31 Mayıs 2010

İntifada



1987 yılındaydı Grup Yorum'un Sıyrılıp Gelen albümünün 12 Eylül 1980 Darbesi'nden kurtulup da sonsuzluğa uçuşu, devrimin soluğu oluşu. "Sıyrılıp gelmektedir seher, belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat" diyordu Ahmet Telli mısralarında, devrimi anlatıyordu sessizce. Çok değil bir sene önce, bir başka Ahmet, kaya sağlamlığında bir duruşla "Beni burada arama anne" diye sesleniyordu yurt ve cezaevi koğuşlarına, coşkuyla. Analar cumaların ertesinde kayıp çocuklarını aramak için toplanmaya başlamamıştı daha Galatasaray'da. Tam da bu zamanlarda 1987 sonrası bir başka coğrafyada, aslında hemen yanı başımızda, tarihsel yakınlığımızda, analar ağlıyorlardı, direniş zamanıydı, İntifada.

Mecit Ünal'ın sözleriyle Kuşatma (Filistin) şiiri vardı Sıyrılıp Gelen'de;

Sen kurşun yağmurları altında
Güneşin delik deşik edildiği bir ülkede doğdun
Öptü kan revan içinde seni çırılçıplak bir ölüm
Ölümü ve gözyaşını gördün yavrum
Kan emmeyi öğrendin yaralarından

Saplanırken geceye ilk çığlığının sesi
Kestik göbeğini süngüyle senin

Terli bir asker kaputuna sardık sonra
Kurşunlar yağıyordu cesedine annenin

Ağla yavrum ağla
Dindirsin içindeki acıyı gözyaşların
Dönsün toz duman arasın aşkı
Ve kalksın artık kanlı duvarlarından kuşatmaların

Ağla yavrum ağla şimdi...


Sadece bir yıl sonra Hasan Hüseyin'in Haziran'da Ölmek Zor şiiri Grup Yorum albümüne adını vermişti. 2 Haziran 1970'de Orhan Kemal'in ve 3 Haziran 1963'te Nazım Hikmet'in yaşama veda edişi anısına yazılmıştı şiir.

Yine Mecit Ünal'ın şiiri Filistin Günlüğü yer almaktaydı Haziran Ölmek Zor'da;

Bana ılık rüzgarları gönderin
Tel örgüler ardına
Sevgilinin gözlerinde
Benim olsun
Yağmur damlaları mavisi
Yeşile mahkum edin bozkırı
Boy atsın sevda

Bana bir türkü söyleyin
Yarınlarıma uzansın
Tel örgüler ebem olsun
Doğursun hasretimi
Ağlamasın çocuklar
Çocuklar kanamasın

Sözüm var Beyrut sokaklarında öldürün beni
Her sabah saat beşte öldürün beni
Sözüm var Beyrut sokaklarında yaşatın beni


Yorum bundan 20 yıl önce esirgemeden dile getirilmesi gerekenleri haykırmıştı korkusuzca.

Ve Filistinli büyük şair Mahmud Derviş'in coğrafyasını, halkını, kavgasını en iyi anlatan şiirlerinden bir kaçı;

Filistinli Sevgili

Gözlerin bir diken
yüreğe saplanmış,
çıldırasıya sevilen,
işkencesine dayanılamayan.
Gözlerin bir diken,
rüzgârdan koruduğum,
ötesinde acıların, gecelerin,
derinlere sapladığım.
Kandiller yanar ışığınla,
geceler dönüşür sabaha.
Bense unuturum birden,
- göz rastlar rastlamaz göze-,
yaşadığımız bir vakitler
kapının ardında
yanyana.

*

Şakırdın sanki konuşurken.
İsterdim konuşmak ben de.
Dudaklarda hayır mı kalmıştı ki,
O bahar gibi dudaklarda!

Sözlerin
güvercin gibi
yuvamdan
uçtu gitti.
Kapımız,
sonbahar kadar sarı
basamakları ardından
fırladı gitti
canının çektiği yere.
Aynalar oldu paramparça,
yığıldı içimize
acı üstüne acı.
Topladık sesin küllerini
getirdik bir araya.
Böylece söyler olduk
acılı türküsünü yurdumuzun.
Hep birlikte sazın bağrına
ektik bu türküyü,
evlerin damlarına taş fırlatır gibi
fırlattık attık bu türküyü,
alın, dedik,
sancıdan kıvranan kalplere.
Oysa her şeyi unuttum ben şimdi.
Ya sen, ya sen, sevgili,
sesini kimselerin bilmediği!
Belki de gidişindir senin
ya da susmandır
sazı paslandıran.

*

Dün seni limanda gördüm,
yapayalnız, yolluksuz yolcu.
Bir yetim gibi sana doğru koşuyordum,
arıyordum sanki yaşlı anamı.

Nasıl, nasıl, yemyeşil bir portakal ağacı
kapanır bir hücreye ya da bir limana,
nasıl saklanır gurbet elde
ve yemyeşil kalır?
Yazıyorum not defterime:
Limanda durakaldım...
En dondurucu kış kadar soğuk gözler gibiydi dünya,
doluydu portakal kabuklarıyla ellerimiz.
Ve hep çöl, ve hep çöl, ve hep çöldü ardım.

*

Seni yalçın dağlarda gördüm,
kuzularınla, kovalanan çoban kızı.
Sen benim bahçemdin,yıkıntılar ortasında.
Bendim o yabancı, bendim kapını vuran.
Ey gönül! Ey gönül!
Kapı kalbimin üzerinde yükseliyordu,
pencere, taşlar ve çimento
Kalbimin üzerinde.

*

Seni su testilerinde gördüm,
buğday başaklarında,
yıkık dökük, parça parça, unufak.
Hizmet ederken gördüm gece kulüplerinde,
sancıların şimşeklerinde gördüm ve yaralarda.
Bağrımdan koparılmış ciğer parçası sensin.
Dudaklarıma ses olacak yel sen.
Ateş ve akarsu sensin.
Gördüm seni bir mağaranın ağzında
yetimlerinin çamaşırlarını iplere asarken.

Gördüm sokaklarda seni ve ateş ocaklarında,
kaynayan kanında güneşin.
Ve ahırlarda...
Ve bütün tuzlarında denizin.
Ve kumlarda...
Toprak gibi güzel,
yasemin gibi,
ve çocuklar gibi.

*

Ve ant içerim ki,
bir mendil işleyeceğim yarına kadar,
gözlerine sunduğum şiirlerle süslü
ve bir tümceyle, baldan ve öpücüklerden tatlı:
"Bir Filistin vardı,
bir Filistin gene var!"

*

Gözleriyle Filistin,
kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle Filistin,
adıyla sanıyla Filistin.
Düşlerin Filistin'i ve acıların,
ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin'i,
sözcüklerin ve sessizliğin Filistin'i
ve çığlıkların.
Ölümün ve doğumun Filistin'i,
taşıdım seni eski defterlerimde
şiirlerimin ateşi gibi.
Kumanya gibi taşıdım seni gezilerimde.
Koyaklarda çağırdım seni bağıra bağıra,
inlettim senin adına koyakları:

Sakının hey
kayaları döve döve şarkımı koparan şimşekten!
Benim gençliğin yüreği!
Benim beyaz kanatlı atlı!
Benim yıkan putları!
Kartalları tepeleyen şiirleri benim eken
tüm sınırlarına Suriye'nin!
Zalim düşmana bağırdım, ey Filistin, senin adına:
"Ölürsem, ey böcekler, vücudumu didik didik edin!"
Karınca yumurtasından kartal çıkmaz hiçbir vakit,
yalnız yılan çıkar zehirli yılanlardan!
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
bir ben,
gençliğin yüreğiyim her daim,
yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.

Mahmud Derviş

Çevirenler : A. Kadir - Süleyman Salom

Ahmed Zaatar *

Kekikten ve karamış taştan
O eller için
Bu çığlık
Unutulmuş ve yapayalnız
Ahmed için.
Gelip geçen bulutlar
Yurtsuz ve yabancı koydu beni
Ve yalnız dağlar cesaret ediyor
Beni bağrına basmaya
Kıraç bir toprakta.
Doğuyorum yine o eski yaralardan
Sokuluyorum toprağa
Bütün ayrıntılarını görünceye dek
Doğuyorum yine
Denizin taştığı yıl
Kül olmuş kentlerden
Kendimi yapayalnız bulduğum.

Ahmed'di o deniz
Kurşunlar arasından köpük köpük
Bir kamptı öfkeyle büyüyen
Yağan kekikti üstümüze
Ve savaşçılara
Ellerine ayaklarına baktı Ahmed
Unutulmuş trenlerin
Anılarıyla büyüyen
Kimsenin karşılamadığı
Kimsenin el sallamadığı
Yaseminlerle.
Ayakta dikildi yapayalnız
Kendini dinlediği gecelerde
Hakkın hasretini çekerek
Yirmi yıl
Yirmi yıl o yer senin bu yer benim
Dolaştı bir kimliği sora sora
Yalnız yanardağların yanıtladığı.

Ben Arap Ahmet'im
Dedi
Ben kurşunlar
Ben portakallar
Ve düşler.
Benim çadırımdır Tel Zaatar
Anayurt benim
Sürüp giden o yolculuk anayurda
Doğu'dan ta Batı'ya
Bilendi bütün kılıçlar
Ahmed tanımaya başlarken
Ellerini ayaklarını
Süzülen bir yıldız gibi
Bakıp bakıp Hayfa' ya.
Ahmed'di seçilen kurban
Kentler asfalt organlarını
Bırakıp arkalarında
Düştüler peşine Ahmed'in
Öldürmek için.
Doğu'dan ta Batı'ya
Cenaze törenini hazırlıyorlardı.
Giyotinlerden giyotin beğenip.

Ben Arap Ahmed
Gelsin kuşatmacılar!
Benim kal'am gövdem
Gelsin kuşatmacılar!
Ateş hattıyım ben
Kuşatacağım onları
Çünkü göğsüm
Sığınaktır halkıma
Gelsin kuşatma!

Uzanmış suyun karşısına
Küçük ayrıntılar arasında geziniyorum
Derken dağılmaya başlıyorlar
Akşamla birlikte
Yitiyorum
Uzaklardan gelen
Çıngırak seslerinin içinde.
Kanayan yerlerimden
Anlıyorum yaşadığımı.

Ayak bastığım her yol
Kaçınıyor benden
Kaçıyor
Gönül verdiğim her kent
Ceketimi fırlatıyor bana.

Şiirlere sığınıyorum
Düşlere
Anlıyorum çok geçmeden
Düşlerime kadar girmiş bıçaklar.
Bir mum yakıyorum
Kapanmayan yaramdan.
Bu gece
Bütün çakıl taşları soluyor

Ve damarlı.
Uzaklardaki güzel karım
Sessizliğin senin
Eritti bu ölgün geceyi
Banklar ve ağaçlar
Donup kaldı gölgende.
Hatırla beni
Kendimi unutmadan önce.
O kayalar mektubumdur
Yeryüzüne.
Yükseleceğim
Meyve küfelerinden
Denizden
Yükseleceğim yoksulun şarkısından
Onların şarkısından:
Yaşayacağız!
Yaşayacağız! diyen.

Kekikten ve taştan Ahmed
Yükseleceksin
Hayır! diyerek
Derinden esvap yapacak
Kırlardan gelen köylüler
Zalimleri ortadan kaldırmaya.
Bir çiçek olacak yumruğun
Bir bomba
Her gün hayır! demek için kalkan.
Kılıçlardan kesik kesik gövden
Yeniden yapılacak
Doğacak güneşlerden
Ve dalgalarla nikâhlanacak
Giyotin altında
Hayır! diyeceksin
Hayır!

Akan kanımda öleceksen
Yeniden doğmak için
Un çuvallarından.
Geleceğiz ses vermek için sesine
Bizi çağırdığın zaman
Ve ölümün çehresi
Yitip gidecek sözlerimizden.
Eli ölümün
Savurup atacak bizi
Yalın bir yurda doğru
Yasemin bir düşün beklediği.

Kuşlar bana bıraktı şarkılarını
Ve ben koştum
Yürek atışına tarlaların.
Kanımın derinliklerine in
Derinliklerine in
Derinliklerine ekmeğin
Yalın bir yurdumuz olsun
Yasemin bir düşün beklediği.
Her günkü Ahmed
Saf ve Basit Ahmed
Nasıl kaldırdın ayrılıkları
Meyveyle taş arasında
Kurşunla geyik?
Arap Ahmed, diren!
Kuşatma altında gezeceğiz
Ulaşıncaya dek kıyısına
Ekmeğin ve dalgaların.
Öleceğiz düşü uğruna
Bir yurdun
Ve bekleyen yaseminlerin.

Onda Güz'ün eğrileri var.
Kandaki şiirdir Ahmed.
Dağlar gibi kırışık yüzü
Yankısı çağıran seslerin
Birleşen gövdelerin.
Ey tanınmayan Ahmed
Nasıl yaşadın aramızda
Tam yirmi yıl
Hâlâ belli belirsiz yüzün
Hep çizgilerinde dolaştığımız
Tanınmayan yüzün
Ey ormanlar
Alevler kadar gizli Ahmed
Bize yüzünü tanıt
Söyle son sözünü
Dağılacağız sessizlikte
Geri adım atacağız
İşitsin diye ölüler sözlerini
Yaşayanlar
Belki tanır diye çizgilerini.
Ahmed
Ahmed kardeşim
Kahramanca ölümünü bekliyoruz
Ne zaman?
Ne zaman?
Ne zaman?

Mahmud Derviş

Çeviren : Erdal ALOVA

* Beyrut'ta bir Filistin kampı olan Tel Zaatar Lübnan iç savaşı sırasında
iki ay kuşatma altında kalmıştı. Filistinliler güç koşullar altında kuşatmaya
karşı direnmişlerdi. Arapça'da "kekik dağı" anlamına gelen Tel Zaatar
Filistin direnişinin bir sembolü haline geldi. Hayali bir kahraman olan
Ahmed Zaatar sürekli yerinden edilen ve sürgünde yaşayan Filistinlilerin
binlerce adsız kahramanını temsil etmektedir.

Kimlik Kartı

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Ve ellibin rakamıdır kimlik kartı numaram
Sekiz çocuğum var
Dokuzuncusu da gelecek, bir yaz sonraya
Öfkelenecek misin?

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Taş ocağında çalışan, diğer işçi kardeşlerle
Sekiz çocuğum var
Ekmek söküyorum onlara
Giysiler ve kitaplar
Kayalardan..
Yalvaracak değilim kapınızda üç beş kuruş için
Ne de küçülteceğim kendimi ayak seslerinizle odanızda
Öfkelenecek misin peki?

