunmuyor çünkü Sir, ilk lig şampiyonluğunu 7 yıl, ilk ŞL'niyse 13 yıl sonra kazandı. Ayrıca Barça tarihinde en uzun süre görev alan teknik adam 8 yıl ile Johan Cruyff. Eğer Guardiola, bununla da başa çıkmak isterse, ekstra bir 5 yıla daha ihtiyacı olacak. Görevini hiçbir şüpheye yer vermeden Xavi'ye devredebilir böyle bir durumda. Xavi'nin röportajları okunduğunda Pep'den sonra onun rolüne soyunacak en ciddi adayın o olduğunu görebiliyorsunuz, nedense Puyol o ışığı vermiyor hiç ve Luis Enrique umut vaat etmiyor B takımında. Guardiola & Xavi geçişi sancı da içermez hem, en uygun senaryo gibi.

Sürekli 1 yıl sözleşme yapması, sanırım ilk yıl bütün başarıları elde etmesiyle ilintili. 5 yıl kendisini kulübe bağlayacak uzun vadeli bir program yapılmasına gerek görülmüyor, zaten ilk seneden büyük bir aşama kaydedilmiş.

Barça için 2013, şimdiden planlanması gereken tehlikeli bir yıl. Xavi ve Puyol'un takımın iskeletinde kalıp kalamayacağı öngörülemiyor şu an. Belki de bunun farkında olarak ve 4 yılda erişilecek seviyenin daha üstüne çıkılamayacağını düşünerek hesap kitap yapıyor Pep.

Katar'ın teklifi astronomik ve ciddi. 2022 Dünya Kupası orda, Barça'ya sponsor oluyorlar, bir şekilde yollar kesişiyor ve Guardiola eninde sonunda oraya gidecekmiş gibi geliyor. Belki de Katar'ı yönetir 2022'de. 8 - 9 yıl Barça'da kalma programını da etkilemiyor bu tercih.

Sir Alex Ferguson'un kendi yeri için işaret ettiği tek isim de Guardiola. Adaya giderse rezil olur söylemlerine inat ve Fergie'nin güvenini boşa çıkarmamak adına da kabul edebilir bunu.

Barça'yı çalıştırmak isterdim diyen de iki Teknik Adam var, Arsene Wenger ve Alex Ferguson. Guardiola ayrılırsa bir gün ve kulüp içersinden bir tercih olmazsa Wenger'in ismi ilk sıraya yazılır gibi duruyor, bu notu da ekleyelim.

Jose Mourinho'yla rekabet etmeyi istememek de bir başka gerekçe olabilir. Keza tam tersi de geçerli, Mourinho da Barcelona'yla çok fazla karşı karşıya gelmek istemeyecektir. Bu karşılaşmadan olumsuz etkilenenin çok fazla İspanya'da duracağını söylemek de zor. Jose'nin daha önce terk-i diyar edeceğini tahmin ediyorum.

Ben yine de Guardiola'nın 2012 yazında ayrılacağını düşünmüyorum, Sir Alex Ferguson gibi yıllarca takımın başında kalacağını da sanmıyorum çünkü Barça oyunu gibi kendisi de dinamik bir kulüp, sürekli karakter üretimi halinde ve tek adam müessesesi ona göre değil. Manchester United tam bir futbol kulübü ve çalışmak ideal ortam ancak FC Barcelona bir kulüpten daha öte, birden çok parametre var yönetme hususunda.

Ve Pep Guardiola, tarihin en iyi oynayan takımının başında, en azından 2012 yazına kadar, tarihi yeniden yazacak. Tarihe tanıklık etmek de bize düşüyor.

