20 Mart 2014

AĞUSTOSTAN MARTA: KAYIP SEZON

Görüşlerimin büyük çoğunluğu twitter mecrasında da bulunmaktadır. Derleme üstü 140 karaktere sığmayan konulara değinme amaçlandı. Galatasaray'ın 2013-14 sezonu başlangıcından bugüne nasıl gelindi sorusunun cevabını ararken yaşananlara göz gezdiriyorum.


Fatih Terim-Roberto Mancini: Sancılı Geçiş 
Nereden girelim? İlk sayfa ne olsun ya da? 2011 Mayıs nasıl? En dipten seslenelim mi? Galatasaray Ünal Aysal'ın başkanlığa seçilmesi ve Fatih Terim'in teknik direktör olmasıyla farklı bir yola girdi. Fenerbahçe'nin 3 Temmuz şike süreci futbol atmosferinin ana odak noktası haline gelince ister istemez tüm kulüpler bundan etkilendi. Suçu örtmek amaçlı görevini kötüye kullandıklarını üç yılın ardından itiraf eden TFF başkanlarının icraatlerinden biri Süper Final tiyatrosuydu. Puan silme cezası olursa FB, BJK zirveden kopmasın ve playoff mücadelesi yayıncı kuruluş Lig TV'nin azalan gelirlerine katkı sağlasın isteniyordu. Federasyonun bir başka kritik kararıysa yabancı kuralını 6+0+4 şeklinde değiştirmek oldu. Burada da hedef GS'nin ekonomik ve sportif yönden açabileceği farkı minimum seviyede tutmaktı. N'oldu iki sene boyunca? Galatasaray Fenerbahçe'ye son maçta Kadıköy'de kaybetmeyerek "İki kere Şampiyon" unvanı aldı. Yetinmedi ikinci sezonda da ligi kazandı. Üstelik bunu yaparken devre arasında dünya spor kamuoyunun gündemine oturan Drogba, Sneijder transferlerini gerçekleştirdi. Durmadı Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Finale kalıp son 20 dakikaya tur atlama umutlarını coşkuyla taşıdı. Stat ve pazarlama gelirlerinin çok iyi seviyelerde olduğu konuşuldu. Yazları Süper Kupada Fener'e top göstermedi. Durdurulamaz bir takım vardı rakiplerinin karşısında. Herkes onları kıskanarak izliyordu. Taraftar üst üste beş sene şampiyonluktan bahsediyordu, 96-2000'nin ötesine geçmekten. Koşullar uygundu ve Cimbom'un kültüründe bir düzen oturttuğu zaman başarıya erişmek vardı. TV ekranında görünenler bunlardı. Bir de arka planı vardı işin. Zaferlerin problemlerin üstünü örttüğü her yerde bilinen bir gerçekti. Aysal-Terim arasında öteden beri bir ego savaşı olduğu söylense de bir şekilde aralarındaki ilişki halının altına süpürülerek hep devam etti. Ocak 2013'ü hatırlayın. Eleman demeci. Kasımpaşa maçından sonra Terim'in rahat çalışacağı huzurlu bir ortam isteği. Kritik yemekte buzların erimesi. Ayrılık sürecini geciktirmekten ileriye gitmedi yaşananlar. Mersin maçından sonra FT TFF'ye verdi veriştirdi. Adaletin olduğu yerdeyim, kalıp savaşacağım dedi. 9 maç ceza aldı. Neyse uzatmayayım şuradan en ince detayına kadar okuyun işte. Yaz geldi. Kamplar turnuvalar vs. derken, takım Arsenal'i yenerken, birden, Dünya Kupası yolunda 4 maçı kalan Milli Takım için hocamız Terim'i istedi Demirören. Fikir kimden çıktı, ona bu aklı kim verdi bilinmez. Terim'i Galatasaray'dan çekip almanın uğratacağı tahribatı elbette hesapladılar. Ancak taraftarın gözünde Terim Galatasaray'ın hakkını gasp edenlerle çalışmaz hissiyatı vardı. Problem sezon sonu biten sözleşmesi gibi gözükmekteydi. Lige ve Avrupa'ya takımın kötü başlaması da tuz biber ekti meseleye. Mayıs'a kadar nasıl devrilmez kamyon diye düşünürken olup bitiverdi Terim-Mancini değişikliği. Tüm bunları anlatırken iki senelik başarılı sürecin yanında bir kesim Üçüncü senesine giren ve korunan bir omurgadan daha etkili, bilinçli şekilde sahaya yayılmasını ve hücum etmesini bekliyordu. Çok az da olsa homurtular vardı hocaya dair. Kadro yaşlanıyor ve mevcut yabancı kuralına göre genişletilmiyordu mesela. İdeal 11 ile geriye kalanlar arasındaki düzey uzay boyutundaydı. 