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Ünvansız bir isme sahibim
Sabırlıyım halkın
Öfke duyduğu bir ülkede
Köküm
Doğuşundan öncesine gider zamanın
Ve öncesine, çağların açılışının
Çamlar öncesine, zeytin ağaçları
Ve otlardan önce bitmiştir

Babam.. saban tutan bir aileden gelir
Ayrıcalıklı bir sınıftan değil
Ve dedem... bir çiftçiydi
Ne iyi yetişmiş ne iyi doğmuş!
Güneşin gururunu öğretir bana
Okumayı öğretmeden önce
Ve bir bekçi kulübesi gibidir evim
Dallardan ve kamıştan yapılma
Hoşlaştın mı statümle?
Ünvansız bir isme sahibim!

Yaz hadi!
Arap’ım ben
Çaldınız meyve ağaçlarını atalarımın
Ve ekip biçtiğim tarlayı,
Çocuklarımla birlikte
Ve hiçbir şey bırakmadınız bizim’çin
Bu kayalar dışında..
Peki alacak mı Devlet onları
Söylendiği gibi?!

Bundandır!
Yaz hadi ilk sayfanın baş köşesine:
Nefret etmiyorum insanlardan
Ne de el uzatıyorum mallarına mülklerine
Ama aç kaldım mı bir kere
Gaspçıların eti olacak, yemeğim benim
Dikkat edin..
Dikkat edin..
Açlığıma
Ve öfkeme!

Mahmud Derviş


31 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

29 Mayıs 2010

Hiddink ve Beklentiler



Kaleciler: Volkan Demirel, Sinan Bolat, Onur Kıvrak

Bekler: Gökhan Gönül, Sabri Sarıoğlu, Hakan Balta, Caner Erkin

Merkez Savunmacılar: Servet Çetin, Gökhan Zan, Emre Güngör, İbrahim Toraman

Merkez Orta Sahalar: Emre Belözoğlu, Hamit Altıntop, Mehmet Topal, Nuri Şahin, Marco Aurelio, Selçuk İnan

Kanat Oyuncuları: Arda Turan, Tuncay Şanlı, Nihat Kahveci, Colin Kazım, Volkan Şen, Ozan İpek, Mevlüt Erdinç

Santrforlar: Semih Şentürk, Sercan Yıldırım

Aklıma ilk anda gelip genel kadroda olması gereken isimler kanımca bunlar, 26 kişilik bir liste. Oyuncu performanslarına göre mutlaka ekleme ve çıkarmalar olacaktır. Kayserispor'daki haliyle Mehmet Topuz misal ya da kendini tekrar futbola adayan Necati Ateş.

Kaçırılan yığınla da oyuncu var. Mesut Özil, Serdar Taşçı, Gökhan İnler, Eren Derdiyok gibi. Biraz da oyuncuların tercihi bu yönde, saygı duymak gerekiyor.

Listeye göre takımın temel eksikleri rahatlıkla görülebiliyor. Merkez savunmacı ve Santrfor bölgesi ilk göze çarpanlar. Özellikle nereden ve nasıl stoper bulunacak ya da elde bulunan oyunculardan nasıl verim elde edilecek, zaman belirleyici olacak. Rijkaard da Hiddink de Türkiye'ye gelirken en ciddi referans Euro2008'de üçüncü olan bir oyuncu topluluğunun varlığıydı sanırım. Rijkaard biraz da felsefesi gereği bazı oyuncularla uyumsuzluk yaşadı, Hiddink daha taktisyen biri, mantalite ve sistem değişkenlikleri sağlayabilir, mutlak bir top hakimiyeti, pas futbolu uygulaması görmememiz de olası.

Hiddink'in Rijkaard'a göre bir şansı var elbette, seçme olasılığı çok. 26 kişilik listeyi 40 oyuncuya kadar çıkarabilir kanımca, deneme yanılmalar görülecektir. Egemen Korkmaz, Serkan Balcı, Sezer Öztürk gibi isimler ya da hiç bilinmeyen genç adaylar.

Sahaya yayılma şu an en az ilgilenilen konu olmalı Guus için. Takımın en etkili 2 bölgesinin merkez orta saha ve kanatlar olduğunu görüp, bu bölgeden en çok oyuncuyu seçebileceği bir sistem üzerinde durması mantıklı duruyor. 4 - 3 - 3 düşünelim, 3 merkez orta saha, 2 kanat ile 5 oyuncu seçme şansı sunuyor. 4 - 4 - 2'de bu sayı dörde düşüyor üstelik santrfor mevkinde kalite sorunu var. 4 - 3 - 3 varyasyonları da olabilir 5 oyuncu seçme şansı sunmasından ötürü. 4 - 2 - 3 - 1 gibi. Arda, Tuncay ve Hamit'i aynı anda sahada tutabilecek bir yayılım, hatta iyi bir Nihat'ı. Gerisi boşlukları doldurma gibi olacaktır.

ABD maçı sonrası ekleme;

Üzülerek söylüyorum takımın en kötü isimleri hep Galatasaray'dan ve savunmadan. Sabri, Servet, G Zan, Çağlar ve Topal. Çağlar'ın 2 pozisyonda kaleciye dönmesine çok kızdım, böyle bir alışkanlığı var sanırım, düşünmeden geri pas yapıyor, özgüven eksikliğinin de etkisi olabilir. Oyun zekası üst düzey gibi de gözükmedi. Sabri'ye de çok umut bağlamamak gerekiyor, bundan daha iyi olabileceğini zannetmek hayal olur. Servet ve G Zan için uyum, kademe, çabukluk, pozisyon alma gibi pek çok eksiklik dile getirilebilir.

Tüm bunların yanında Arda gibi olağanüstü bir oyuncu da var kadroda. Diğer iki olmazsa olmaz isim Hamit ve Tuncay. Arda'nın Tuncay'la etkinliği de artıyor. Tuncay ve Hamit'in topu üçüncü bölgeye taşıyabilme yetenekleri de önemli bir artı. Savunmadan uzun oynandığı zaman, hava topunu indiren, çok iyi saklayıp bir de dağıtabilen Colin Kazım da çok faydalı, sistem içersinde çok üretim sağlayan bir oyuncu. Emre zorlandı, biraz da yalnız kaldı o bölgede. Fenerbahçe'nin neden lig yarışında sonuna kadar gidebildiği sorusunun cevabını Emre üzerinden yapmak olası.

Daha önce de belirttiğim gibi Arda, Hamit ve Tuncay olmazsa olmaz. Emre ve Aurelio bu üç isimden sonra kadroya yazılma önceliği olan diğer iki isim. Colin Kazım ve Sercan arasında bir seçim olacaktır maçlara göre. Geriye kalıyor 5 oyuncu. Volkan ve G Gönül kanımca kesin. Kaldı 3. H Balta da olacaktır sol bek bölgesi için, başka olasılık göremiyorum. 2 stoper, çabuk ve çevik, hamleli, kademe bilen, pozisyon alan, markaj yapabilen, az çok top yapabilen 2 stoper, yok malesef yok.

Çağlar dışında yer alan tüm yorumlar genel içeriklidir, sadece bu maçın özelinde değil sonrasında yazıldılar, yanlış bir anlamaya -saha performansı gibi- mahal vermemek adına söylüyorum- bu ince çizgiyi ayırt etmek gerekiyor okuma esnasında.

29 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

28 Mayıs 2010

UEFA Euro 2016 Fransa'da



UEFA'ya gönderilen raporları okumamış, üç aday ülkeye eşit uzaklıkta tarafsız bir sporsever olsaydım sadece bugün izlediğim sunumların sonucunda Fransa kazansın isterdim. Son gün sunumları ne kadar etkilidir, değildir, olayın bu noktasından bakmıyorum, belki bir oy etkilemiştir, belki etkisizdir bilemiyorum ancak Fransa'nın kazanmasını istemenin çeşitli sebepleri vardı elbet;

Bir kere klasik sunum formatının tamamen dışındaydı. Fransız küçük bir çocuğun sunuculuğuyla başladı her şey, şaşırtıcıydı. Fransa hiç akla gelmeyecek bir yönteme başvuruyordu. Bu çocuk, Nathan, ezberlediği repliklerle çok da iyi kotardı bu işi. Sevimliydi, istekliydi, eveleyip gevelemiyordu, konuştukça büyüyor ve izleyen gözlerdeki canlılığı artırıyordu. Sarkozy, Gül ve Platini'nin çocuğa bakışındaki heyecan bile belli ediyordu bazı şeyleri. Bu format devam etti, Nathan sahneye isimler çağırdı, Fransa Futbol Federasyonu'ndan. Onlarla mülakat yapar gibi bir defter tuttu, rolünü çok iyi oynuyordu ve hiç de rol gibi gelmiyordu yaptıkları. Federasyon Başkanı kürsüde protokol konuşması yerine bir çocuğu ikna etmenin zorluğunu yaşar pozisyonda soruları cevaplıyordu. Tabi bunların hepsi kurgusaldı.

Ekrana yansıyan görüntülerin çoğunlukla animasyon olması da bir artıydı, estetik açıdan. Eyfel'in göründüğü bir alanda futbol oynayan çocuklar teması da akıllıcaydı. Siyah ve beyaz çocukları bir arada gösteren ve Paris'i en iyi anlatan cafe kültürüyle de durumu bütünleştiren bölüm olağanüstüydü. Türkiye de benzer bir mahalle maçı görüntüsü sunsa, taştan kaleler gösterse, oradan modern stadlara geçiş yapsa ve büyüse çocuklar, benzer düşünceler üretilebilirdi. Israrla taraftar göstermekten sakınır bir tavrımız da vardı gibi geldi bana, umarım yanılıyorum.

Sonra en can alıcı kısım geldi. Nathan, Zidane'ı çağırdı. Zidane, Nathan'ı yanına alıp yere oturdu ve hikayesini anlattı hem izleyicilere hem de Nathan'a. 82 Fransa'dan ve festival havasından bahsetti. Nathan öyle güzel rol yapıyordu ki, bir Fransız çocuğun Zidane'a olan hayranlığı daha güzel gösterilemezdi. Türkiye'yi ulaşım ve güvenlik sorunlarıyla vurduğu düşünülen Fransa'nın -ki öyle- en çarpıcı ve duygusal mesajı buydu kanımca. Futbol ve tutku, Zidane ve Nathan, yan yana. Çocuk öyle bir sarıldı ki defterine Zidane konuşurken, sempatinin doruğa yaklaştığı o küçücük anı yakalayıvermişti yüreklerde.

Bununla da kalınmadı, Nathan UEFA İcra Kurulu'nun yanına gitti defterini vermek üzre. Kan çeker gibi Platini'ye doğru yöneldi önce, bu bile etkileyiciydi, sonra sözlerini söyledi ve Fransa'yı anlatan defterini verdi.

Futbolcu seçimleri -Karembeu, Sagnol, Djorkaeff gibi- Sarkozy hamlesi, Platini, efsane oyuncu Zidane ve sevimli çocuk Nathan ekranda da kazanmayı hak etti kanımca.

28 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Sarı Kırmızı Şeyler



Salt güzellik!

28 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

27 Mayıs 2010

1966'dan sonra İngiltere



Dünya Kupası TRT'de. Ayrıca test yayınında olan TRT HD kanalından da izlenebileceğine dair beklentiler var.

İlk ve son olarak 1966’da Dünya Kupası kazanan İngiltere sürpriz kontenjanından ciddi bir aday olabilir kanımca.

Hart, G Johnson, Terry, Ferdinand, Cole, Baines, Carrick, Milner, Lampard, Gerrard, J Cole, Lennon, Walcott, Barry, A Johnson, Rooney ve Bent üzerinden doğru kombinasyonlar kurulabilir. Capello da bunu yapabilecek en doğru isimlerden biri. Aston Villa’dan Ashley Young da olsaydı Lennon’a ters kanattan etkili bir destek verilebilirdi, muhtemelen Walcott’a güveniyorlar. City’de çok iyi performans gösteren Adam Johnson’ı da görmek mümkün. Bir ihtimal çok güçlü olunan ve oyuncu sayısı fazla olan merkez orta sahayı üçleyip –Lampard, Gerrard, Milner & Barry & Carrick- J Cole destekli bir hücum hattı kullanabilirler. Merkez orta saha bölgesinde hangi iki ya da üç oyuncunun ilk 11’de yer alacağını belirlemek çok zor olacak her olasılıkta. Bir de Rooney faktörü var, inanılmaz bir sezon geçirdi.

Penaltılara kalmamak da önemli, kaçırmaz denilen her isim klasik İngiliz fobisine takılabiliyor turnuvalarda.

28 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Jose Mourinho Fenomeni



Portekizli Teknik Adamı sevmem, Terim - Lucescu ikileminde Rumen'den yana tavır koyan biriydim zamanında. Sevmeme kaynağım biraz da bu noktadan başlar, keza Jose'nin yükselişi de aynı döneme denk gelmiştir. Büyük saygı duyarım, futbola kattığı pek çok yeniliği kabul ederim ancak onu ve temsil ettiği değerleri sindirmem olası değildir.

Jose Mourinho'nun başarı tablosu mutlaka dikkate alınmalıdır hakkında konuşurken, yazı yazarken. Nefret Ediyorum & Tapıyorum skalasında sıfıra yakın da olunabileceği unutulmamalıdır.

Son 8 yılda 2 Şampiyonlar Ligi Kupası, 1 UEFA Kupası, 6 Lig Kupası kazandı takımları, 2 temel kategoride. Evinde hiç yenilmeyen Teknik Adam rekoru gibi menajerlik oyunlarında olabilecek bir kavramı reel yaşama soktu. Özel biri kod adıyla anıldı ve her zaman özel işler yaptı. Porto'yla iki yıl üst üste erişilmesi güç bir başarı yakaladı. Bir sezon önce yenilgisiz şampiyon olan ve yenilmez denilen Wenger'in Arsenal'ini devirdi ilk yılında. Sonraki sezon, Fergie'nin temellerini atmayı tamamladığı 2. jenerasyon Manchester United'ını alt etti. Premier Ligin taşlarını yerinden oynattı bir anlamda. Sir Alex'in kusursuz takımı, 2 sezon Jose'nin Chelsea'sini geride bırakınca ve Şampiyonlar Ligi kupası Londra'ya gelmeyince Abramovich'le dargınlık başladı ve Jose Internaziole'nin yolunu tuttu. Orada da değişen bir şey olmayacaktı. Jose, tarihin en iyi takımı denilen -ki öyle- Barcelona'yı bir şekilde -hakem hataları + taktik deha + kendine has futbol dışı metodlarla- elemeyi başardı ve Chelsea'de kazanamadığı kupaya uzandı.