Ona dair, arşivden -2008'den bugüne can alıcı olan, yıllar sonra değeri tarihin gelişimiyle artacak- bazı yazılar, süreci -teknik ve yönetimsel açıdan- daha iyi anlamak için;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/05/tek-model-yok.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/05/triplete-copa-lliga-champions-visca-el.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/06/barcann-basar-srr-99-09.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/02/etoosuzluk-zlatan-barca.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/03/4-6-8.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/03/barcay-kim-yonetiyor.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/04/j-o-h-n.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/04/mutluluk.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/05/katalanlar-fiesta-zaman.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/05/7-david-villa-kusursuzluga-dogru.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/06/baktgnz-her-yerde-sampiyon.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/07/6-xavi-8-iniesta-6-iniesta-8-xavi-14.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/07/tiki-taka.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/08/josephin-3-senesi.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/barca-dna-adaptasyon.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/11/xavi-barcann-felsefesi.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/11/kaptanlar-teknik-adamlar-barca.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/11/de-te-fabula-narratur-los-lunes-al-sol.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/barca-rubin-uclu-savunma-pas-says.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/12/bir-altyapdan-daha-ote-la-masia.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/01/6-8-10-ucgeni-kalp-ve-beyin-ikilemi.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/01/altn-kalpli-top-sevdals-cocuk.html

10 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

07 Şubat 2011

Sergi



Üç fotoğraf ve ne anlattıklarına dair kısa bir yazı olacak.

İlkinde Mısır'ın başkenti Kahire'nin Tahrir meydanındaki halk hareketine katılanlardan biri var, üzerinde FC Barcelona'nın resmi ürünüyle. Sanırım olaylar esnasında yaralanmış da. Şu an sağlık sorunu yok ancak taleplerinden vazgeçmiş değil. FCB'yi de aklından çıkaramıyor ve dünyaya bu fotoğrafı veriyor.



Pique'nin doğum günü kutlamasından bir fotoğraf, Atletico maçından sonra, Puyol da orda. Çok yakın arkadaş oldukları biliniyor ikilinin. Bu noktada arkadaşlık kavramını ve Barça'nın farkını anlatmak gerekiyor. Barça'nın kamp sistemi yok, oyuncular maç günü kahvaltı ya da öğle yemeğini birlikte yiyip evlerine dağılıyorlar ve maç saatini bekliyorlar. Deplasman maçlarında da benzer uygulama gerçekleşiyor, aynı gün gitmelerinden ötürü. Günlük antreman -sabah, öğleden sonra, akşam tercihen- programları, özel çalışmalar, teknik analiz izlemeleri dışında çok sık görüştükleri de söylenemez oyuncuların. Devlet Parasız Yatılı gibi 7 / 24 bir arada yaşama olgusu içermiyor ilişkileri ve bu nedenle sağlıklı gelişiyor. Sürekli aynı ortamda, erkeklerin egemen olduğu bir alanda, aynı insanlarla aynı şeyler hakkında konuşma, paylaşma gibi zaafları da taşımıyorlar. Sevgilisiyle çok uzun zaman geçiren birisi bile, bir süre sonra sıkılmaya, ilgisini kaybetmeye başlar, iş arkadaşını bu denli yaşamının merkezine koymak da bu açıdan doğru durmuyor. Bu koşullar sonucunda Puyol ve Pique, daha sağlam bir arkadaşlığa imza atmışlar ve iş dışında da çok fazla bir araya geliyorlar. Fotoğrafı özel kılan, ikisinin bir arada olması değil elbette, Puyol'un kız arkadaşı Malena Costa ve Pique'nin olası kız arkadaşı, dünyaca ünlü şarkıcı Shakira'nın da karede yer alması. Dedikodulardan sonra birlikte gözüktükleri ilk fotoğraf, hem de eğlence sonrası, aşkını ilan eder gibi.

Barça oyuncuları özel yaşamlarıyla medyada çok yer kaplamadılar bugüne kadar. Umarım bu şöhretli birlikteliğin bir zararı olmaz takımın gidişine. Shakira gibi gönüllerimizi fethetmiş birinin Barça sularına girmesiyse güzel.



Son fotoğraf da enteresan. Barça - Madrid maçından bir enstantane. 19 futbolcu oyuna odaklanmış durumda, kaleciler kareye girememiş ve geriye kalan tek adam, poz kesiyor, oyunla ilgisi yok, kim olabilir, elbette Cristiano Ronaldo. Duruşunu yesinler senin!

7 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

06 Şubat 2011

Yeni Başlangıcın Devamı



Hagi, tercihlerindeki ısrarı sürdürdü oyuncu ve yerleşim anlamında. 4 - 1 - 4 - 1 formasyonuyla yayıldı takım sahaya.