2012-13'ün ikinci yarısı yakalanan ezber 11 başarıyı kolaylaştırmıştı ama üst üst iki sezon Çarşamba-Pazar maç yapacak bir takım için yerli oyuncularının fiziksel-dayanıklılık olarak düşeceği öngörülüp buna göre planlama hiç yapılmadı. Bu hataların yanına bir de kriz eklenince veda kaçınılmaz oldu. Üstelik görüntü Terim'in gitmek, Aysal'ın göndermek istediği şeklindeydi. Çok şey yaşandı. Geri dönüşü olmayan makama saygısızlık içeren ağır göndermeler içeren söylemler edildi. Yapıldı sert çıkışlar. Çizgiler geçildi. Başkan tutmak istese bile bir antrenör/oyuncu gitmek isterse gider, koymuştur kafasına bir kere. Köle değil kimse, bırakmak zorunda kalırsın. Terim gitmek istedi, başkan tutamadı. Fatih Hoca bir Galatasaray efsanesi olarak kendisine yakışanı yapmadı. Ondan daha büyük bir Galatasaraylı yoksa eğer ona uygun hareket etmeliydi. (Başkan kulüp efsanesi olmadığı için ondan böyle bir duygusal beklentiye girmeye gerek yok, yönetimsel yanlışı der geçersin ama Terim öyle değil) Kader birliği ettiği adamların bize olan öfke ve nefretini biliyordu, onları tanıyordu. Yuvasından ayrılsa bile oraya gitmemeliydi. Şike aklayanları sevindirdi. Gitti. Fatih Terim'in Hepsiburada reklamındaki "Ayağıma gelecek" notunun yanı sıra futbolculuk fotoğrafının da GS değil Adana Demirspor'dan seçilmesi özetiydi Florya'da bırakılanların. Peki ne olacaktı bundan sonra? Eylül sonuna gelinmişti. Apar topar kimi bulacaktı Galatasaray yönetimi. Ligde liderden 4 puan geride ve ŞL'de ilk maçını 1-6 kaybetmiş, toparlanması gereken bir takım vardı ellerinde. Taraftar kutuplaşmış, futbolcu karışmış, TFF istesem kupa alamazlar lafıyla kin -şike- güdüp amacını açıklamıştı. Eylül'de yabancı hoca getirmek büyük risti. Terim'in ismi ve gölgesi altında ezilmeyecek biri olsun istendi. Boştaydı Mancini. Karizması olan biriydi. Yerelde hep başarılı -12 kupa- ama Avrupa'da hiç yoktu. Burayı takımı rakibi tanıması, uzun meşakkatli bir işti, kısa vadede tutmayabilirdi. İlk tespitler böyleydi o zaman. En azından bir senelik, ligde şampiyonluk şansını devam ettirip sonuna kadar götürecek yerli antrenör gerekliliğine vurgu yapıldı. Aklıma en yatan isim Şenol Güneş'ti. 2009-11 dönemi Selçuk & Burak omurgalı Trabzon ile yaptıkları ortadaydı. 1 Lig 1 TK kazandı. (69 M 11 Y) ŞG, ülke futbolu ortamı -pis- biliyor, oturmuş kadrolarla başarıyı iyi yönetiyordu. (02 MT Terim 09 TS Yanal eseri, koruyup geliştirdi, 4231) Tanıdığı birçok isim GS'deydi. Çabuk adaptasyon sağlardı. Uyumluydu. Sevilirdi. Saygındı. Sezon sonu durumu gözden geçirilebilirdi, zorluk çıkarmazdı. Güneş krizi bitirebilirdi kısaca. Burada yerli oyuncuları baz almamın sebebi kırılganlıkları ve amatör olmaları. Yabancılar antrenör değişikliğine büyük tepkiler vermezler ve çalışmalarının karşılığı olan performanslarını ortaya koyarlar ama yerliler öyle değil. Biz Türkler romantik insanlarız deriz ya, biraz ona çıkıyor tüm yollar. Selçuk İnan'ı ele alalım. Terim'in ayrılmasından sonra "sezon sonu başarısız olsak bile suç hoca değişimine bulunur" algısına girebilir oyuncu. Psikolojik olarak bundan etkilenebilir, özel hayatına yansıtabilir bunu vs vs. Veya Terim'in disiplin içeren, otoriter, baskıcı anlayışından kurtulmanın sonucu olarak kafaca rahatlamanın etkileri formuna olumsuzluk şeklinde dönüşebilir. Bu coğrafyada yaşamamış, ülke insanının kültürel yapısını bilmeyen bir yabancı antrenörden bunları anlamasını ve çözümlemesi beklemek doğru olmazdı zaten. Sırf bu yüzden geçiş sezonu görülen ve başarı olasılığın düşük olduğu bir dönem yerli teknik adamla geçilebilirdi. Başkan gene meseleye vizyon olarak bakıp Serie A, Premier Lig kazanmış bir TD getirdi.