Taktik dehasının yanında karakteri ve söylemleriyle de sivrildi. Zaten Jose'yi Mourinho yapan da buydu. Medyayı yönlendiren, rakiplere dil uzatan, oyuncularını motive etmek konusunda hiç sıkıntı yaşamayan bir isim oldu hep Jose. Yönettiği takımlar her daim onun istediği futbol felsefesine evrildi. Inter'in çok iyi olan savunma kurgusunu, biraz da oyun içi sertlik, profesyonellik denilen kavram ile kusursuz bir noktaya getirdi. Psikolojik savaş kısmında en iyi kumandandı, akıl oyunlarının John Nash'iydi.

Londra günlerinde ona karizma katan meşhur gri parkadan bu yana çok günler geçse de hep havasına karizmayı katacak bir şeyler buldu.

En son bir kare düştü Madrid'den. Mourinho, Inter'den ayrılışından sonra ağlıyordu Materazzi'ye sarılıp. Duygusal, samimi ve gerçekçiydi kanımca. Bir PR çalışması denilemezdi. Jose'nin insan kısmını ortaya koyan en çarpıcı anlardan biri olabilirdi.

Ben öyle bakamadım yani tüm bunlar tamam da, sarıldığı adamın, bağ kurduğu oyuncunun Materazzi olması, Jose'nin kim olduğuna dair varılacak sonucun da işaretiydi. Onlar da bir veda havası yaşayabilir, üzülebilir, ağlayabilirler ama bu onların kim olduğu gerçeğini asla değiştirmeyecek.

Zidane'ı Dünya Kupası Finali'nde kafa atma noktasına getiren ve daha sayılabilecek onlarca futbol dışı hareketiyle sevimsizliğin en önde giden temsilcisi olan Materazzi'yle yaşanan bu anlık süreç bile Jose'yi tanımlamak adına yeterliydi kanımca. Camp Nou'daki önceden tasarlanmış sevinçlerine gitmeye gerek bile yok. Cruyff'un bu konuya dair çok güzel sözleri vardı zaten;

A question of values

For a club that only looks for results, Mourinho is very good. If you are looking for something else, what the coach transmits as far as values and behavior goes is fundamental for me. That is why Barca chose Rijkaard and then Guardiola. And I’m not talking about who is a better coach. I’m talking about the example they set for adults and children alike.

More than a club

With or without the final, I’ve reaffirmed what I already knew: I’m glad that someone like Mourinho isn’t the coach of FC Barcelona. He has very particular virtues when it comes time to motivate and/or play mind games. He is, without a doubt, a great coach. But what makes some people like him is what turns me off about him.

A few years ago, when the club was thinking about substituting Rijkaard for another type of coach – Mourinho was one of them – my opinion went contrary to others. Having seen what has happened over those years, I’m doubly grateful that it didn’t come true. That was the most difficult decision in those times. I’m happy because Guardiola has ended up winning, and also because he believes that winning isn’t everything. Not if you presume yourself to be more than a club. I also want to win games and win titles. But I understand and I defend the idea that football is much more than that and I want to give an example.

And in footballing terms, with an attractive game and with as many home grown players as possible. Speaking personally, giving the best image, transmitting positive values; on top of respect, good sportsmanship and hard work. Talking only about technical ability, many people could be the coach of Barça. And with quality in mind, many footballers could play for Barça. But, more important than being good, as a coach and as a player, you also have to set a good example. If it’s true that you’re more than a club, a potential coach or player has to have certain values because they end up being the face of the club.
Çeviri yapmayacağım, kısaca Barça'ya yakışan Guardiola'dır, Barça bir model sunar futbol adına bu tercihiyle, Jose büyük hocadır ve sadece kazanmak isteyenlerin seçimidir. Biz bunu asla istemeyiz, sadece bunu isteyemeyiz başka yapmamız gereken işler var, futbolu oynama şekli ve örnek olmak gibi diyor Cruyff. Jose'nin Real Madrid'in başındayken, zekasıyla en çok uğraşmak zorunda kalacağı kişilerden biri Johan, kanımca futbolun en başarılı dehası.

Bütün bir sezon belirttiğim üzre Jose Mourinho Real Madrid'de. Perez'in belki de son şansı bu. Eğer bu hamle de tutmazsa ne yapabilir, düşünce üretmek zor. Jose'nin nasıl bir transfer stratejisi olacak bu da önemli. Real Madrid'in kanımca savunma ve orta saha konusunda ciddi zafiyetleri var ve bu Şampiyonlar Ligi'ni kazanmak adına karşılarına çıkacak en önemli iç sorun. Lige konsantrasyon sağlamaları daha akıllıca olacaktır keza Barcelona oyuncularının ve Pep'in her söyleminde 2011 Wembley'de olmak var, bu da ligde hata yapma olasılıklarının artması anlamına geliyor.

Bir yanda FC Barcelona, Guardiola ve Messi, diğer yanda Real Madrid, Mourinho ve Ronaldo. Her bir kavram ve isim, olması gerektiği yerde. Daha doğru olamazdı eşleşme ve yerleşme.

27 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

23 Mayıs 2010

Beat L.A.



NBA çok yazamıyorum, takip etmek de zorlaştı, gece yarıları kalkıp maç seyretmek olası değil. Yazın Sheed'in Celtics'e gelmesi eksenli bir yazı karalamıştım;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/07/rasheed-celticse.html

Wallace, bir yıl aradan sonra tekrar final kapısına gelen Celtics'in başarısının en önemli pay sahibi değil elbette. Rondo'nun gelişimi ve inanılmaz ötesi performansı, Garnett'in sağlıklı hali, Pierce'nin liderliği, Ray'in skorerliği ve genel olarak sert savunmasıyla Celtics, sezon başında kendisini şampiyonluk yolunda ciddiye almayanlarla alay edercesine bir öykü sergiledi kanımca.

Geçtiğimiz yıl Play Off'ta Garnett yoktu, Wallace da. Parçalar şimdi yerli yerinde. Üstelik şampiyon Ariza - Artest gibi bir değişiklik yapmış. Hiç anlam veremiyorum şampiyon olan takımların daha iyi olma çabası uğruna ana parçalarla oynama yanlışlarına. Eto'o gibi.

LeBron'un düştüğü duruma da sevindiğimi belirtmeliyim. Adının duyulmaya başladığı günden itibaren neredeyse Michael Jordan mertebesine uygun görülen James'in normal sezonu lider bitiren takımını şampiyonluğa taşıyamaması değerlendirmeye alınması gereken ciddi argümanlardan biri olarak karşımızda duracak artık!

Cavs'in Play Off Performansı;

2003 – 2004 Play Off Yapamadı
2004 – 2005 Play Off Yapamadı
2005 – 2006 Konferans Yarı Finali Pistons 4 – 3
2006 – 2007 NBA Finali Spurs 4 – 0
2007 – 2008 Konferans Yarı Finali Celtics 4 – 3
2008 – 2009 Konferans Finali Magic 4 – 2
2009 – 2010 Konferans Yarı Finali Celtics 4 – 2

Son sene, Shaq, Jamison gibi hamleler de yapılmıştı oysa. 2 yıl Pistons ile uğraştı, 3 yıldır Celtics ile uğraşıyor. Pistons dönemi sona erdi, Celtics yaşlanıyor. Jordan da Celtics, daha çok ve sürekli Pistons ve en sonunda da Lakers ile uğraşmıştı. James daha Lakers ile buluşma seviyesine gelemedi. LeBron çıktığından beri hakkı yenen ve NBA'in en değerli oyuncusu olan Kobe'yi alt edebileceğine dair de bir inancım yok.

New York yollarına şimdiden düştü bile, bakalım kariyeri nasıl şekillenecek bundan sonra. Jordan mücadeleden yılmayıp sonunda Pistons'ı eleyebilmişti, LeBron ise Celtics'i saf dışı bırakmasına rağmen Magic'e takıldı. LeBron, Jordan olma şansını tam da bu noktada, Magic karşısında kaçırdı. Celtics yeniden dirildi, yüzüğü olan, özgüveni tavan yapmış bir James farklı bir noktaya getirebilirdi Cavs'i.

Yazıyı Beat L.A. ile bitirelim. Celtics ile birlikte her topa atlayacağız final serisinde. Garnett'in gözlerinden fışkırıp, Pierce'nin dilinden dökülen sözler olacağız soyunma odasında. Rajon ile potaya doğru yol alacağız, Yeşiller kazanacak, Mark Wahlberg ve Entourage da.

23 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Diego Milito



2008 yazında, Baros transferinden önce, gündemi uzun süre Ricardo Oliveira meşgul etmişti, Real Zaragoza'dan. Bir de takım arkadaşı vardı ve La Liga'yı takip edenler bu oyuncunun varlığından haberdardı, Diego Milito'ydu o isim.

Aceto da yazmıştı;

http://acetobalsamico.blogspot.com/2008/07/oliviera-milito-juanfran-kezman.html

Yıllar yılı hakkı teslim edilmeyen Milito, önce Genoa'ya -orası da basamaktı- sonra da Inter'e transfer olup, Şampiyonlar Ligi Finali'nde 2 gol atarak, kısa bir zaman diliminde zirve yapılabileceğini gösterdi.

23 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Cinayet Saati



Fenerbahçe şampiyon olamayınca, ortaya atılan tezlerin sahteliği gün yüzüne çıkmış gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Fenerbahçe maçlarında kaleci ve hakem hataları olmamış, Ankaragücü maçı tezgahlanmamış, Emre ısrarla kartlardan sakındırılmamış da...

Kusursuz bir cinayet planı yapıp, öldürmek istediğin kişinin nerede, ne durumda olacağını belirleyip, bazı aksilikler ve belki de becerisizlikler sonucu cinayeti işleyemeyip, öldüremeyip, ben zaten cinayet planı yapmamıştım, o an orada elimde cinayet silahıyla bulunuyordum demeye benziyor ve komik kaçıyor bu algı.

Adalet öyle bir şey ki, kaleci hatalarıyla maç kazanıp, son maçınızda devleşen bir kaleci çıkarıyor karşınıza. Öyle bir şey ki adalet, kuyu kazılan penaltı noktasını keşke daha derin kazsaydın da anons sonrası kutlamayla rezil olup utancımızdan oraya girebilseydik dedirtiyor. Adalet öyle bir şey ki, kıçıyla top durduranların elini ayağını son 30 saniye bağlayıp hücum yapmasını engelliyor. Öyle bir şey ki adalet, yengeç dansından ağlama gol sonrası sevincine kadar, acısını bir yerden, bir şekilde ve daha yoğun olarak çıkarıyor. Adalet öyle bir şey ki, şampiyonluğun kaybedildiği gol, bir itiraz sonrası konsantrasyon kaybından gelebiliyor. Öyle bir şey ki adalet, 2 maç ceza ile kurtulduğunu zannedip aslında bir koca sezonun yine Aziz Yıldırım'a emanet edilmesini ödül olarak gösteriyor. Adalet öyle bir şey ki, ülkenin en modern stadı diye tanıtılan Saraçoğlu'nu, başkanından habersiz kuş uçmaz denileni, yangın yerine çeviriyor. Bu liste uzar gider.

Attila İlhan'la bitireyim;

Cinayeti kör bir balıkçı gördü
Ben gördüm, kulaklarım gördü...

Hiçbiriniz orada yoktunuz!

23 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

22 Mayıs 2010

Gandhi Kemal



Ahmed Arif alıntısı "Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi" şiirinden "Bunlar / Aşımıza, ekmeğimize / Göz koyanlardır / Tanı bunları / Tanı da büyü" söylemiyle,

Nazım Hikmet alıntısı "Kuvayi Milliye Destanı" şiirinden "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine" söylemiyle,

Avusturya İşçi Marşı alıntısı "Fabrikalarda biz / Tarlalarda biziz" söylemiyle,

Faşizme Geçit Yok yani "No Pasaran" söylemiyle,

DİSK orda, Ecevit orda, kasket orda, Halkçı ve Devrimci sloganı ordaydı.

% 10 barajını kaldırma, gerçek temsiliyet sözü, "İşsizlik, Yoksulluk ve Yolsuzluk" vurgusu, kravat takmaması, Recep Bey stratejisiyle Tayyip ismini zihinlerden uzaklaştırması, “Laiklik, Ordu ve Rejim” sözcüklerini kullanmaması, 'Sermaye ve Emek' ayrışmasında emeğin yanında olduğunu anlatmaya çalışması, Parti tüzüğünün değişeceğinin sinyalini vermesi, parti içinden başlayarak bir demokrasi hareketine girişeceğini belirtmesi, dokunulmazlık hususunda hiçbir korkusunun olmamasına güvenip referandum çağrısı yapması, sendika ve örgütlenmeye önem vermesi gibi özellikle vaad içeren, slogan sunan bir konuşma yaptı Kemal Kılıçdaroğlu.

Kürt ve Alevi. Memleketinin Dersim olması var bir de.

CHP'nin kavramlara karşı olan statüko yanlısı yapısını, devlet ve ulusal çizgi taşıyan ideolojisini, Önder Sav'ın başını çektiği politbüro tarzı üst kademesini değiştirip, değiştiremeyeceği, söylemlerinde olduğu gibi uygulamalarında da sosyal demokrat bir tavır yakalayıp yakalayamayacağı zamanla belli olacak sanırım.

Sahneye "Emperyalizm ve Kapitalizm" kavramlarının ısrarla üzerinde durulan bir duyuruyla çıkması da dikkat çeken hususlar arasındaydı, bir diğeriyse sol kolunun, yumruğunun havada olduğu fotoğrafıydı.

AKP'nin neo liberal anlayışından, sağladığı istikrardan, ülkeye giren yabancı sermayeyi artırmasından, yurtdışı politikasından, ABD'nin Büyük Ortadoğu projesinin devamından yana olan çevrelerle ilgili taviz vermeyen kararlar alabilecek mi, ciddi sınavlar verecek bu konularda.

Kabul edilmeli ki konuşması derin değildi. Belki de ilk kez bu denli kalabalık bir kitleye karşı konuştu ve kısa sürede, belli bir altyapı oluşturmadan aday olan biri için de doğal olanı buydu. Çelişkili düşünceler fazlaydı. Bir anlamda oy kaygısı kaynaklı, her kesimi kucaklayan bir hareket oluşturma gayesiyle ya da CHP içersinde önce bir yerimi sağlamlaştırayım kaygısıyla yapılan yanlışlar vardı.