----------------Zapata------------
Serkan---Cana---Servet---Balta
----------------Lucas-------------
Kazım---Sabri---Culio---Stancu
------------------------------
----------------Kewell------------

Gaziantepspor maçından tek fark, sağ bek Sabri'nin sağ içe geçmesi, Yekta'nın bu görev için yetersiz görülmesi ve Sabri'nin yerinin Serkan'la doldurulmasıydı.

Cana & Lucas ön - arka tercihini değiştirmedi Hagi. Tek amacı Lucas'ın pas özelliğini kullanmaktı, Lucas zeki de bir oyuncu, oyunu açma ve hücuma hızlı taşıma konusunda doğru tercihlerde bulunuyor. Bu tercihin temel iki sorunu var, ilki Cana'nın merkez savunmacı olarak yetersizliği ve diğeri, onun baskı yapan, top kazanan dinamikliğinin Lucas'da olmamasıydı, Hagi bunlardan feragat ediyor şimdilik, Ayhan geldiğinde yine değişikliğe gidebilir, Cana'yı kenara çekmek gibi.

Takımın en etkisiz ismi sanırım Serkan'dı, Hagi burda da ikileme düşüyor. Sabri'yi Culio tarzında merkezde kullanmak bir çözüm ancak Sabri'nin eski yerinde eksiklik doğuyor bu sefer.

Kupa maçından sonra Zapata'nın olumsuz ve olumlu yanlarına değinmiştim. Frikik golünü kapattırdığı köşeden yemesi de hanesine yazıldı, benden geçer not alamayacak gibi duruyor.

Yenilen ilk gole gene H Balta'nın bölgesinden geldi. Çağlar beklenecek.

Kewell & Baros geri döndü. Hagi'nin Kewell'ı en uçta oynatma tercihini de sorgulamak gerekiyor. Stancu merkezde daha verimli olabilir.

Maçın adamı Colin Kazım'dı, 2 asist ile oynadı, top tutması, saklaması, driblingleri ile geceye damga vurdu ve transferini isteyen Hagi'yi utandırmadı, umarım performansı devam eder.

Cana & Lucas ön - arka tercihi deneysel kalmaktan öteye geçemeyecek. Cana'nın pozisyon / kademe hataları, ofsayt ve çizgi savunmayı bozan konumlanmaları, Sabri ve H Balta gibi sürekli bölgelerini kaybeden iki bek oyuncusuyla birleşince, Cana'ya dair adaptasyon sorunları daha da büyük tehlikeler doğurdu kalemizde.

İlk gol H Balta'nın tarafından geldi, üçüncü golde de Sabri nerdeyse bir dakika içersinde geri dönmedi yerine. İkinci golse, iyi paylaşılmayan ceza sahası organizasyonsuzluğuna kesilen duran top cezasıydı.

Zapata'nın üçüncü gole müdahale edemeyişi ve son dakikada verilmeyen penaltıdaki kontrolsüz girişi, olumsuz yönleriydi. Maç kurtaran bir kaleci olmayacak, yenmeyecek golü yemesin -Ufuk ve Bursa- yeter anlayışıyla nereye kadar gider, muamma! Oyunu eliyle ve çabuk başlatması da olumlu yönüydü.

Lucas'ın önde oynatılma amacı, kenarlara uzun ve ters toplar atması ve bunun sonucunda oyunun çok daha hızlı bir şekilde tehlikeli bölgeye taşınmasıydı.

Deneysel tercihlerden bir başkası da Kewell ve Stancu arasındaydı. Muhtemelen daha önce hiç izlemediğimiz Stancu hedef santrfor değil, yardımcı forvet. Baros'un da kısa zaman içersinde döneceği hesaba katılarak merkezde oynayacak bir isim transfer edilmedi. Başka bir izahı olamaz çünkü bu tercihin. Keza Baros da sonradan oyuna girdi ve amaca uygun bir görev dağılımı oldu Stancu & Baros arasında. Stancu'nun golü ve C Kazım'a attığı ara pası, aslında tam da bu bölgede oynaması gerekliliğini ortaya koyuyor.

Hagi'nin Cana & Lucas ön - arka tercihi ne kadar yanlışsa, Stancu & Baros ön - arka tercihi de bir o kadar doğruydu, Kewell'ın top kayıplarıyla takımı önde tutamayışını göze alma pahasına hem de.