Yeni Dönem: Arrivederci Juventus & Batan Gemi
Devam edelim. Mancini geldi. Ayağının tozuyla gruptaki en önemli rakibimiz Juventus'tan kişisel stratejisiyle 1 puanı kaptı ve avantajı elimize aldık grupta. Sonra lige döndük. Akhisar yenilgisi. 4231: Yekta Ceyhun; Sabri Sneijder Burak; Drogba. Sabri Burak uzak forvet tercihleri; yerli oyuncuların özelliklerini, takımı ve Türkiye Ligi'ni tanımamanın cezasıydı. Misal Chedjou. Dany'den fazla ne yapıyordu? 7 milyon Euro ödendi. Genelde onu tercih etti ve sezon başından beri bek-stoper derken çürüyen Dany -geçen sezonun en iyilerinden biri- ıskartaya çıktı.  Mancini Fener'e selam çakıp -Kuyt Webo Sow (Emenike)- Kayseri'ye karşı Umut Burak kenarlar merkez Sneijder, uçta Drogba tercihiyle çıktı. TR'de bu kadar çok forvetle sahada olmak pek sırıtmaz, aksine iş görürdü. (Bknz. Gerets) Burak sol kanat ısındırma turu başarıya ulaşmayacaktı ama görünen köy-kılavuz ilişkisiydi. Deniyordu öğrenmek için. Hakkıydı. Ama lig de devam ediyordu. Zarar veriyordu bazen Drogba ama elini kalbine koyup M. Oktay selamı çakınca unutuluyordu her şey. Taraftar buradan bakardı, analizci başka yerden. Dinlendirmeyi hiç düşünmedi hoca veya Umut'u daha sık kullanıp formuna sokmayı. Üçlü savunmaya döndü bir ara. Geçişler yaptı arada. 11. hafta Kadıköy'de FB 2-0 kazandı. Fark 9 puandı. GS'nin neden ligde şampiyon olamayacağını sahadaki isteksizlik anlatıyordu. Sürekli değişen savunma kurgusu problemlerin başı gibi gözüküyordu. Bu maça kadar Saraçoğlu'nda etkili olan takımın defans omurgası hemen hemen aynıydı. 2-1 Muslera EE Semih G Zan Riera Melo 0-0 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo 2-2 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo. Fener tribünlerde yükselen "İmparator Fatih Terim" tezahüratı GS'nin üç ayda itildiği noktayı özetliyordu. Utanç vericiydi. Sivas maçına tipik 4-4-2 ile çıktı.  Elazığ maçı yayılım 3-1-4-2 (Yekta) Selçuk-Melo öne çıkıp ceza sahası koşusu yaptı. Ve sezonun maçı, Juventus geldi çattı. Galibiyet tur demekti. Juve bi' uğursuzluk-keramet taşıyordu GS'ye karşı. 1999 ve 2003'ten sonra şimdi de 2013 vakası. Üçüncü defa maç ertelendi. 1999 Öcalan yakalanma. Tarihte ertelenen ilk ŞL maçı. 2003 patlamalar. İstanbul'dan Dortmund'a. 2013 hava. Gündüz gözüyle Avrupa. İnanılmazdı. GS'nin tek avantajı teknik direktörünün İtalyan olmasıydı. Formasyon kaymalıydı. Mancini'nin herhangi bi' yayılıma bağlı kalmadan ve rakibe göre tek maç karmaşık strateji hazırlaması alkışı hak ediyordu. Galatasaray Juventus'u eledi. 