Kürt sorununun açlıkla sınırlandırılması, Ergenekon'un rövanşını alma çabasına girmesi, yıkılmaya yüz tutan derin devlet ve oligarşinin tutunacağı bir dal yaratma çabası, Anayasa değişikliğini sadece Yargıya müdahale olarak görmesi, partinin son 18 yıllık süreciyle ve Ecevit öncesi, özellikle tek partili dönemiyle yüzleşme cesaretinden uzak duruş sergilemesi gibi. Bunda Ekonomi uzmanı olup siyaset bilimiyle çok da ilgisinin bulunmamasının etkisi var mıdır, bilinmez.

Osmanlı, gelenek, görenek, din eksenli kısaca özünde, doğasında tutuculuk olan bir halkın gözünde yargılanıp asılmış Doğan medyasının Gandhi benzetmesini yaptığı -onlar da iktidardan pay istiyorlar demek bu ve çok tehlikeli- ve koşulsuz destek verdiği Kemal Kılıçdaroğlu, oluşturduğu dürüst, temiz, hak arayan görüntüsüyle, düzgün ailesiyle arkasına ciddi bir rüzgar aldı. Bu yeterli mi peki, hiç sanmıyorum. Samimiyetinden şüphe duyulmaması için CHP'den başlamak üzere çok keskin ve acil bir değişim, dönüşüm hareketine öncülük etmek zorunda.

Baykal'ın ayrılışıyla başlayan bu ilginç kitlesel hareket, bir planın parçası mı, Ergenekon'un son çırpınışları mı, oyun mu, bir başka maskeli Baykal versiyonu mu yoksa gerçekten samimi bir sosyal demokrat yenileşme mi, tarih gösterecek elbet.

Bu ülkede CHP'nin sadece 68 kuşağı etkisiyle ve "Ortanın Solu" anlayışıyla iktidara gelebildiği unutulmamalıdır.

22 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

20 Mayıs 2010

Sadece Futbol



82'de doğdum. İlk seyrettiğim maç -maalesef TVden- Monaco - Galatasaray, ilk gol Prekazi'nin ortasına Tanju'nun kafası. O kadar net hatırlıyorum ki, misafirliğe gidilmişti ve TV açıktı, ben de gidip karşısına kurulmuştum, yere oturur vaziyette. Adana'ya Galatasaray geldiğinde çocuk yüreğimden taşan maça gitme hevesi ve dayımların, babamın Galatasaray'ı izlemeyi bir rüyadan gerçeğe dönüştürmesi başlangıcıdır koyulaşmanın. 0 – 0 biten bir Adana Demirspor maçıydı ve Tanju'nun attığı bir gol sayılmamıştı, hatırladığım bu. Sonrası çok uzun bir Galatasaray serüveni, üniversite okumaya metropole gelen bir gencin tribünle daha ilk gününden tanışması, ultrAslan - üni kuruluşu, Ali Sami Yen, deplasmanlar, yaralanmalar, camia, aidiyet, Nevizade, Lisenin arkasındaki merdivenler, internet ortamı, yazı merakı, eleştiri, dostluklar, acılar, sevinçler ne aransa var olan bir süreç.

Olanaklar kısıtlıydı taşrada ama yine de çok şanslı biriydim. Cimbomum dergisi alabilirdim en azından ya da devasa çanaklar ile acayip kanallar izleyebilirdim. Feldkamp ve Hollmann döneminde pek çok maçı izlediğimi anımsıyorum hala. Deplasman maçlarını bin bir farklı kanal verirdi. Aynı dönem Kubilay Türkyılmaz -en sevdiğim adamdı, Tugay'dan sonra- Nou Camp'ta Galatasaray'ı 1 – 0 öne geçirdiğinde öyle bir ağladım ki, bir daha bu denli derin, içten ve yoğun ağlayamadım. Koeman serbest vuruştan öne geçirmişti Barcelona'yı, 2 – 1. Ali Sami Yen'deyse aynı sonuçla kazanmıştı Galatasaray, Cruyff Katalanların başındaydı, Pep de sahada.

Öncesinde 90 Dünya Kupası'nda Brehme'nin attığı penaltıyı asla unutamam, yayla serinliğinde, aküyle çalışan küçücük bir televizyon karşısında.

Bir karton kutum vardı çocukluğumu barındırdığım, koyu olmaktan, taraf olmaktan, yoğunluktan, tutkudan konu açılınca, karıştırmak istedim.

Çocukken defter tutardım, 12 yaşında, Galatasaray hakkında yazılar yazardım, gazetelerden fotoğraflar kesip yapıştırırdım. Hastalık gibiydi, yayılıyordu. Kadro oluşturmaya başladım, sıralardım numaraları bir menajer edasıyla. Öyle titiz davranırdım ki illa doğru olmalıydı numaralandırma. Milan'ı, Barcelona'yı ve Galatasaray'ı daha çok yazları, yayla mevsiminde, sezon başlangıcında organize eder gibiydim. Şunu itiraf etmeliyim ki Milan daha çok yer kaplardı zihnimde, ezber kadroydu, Rossi, Tassotti, Maldini, Costacurta, Baresi diye uzar giderdi. Barcelona'yı bir yazımda -Ali Sami Yen'de kaybettiğinde- Avrupa'nın bir numarası diye tanımlamışım. Bir başka yerde de şöhretler karması olarak. Milan sevdasının körelip Barça'nın yükselişe geçmesi Rivaldo kaynaklıydı. Tapardım bu adama.

Ortaokul ve lise yıllarında futbolu, aklıma gelen ilk sözcük yapmıştım. Sokaklarda, furya olarak zehir gibi bünyemize giren halı sahalarda ordan oraya yaşamın anlamı zannettiğimiz küresel bir nesneyi kovalar ve kimi zaman iki taş, kimi zaman üç direk arasından geçirmeye çalışırdık.

96 – 2000 arası bir tek Galatasaray maçı bile kaçırmadım, kahvehane kültürü işlemişti bedenime. Hala her gol, kare net bir biçimde hafızamdadır.

Barcelona'yı canlı izleme zevkine de Galatasaray sayesinde eriştim. Lucescu'yla 5 maç beraberlikle gelip, son maçı kazansak, gruptan çıkacağımız bir ortamda hem de. Ofsayt sözcüğünden en çok nefret ettiğimiz gecelerden biriydi ve ben o gece Eski Açık'a, cebimde uğurlu FC Barcelona anahtarlığımla gelmiştim.

Barcelona sevdasında Cruyff'un takımının Avrupa Şampiyonu olmasının, pek çok iyi ve ünlü oyuncu barındırmasının, Galatasaray'la 2 maç yapmasının etkisi vardı denilebilir kısaca. Hagi ve Popescu'nun da ordan gelmesi önemliydi, Rivaldo doruk noktasıydı. Van Gaal'in takımı olağanüstü güzel oynardı, Figo, Luis Enrique ve Hollandalılarıyla.

Bir dönem Nihat ile Sociedad'ı takip ettik TRT sayesinde, Barça'nın kötü zamanlarıydı, hiç hatırlamak istenmeyen. Real Madrid'in Los Galacticos dönemi eziyet ötesiydi. De Boer'i getirdi Terim, aşı tutmadı bu sefer. Sonra Ronaldinho diye bir adam çıktı, seyrini değiştirdi her şeyin. Rumba de Barcelona dedi NTV. Ve Pep ile tarihin en güzel oynayan, en iyi takımı çıktı karşımıza. Tanıklık ettik her bir maçına. Keyfin esiriydik, Iniesta'yla birlikte koştuk Stamford'da ve Kadıköy'de bir oturma odasında. Zaman, çocukluğumda deftere sığdıramadığım, yeri doldurulamaz bir takımı, en mutlu anlarıma eşlik eder bir konuma yükseltti. Bu seyrüsefer, sonunun geleceğine asla inanmadığım bir parçam oldu, ne sunduğu önemli sanılan.

Geriye dönüp bakıyorum da pişman olduğum çok şey yaptım ama futbolu ve unsurlarını sevmek asla bunlardan biri olmadı.

20 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

7 David Villa, Kusursuzluğa Doğru Beklenen Tehlike!



Beklenen oldu, transfer gerçekleşti.

Geçtiğimiz sezon Eto'o, Ibra ve Villa transfer üçgeninde tercihim Eto'o'dan ve bozulmaması gereken sistemden yanaydı. Eto'o gidecekse yerine farklı özellikleri olan Ibra'nın gelmesinin daha akılcı olacağını belirtmiştim. Büyük bir yanılgı olduğu anlaşıldı bu düşüncemin, Ibra'yı birkaç maç Barça felsefesi içersinde izleyince.

Bir oyuncu transfer edildiğinde sahaya çıkmadan hakkında yorum yapmak yanıltıcı olabiliyor, Ibra bunun en güzel örneği oldu. Pek çok açıdan Barça'ya uymadı, Eto'o ile olan farklılıklarını dile getirmiş ancak açığı kapatabileceğini düşünmüştüm başka işlerle.

Pep'den bu sezon en azından bazı maçlarda Ibra'yı ileri üçlünün solunda denemesini bekledim, bunu hiç düşünmedi. Eto'o'nun avantajı çok hareketli olup sürekli yer değiştirmesi ve savunmanın arkasına iyi sarkıp son vuruşu yapmasıydı. Ibra kendini markajdan hiç kurtaramadı, bunda ağır kalması ve nereye koşu yapması gerektiği konusunda alışkanlığının olmamasının payı vardı. Belki Henry gibi top getiren ve ters kademeden gol yapan bir isim olabilirdi, bunu da Pep uygulamadı.

Villa tam da Eto'o gibi. Onun kadar savruk olmasa da -Eto'o'nun savrukluğu bile çok işe yarıyordu gol bulmakta- belli bir disiplin, sabır içinde gol pozisyonuna girmeyi bekleyen, son vuruşları çok iyi olan, çabuk, doğru koşular yapan bir oyuncu. Takıma derinlik katabileceğini sanmıyorum Eto'o gibi, yani sürekli yer değiştirme, sağa sola deplase olma gibi ancak statik olarak savunma arkasına sarkmayı sabırla bekleyip, en doğru koşuyu yapacak oyuncu da o. Bu da Barça'nın istediği bir şey. Eto'o'nun seviyesine çıkacak, katkı olarak olmasa da gol verimliliği anlamında daha faydalı da olacaktır.

Xavi ve Iniesta'yla Euro 2008'deki uyumluluğu da pas - koşu - son vuruş üçgeninde en doğru isim olabileceğini gösteriyor. Pas alışverişine giriyor, duvar oluyor, alıyor, veriyor ve kaçıyor, adam eksiltebiliyor küçük hamlelerle, yön değiştirerek.

Çekincelerim var elbette. Bir kısa boylu oyuncunun daha ilk 11'de yer alması, Villa'nın aslında Drogba, Torres türü santrfor değil onlara yardımcı oyuncu modelinde olması -gerçi Higuain, Negredo, Milito türü oyuncular da artık adaptasyon sağladılar tek santrafor modeline- ilk aklıma gelenler.

Müthiş referanslar da var mutlaka, Valencia'daki gol istatistiği gibi, adam tek sözcükle golcü, golü kokluyor, Ibra gibi değil.

Ibra'nın getirdiği bir sıkıntı da uzun boyunun etkisiyle Barçalı kanat oyuncularının zaman zaman ona doğru ortalar yapmasıydı. Villa böyle bir gereksinim doğurmayacaktır, kısa olmasından ötürü.

Barça çok kısalıyor, bu Inter, Chelsea gibi fizik güce dayalı bir oyun sergileyen takımlara karşı ciddi bir handikap olabilir. Eto'o da çok uzun değildi ancak Henry ve Toure'nin 6 kupa kazanılan sezonda her maç oynadığı düşünülünce Barça'nın çok da kısa kalmadığı, en azından rakibin duran toplarında durumu dengelediği görülebilir. Barça, felsefesinin gereği olarak, yerden ve kısa paslarla oynuyor, topa sahip oluyor ancak rakibin böyle oynama zorunluluğu yok ve en tehlikeli anlar genellikle duran toplar oluyor Barça savunması için. Cesc'in de gelmesi bu konuyu daha ciddi hale getirecektir.

Txiki'nin çok önemli açıklamaları oldu pek çok konuda bunlara da değinelim;

Bir kere şunu söylemem gerekiyor, bu adamlar futbolu çok iyi biliyorlar, her söylemlerinden zeka, felsefe, doğru gözlem ve analiz fışkırıyor.

Messi'nin sezonu nasıl geçirdiği hakkında sorulan soruya, 47 gol atmasının muazzam bir şey olduğunu ancak onun üzerinde bu kadar baskı oluşturmanın takımda bazı işlerin yanlış gittiği anlamına geldiğini söylüyor. Hücumda verimliliği daha dengeli dağıtıp onun yükünü hafifletmeliyiz diyor. İnanılmaz gerçekten Messi'ye olan bu yaklaşım ve çok doğru bir tespit.

Buradan devam edersem, Txiki aslında Ibra ve Henry'den beklenen verimi alamamaktan dert yanıyor, haklı da. Pedro bütün bir sezon açığı kapatmasa ve Bojan son haftalarda imdada yetişmese Barça çok sıkıntılı bir yılı geride bırakmış olabilirdi.

Guardiola gelecek sezon da takımın başında. İlginç olan şu, felsefelerine o kadar çok güveniyorlar ki Pep gider bir başkası gelir, değişen pek bir şey olmaz anlayışı var. Keza kulüp tarihinin en başarılı başkanı Laporta'nın seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılamıyor, demokrasi bu denli işlemiş kulübün bünyesine.

Bazı alanlarda 6 kupalı sezona göre iyi performans veremedik diyor ki burada ileri üçlüyü kast ettiği çok açık. Şunu da ekliyor, bu alanları geliştirmemiz gerekiyor. Villa transferi de bu minvalde bir hamle.

"Leo'nun ileri üçlünün ortasına, hücumun merkezine kaynaşması ya da sağ kanattan devreye girmesi gibi, Villa da bu tür bir oyuncu, başarılı diyagonal koşular yapan, boşluğu, alanı iyi kullanan ve takıma derinlik kazandıran. Villa, Barça profiline sahip bir isim."

Cesc transferi hakkındaki söylemleri, bizim yöneticilere ders niteğilinde. Arsenal'in dileklerine ve Cesc'in kontratına saygı göstermeliyiz diyor her şeyden önce. Fabregas'ın Barcelona'ya gelmek istemesini harika bir haber olarak karşılıyor, bir gün mutlaka bunun olacağını belirtiyor ve Barça türü bir oyuncu olduğundan dem vuruyor. Şunu da ekliyor, Arsenal'in onun hakkında ne düşündüğü önemli çünkü takımının önemli oyuncularından biri ve bir kontratla sınırlı.