Benzer yorumlar bu maça da yansıtılabilir, tekrara girmiyorum.

Stancu o kadar bonservis bedeli eder miydi bilemem ama yararlı olacağı kesin, ceza sahasına girip çıkması, uzaktan kaleyi yoklaması, topu rakip yarı sahaya taşıması, çok olumlu özellikler.

Gecenin üzücü yanlarından biri Yekta'nın daha gelir gelmez yedeğe düşmesi ve sanırım bundan sonra da Kazım dışında kimseden forma alma şansının kalmamasıydı, bölge açısından. Hagi, Yekta'dan bir şeyler yaratmak yerine geçiş sürecini Sabri'yle idare etmeyi düşünüyor.

TT Arena'da en azından bu sezon kaybetmezsek ve kupada da yola devam edersek, önümüzdeki sezon için bir motivasyon kaynağı yaratacağız, uzak görünmüyor!

6 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

N'oldu Torres?



Premier Lig tarihi bir hafta sonu yaşadı.

7 maç sonunda atılan gol sayısı 38 sayısına ulaşınca, kalan 3 maç ile ilgili beklentiler yükselmişti ancak karşılanmadı.

Stoke City 3 Sunderland 2

Asamoah Gyan ilk defa 11. hafta 90 dakika oynayabilmişti, sürekliliğiyse son 4 hafta yakalayabildi. 8 gol 4 asist ile muazzam bir hedef santrfor performansı sergiliyor.

Maçın kahramanlığını Gyan'dan çalan adam, panzeri andıran bir Almandı, Robert Huth. Delap'ın taç atışları, Etheringhton ve Pennant'ın duran toplarıyla büyük üstünlük kurdular havadan ve üç gol de bu şekilde gelişti. Carew, Jones, Shawcross gibi hava topu hakimiyeti yüksek isimlerden oluşan bir kadro olunca bu stratejinin kaçınılmaz olduğu bir gerçek.

Sunderland'in 2 defa öne geçip, mağlubiyet golünü 90 + süre içersinde yediğini de hatırlatalım.

Newcastle 4 Arsenal 4

25 dakikada 0 - 4 gibi bir eziyete dönüşmüştü evsahibi için maç. Arsenal'in Fabregas, Walcott, Arshavin, Van Persie gibi çok etkili gol ayakları var ve arkaya atılan her ara topunun tehlike olma şansı doğuyor haliyle.

Diaby'nin Barton'la mücadelesinden sonra meydana gelen olaylar sonrası çıkan kırmızı kart haksızdı ve maçın seyrini değiştirdi. Barton nerdeyse Diaby'nin bacağını kırıyordu. Kaderiyle oynanan maç, birilerini mahçup etmemek adına Barton'un eline kalemi de veriyordu senaryoyu yazması için.

Son 25 dakikada 4 - 4 oldu maç, geri dönüş kavramının tezahürüydü.

Tottenham 2 Bolton 1

Sezonun en iyi bireysel performanslarından biri Van Der Vaart'a ait. Maça da müthiş bir penaltı golüyle başladı, çatala takarak. Çok kısa bir süre sonra yine penaltı oldu ve topun başına VDV geldi, topu aynı yere, örümcek ağlarını alacak şekilde astı ancak hakem, atışı geçerli saymadı. VDV'nin penaltı kullanma şekli zor ve her oyuncunun başarabileceği türden bir vuruş değil, bazı aklını kullanan oyuncular kaleciyi yatırıp atıyorlar penaltıyı, Tevez, Messi gibi, VDV farklı bu anlamda, çok estetik. Atış tekrarlandı ve dışarı vurdu VDV ama yine köşe koordinatlarında gitti top.

Galibiyet golünü 90. dakikada Kranjcar attı Tottenham adına, Şampiyonlar Ligi iddiasından dolayı önemliydi.

Hafta penaltılarla doluydu, bu ayrıntıyı da atlamayalım. Hakemler -doğru ya da yanlış- sürekli cezaya hükmettiler alan içersinde.