10-11 Aralık olayları olarak spor tarihindeki yerini aldı. Yazıldı gerçekler. Mancini'yi getirmek ligde -ortamı takımı tanıma evresi- şampiyonlu şansını azaltsa da ŞL'de -Juve'yi bilmesi, ikincilik- gruptan çıkmayı sağladı. İtalyan teknik adamın asıl rakip Juve'den iki farklı stratejiyle iki ayrı maç oynayarak 4 puan kazanması tur atlamanın anahtarı oldu. Sneijder-Drogba vurkaç planı Melo'nun sertliği mücadele gücüne Selçuk-Riera'nın zemini -esasında futbolu- bilen -topu havadan uzun oynama- tekniği eklemlendi. Maçın iki güne yayılması koşul iş gördü. (Dirilik) 30-45 arası bizim saha solunda çim bozukluğu 45-90 arası diğer tarafın hücuma uygunluğu gibi. 70-80 arası baya bocaladık. Orada da Zan Semih Chedjou'nun savaşması ön plana çıktı. Ve beklenen Umut hamlesi getirdi galibiyeti. Aynı gol. GS yedi yabancıyla hep iyiydi. ŞL'de iki sezon üst üste Round of 16'ya kalmak ciddi başarıydı. Lucescu da 00-01 ve 01-02 sezonları ilk gruplardan çıkmıştı. Adının olduğu yerde umut vardı. Yalnızca süreklilik de değil şampiyonluk adayı Juventus'u altına alarak tur atlamak fena bi' şeydi. Tarif edilemezdi. Büyüklüktü işte, adı konan. TT Arena ya da Aslantepe şimdiden efsanevi maçlara tanıklık ediyordu. Manchester United Real Madrid Juventus. Antakyalı Gökhan Zan bitiriyordu: "Biz UEFA değil Şampiyonlar Ligi takımıyız. Aslanlar gibi bugüne geldik. Gaassaray Avrupa Fatihidir." Transfermarkt değer sıralamasına göre ŞL son 16 yapan takımlar: Madrid Barça Bayern City Chelsea United PSG Arsenal Dortmund Atletico Milan Zenit Schalke GS Leverkusen Oly şeklindeydi. GS'nin (157) elediği Juventus 335 m € ile en pahalı 9. takımdı. Büyük şoktu esasında. Napoli Benfica Porto CSKA Shaktar önümüzde yer alıp kalamayanlardı. Market GS'ye en yakın eder olan grup birincisi Atletico (255) Dortmund (294). Taraftar gözünde -büyütmeme- elemeye uygunluk verisi olabilirdi. Moyes'in United'ını isteyenler çoğunluktaydı ancak Mourinho'nun Chelsea'si geldi. Rakip isterken önceliğim takım değil görece kötü hocaydı. Conte elenmişti bir şekilde ama Mou'yu alt edebilmek için bi' TD ya işleyen model üretmeli -Pep Barça- ya da ekstra işler denemeliydi -Benitez L'pool- Mancini'nin riske girmesi gerekecekti. Mourinho'nun geçen sene Kayseri'ye gelip sevgi uyandıran hareketleri -karizma- Madrid eşleşmesinin tansiyonunu bi' hayli düşürmüştü. Kuralar çekilmeden Drogba açıklamasını yapmıştı JM, karşılama babında. Bu tür eylemler (veya akıl oyunları) Selçuk-Burak gibi oyuncularda fazla saygınlık uyandırıp -Jose'ye elendik- enerjisini törpülüyordu. 15. hafta fark 11 oldu. Avrupa'da kazanılan hava ligde kaybediliyordu. Devre arasına 8 fark ile girildi.