Rezerv oyuncuların A Takıma yükselmek yerine A Takım ile antremanlara katılmasının önemini vurgulayıp, bu konudaki adayların Thiago ve Jonathan olduğunu söylüyor.

Pique hakkında üst üste çok iyi iki sezon geçirdiğini, savunmanın merkezindeki yerini sağlamlaştırdığını açıkça ifade ediyor. Oradan da savunma merkezinde yer alan diğer oyunculara ve bu bölgedeki rekabete değiniyor. Marquez, Milito'nun ne kadar değerli oyuncular olduğunu, sakatlıklar sonrası form bulduklarında takıma sağladıkları katkıyı anlatıyor iki yılda. Kimsenin yerinin garanti olmadığından bahsedip büyük umutlarla ve yüksek bir bedelle transfer edilen Chygrynskiy'nin ilk yılında neden başarılı olamadığına değiniyor. Puyol'un kaptan ve İspanya Milli Takımının ilk tercihi oluşu, Pique'nin üst üste 2 yıl muhteşem performans sergilemesi, onun başarılı olmasını zorlaştırıyor. Takımın çok fazla oyuncuya ihtiyacı var ve oynamayan bir oyuncu kötü demek değil diye de ekliyor. Chygrynskiy 22 yaşında, gelişme göstermesi için daha zaman var, davranışları ve karakteri olağanüstü, özellikle soyunma odasında, arkadaşları tarafından çok seviliyor ve onu mutlaka diğerleriyle rekabet ederken göreceğiz diyor Txiki.

Pedro hakkında "Oynadığı her maç çok büyük katkı verdi, her önemli maçta gol attı. Geçtiğimiz yıl Henry 26 gol atıp treble yapılmasında anahtar oyunculardan biriydi, bu sezon Pedro 23 gol attı, muhteşem." şeklinde görüş belirtiyor.

Henry'nin gitmesi konusunda "Çok büyük bir oyuncu. O da Marquez gibi üç kupa kazanılmasında en büyük pay sahiplerindendi. Takımdaki her oyuncunun rolünün farkında olmalıyız, Henry'nin de karar vermesi gereken konu bu. Kendisine sormalı, ne olmak istiyor, bu rol ile mutlu mu? Burada kalmak ya da gitmek ona bağlı." diyerek görüşlerini dile getiriyor.

Ibra'ya gelince biraz temkinli yaklaşıyor. Kimin iyi ve kötü olduğu konusunda teknik adam karar verecektir diyip, Ibra'nın sezonu iyi bitirmediğini ekliyor. Bazı zorluklarla ve sakatlıklarla uğraştını ve optimistik olunmasını gerektiğini, daha ilk sezonunda olduğunu vurguluyor. "Satılık değil, takıma çok şey kattı, onu alabilmeyi hayal ettik, kalmasını istiyoruz. Ama mutlu olmalı, rahat hissetmeli, söyleyecek sözü olmalı."

Bojan kalıyor. Sadece 19 yaşında, çok sabırlı, biz de öyle, çok yakın zamanda Barça'nın 9 numarası -merkez santrforu- olacak diyor Txiki. Sanırım Villa sonrası dönemi kast ediyor.

Ve Toure. "Olağanüstü ve önemli bir oyuncu. Soru, olayları nasıl gördüğü. Kabul etmesi gereken rol. Gelecek sezon planlamasında onu da sayıyoruz takımda fakat oyuncular pozisyonlarını kabul etmeliler. Busquest, Xavi, Iniesta, Keita fantastik derecede iyi oynuyorlar. Rekabetle yüzleşmeli ve hayal ettiğiniz kadar çok oynayamayabilirsiniz. Bir oyuncu öncelikle buna saygı göstermeli. Eğer bunu yaparlarsa, bizim için harika. Eğer kabul etmezlerse, bunu tartışmak isteriz, bir yükümlülüğümüz var. Burada kalmak istemeyen bir oyuncuyu asla tutmayacağız." şeklinde açıklama yapıyor.

Barcelona'nın oyuncularına yaklaşımının ne kadar profesyonel, gerçekçi, samimi ve sahtelikten uzak olduğu görülebiliyor Toure örneğinde. Bir oyuncunun sezon içersinde huzursuzluk çıkarmasını en başından engelleyip, bunu oyuncunun vereceği bir söze bağlayıp, karakter analizi de yapmış oluyorlar, belki de karakter kazandırıyorlar.

Txiki'nin söylediği her şeye katılmamak elde değil. Sadece Ibra kısmında çok da uzlaşmadığımı belirtebilirim. Satılık değil denilse de gitme olasılığı yüksek Katalan gazetelerine göre. Belki de Ibra solda düşünülüyor, şu da var;

Pep bu yıl, klasik 4 – 3 – 3 'ten farklı olarak 4 – 2 – 3 – 1 sistemini de oturtmaya çalıştı. Yeri geldiğinde takım bu düzene de geçebilmeliydi onun düşüncesine göre. Klasik 4 – 3 – 3 'ün diğer sistemlerden farkı sahaya matematiksel olarak en dengeli dağılımı sunmasından kaynaklanıyor. Futbol sahasını 9 eşit parçaya böldüğünüzde bu yerleşim, bütün bu 9 alanı parselleyerek oynamak üzerine kurulu, 4 – 4 – 2 ya da diğer yerleşimler mutlaka 9 parçadan en az birini dolduramıyor. Tüm bunlara karşın Barça'nın yerden, kısa paslara dayanan, topa sahip olmayı amaç edinen, sabırla top çevirip, üçüncü bölgede konuşlandıktan sonra belirli set hücumlarıyla gol girişiminde bulunan düzeni aslında herhangi bir dizilimden bağımsız şekilleniyor. Barça sahaya nasıl yerleşirse yerleşsin önemli olan bu felsefe. Zaten savunmanın merkezinden topla çıkışlar, iç içe geçen savunma ve orta saha bütünlüğü, yer değişkenliği gösteren -bazen aynı kanatta kalıyorlar pozisyon gereği- hücum hattı gibi durumlar yerleşimi tamamen belli bir şablondan çıkarıyor.

Barça biraz da buna güvenerek Ibra ve Villa'yı hücumda birlikte oynatabilir, tıpkı İspanya'nın Euro 2008'de şampiyon olurken Villa'yı Torres ile birlikte oynatması gibi. Arkalarında Xavi, Iniesta, Silva üçlüsü, bu üçlünün ardında da Senna vardı. 4 – 1 – 3 – 2 gibi bir yerleşim.

İlginç bir veri sunacağım şimdi, doğru analiz açısından. Fabregas turnuva boyunca daimi yedek ve Villa final maçında yerini Fabregas'a bıraktı. Her maçı iki forvetle oynayan Aragones, finali Torres önde tek, arkasında Iniesta Xavi Fabregas Silva dörtlüsüyle kazandı. En önemli maç Villa yedeğe yollandı, yerleşim gereği. Bu da yardımcı oyuncu olmasının bedeli, modern futbolun Villa'yla değil Torres'le beslenmesinin sonucu. Barça bu sıkıntıyla karşı karşıya gelecektir eğer Ibra kalacaksa. Bu denli bonservis ödenip transfer edilmiş iki oyuncunun sürekli kenarda beklemesi pek olası değil, baskı olacaktır.

Barça klasik 4 – 3 – 3 'ünden vazgeçip İspanya modeline dönebilir bu durumda. Torres pozisyonunda Ibra yanında Villa, arkalarında Messi Xavi Iniesta ve ön süpürücü Sergio ya da Toure. Pep, böyle bir formasyonu, oynatma zorunluluğu kaynaklı kullanabilir ya da Ibra'yı Henry gibi solda oynatmayı deneyebilir klasik 4 – 3 – 3 'te, yani 6 kupa kazanılan yerleşimde. Ibra'nın bu görevi üstlenip üstlenemeyeceğine ancak sahada görüp karar verilebilir, teorik düşünce yetersiz kalacaktır, daha önce böyle bir role soyunmadığı için.

Bir yere kadar bu İspanya modeli de Barça'nın oyun felsefesini, akışkanlığını bozmayabilir. Ancak Barça'yı bekleyen çok ama çok büyük bir tehlike var, o da Cesc'in transferi halinde ön süpürücüden vazgeçme fantezisi. Los Galacticos'un da zamanında düştüğü yanlış da denebilir, Makalele etkisi.

İspanya'nın yaptığı gibi Cesc'in takıma girmesi, Torres ya da Villa'dan birinin kenara gelmesi demektir, futbol doğrusu olarak. Bu da haliyle tek forvete daha uygun olan Torres değil, Villa olmuştur. Barcelona'da benzer durum vuku bulacaktır. 4 – 1 – 3 – 2 'den yumuşak bir geçişle 4 – 1 – 4 – 1 'e yol alınacak. Messi Xavi Cesc Iniesta, önlerinde Ibra ya da Villa tercihi ortaya çıkacaktır. Bu da her maç Cesc, Villa ve Ibra'dan birinin yedek oturma zorunluluğudur ki bu çok lüks kaçar, huzursuzluk yaratır, sorun oluşturur.

Makalele etkisi neden önemli? Yani 4 – 4 – 2 düşünülüp, ön süpürücüyü yok eden ve merkezde Xavi Cesc'in box to box özelliğine, bunun yanında topa daha çok sahip olmaya güvenen sistem neden intihar olabilir buna da değinelim. Messi Xavi Cesc Iniesta dörtlüsünün önünde Ibra Villa ikilisinin kullanılması olasılığından. Barça gibi topa sahip olan takımların oyunda dominasyonunu sağlayan ana etkenlerden biri, dönen topu çabuk kazanıp, ataklarını yeniden ve zaman kaybetmeden olgunlaştırmaları. Dönen topları kazanan da ön süpürücü ya da merkez savunmacılar oluyor özellikle Barça'da. Eğer Messi vs. total savunmada yorulursa hücum verimliliği azalacaktır, dönen topu kazanamayan ya da geç kazanan takım, topa daha az sahip olacak ve felsefesine en tahrip edici zararı verecektir.

Barça Cesc'i transfer ederken Xavi'nin yaşlanmasını da dikkate alıyor ancak takımın ritmini ve yerleşim şeklini kesinlikle sekteye uğratmamalılar. Ibra'nın gitmesi bir çözüm. Cesc de gelir, üstüne bir de Toure giderse facia kaçınılmaz olabilir. Txiki, Pep ve Cruyff bu nokta üzerinde mutlaka duruyorlardır, durmalılar da.

Villa ve olası Fabregas transferine Ibra'dan sonra daha bir temkinli ve yerleşim, görev olasılıkları üzerinden bakmaya çalıştım. Dünya Kupası farklı olasılıklar için referans olacaktır Pep'e.

Gerçeklikten biraz uzaklaşıp bir de fantezi yapalım;

1 Valdes 2 Alves 3 Pique 4 Cesc 5 Puyol 6 Xavi 7 Villa 8 Iniesta 9 Ibra 10 Messi ... Aklım almıyor!

20 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

18 Mayıs 2010

Serdar Özkan Tercihi



Muhtemelen;

Rijkaard'ın Beşiktaş maçından aklında kalan isimdi Serdar Özkan, pek çok gol pozisyonuna girmiş ama golü bulamamıştı. Yine de çok başarılı bir performanstı benim gözümde de.

Bunun yanında Arda referansı -ekseninde kurulacak bir oyuncu topluluğu, yeni ve güçlü FDD- ve oyuncunun geçmişten süregelen potansiyelini sahaya yansıtma olasılığı, bonservis ödenmemesi diğer sebeplerdir.

Türkiye Ligi'nde isim yapmış bir oyuncuyu almak isteyince, 3 M Euro'lardan başlıyorsa pazarlıklar, Mehmet Topuz, Tabata gibi iyi performans gösterenler Elano, Keita, Baros değerinden sunuluyorsa, Serdar Özkan gibi isimlere yönelip, maddi olarak zarar etmeden riske girmek stratejik olarak yanlış durmuyor.

18 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Katalanlar & Fiesta Zamanı



"You don’t think about one season, you think about history." tişörtlerde yazan buydu Fiesta'da.



20. şampiyonluk çok zor geldi. Dile kolay, 99 puan 98 gol ve sadece 1 mağlubiyet ile ancak son hafta kazanılabilen La Liga şampiyonluğu. Bunda Real Madrid'in değil Ronaldo'nun çırpınışı etkendi. Lig üçüncüsüyle bile 25 puan makas oluşturan ezeli rakiplerden birinin şampiyonluğunu belirleyen de aralarında oynanan El Clasico'lar oldu. Katalanlar, Camp Nou'da Ibra'yla ve Santiago Bernabeu'de Messi ve Pedro'yla kazanılan zaferlerin değerini şampiyonlukla birlikte daha iyi anlıyorlar.

Pep, maçtan sonra yaptığı "Bir haftamız daha vardı, Madrid'te olmalıydık, hepinizden özür diliyorum, herşeyi hak etti bu takım, seneye size bir şampiyonluk borçluyuz" konuşmasıyla FC Barcelona'yla her türlü kupayı kazanmış bir teknik adam olmasına karşın doygunluk denilen kavramın rekabet unsuru içeren bir alanda yer alamayacağını anlatıyordu. Borcunu ödeyeceğinden kimsenin şüphesi yok, gereksinim hissetmeseler de önlerinde bir amaçları var artık, kazanamadıkları bir kupa, alacaklar!

Aslında organizasyon bambaşka bir hayal kuruyor, bir hedef;

2009 Futbol Avrupa Şampiyonluğu
2010 Basketbol Avrupa Şampiyonluğu

2011 Futbol ve Basketbol Avrupa Şampiyonluğu

Neden olmasın?



FC Barcelona 2 yıl üst üste şampiyon oldu La Liga'da. Son 6 yılda 4 defa bu başarıyı gerçekleştirirken, bir şampiyonluğu da kılpayı kaçırdılar, ellerinden kayıp gitti. Rijkaard ve Guardiola takımın başındaydı bu süreçte, Laporta kulübün başkanı. 2 de Şampiyonlar Ligi şampiyonlukları var. Öyle bir dominasyon kuruldu ki, Real Madrid futbol tarihinin en yüksek harcamalarını yaptı ve bu yeterli gelmedi Barça'yı geçmeye. Üstelik 100 gol barajı aşılıp 96 puan gibi bir rekor kırmalarına karşın. Pep, 2 yılda 7 kupa getirmeyi başardı müzeye ve Real Madrid hiçbir şey elde edemedi.