Everton 5 Blackpool 3

Deplasman takımı 3 - 2 öne geçmesine karşın sonucu koruyamadı. Devre arasında sanrtfor takviyesi konusunda spekülasyonlara, Louis Saha'ya güveniyorum diyerek mesaj veren David Moyes, birkaç haftadır bu hamlesinin karşılığını alıyor. Saha 4 gol ile yıldızlaştı. Arteta hala eski formunu bulmuş değil, Cahill yeni döndü, Everton toparlanma sürecine girebilir, buna da ihtiyaçları var.

Sezon başından bu yana yakından takip ettiğim Charlie Adam da gollerine devam ediyor, Liverpool'a gitmesi an meselesiydi, sezon sonunu bekleyecek gibi İskoç ve eski model 10 numara.

Wigan 4 Blackburn 3

Blackburn Rovers düşününü durduramıyor. Yağmurlu bir havada ve aşırı bozulmuş bir zeminde oynandı maç. Wigan, Mc Carthy ve Watson gibi oyuncularıyla yeniden yapılanma sürecine girmiş gibi, onların yanında N'Zogbia ve Rodallega gibi isimler de var. Blackburn, Santa Cruz'u bekleyecek, Formica da oynatılmadı.

Aston Villa 2 Fulham 2

Darren Bent transferiyle tekrardan bir ivme yakaladı villa. Geçtiğimiz sezonun en flaş ekiplerinden biriydiler, çok zor gol yiyen ve evinde iyi oynayan. Milner'in gidişiyle her şey yerle yeksan oldu. Tekrar toparlanıyorlar, gerçekten potansiyeli yüksek oyuncuları var, Ashley Young, Downing, Agbonlahor gibi. Makoun da transfer edildi.

Hodgson sonrası Fulham biraz düşüş yaşasa da, sistem takımı olmasının avantajlarını koruyor. Değişen çok bir şey yok, Dempsey liderliğinde varlıklarını sürdürüyorlar. Salcido, Dembele, şimdi de Gudjohnsen takviyeleri aslında olumlu katkı yapmalıydı, beklenenin altında kaldılar.

Maça gelince, beraberliği Dempsey kurtardı.

Manchester City 3 WBA 0

Bazen Teknik Direktörleri anlamak gerçekten güçleşiyor. İyi giden bir yapıyla, daha iyisini yaratma adına oynamak, genelde sağlıklı sonuçlar vermiyor.

City'nin en etkili oyuncusu Carlos Tevez, bölgesi ya da görevi merkez santrfor, işini iyi de yapıyor, sistemi işletiyor, üzerine yapı kurulabiliyor. Mancini'yse bununla yetinmek istemeyip Dzeko alınırsa şampiyon oluruz diyor ve Edin Dzeko transfer ediliyor. Aynı hatayı Ancelotti de Torres konusunda yaptı, ona da geleceğim birazdan.

Dzeko & Tevez yan yana formasyonu ciddi zaaflar doğuruyor, Wolves ve Aston Villa maçları bunu açıkça gösterdi. Üstelik Dzeko'yu uçta oynatma uğruna -orta saha özellikleri olmadığından başka şansı da yok- Tevez'i en verimli olduğu yerden daha geriye çekmek durumunda kalıyorsunuz. Yanlış üstüne yanlış. Dünyada top class futbol oynanan takımların büyük bir çoğunluğu tek santrfor oynayıp kenarlarında ve arkasında forvet ve orta saha özellikleri bütünleşik oyuncular kullanıyorlar, Mancini, Premier Ligde oynayan bir takım için bunu görmezden gelemez, diğer türlü hüsrana uğrayacaktır.

Dzeko'suz başlayan Tevez hat trick yaptı ve birkaç haftadır Dzeko kaynaklı kaçırdığı gollerin acısını çıkardı. 3 golün ikisi penaltıdandı.

Wolves 2 Manchester United 1

Ligin dibine demir atan takım, yenilmezlik ünvanıyla gelen Fergie'yi boynu bükük gönderdi şehrine.

West Ham 0 Birmingham 1

Joe Hart'ı mükemmel alan savunmalarının arkasında bir yıl pişirip City'ye armağan eden Birmingham, kalecisini kaybetse de savunma stratejisini koruyor. Ridgewell & R Johnson ikilisi geçilmez bir duvar gibi, Fulham'ın Hangeland & Hughes ikilisini andırıyorlar.