Devre Arası: Gençleştirme vs Şampiyonluk
Mancini takımla üç ay geçirmiş. Teşhisi yapıyor. Kadro gençleşecek. Tamam. Bütçe ne kadar? Var para deniyor muhtemelen. Tam 20 milyon Euro harcanıyor. Önümüzde Chelsea maçı, lig yarışı ve kupa serüveni olacak. Dany-Amrabat-Riera ile yollar ayrılıyor. Rüştünü ispat edememiş üç isim. Ama üçünün de ciddi yarar sağladığı es geçiliyor. Hajrovic azımsanmayacak bonservis ödenen bi' yabancı kanat oyuncusu profili çizmiyor. Yerli statüsüne de alınamıyor. Salih Dursun bir garip adam. Kimse çözemiyor Kayseri'nin pazarlama stratejisini. Ranochhia gibi Inter'den stoper geliyor sevinci kursakta kalıp Burdisso iniyor uçaktan. Telles en göze çarpan. Zaten gelir gelmez 11'de. Potansiyeli var ama daha çok toy, Ivanovic'i geçemiyor, burada büyümesi gerekecek, üstyapı izin verirse. Gündoğan Günter Oğuzhan Adili Ontivero gençlik aşısı. 18 yüzü bile görmüyorlar. Uzun vade düşünülmüş. Veysel joker rolüyle ucuza kapatılmış bir hamle görülebilir. Alınanlardan yarısından çoğunu bir kalemde silme lüksü var mı Galatasaray'ın? Bu kadar bonkör müyüz? Hazır, direk oynabilecek isimlere neden yönelmedik mesela? Ara dönem bu kadar transfer fazla değil miydi? Denge-kimya bozulacağı düşünülmedi mi hiç? Madem sistem 433 olacaktı ve kanat gerekti, Amrabat niye gitti Malaga'ya veya yerli sağ-sol uzak forvet alınsaydı ya? Sorular sorular. Bitmek bilmez, önü ardı kesilmez, tükenmez sorular. Transfer, kadro mühendisliği ucu çok açık hususlar. Salih-Hajrovic yerine Erkan Zengin, Tolgay Arslan veya Cenk Tosun'dan biri alınamaz mıydı? Onur-Olcan devre arası için imkansız isimler, onları söylemek abes olur zaten. Riera'nın futbol aklını aramadık mı Londra'da? Geçiyorum tekrar lige. 2011-12 (442) Mus-EE Semih Ujfa Balta-Engin Selçuk Melo Çolak-Johan Neco ve 2012-13 (4312) Mus-EE Semih Dany Riera-Hamit Melo Selçuk-Wes-DD B17. Yani geçmişteki başarılı takımlar genellikle omurgasını oturtmuş ve çok az değişiklik yapanlardır. Selçuk İnan, Emre Çolak, Nando Muslera, Felipe Melo, Manu Eboue ve Semih Kaya 100 maç barajını aşmış ve aşma kıyısındaki isimler. Böyle bir yapı kurmuşuz. Yaş ortalaması da görece yüksek olabilir. Kriterlerden uzaklamışız, bu demek değil ki başarısız olacağız ama ihanet etmişiz o düzene. Antep'te maça çıkıyoruz. Telles Hajrovic yetişmiyor. Fark 10. Bu arada kupa maçlarında Çok az şans tanınan Bruma wing-back oynatılırken sakatlanıyor. Çolak ön kesici görevinde. Hamit'in yokluğunda anlaşılırken değeri Selçuk'un düşüşü Alper Potuk'un nasıl elden kaçırıldığını tekrar hatırlatıyor bize. Muhtemelen Tarık Çamdal da yazılıyor aynı şekilde haneye. Zırt pırt değişen formasyon+görev dağılımları oyuncuları çok zorluyor (başı kesilmiş tavuk) ve ortaya organizasyonu bozuk bi' GS çıkartıyor. (Benzer söylemi Mourinho da yapacak Mancini'ye) İç saha maçları geliyor. Çok basit. Dörtlü savunma. Chedjou yok. Melo her yerde. Bekler önde. Rakibe baskı. Çabuk top kazan. Bolca mücadele. Son vuruş Wes'den. Sabri Balta Ceyhun. Üç fedakar iyi oyun. Yine de upgrade isteyen üç isim. İtalyan hoca kadroya rotasyonu kazandırıyor esasen. GS iç sahada kazanıyor. Ama şampiyonu genellikle deplasmanlar belirler. Erken havaya giriyoruz. Sneijder futbol kafasına-hızına uygun biri yokken kötü. (Drogba ve solda onunla uyum bir kenar forvet olmalı) Bi' de 4-3-3'ün solunda performansı düşüyor. (4-4-2 gibi) Merkez ideal ona. 15 ay sonra FB maçına verilen F. Aydınus'un müsabaka -K'paşa- önü ısınma için sahaya çıkmıyor. Yalnız ve güzel ülkemde futbol hala çim üstünde oynanıyor ama altında bir masa var. Başında da aynı aktörler yıllardır. Kalkmıyorlar