Barça'nın sportif tarihi Cruyff'tan önce ve sonra diye ikiye ayrılır demiştim daha önce. Johan'dan sonra 10 şampiyonluk kazanıldı 20 yılda. La Liga için yüzde % 50 büyük bir oran. Kulübün 1899'da kurulup 20 şampiyonluğunun yarısını bu süreçte kazanması da rastlantı değil. Cruyff Barcelona'nın herşeyi, açıkça bir futbol dehası ve şu an kulübün onursal başkanı. Daha güzel olamazdı.

Futbol tarihinin en güzel oyun oynayıcısı hak ettiklerinden sadece birini alıp bu seneyi yetinerek geçirse de hala dünyanın en iyisi olduğunu göstermek adına önemliydi lig şampiyonluğu. Aynı zamanda Real Madrid'e bir mesajdı bu; "Ne kadar para harcarsan harca, kimi getirirsen getir, beni yenmeden hedefe erişemezsin."

Messi 34 gol ile asıl Ronaldo'yu yakaladı, muazzam bir başarı. Şimdi Arjantin'le Maradona önderliğinde, Maradona'yı tahtından etmek için Güney Afrika'da boy gösterecek. Onun için yapılan övgüler az bile, değeri yıllar sonra daha çok anlaşılacak. Hat trick yaptığı maçlar sonrası topu da alan Messi'nin mahallede top oynayan çocuktan farkı yoktu, bizden biriydi.

Sezonun sonunu sakat oynayan Xavi'nin fedakarlığı, Puyol'un Valladolid maçının daha başlangıcında boş kaleye giden topu cansiperane engelleyişi ve bunu bütün bir kariyeri boyunca yapmış olması alkışlanmaya değer diğer performanslarıydı sezonun.



Bir diğer isim Maxwell. Sezonun en beklenmedik 2. katkısı. Ibra transferinin yanlışlığından dem vururken Eto'o'nun performansını göz ardı etmeyip, Maxwell'i de denkleme katmak gerekiyormuş. Barça'nın futbol felsefesine öyle uydu ki, yeri geldi sağ bek bile oynadı, hücuma derinlik kazandırıp, sürekli başvurulan bir set hücumunun parçası oldu.

İlk oynamaya başladığı yıllardan itibaren Victor Valdes'in gösterdiği gelişme ve bu yıl tavan yapan performansı dikkat çekiciydi. Benim de ilk zamanlarında başvurduğum Barça'nın kalecisi değil eleştirisini nasıl da alaşağı ettiğini izlemek ve yanılmaktan memnun olmak can alıcı kısmıydı O'na olan bakışın. Barça'nın kendi altyapısından çıkan, Katalan bir oyuncuya kazandırdığı özgüven, yeteneğin dışında yer alan bazı özelliklerin saha içi performansa nasıl da etki edebileceğini anlatıyordu belli bir futbol felsefesi içersinde.

Aynı Valdes örneğinde olduğu gibi Sergio'nun geldiği nokta da benzer. Bir başka takımda sırıtması muhtemel bu iki ismin Barça'da en kritik anlarda ortaya çıkması, kulübün temel nitelikleri üzerinden yürütülen bir stratejinin doğruluğunu tehit etmesinden başka bir şey değil.



Keza ligin sonlarında görev alan Bojan'ın performansı da konuşulmaya değer. Ibra'nın uyumsuzluğunda çok önemli bir sorumluluğu almaktan kaçınmayarak her türlü koşulda elinden gelenin en iyisini yapacağını gösterdi.

Xavi ve Iniesta, birbirinden ayrılmaz iki isim. İki, birbirini kovalayan jenerasyon. Geçtiğimiz sezon Andres ön plana çıktı, bu sezon Xavi. Xavi'nin her daim bir takım için daha önemli olduğunu düşündüm, oyunun her noktasında yer alan bu adam, öldürücü noktada yapabildikleriyle Barça'nın beyni olduğunu her defasında kazıdı zihinlere. Iniesta daha yetenekli olsa da, asıl merkez Xavi'ydi. Seneye sıra Iniesta'da.

Ve Pedro, sezonun en önemli kazanımı. Henry ve İbra'nın az katkı verdiği bir sezonda ilk 11'in değişmez ismi oldu. Seri, hızlı, uzaktan şutları olan, felsefeye çok uygun bir oyuncu. Zaten Barcelona felsefesine uygun isimler yetiştiriyor La Masia. Geç keşfedildi belki ama 22 yaşının olgunluğunu çoktan aştı. Her kupada gol atması, Bernabeu'daki performansı, şampiyonluk maçının koparılması gibi pek çok seviyeden geçti.

Daha pek çok isim var sayılacak. Alves, Pique, Marquez, Milito, Yaya Toure, Keita, Jeffren, Henry ve Ibra gibi.



Şampiyonluğu kutlamaya pek de zamanı olmayacak oyuncuların. Transfer sezonu ve Dünya Kupası var önlerinde. Katalan taraftarlarsa doyasıya eğlenecekler elbette, hak ettiler.

Henry, Toure ve Zlatan'ın durumları belli değil. Toure'nin kalması gerekiyor her ne kadar bu sezon beklenen seviyeye erişmemiş olsa da. Xavi'nin yerini belli bir süreç içersinde doldurup, sistemin devamlılığını amaçlayan bir Fabregas hamlesi gelebilir. Xavi ve Fabregas merkezde, Iniesta sola kayabilir, yeni düzende. Bir de David Villa isteği var ki Ibra'dan çok daha yararlı olacaktır gol koklayan yapısıyla. Guardiola kanımca teşhisi yine doğru koyacak transfer sezonunda ve aksayan 3 bölgeye takviye bekleyecek. İleri üçlünün solu, merkezi ve orta üçlünün solu, Xavi'ye eşlik edecek bir isim.

Uzun vadede tek bir temel sorun var, Xavi ve Puyol'un yaşlanması. Xavi'nin alternatifi belli ve üstelik Katalan. Puyol'a gelince opsiyon çoğalıyor. Bartra, Fontas, Muniesa, kiralık olarak bildiğim Caceres, Henrique ve Chygrynskiy. Puyol olmak, o mücadele ruhunu taşımak kolay değil ve bu yüzden seçenek çok. La Masia'da yetişen gençlerin sadece saçlarını Puyol gibi uzatarak O'na özenmediklerini biliyorum, damarlarında yaşıyorlar Puyol olabilmeyi, 4 kırmızı şerit ve sarı renkten oluşan Katalan Bayrağını kaptanlık bandı olarak taşıyabilmeyi, Nou Camp'a çıkabilmeyi. Önce hayal edip sonra gerçekleştiriyorlar. Seneye Thiago, Jonathan ve Gai Asulin de katılabilir Jeffren ve Pedro'ya.

Puyol "Bizi alt edemezler" diyordu şampiyonluk kutlamalarında, Madrid'e atıfta bulunarak. Nazım 'İspanya arkadaşlığımız aydınlığında alt edilmez umudun" yazıyordu dizelerinde. Umudu alt edilemeyenlerin zaferi yaşandı yine, bir kez daha formasında UNICEF yazanlar mutlulukla noktaladı sezonu.

Bir kulüpten daha öte olan Barcelona kazandı ve Katalunya da böylece kazanmış oldu.

18 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

17 Mayıs 2010

En Ağır Ceza, Milad Olsun, Yüreğiniz Yeter mi?



Bu bir çağrıdır ülke sporunu temizlemek isteyenlere. 19 Mayıs 2007'de Ali Sami Yen Stadı'nda yaşanan olaylardan sonra bu gece milad olsun, yaptırım uygulansın, tarihi ceza verilsin diyen bir medya baskısı vardı federasyonun üzerinde. Şimdi bu saatlerde Bursa'da kupa töreni gerçekleştiriyor yetkililer. Futbolun nereye gittiğine dair en ufak bir düşünceleri yok kanımca. 5 maç ceza verilen Galatasaray'dan sonra çok daha ağır ve vahim olayların yaşandığı klasik -hazmetme sorunlu- bir Kadıköy gecesine uzanmalı artık hukuk.

Evet, manevi adalet sahada sağlandı, şimdi biraz da hukuk işletmenin zamanı!

Neler yaşandı da Fenerbahçe'nin ülke futbol tarihinin en ağır cezalarından birini alması gerekiyor, maddeleme yapalım;

1 - 85. dakikada stat hoparlöründen yüksek sesle Fenerbahçe marşı çalındı. Rakip takımın konsantrasyonun bozulmasına sebep olabilirdi, futbol dışı bir müdahaleydi.

2 - Hakem maçın bitiş düdüğünü çalarken binlerce taraftar sahaya girmeye başladılar. Futbolcuların can güvenliği tehlikedeydi.

3 - Maç sonunda stadda büyük çaplı yangın çıkartıldı. İtfaiye güçlükle engelledi.

4 - Maç sonunda stad dışında Fenerbahçeli taraftarlar polisle çatıştı, çevreye zarar verdi, bıçaklanarak yaralananlar oldu, medya çalışanlarına saldırıldı, canlı yayın araçları tahrip edildi. Yayıncı kuruluşun görev yapması engellendi.

5 - Fenerbahçe Teknik Direktörü Christoph Daum ve Trabzonspor Teknik Direktörü Şenol Güneş basın toplantısı yapamadı, taraftarlar basın odasını bastılar, ortamdan kaçmak zorunda kaldı teknik adamlar, güvenlik sebebiyle basın odası boşaltıldı.

6 - Stada yanıcı madde -meşale- sokuldu ve maç esnasında yakıldı.

7 - Takımlar stadı çok geç saatlere kadar terk edemedi, polis otolarıyla futbolcular evlerine gidebildi.

8 - Maç esnasında ve sonunda tribünde kavgalar çıktı taraftar arasında, özel güvenlik ve polisle olaylar yaşandı stad içersinde.

9 - Maç esnasında ve sonunda toplu olarak galiz küfürler edildi.

10 - Stadda çok ciddi maddi hasar meydana geldi olaylardan sonra. Maç sonunda sahaya yabancı madde yağdı, koltuk gibi.

Aklıma ilk anda gelen ve yaptırım uygulanması gereken olaylar bunlar. Polis tahriği sonucu polisle çatışma, sahaya yabancı madde -daha çok su- atılması ve maç sonu olayları -Kadıköy'den çok daha hafif- sebebiyle 5 maç cezayı Galatasaray'a uygun görenler, Fenerbahçe'ye ne ceza düşünecekler bakalım. Fanatik Gazetesi kararı verdi bile, 1 maç, işlerini iyi yapıyorlar doğrusu.

Futbol güzel oyunsa, 2016'yı istiyorsak ve sadece manevi olarak değil hukuksal anlamda da bir adalet sağlanacaksa, o gün bugündür, Türkiye Futbol Federasyonu bu fırsatı kaçırmamalıdır.

17 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

Trabzon'un Onuru, İntikam, Travma, Hazmetme Sorunu, Adalet ve İhtilal



Bir drama filminde olması gereken her unsur vardı. Üzerine senaryo yazılsa gelişen olaylar bu kadar olurdu ancak.

1996'ta Şenol Güneş'in başında bulunduğu dönemin en iyi takımlarından biri olan, çok iyi bir jenerasyon yakalayan Trabzonspor'u, bütün maç üstün oynamasına karşın, Oğuz ve Aykut'un gollerine engel olamıyor ve şampiyonluğu kaybediyordu.

2005'te yine Şenol Güneş Trabzonspor'un başındaydı Dünya Kupası 3. lüğü sonrası. Kadıköy'de Daum'un Fenerbahçe'si hak etmediği bir maçı 2 - 1 kazanarak şampiyonluğa ulaşıyordu. Verilen penaltı, Nobre'nin ofsayt golü, Önder Turacı'nın eline çalınmayan penaltı, Fatih Tekke'nin düşürülmesine verilmeyen penaltıyla maç bir takımdan alınıp diğerine veriliyordu.

Şenol Güneş bunları elbet bir kenara yazdı, hiç unutmadı, gözünün önünden ayırmadı.

Trabzonspor onurunu 2007 yılında İzmir'de oynanan ve 2 - 2 biten maçta da göstermiş, yenilmemişti, Fenerbahçe 3. defa senaryosu Trabzonspor'la kesişen bir öyküyü şampiyonlukla bitiriyordu.

Bu defa olmadı, adalet varsa eğer olmamalıydı da.

Önce Trabzonspor 26 - 27 yıldır kazanamadığı Türkiye'nin kupasını Fenerbahçe'yi olağanüstü doğru kurgulanmış bir oyunla yenip elde etti.

Sonrası bolca göz yaşı, acı, hazetme sorunu, Denizli travması, deja vu ve Bursaspor ihtilali.

Kaleci Onur'la başlayan onurlu direniş, Giray'la devam etti zaman ilerledikçe Kadıköy cephesinde ve sonuna kadar sürdü çılgınca. Koca bir senenin özetiydi bütün olanlar. Her maçını 1 - 0 kazanmak üzerine oturtmuş bir takımın, sonsuz pozisyona girip 2. golü atamayışı da, böyle bir geleneği uzun zamandır unutmuş olması kaynaklıydı. Kimse üzerinde durmadı bunun çünkü Fenerbahçe 1 gol de atsa kazanıyordu, önemi yoktu başka konuların.

Bütün sezon itiraz eden oyuncularla hakemi baskı altına almayı gelenek edinenlerin, şampiyonluğu kaybettikleri golü, itiraz sonrası hızlı başlayan bir hücumla yemeleri de, adalet kavramının sahnelenmesinden başka bir şey değildi. Emre Belözoğlu'nun aşıladığı bu akımın cezasının son ana kadar beklemiş olması da, yarayı derinleştiren, acıtan, sancıtan kısmıydı adalet anlayışının.

Adalet öyle bir şey ki, birdenbire ve en doğru yerde çıkıveriyor ortaya. Haftalardır kaleci hatalarıyla goller bulan takımın şampiyonluk maçında kaleciye takılması ya da maçın son anlarında böyle bir pozisyonu affetmeyecek Alex'in tam da Bilica'nın kuyu kazdığı penaltı noktası civarından topu üstten dışarı vurması gibi.

Maçın 85. dakikasında stat hoparlöründen Fenerbahçe marşı çalarak, daha önce hiç olmayan bir yola başvurarak, saha dışı unsurlar olmadan kazanamayacağını bilerek, çaresizliğin son sekanslarını sunuyorlardı. 3 yılda 3 şampiyonluk sözü veren Aziz Yıldırım, taraftarına kongre kazanmak amaçlı verdiği bu sözü tutamasa da, Anadolu'dan şampiyon çıkacak kehanetinde bulunmasının sevincini yaşayabilir ya da hesap verebilir, istifa bile edebilir, geri dönebilir sonra -suçlu Daum ve Guiza'dır zaten- kimbilir!