Chelsea 0 Liverpool 1

Yazının başlığına geldi sıra. Armayı öpmedim, futbolda romantizme yer yok, para kazandırdım gibi söylemleri, en az transferi kadar konuşuldu Torres'in. Kupa kazanmak için ayrıldım dedi ama kazanmak için geldiği yer de kaybetmek üzre şampiyonluğu, belki de sorun kendisindedir çünkü Liverpool 2005'te CL'yi aldı, oysa Chelsea'nin sadece lokal başarıları var.

Xabi Alonso ve Mascherano'yu bırakmak hedeflerden uzaklaşmak anlamı taşır, ayrılma sebeplerinden bu kısma katılıyorum. Ancak bir Liverpool efsanesi olan Kenny Dalglish gelmişken bir süre daha bekleyebilirdi kanımca.

Rasyonel sebeplerin dışında futbolda romantizm var, yaşamda olduğu gibi. O yüzden kırmızılar kazandı Londra'da, sırf sen mavilere büründün diye.

Gelelim Ancelotti'nin Torres tercihine. Onlar City gibi değiller, bir şeyler iyi gitmiyor ve çıkar yol arıyorlar ancak takımınızda Drogba varken Torres ne alaka?

Tevez & Dzeko olayından hiçbir farkı yok. 2 merkez santfor ile çıktı bugün sahaya ve Anelka'yı sürdü yanlarında, anlaşılır değil. Drogba'nın yaşlanmasına istinaden bir transferse Torres meselesi anlam kazanabilir. Ancak böyle düşününce de zamanlama yanlış geliyor, sezon sonunda da olabilirdi bu iş.

Torres ve Anelka'yı kenarlara atarak onların etkenliğini öldürüyor Ancelotti. Bunun yanı sıra Malouda, Kalou gibi isimleri de kullanamıyor hücum ve savunma yönünden. Bütün yük Essien & Lampard ikilisine kalıyor.

Bu düzene 45 dakika dayanabildiler zaten. 58 milyon Euro verip Torres'i alacaklarına bambaşka alternatifler düşünebilirlerdi.

6 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

Şimdi Onlar Düşünsün, Fark 10



Kaptan Puyol dışında ideal kadrosuyla sahadaydı Barça. Abidal merkez savunmacı, Maxwell sol bek şeklinde.

Çok fazla yazacak şey yok maça dair. Barça 2 - 0'dan sonra hiç tempo yapmadı, yine de çokça gol pozisyonu üretti ancak topu da biraz rakibe vermek zorunda kaldı.

Atletico Madrid, Barça'nın topla oynama oranını % 72 - 73'lerden % 65 civarına çekmeyi başardı, özellikle ikinci yarı performansıyla. Keza Agüero, Forlan ve Reyes gibi potansiyeli çok yüksek, ayaklarına hakim, teknik oyuncular onlarda da vardı ve bunu iyi kullanıp tehlike de yarattılar. Önceki yıllarda Barça için kriptonit etkisi vardı Atletico'nun, Madrid şehrinde. Camp Nou'da da intikam türküsü besteleniyordu haliyle. Bu sefer senaryo farklılaştı. Guardiola döneminde, Barça'yı 2 defa yenen tek takımdı Atletico Madrid ve Forlan'ın 10, Agüero'nun 5 golü vardı Barça'ya karşı. Ayrıca 99 / 00 sezonundan bu yana Barça hiç 2 lig maçını da kazanamamıştı. Ayrıca La Liga tarihinde Camp Nou'da Barça ağlarını en çok havalandıran takım yine onlardı, anti tezi nerdeyse Barça'nın.

Tüm bu verilerin ışığında Barça ilk maçı Pep'in özel stratejisiyle kazanıp, ikinci maçı da rahat oynadı. Çünkü 16. maçlık seri ve her oyunu güzel oynayarak kazanmanın gerekliliği takım üzerinde baskı oluşturuyordu. 30 - 75. dakikalar arasını Pep'in beğenmeyip, Real Madrid'e böyle yakalanırsak kupayı kazanamayız sözleriyle özetliyordu maç sonunda.

Atletico Madrid'i önceki Camp nou performanslarına nazaran daha dirençli yapan, kendisi gibi oynamak yerine, diğer takımlara benzeme çabasıydı. 4 - 5 - 1 formasyonuyla kendi yarı sahalarına kapanıp, Forlan'ı bile oynatmadılar ilk yarı. İstediklerini de aldılar, maçta çok gol olmadı.