oturdukları yerden. Melo'nun mevkisi değişiyor, hücuma daha çok katılıyor Brezilyalı. Ancak Ceyhun-Yekta iyi oyun okuyucu olmadıklarından pozisyon yeme sayımız artıyor. (Londra'daki Chelsea maçında stoperler arasına girip onlardan daha çok top çıkarması, sizin yapacağınız işe der gibiydi) Selçuk-Melo ikilisinin olduğu blok geçilince bizim stoper bek arasına atılan her top gol tehlikesi. Antalya maçı. (Brezilyalı etkinlik-verim düşüyor önde) TR'ye gelen yabancı TD'ler takımca topun arkasına geçmenin zararını öğrenemedi. Yerli oyuncuların pozisyon taktik bilgi disiplini sınırlı çünkü. Drogba bir sene önceki fizik gücünden bayağı uzak. Sneijder-Burak da basmayınca (433) topun arkasına geçip rakibe rahat oyun izni veriyoruz. Drogba kontrat sona erme süreci iyi yönetilmedi. Oyuncunun motivasyonu yerlerde sürünüyor. Ha gitti ha gidecek derken yararlanamıyoruz. Ligin birinci devresi Drogba'yı lüzumsuz şekilde sürekli oynattık. (Umut'a da yaramadı) Rotasyon planlama antrenörlüğün önemli bi' parçası oysa. Mourinho takımın başında olsaydı Drogba böyle takılabilir miydi diye düşünüyor insan? Futbolda moral-motivasyon gerçekten en az taktik-strateji-görev tanımı kadar önemli. Mancini Drogba'dan memnun değilse oynatmaz. Oynatıp maç içinde mutsuzsa -veya taktik- oyundan da alır. Ama bitime az kala çıkarmak da intihar.Takımın kaleci-stoper-bek/ön kesici-merkez orta saha ile topu oyuna sokarken kullandığı yerleşik bi' pas pattern hala yok long ball dışı. (Riera aranıyor Selçuk da yokken) Savunma dörtlüsünü sabitleyememiş ekiplerin başarı şansı düşük. Tandem belirsiz. Sağ bek kararsız. Muslera-Semih-Telles tamam sadece. +11 dk. uzatma oynanan ve 1-0 giden maçta üçüncü oyuncu değişikliğini kullanmadık. Kenarda Umut-Hajrovic var. Bazen antrenörler anlaşılmıyor. Özellikle maçta bir yabancı fazla oynatma hakkını kullanmayıp risk almış bir teknik adamın kenardaki kontenjanı düşünmemesi başlı başına hata. Takım geçen sezonun ikinci yarısındaki iştahından uzak. DD yürüyor. BY17-Wes kenarlarda hapsolmuş. Pres yok. Keza formasyon sorunsalı. 4312 denenmeliydi. Sneijder  çift forvet arkası. Eboue'nin ligde tercih edilmemesi de facia. (Son iki maçı 6-0 6-1 gariplik yok mu?) Geçen sezon Hamit Amrabat ile topu ileri taşıyıp -çalımla- takımı rahatlatan ender isimlerden biriydi. Kanatsız oynuyorsak -Burak Sneijder verimsiz adam eksiltememe- bekler bindirme yapmalı. Telles önlem alınmış. Sabri etli sütlüye karışmadan oynuyor sağ bekte. Katlanamadığım yerli kalite problemi varken 5 yabancıyla maça çıkılması. Kulübeden oyuna girecek olan da Chedjou, yani stoper. Strateji bile değil. Ayıp. İç-dış performans ayrımı rakiplerden biraz da. Ev Bursa-Eskişehir-BJK-Akhisar (iyi takım) deplasman Antep-Antalya-Rize-Karabük (kötü takım) Kalburüstülere karşı üstünüz içeride 4 maç 16 gol 12 puan. Ama dışarıda ölü taklidi. Oysa 20. haftada farkı 4 puana kadar indirmiştik. Kendi takımını doğru düzgün analiz etmeden Fener'in durumu -kötü oyunu- üzerinden şampiyonluk şansı olduğu -fark 3 fark 0- sanrısına kapılmak hezeyandı. Deplasmanda puan kaybedilir de bari puan almayı hak edecek takıma kaybetmeliydik. 6-0 3-0 ve gençlik aşı transfer hokkabazlığıyla -10 yeni- gelen heyecan taraftarın Mancini yanlışlarını görmesini engelledi ve boş yere umutlandır herkesi. Maç 1-1 iken bitime az süre kala iki oyuncu birden değiştiriyoruz mesela. Oyun duruyor ve hakem eklemiyor. Türkiye burası. Semih'in Chelsea maçında tercih edilmemesi -Balta- oyuncunun konsantrasyonu -güven- ciddi derecede azaltıyor ve ceremesini Karabük'te çekiveriyoruz. O kadar çok antrenör yanlışı oldu ki!