Bitime çok kısa bir süre kala, futbol dışı unsurları başarıyla uyguladığının farkında olan oyuncular topluluğunun, Bursa'nın berabere olduğu haberi üzerine, son topu geriye oynayarak zaman geçirmesiyse, son noktaydı.

Dedim ya, senaryo yazılsa üzerine bu kadar olmazdı.

Şampiyon olduklarını sandılar, kutlamalar başladı, oysa Aziz yıldırım camları yumrukluyordu. Sahaya girdiler ve Trabzonsporlular bu sevinç şaşkınlığı sayesinde canlarını kurtardı. Bambaşka şeyler olabilir, futbolcuların can güvenliği tehlike altına girebilirdi. Çok geçmedi üzerinden, asıl haber geldi, Bursa kazanmıştı ve 2010 yılının şampiyonuydu.

Yıkıldılar, neye uğradıklarını şaşırdılar. Daha ağırını 2006 yılının son haftasında Denizli'de, ezeli rakipleri Galatasaray'a şampiyonluğu kaptırarak yaşamışlardı. Travmanın boyutları öyle kolay geçecek gibi de değildi, bunu anlamak istemiyorlardı ancak o gecenin hayaleti, stresi, Kadıköy'de elleri, ayakları bağladı, gerginliği doruk noktasına çıkardı.

Maç sonu yaşanan olaylar da bunun dışavurumuydu. Fenerbahçe 2. defa yaşadığı son hafta sendromuyla, bu ağır travmayla başedemedi, bu denli ukala bir hal almış, diğer takım taraftarlarına, yöneticilerine, futbolcularına üsten bakan bir algıyla üstesinden gelmeleri de olası değildi. Onlar en büyüktü, adı konmazdı, kupalar önemsizdi -ama nedense her branşta kupa kazanmak uğruna akıl almaz paralar harcanabilirdi temel bir altyapı kurmak yerine- en çok para onlardaydı, en iyi taraftar da. Keza en iyi futbolcular da onlardaydı, yani sahaya çıkıp oynamadan onlar kazanmalıydı, böyle hastalıklı bir inanışı vardı Bağdat Caddesi çocuklarının.

Ve bu hastalık çok ama çok pahalıya patladı, 4 yılda kaydebilen 2 travma dolu şampiyonlukla. Nerede yanlış yaptıklarını çok iyi biliyorlar, biz ve ötekiler dedikleri sürece de bu devam edecek ve onlar da bunu istiyorlar.

Maçtan sonra dışavurulan bu hastalıklı inanıştan medya ve polis de yara aldı. Kablo kesenlerden, soyunma ve hakem odalarında terör estirenlerden, Samandıra'yı basanlardan, stat hoparlöründen marş çalabilen, küfür edenlerden, hak etmeden kazanabilmeyi isteyenlerden böyle davranış beklemek de doğaldı. Federasyon yaptırım ve ceza uygulamadığı sürece de vazgeçmeyecekler. Kızıltoprak savaş alanıydı, mabed denilen Saraçoğlu yanıyordu. Futbolcular polis otolarıyla evlerine gönderildi.

Maç sonu yangını söndürmeye giren itfaiye arabaları kırmızıydı, onları lacivert renge boyatmayı da unutmasın Fenerbahçe Yönetimi, severler bu tür işleri. Bir not da Alex'in eşine, deplasman taraftarlarına yaptığı el kol hareketlerinin karşılığını bu gece ağlayarak da olsa aldı, geçmiş olsun.

Fenerbahçe'nin hak etmese de kazanmaya dayanan anlayışı yine adalet kavramına takıldı. Türk Futbolu'nda Anadolu İhtilali'nin yolunu açan, Şenol Güneş'in intikamlarını teker teker alan onurlu Trabzonspor alkışı en çok hak eden takım bu sezon.

Ve Bursaspor, Anadolu'dan çıkan 2. şampiyon 84'ten sonra, tebrikler her ne kadar 9 hak edilmemiş puanı TFF tarafından sağlanmış olsa da. Umarım Şampiyonlar Ligi'nde FC Barcelona'yla eşleşir de, Leo Messi'yi dünya gözüyle seyretmiş olurum.

17 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

15 Mayıs 2010

Fantasy Premier League Sezon Analizi 2



Oyun hakkında geçtiğimiz sezon açıklayıcı olduğuna inandığım bilgiler sunmuştum, özellikle oyunun -sanal futbolun- sunduğu verilerin, performans değerlendirmelerinin, reel futbola ne kadar yakın olduğunun altının çizilmesi gerekiyor. Transfer sezonu öncesi açık bir bilgi havuzu oyun.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/05/fantasy-premier-league-sezon-analizi.html

Premier League, an itibariyle dünyanın en üst düzey ligi. Tempo ve sertlik açısından La Liga'nın çok ilersinde. Messi'nin İngiliz takımlarına gol atamıyor istatistiği -Arsenal'a 4 gol atarak bunu kırdı, Jose takımları karşısında hala boynu bükük- ve Ronaldo'nun La Liga'ya getirdiği etki, Ada futbolunun farklı bir yerde olduğunun yalın anlatımları gibi.

Rüya Takım ile ilgilenmek yerine, Galatasaray'a gelmesi daha muhtemel oyuncular üzerinden bir bakış sunacağım;

Öncelikle yılın takımından başlayalım;

Kaleci: Reina (Liverpool)
Savunmacılar: Dunne (A Villa), Terry (Chelsea), Evra (ManUtd)
Orta Saha Oyuncuları: Lampard (Chelsea), Fabregas (Arsenal), Milner (A Villa), Malouda (Chelsea)
Forvet: Drogba (Chelsea), Rooney (ManUtd), Tevez (ManCity)

Kaleciler:

Capello'nun Dünya Kupası kadrosuna girmeyi başaran Joe Hart, sezonun en değerli kalecilerinden biri, Birmingham City'nin başarısında en önemli rol onun. Genç ve gelecek vaad ediyor olması da bir başka avantajı ancak bu aynı zamanda bir dezavantaj, ada dışına çıkması şimdilik zor gözüküyor zaten M City'nin kiralık gönderdiği bir oyuncuydu.

Sorensen, 2 yıldır çok iyi performans koyuyor ortaya Stoke City'de. Çok tecrübeli bir isim, güven veriyor duruşuyla.

Savunmacılar;

Tottenham'dan Gareth Bale. Sol iç ve bek pozisyonlarında çok başarılı bir sezon geçirdi. 3 gol, 5 asist ve 24 bonus puanı var, muazzam. 1713 dakika gibi az bir süre almasına rağmen 100 puan barajını geçti.

Bir başka sol bek Leighton Baines, Everton'dan. Tam bir duran top ustası. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısından itibaren yükselen bir form grafiği var. 9 asistle oynadı bu sezon.

Merkez savunmacı olarak, her yıl üzerine koyan ve birkaç yıl sonra Terry, Ferdinand statüsüne erişmesini beklediğim Ryan Shawcross var Stoke City'den. Talihsiz bir sakatlama olayıyla bu yıl çok anılsa da, performansı da konuşulmaya değerdi.

Liverpool'dan Kyrigiakos sezonun ikinci yarısında daha çok süre almaya başlayıp gayet etkileyici bir performans sergiledi. Everton maçında kırmızı kart görüp hız kesmese çok yüksek puanlara ulaşabilirdi.

Blackburn'den Ryan Nelsen bir başka başarılı isimdi. 4 gol atmasıyla da dikkat çekiyor. Lider bir oyuncu, Şubat sonuna doğru ciddi bir sakatlık geçirmesine rağmen kısa sürede takıma dönmeyi başardı.

Orta Saha Oyuncuları;

Bu mevkide sezonun en başarılı isimleri hep bilinen oyuncular, Lampard, Fabregas gibi. Bir başka isim, James Milner -Yeni Lampard, oyun tarzıyla- müthiş bir yıl geçirdi 7 gol ve 12 asistle.

Chelsea ve orta sahasından bahsetmemek olmaz. Son haftalarda Ballack ve Lampard box to box modunda, geriden gelip atağa katılıyorlar, pas dağıtıyorlar, rakibi bozuyorlar, adam kovalıyorlar. Kenarlarda Kalou ve Malouda, driplingleriyle, sıklıkla ceza sahasında ters kademeden gol koklarken bulabileceğiniz iki isim. İleride Anelka, daha çok sağ açık mevkisine yakın pozisyonda ve en uçta yırtıcı, bitirici, santrforun tanımı Drogba. Mikel'siz -önliberosuz- bu yeni yapı çok başarılı oldu bütünden ayrılmadan hareket edebilen blokları sayesinde. Futbola farklı bir soluk getirebilir.

Oyun, Chelsea'nin hakkını her alanda vermiş. Ligin ilk ve son üçü, oyuncularının toplam puanlarıyla oluşturulan sıralamada da aynı. Chelsea'den 4 oyuncunun rüya takımda yer alması da gayet olağan bu anlamda.



Sezonun en başarılı bir diğer ismi, Everton'dan Mikel Arteta. Futbolla 23. hafta tanışıp, ilk 90 dakikasını 27. haftada oynayan bu adam, 6 gol 2 asist gibi olağanüstü işler yapıp, bu kadar kısa sürede 17 bonus puanı topladı, takımının en önemli oyuncusu olduğunu gösterdi. Kaleyi cepheden gören duran topları kullanıyor -kenarlardan Baines- penaltı kaçırması imkansıza yakın, kornerleri çok etkili, Barcelona altyapısından yetişen, ayağa pası çok iyi oynayan Arteta, Galatasaray'ın her ihtiyacına çare olabilecek bir transfer olur, Everton'ın bırakacağını sanmasam da.

Blackburn'den David Dunn, Fulham'dan Clint Dempsey, Tottenham'dan Kranjcar etkili performanslar sundular.

Forvetler;

Bu sezon forvetlerin sezonuydu adeta. Geçtiğimiz sezon rüya takım 4-5-1 -en çok puan toplamaya göre- dizilirken, bu sezon 3-4-3 şekline büründü, Drogba, Rooney ve Tevez ile.

Onların dışında Sunderland'den Darren Bent olağanüstü bir sene geçirdi. Birmingham'dan Jerome diğer başarılı bir isimdi. Pavlyuchenko'nun son 10 haftadaki performansı da etkileyiciydi.

15 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

13 Mayıs 2010

Derin Galatasaray!



Çok olmadı, 15 - 20 gün önceydi gelecek sezon planları yapılıp bir yazı hazırlandığında, umudum vardı. Yeni sezonda kadronun bir şekilde korunup -özellikle 5 yabancı ve takımın iskeletini oluşturması gereken Türk oyuncular- zafiyetlerin 3 - 4 transfer ile giderileceği, Aslantepe'nin ekstra konsantrasyon oluşturacağını düşünüyordum, yanıldığımı anladım Topal hamlesiyle. Belki de öz eleştiri yapmalıyım, sezona başlarken de çok heyecanlıydım ve gelinen nokta buysa, kontra olan bu yeni durum başarılı olabilir. Muhalefet baskısı, Fenerbahçe ekseninden kurtulamayan genel bakış açısı, ekonomik durum, beklendiği gibi olmayan sonuçlar sebebiyle yönetime de hak vermek gerekebilir.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/04/transferde-strateji-zaman.html

O kadar çok düzeltilmesi gereken sorun var ki, nereden başlasam, nasıl bitirsem, uzun olmasa diye de debelenip duruyorum, zira bu aralar Galatasaray hakkında çok düşünsem de yazmak istemiyorum.

1 - Tercüman: Teknik Heyet & Futbolcular & Yönetim iletişimi için futbol terminolojisini de çok iyi özümsemiş başarılı ve tecrübeli bir tercüman şart. Rijkaard ve Neeskens, futbolcuların taç atma konusunda bile istenileni yapamadıklarını söylüyorlarsa, bunu sadece futbol zekası yoksunluğu, altyapı yetersizliğiyle açıklamak olası değil, ortada bir de iletişim sorunu var demektir.

2 - Kaleci Antrenörü: Yıllardır Nezihi Boloğlu hangi başarılarından dolayı Galatasaray kalecilerini çalıştırıyor, onların gelişimine yardımcı oluyor merak ediyorum. Hatırladığım Hayrettin Demirbaş'ın arkasında yıllarca yedek bekleyen bir kaleciydi. Aykut'a ya da Ufuk'a, tecrübe olarak katabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen "kulübün havasını iyi soluyan biridir, kaleci antrenörlüğü zaten önemsizdir" böyle düşünülüp karar alınıyor, başka türlü bir anlam veremiyorum Rijkaard'ın yanında Nezihi'nin olmasına.

3 - Kaleci: Leo Franco ayrıldı. Şampiyonlar Ligi'ne gidilemedi, ilk 11'de 6 yabancı sınırlaması var ve daha olmazsa olmaz pozisyonlara transfer yapılması, 2 yıldır yabancı kalecilerin başarısız olması sebebiyle Aykut ve Ufuk değerlendirilmek isteniyorsa, yazık. Bir kalecinin önünde oynayan oyunculara verdiği güven, yarattığı hava, sonuca ulaşmak için kısalaştırdığı yol hafife alınmamalı. Kaleci antrenörlüğünü önemsizleştirenlerin, kalecileri yeterli görmesi ya da bonservisi olmayan yabancı bir kaleciyi transfer etmeleri -bir de ayağını iyi kullanması sanrısı- gayet olağandı. Taffarel ve Mondragon nasıl bulunduysa, doğru araştırmayla uzun yıllar görev alacak bir yabancı kaleci, kontenjan düşünülmeden transfer edilmelidir, Stoke City'den Sorensen düşünülebilir.