Abidal'ın azametini de atlamamak gerekiyor. 2007 yılında 14 milyon Euro bedel ile transfer edildiğinde homurdanmalar olmuştu ancak görülüyor ki Abidal, dünyanın en iyi merkez savunmacılarından biri olma yolunda ilerliyor. 31 yaşında olsa da 3 - 4 yıl aynı seviyede oynayabilecek bir fiziksel yapısı var ve kariyerini burda noktalayacağını defaatle dile getiriyor. Barcelona'yı diğer kulüplerden ayıran bir başka nokta daha, çok önemsediğim bir konudur, bazı saha içi sorunları transfer yapmak yerine mevcut kadro üzerinden çözmeye çalışmak. Sezon başında Marquez & Dmitry gittiğinde, Milito da sakatken, medya ve taraftarlar mutlaka savunmanın merkezine oyuncu alınmasından dem vurdular. Biraz ekonomik zorluklar -David Luiz isteniyordu- biraz da Guardiola'nın dar kadro tercihiyle transfer yapılmadı o bölgeye. Pep, daha ilk maçtan Abidal'ı oraya aldı, önceleri de oynamıştı ve kusursuz bir parça buldu Pique & Puyol'un yanına. Onu kesemeyeceğini anlayan Milito da devre arası ayrılmak istediğini açıkladı. La Masia'dan Fontas da zaman zaman forma şansı bulup, kendisini gösterdi, bir taşla kuş sürüsü.

Üst üste 16. defa sahadan galip ayrılarak, Di Stefano'nun Real Madrid'inin rekoru tarihe gömüldü. Messi bu sezon 40. golünü attı, ligde 24 ile Ronaldo'nun önüne geçti, kariyerinin 10. hat trick performansı, topu alıp evine götürdü mahallenin en kısa boylu veledi.

Barça, ligde 61 puanda, 70 gol atıp sadece 11 gol yediler, +59 averaja sahipler, Real Madrid'in nerdeyse iki katı, puan farkı 10'a yükseldi. Takımda kaleciler dışında gol atamayan tek oyuncu Mascherano. Bu sezon 38 maçta 111 gol atmayı başardılar.

Şubat fikstürü çok zorlu ve yoğun. 1 hafta milli maç arasının ardından, Gijon deplasmanı, ardından Londra'da Arsenal, içerde Bilbao ve deplasmanda Mallorca karşılaşmaları olacak. Barça'yı bu sezon çok zorlayan 4 takımdan -Copenhagen, Villarreal, Bilbao, Mallorca- ikisiyle bu periyod içersinde oynayacaklar, önemli bir viraj, CL ilk maçını da katınca.

6 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu

03 Şubat 2011

Yeni Başlangıç?



4 - 1 - 4 - 1 şeklinde dört blok olarak yayılarak başladı takım oyuna. İki dörtlü bloğu bağlayan oyuncular Avustralya'nın omurgası Lucas ve Kewell idi.

İlk 30 dakika orta saha yerleşimi;

------------Lucas-------------
Kazım---Yekta---Culio---Stancu
------------------------------
------------Kewell------------

30 - 45 arası;

------------Lucas-------------
--C Kazım------Culio---Yekta--
--------Stancu----------------
-----------------Kewell-------

45 - 64 arası;

--------M Sarp---Lucas--------
--C Kazım--------------Culio--
--------Stancu----------------
--------------Kewell----------

64 - 69 arası;

--------M Sarp---Lucas--------
--Aydın----------------Culio--
--------C Kazım---------------
---------------Stancu---------

69 - 90 arası;

--------M Sarp---Lucas--------
--Aydın----------------Culio--
--------Stancu----------------
--------------Baros-----------

Cana & Lucas ön - arka tercihi deneysel kalmaktan öteye geçemeyecek. Cana'nın pozisyon / kademe hataları, ofsayt ve çizgi savunmayı bozan konumlanmaları, Sabri ve H Balta gibi sürekli bölgelerini kaybeden iki bek oyuncusuyla birleşince, Cana'ya dair adaptasyon sorunları daha da büyük tehlikeler doğurdu kalemizde.