Umutların Tükendiği Yer: Stamford Bridge
İlk maçtan başlayalım. Eboue-Chedjou-Balta ve Hajrovic olağan şüpheliler olarak sezonun en kritik maçına çıkması TD'nin doğru karar verme yetisine gölge düşürdü denebilir. Semih tercihi çok tartışılırdı çünkü mevcutlar içinde en hamleli stoper ve daha dengeliydi diğerlerine göre. Keza Yekta güvenliydi, oynarmış. Mancini hatalarını anlayarak değişikler yaptı zaten ancak ilk 30 dk. da boşa gitti evimizde. Pozisyon alma becerisi tecrübeyle oluşuyor, bunu bizzat gördük. Orta yapıldığında topu mıknatıs gibi çekme. Terry Cahill ve Ivanovic resital sundu bu açıdan. Chelsea geri dörtlü yerini zor kaybederken yediğimiz gol Chedjou-Balta'nın topun nereye gideceğini sezgi zayıflığından oldu. Mourinho'nun Mancini'ye karşı büyük bi' üstünlüğü vardı. Taktiksel yönden rekabet etmemiz şarttı. Birçok sporsever Mourinho'ya karşı neden nefret içeren duygular besliyor sorusunun birtakım cevaplarına Aslantepe'de tekrar ulaştık. Deplasmanda 0-1 öne geçen takım kalecisi 15'ten bu yana zamana oynayıp 60'ta sarı kart gördü. (Inter hatırlayan?) Anadolu değil Londra'dan. Dünyanın en iyilerinden Cech zaman çalıyor. Elbette Mou'nun maç öncesi gol bulursanız soğutun -uzayan taç atışları- talimatı verdiği ortada. Gecenin tartışmasız en centilmenlik dışı hareketi Terry'nin ikinci top vakasıydı. Burak'ın gol güme gitti. Tur atlamaya giden mübah yol. JM önemli taktiksel işler de yaptı. Topun arkasına geçip boşluk bırakmamak ve kontratak düsturuydu. Çevirip açık bulamamamız da çok sinir bozucu. Hamit-Amrabat-Sabri (Madrid Schalke maçları) veya Bruma gibi adam eksilten biri olmayınca ön-orta blokları geçip pozisyon üretemedik. Skor 1-1 olup iki orta sahaları sarı kart görünce JM oyuna müdahale etti. Mikel hamlesi topa sahip olma sağlayıp -pres az- maçı bitirdi.

Şubat sonu itibariyle hiçbir yerde olmayan çıkardığım istatistikler;
Mourinho'nun iç saha Avrupa kupaları karnesi. 13 sezon 62 maç 7 yenilgi. (Üçü Porto, son 10 sezonda Inter-Chelsea-Madrid 48 maç 4 yenilgi)
Mou Chelsea ile Stamford Bridge'de 20 AK maçı 2 yenilgi. (05-06 Rijkaard Barça 1-2 ve 13-14 Murat Yakın Basel 1-2) Mission impossible.
JM'yi Avrupa kupaları evinde yenen diğer TD'ler Porto 14 maç 01-02 Del Bosque Madrid 1-2, 02-03 Markarian PAO 1-2, 03-04 Queiroz Madrid 1-3)
Mourinho'nun iç saha lig karnesi. (Benfica-Lleira hariç) 209 maç 4 yenilgi. Porto 1, Chelsea-Inter yok, Real Madrid 3 kez.