4 - Transfer Stratejisi & Yabancı Kontenjanı: Bir futbol takımının transfer stratejisini belirleyen etmenleri -gözden kaçırdıklarım da olabilir- önceki yazımda belirtmiştim. Yabancı kontenjanı üzerinde biraz daha durmak istiyorum, Topal transferinden sonra. Eğer yabancı kaleci transferi gerçekleşirse, ilk 11 için beş hak daha var. Neill, Keita ve Baros, performanslarıyla devam etmeleri gereken oyuncular. Elano'dan daha iyisi bulunabilir mi, Dünya Kupası sonrası daha istekli oynar mı gibi bir sürü soru var zihnimde. Guti düşünüldüyse, Elano kalmaz herhalde. Herhangi bir oyuncu hakkında bir yılda karar vermenin doğru olmadığına inanan biri olarak, Guti gibi aynı seviye bir oyuncu gelmeyecekse Elano'da ısrar edilmesini savunuyorum. Keza Kewell gibi bir profesyonel bulmuşken, vazgeçmenin ve başka kumarlar oynamaya kalkmanın hiçbir anlamlı tarafı yok. Üstelik Kewell yedek bekleyip oyuna girebilecek kadar olgun, lider ve sonuca etkiyen bir oyuncuysa. 7. yabancı olarak düşünülmeli ve kalmalıdır Harry. 8. yabancıya da karşıyım ki yedek bekleyen 2. bir yabancı, vereceği huzursuzluk, ekonomi durumu gibi sebeplerle olmasa daha iyi kanımca. Belki yatırım amaçlı, ucuz bir genç oyuncu üstünde durulabilir, 5 m euroya Gio değil. Geriye tek yabancı hakkı kalıyor, onu da savunmanın önünde oynayan bir orta saha oyuncusuna kullanmak gerekiyor.

Galatasaray kadrosunda yer alan yerli oyuncuları elinde tutmayacaksa -Topal'ın gidişi ve sıranın Servet'e gelmesi bunu gösteriyor- daha altyapısı pas futbolu oynamaya yeterli, belki daha tecrübeli, Avrupalı oyuncular bulmak zorunda, ilk 11'de oynayacak. Adres neresi peki?

Elbette yurtdışı;

Sinan Bolat

Ömer Toprak
Serdar Taşçı
Malik Fathi

Gökhan İnler
Hamit Altıntop
Nuri Şahin
Mesut Özil
Tuncay Şanlı
Mehmet Aurelio

Eren Derdiyok
Halil Altıntop

Bu oyuncular dışında geriye üst seviye olarak;

Fenerbahçe'den Volkan, Gökhan, Emre, Semih, Bursaspor'dan da Ozan, V Şen, Sercan kalıyor. Bir de Galatasaray'ın yerli oyuncuları var, sayılabilecek.

Rijkaard & Neeskens sistemine uyum sağlayan ya da sağlama olasılığı bulunan oyuncu var mı kadroda;

Sabri -takım iyiyse- H Balta, kesinlikle Caner ve Arda. Uğur, Servet, E Güngör, G Zan, M Topal bir türlü adapte olamamış ve sistemi sekteye uğratmışlar. Saha içi disiplininden uzak, teknik adamların beklentilerini taç atışında bile karşılayamıyorlar, olay o kadar vahim bir noktaya gelmiş.

Büyük bir paradoks var ortada. Hem yerli oyuncuya ihtiyaç var yabancı sınırından dolayı, hem de kadroda bulunanlar Galatasaray'da oynayabilecekler listesinin zaten yarısını oluşturuyor. Tek çözüm diğer yarıya göz atmak öyleyse. Yurt içinden üst seviye oyuncu transfer etmek çok zor, o olgunluğa daha erişmedi büyük kulüpler. Yurt dışına yönelmek ve üstte belirttiğim listeden 3 - 4 oyuncu transfer etmek şart. Zaten bazılarına -Mesut- erişme şansı da yok.

S Özkan transfer edildi sanırım, faydalı olacaktır, kestirip atmamak gerekir. Arda'yla birlikte o jenerasyonun en dikkat çeken isimlerinden biriydi, Galatasaray'da hayat bulabilir. Bir de Batuhan vardı, Eskişehirspor'a gitmiş, çok faydalı olabilirdi, futbola odaklanması sağlansa.

5 - Futbol Şube Sorumluluğu: Haldun Üstünel, Adnan Sezgin, Murat Yalçındağ kapsamında üç başlı bir mekanizmayla olmuyor, olmayacak da. Sportif Direktör denilen hadisenin önemi kavranmalı artık. Hagi'yi de getir başına, Fenerbahçe Alex'i getirmeden önce.

6 - Aslantepe: 2. yarıya yetişir deniyor. Ben hala şüpheyle bakıyorum, korkuyorum belki de. Eğer bu stad bir avantaja dönüştürülecekse, Federasyon üzerinde kulis yoluyla baskı kurulup ilk yarı maçların tamamını deplasmanda oynama şeklinde bir fikstür oluşturulabilir. Sürekli deplasmana gitmek ve ligde üst sıralarda kalmak isteyen oyuncular topluluğu belki daha çok kenetlenir, az puan kaybı yapar ve ikinci yarı TT Arena'yla şampiyonluğa ulaşılır. Tam tersi de olabilir, lige ilk yarıdan havlu atılır ve heyecansızlık kaplar yeni stadı. 3. olmaktan daha kötü de olmayız herhalde deyip, bu konunun enine boyuna düşünülüp, artı ve eksileri tartışılıp, hukuki altyapısı gözden geçirilip ele alınması gerekmektedir. Yeni stadla birlikte oluşacak taraftar profili ve ultrAslan harici yeniden yapılanma gerekliliği de ayrıca konuşulmalıdır.

7 - Amatör Branşlar: 19 - 1 kabullenişinden çokça bahsediliyor bugünlerde. Bunda Fenerbahçe'nin şampiyonluklarının etkisi var elbette, yoksa kaç zamandır yeniyorlar ama şampiyon olmayınca değeri azalıyordu bu serilerin. Bu sezon tavan yaptı, yüzlere vuruldu iyice ve bence iyi de oldu. Aslında 11 - 7 ya da 10 - 9 falan da bitebilirdi, erkek basketbolda bir hükmen, kılpayı kaybedilen Abdi İpekçi maçı, bayanlarda Caferağa ve Maslak'ta yakın skorla biten, maç sonunda hediye edilen maçlar, Selçuk'un golü vs. Tüm bunlara rağmen, kendimizi kandırmaya da gerek yok, Canaydın dönemi kadar kötü değiliz, Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'nin amatör branşlarına ilk yatırım yaptığı zamanlara benziyor durum, Efes, Eczacıbaşı, Arkas hegemonyasını kırmak adına yenile yenile yenmeyi öğrenmeleri gibi. Polat da daha ilk aşamada, zamanla diğer boyuta geçilecektir, buradaki sorun yöntem. Fenerbahçe gayri meşru yolları iyi bilen ve uygulayan bir mekanizma, Ülker'le birleşmek, Acıbadem'in üzerine yıkmak, Galatasaray'dan ya da en önemli rakipten transfer yapmak gibi. Bu tür amatör branşlarda başarıya ulaşmak futbola oranla çok daha kolay, Fenerbahçe de bunun farkında ve Avrupa Şampiyonu olmak için bu yolu seçtiler, neredeyse bayan voleybolda kazanılacak bir CL seviyesi şampiyonluğunu UEFA Kupası'ndan değerli kılacaklar. Dünyada en çok önem verilen 2. spor dalı basketbol ve voleybol ile arasında fersah fersah fark var ekonomi, canlılık, izlenebilirlik anlamında. Ancak gelin görün ki Galatasaray Bayan Basketbol takımının Avrupanın 2. kupasını alması, Fenerbahçe Voleybol takımının Avrupa'nın 1. kupasında final oynamasından daha değersizmiş gibi gösteriliyor. Ekşisözlükteki iki final maçının entry sayısındaki uçurum bile Fenerbahçe'nin kendini çok iyi pazarladığının bir göstergesi.

Bayan basketbolda yabancı kuralını oldum olası öğrenemedim, 2 Avrupalı, 3 Amerikalı, karıştırıp duruyorum. Augustus, Fowles, Tamika, yanlarına WNBA All Star seviyesinden bir point guard -Hammon ismi geçiyor üstelik Avrupalı- bir de yerli statüsünde Sophia var. Işıl, Bahar ve Nilay ile 8 kişilik bir rotasyon yakalanır. O kadar da kötü durumda değiliz bayan ve erkek basketbolda, pes etmemeli yönetim. Erkek basketbolda yabancılar mutlaka kalmalı, çok iyi bir kimya yakalandı kaybetmeden üzerine yeni eklemeler yapılmalı.

Fenerbahçe'yi onların silahıyla vurmak da en kolay çözüm olabilir. Birsel, Esmeral, Nevriye'den biri, Galatasaray Eczacıbaşı, Galatasaray Efes Pilsen birleşmeleri, tam zamanı aslında Efes böyle bir açıklama yapmışken.

8 - Taraftar: Tribün, sokak, forum, blog her ortamda ciddi bir umutsuzluk hakim, bulutlar nasıl ve ne şekilde dağılır bilemiyorum. 2 yıldır lig başlarken heyecan, istek maksimum seviyede başlayıp sıfırın bile altına düşüyordu Şubat - Mart geldiğinde. Bu yıl kötü hislerle başlayıp iyi bitirmek umudu gibi düz ve derin olmayan bir bakış açısına muhtaç durumdayız, öyle görüyorum.

13 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu

10 Mayıs 2010

Katalan Ruhu



Geçtiğimiz sezon futbolda triplete yapmıştı Katalanlar, bu yıl gerilediler ve ellerinde sadece La Liga'yı kazanma ve 2 yıl üst üste şampiyon olma şansı kaldı.

Açığı basketboldan kapadılar. Önce Real Madrid'i yenip İspanya Kupası'nı, şimdi de finalde Olympiakos'u mağlup ederek EuroLeague'i kazandılar. Sırada lider oldukları ligi de şampiyon bitirme, yeni bir triplete şansı var 2 yıl üst üste 2 ayrı spor dalında. Kulüp organizasyonunun ne kadar başarılı olduğunun sunumu gibi, erişilen hedefler.

Peki sır ne?

Organizasyonun DNA'sı elbette. Katalan kimliği, ruhu, kendi değerlerini en üstte tutarak bir yapı oluşturmak, sistem kurmak, gerçekten hak etmek, takım olmak, emek vermek, profesyonel bir biçimde yönetilmek, daha pek çok unsur sayabilirim.

Futbol ve basketbol üzerinden karşılaştırmalı bir değerlendirme yapalım.

Galatasaray'ın geçen sezon kazandığı Eurocup Finali'nde Arda, Sabri gibi kulübü özümsemiş, taraftar bünyesinden oyuncular, salondaki yerlerini almışlardı. Benzer amatör ruh, aidiyet Katalanlarda da görülebilir. Paris'te Puyol, Xavi, Pique, Bojan ve Sergio da vardı. Bütün bu isimlerin ortak özelliği La Masia'dan, Barcelona altyapısından olmaları. Formaları çekip basketbol maçına geliyorlar, çılgınlar gibi seviniyorlar, böyle de güzel adamlar, Akdeniz kokuyorlar. Elbet Galatasaray'dan bir farkları var ki hep doğru işleri yapıp hedeflerine ulaşıyorlar, bu da değerlerini yönetme noktasında bulunabilir diye düşünüyorum.



Kulübün başında azılı bir Katalan, avukat, siyaset adamı Laporta var. Futbol takımının başında kulübün eski futbolcusu, kaptanı, altyapı hocası, Katalan Guardiola var. Takımın ruhani lideri, kaptanı, ismini kulübün kurucularından alan, neredeyse bu kulübün ta kendisi olan, Katalan Puyol. Takımın en yetenekli ismi, altyapıdan yetişen, Katalanca konuşan, yarı Katalan sayılabilecek ki kendisi de bundan gurur duyan Messi.

Gelelim basketbol organizasyonuna. Hemen hemen herşey aynı futbol ile. Takımın başında, önce kulubün altyapısında görev alan, sonra yardımcı hoca olan, Katalan Xavi Pascual var. Takımın ruhani lideri, asıl kaptanı, basketbol ve Barcelona denilince akla gelen ilk isim olan, Katalan Navarro. Takımın en yetenekli ismi, muhtemelen NBA'e gidecek olan, Katalan Ricky Rubio.

Ortak nokta Katalan kimliği, altyapı, ruh.



Barcelona, günümüzde hak ederek kazanmanın, emeğin, doğru yapılanmanın başarıya ulaştığını gösteren en ideal model. Hiçbir zaman Kralları olmadı yanlarında, arkalarında. Tam tersi önlerinde durdu, soyunma odalarına indi kaybetmeleri için. FIFA'nın yüzyılın kulübü dediği Real Madrid'ten belki de bu sebeplerle daha başarılı bir geçmişleri var aslında sportif açıdan. Zorla alınan Di Stefano'yu koyun kenara, geriye ne kalır acaba? Cruyff sonrası dönem, eşit şartlar içeren dönem, bir ayna görevinde bulunabilir.

Futbol takımının başında Jose Mourinho değil, Barselona sokaklarından bir adam var. Basketbol takımının başında Messina, Obradovic değil, Barselona sokaklarından bir adam var. Takımlarının en önemli oyuncuları United'dan dünya paraya gelen Ronaldo ya da NBA'den dünya paraya getirilen Kleiza değil, Barselona sokaklarından çocuklar.

Euroleague Finali izlendi bu gece. Makina gibi işleyen bir takım, sezonda tek mağlubiyeti Partizan'a, tartışmalı bir son saniye basketiyle. Her oyuncusunu rotasyona sokuyor, verim alıyor, öne çıkan tek bir isim bile yok, Navarro dışında. Amerikalılar her işi yapan, süper star seviyesinde olmayan adamlar, Basile, Grimau yıllardır burada, müthiş savunmasıyla maçı getiren adam Victor Sada, altyapıdan, Katalan.

Barcelona, futbolda olduğu gibi basketbolda da sistem takımı, isimlerin değil. Ve bu kulüp, doğru işler yapmanın, başarının anahtarını sunuyor 2 yıldır. Az biraz da olsa onlara benziyoruz ve daha çok onlar gibi olmalı, Barselonalaşmalıyız her alanda.

Hafta sonu La Liga Şampiyonu da olacaklar Camp Nou'da. Kral "mezarından çıkıp" gelse, bu saatten sonra alamaz kupayı Barcelona'dan, Puyol'un ellerinden.

2 yıl üst üste şampiyon olmayı çoktan hak etti yeryüzünün gelmiş geçmiş en güzel futbolunu oynayan oyuncular topluluğu. Bunu sadece başarılarla, kupalarla pekiştirmeleri gerekiyor, tarih kitaplarında yer almaları için. Onlar, onları seyredenlerin zihinlerinden asla çıkmayacaklar, her zaman hatırlanacaklar.

Tarihe not düşecekler bir kez daha, sonuna kadar hak edilmiş, emek verilmiş 20. La Liga şampiyonluklarını kazanmak için mücadele verecekler.

Paris'te finalden sonraki kutlamalarda White Stripes'in 'Seven Nation Army' tınısıyla başlatılan o güzel tezahürat, Camp Nou'yu da saracaktır, Oooooo sesleriyle.

10 Mayıs 2010

A. Eren Loğoğlu