İlk gol H Balta'nın tarafından geldi, üçüncü golde de Sabri nerdeyse bir dakika içersinde geri dönmedi yerine. İkinci golse, iyi paylaşılmayan ceza sahası organizasyonsuzluğuna kesilen duran top cezasıydı.

Zapata'nın üçüncü gole müdahale edemeyişi ve son dakikada verilmeyen penaltıdaki kontrolsüz girişi, olumsuz yönleriydi. Maç kurtaran bir kaleci olmayacak, yenmeyecek golü yemesin -Ufuk ve Bursa- yeter anlayışıyla nereye kadar gider, muamma! Oyunu eliyle ve çabuk başlatması da olumlu yönüydü.

Lucas'ın önde oynatılma amacı, kenarlara uzun ve ters toplar atması ve bunun sonucunda oyunun çok daha hızlı bir şekilde tehlikeli bölgeye taşınmasıydı.

Deneysel tercihlerden bir başkası da Kewell ve Stancu arasındaydı. Muhtemelen daha önce hiç izlemediğimiz Stancu hedef santrfor değil, yardımcı forvet. Baros'un da kısa zaman içersinde döneceği hesaba katılarak merkezde oynayacak bir isim transfer edilmedi. Başka bir izahı olamaz çünkü bu tercihin. Keza Baros da sonradan oyuna girdi ve amaca uygun bir görev dağılımı oldu

Stancu & Baros arasında. Stancu'nun golü ve C Kazım'a attığı ara pası, aslında tam da bu bölgede oynaması gerekliliğini ortaya koyuyor.

Hagi'nin Cana & Lucas ön - arka tercihi ne kadar yanlışsa, Stancu & Baros ön - arka tercihi de bir o kadar doğruydu, Kewell'ın top kayıplarıyla takımı önde tutamayışını göze alma pahasına hem de.

Bekler düzeldiğinde, tek şans Çağlar, Insua yabancı kontenjanına takılacaktır ve Lucas & Cana değişikliği gerçekleştiğinde savunmanın oturacağı söylenebilir.

Oyuncuların, koordinasyon ve çift yönlü oyun için -orta dörtlü blok- çok eksikleri bulunuyor, Culio ve Yekta bu sebeple çok yetersiz gözüktüler. Potansiyeli çok yüksek olmayan bu iki oyuncunun, ayaklarına hakim görüntüleriyle en azından taktiksel açıdan oyunu tutacağını ve takımı öne taşımaya yardımcı olacağını söylemek olası, müthiş bir yaratıcılıkları yok. Culio'nun savunma katkısı Yekta'dan fazla, mücadeleci ve dirençli bir oyuncu, zora düştüğünde faul alıp pozisyonu kurtarıyor.

Şöyle bir planı olabilir Hagi'nin kısa vade için;

Lucas'ın yanına Ayhan, sağ kenarda Yekta / C Kazım, sol kenarda Culio, önde Stancu & Baros. M Sarp, Barış, Aydın, E Çolak, Insua da rotasyonun diğer parçaları.

Daha Pino, Çağlar ve en önemlisi Arda var. Bir de unutulan Misimovic. Bir süre onları denkleme sokmamak en doğrusu sanırım.

Bir de hücum organizasyonu çalışması gerekiyor takımın. İlk gol Culio'nun ortasına ceza sahasına giren kenar oyuncusuyla geldi, önemliydi.

Tur kaybedilmedi, 1 - 0 yetiyor. Umut vaad edici bir oyun yoktu sahada ancak Hagi'nin beklentileri zamanla oturabilir, takımı tanımaya çalışıyor, oyuncular bölgelere, bloklara, özelliklerine alışmaya uğraşıyor. Her maç stratejisini ve genel çerçeveyi ayrı ayrı değerlendirmek de gerekebilir. TT Arena'da erken öne geçip oyunu tehlikeye sokmamak gerekiyor çünkü Gaziantep çok tehlikeli bir takım.

Gecenin en hüzünlü olayı herhalde transfer edilmeyen ve merkez santrafor oynayan Cenk Tosun'un iki gol atıp, maçı kazandıran isim olmasıydı.

3 Şubat 2011

A. Eren Loğoğlu