JM Porto ile ligde 40 maç 1 yenilgi (Sousa Beira-Mar 2-3) Chelsea ile PL'de yenilmedi. (74 maç) Inter ile Serie A'da yenilmedi. (38 maç)
Mou Madrid ile La Liga'da 57 maç 3 yenilgi. (10-11 Preciado Gijon 0-1, 10-11 Aguirre Zaragoza 2-3, 11-12 Guardiola Barça 1-3)

Chelsea bu sezon 13 kez ilk yarıyı 0-0 ile kapattı. (43 maç % 30 yüksek) 2014'te 14 maçın 7'si İY 0-0 bitmiş. (% 50 oha) İkinci yarı sonuç alıyorlar ya da devrenin birinde mutlaka gol yemiyorlar. Hatta öne geçtiklerinde geri düşmeleri de baya imkansızlaşıyor. Tüm bu bilgiler ışığında çıktık Londra'ya. Evinde kaybetmesi olanaksız bir adamdı Mourinho. Taraftar muazzam. Ama ortada takım namına en ufak bir kırıntı yok. Biraz Muslera çokça Melo, o kadar. Kafasını kuma gömüyor herkes. Hele Drogba. Jübile maçında. Ödülünü aldı, alkışlandı. Anlamadığım bi' nokta da bizim taraftarın Mou ve Real Madrid (CR7) sempatisi. ŞL ÇF haksızlıkla elendik. Bu sene acımadan 10 gol attılar. Şimdi gene JM karşımızdaydı. İlk maç yaşananlar ortada. İkinci maçtan önce Mancini ile yemek yemem dedi. Maçtan sonra onu zaten hiç anlamadım bir üçlü oynar bir dörtlü, Burak bir sağda Sneijder bir ortada, kafa yormadım şeklinde haddini aşan bir yorum belirtti. Akıl oyunları yapmaya bile fazla ihtiyaç duymadı. Belki planı kızdırmaktı bu sefer. Terim'e sevgiyle yaklaşmıştı. Herkese farklı. Saha içi hamleleri yine çok başarılıydı. Willian-Oscar-Hazard-Ramires akciğer timiyle savuma dörtlüsü prese boğuldu, hiç top tutamadık, tutuktuk, pas yapamadık, yaptırmadılar. Takımımızın zaafını iyi görmüştü. Tabii o bloğu hızlı geçebilsek rahat pozisyon üretebilirdik ama bu sefer de Drogba-Sneijder-Burak'ın uyumsuzluğu ve üretimden yoksun kayıpları devreye girdi. Özetle biz bu seviyenin takımı değildik. Juventus'u iki günde, kar altında eledik. Madrid dört maçta 15 gol attı. Geçen sene 3-1 öne geçtiğimizde de tur için 4-0'ı yakalayıp çok rahatlamışlardı. (Alonso yoktu) Schalke kolay lokmaydı. (Real 9 atıp eledi bu sezon) United yedeklerle çıkmıştı. (Bu sene de hali ortada) Cluj, Braga bu seviyenin takımı değil. Falan filan. Söylenecek söz çoktu, acımasız olursak. Başka perspektif de mümkün. İki senede Avrupa devlerini dize getiren bir takımımız var. İki kez gruptan çıkan. Kafa kafaya oynayan. Bizleri gururlandıran. Asla asla demedik. Dün gece hariç. Silik, karaktersiz, sanki bir devri sona erdiren bir futbol gibiydi. Kaleye dahi gidemeden elenmek yaraladı bizi.


Selçuk İnan'ın Düşüşü: Muslera-Melo In & Sneijder-Drogba Out
Galatasaray'da gelenek gibi artık. Yerli topçular yabancı hocayla iyi performans sergilemiyor. Yakın dönemde Rijkaard, Skibbe faciaları var. Kalli bile son haftalarda takımı bırakmıştı. Selçuk İnan da Güneş-Terim ikilisi sonrası Mancini ile kalitesinin çok altında bir mücadele örneği sergiliyor. Arka arkaya üç sezon çok üst düzey performans gösteren -zaten tek tük- yerli oyuncu hatırlayan var mı? Hakan Şükür 1996-00 arası her sezon aynı seviyesini korudu denebilir belki. Göreceli ama bozabilir teoriyi. Başka gelmiyor aklıma. Tugay-Bülent-Hasan Şaş-Ergün'ü düşünüyorum. Veya Rıdvan-Aykut-Oğuz-Tanju. Ya da Sergen-Şifo falan. Son 20 yılda pek yok gibi. Dört sezon art arda TR'nin en iyisi Selçuk için bi' sezon kötü oynayınca gönderilsin lobisi ayaklanıyor. Kredi tüketmek öyle kolay mı yahu? Futbol sürekli birilerinin alınıp gönderildiği bi' menajerlik oyunu değil. Yapboz ile uğraşmıyoruz. İskelet oturtmazsan kupalar gelmez. Nasıl kullanıldığına fizik durumuna sakatlığa ruh haline mental gücüne yanındakilere bağlı olarak oyuncu performansları iniş çıkış gösterir. İyi-kötü zamanlar olur. Aslolan bi' oyuncunun GS seviyesinde -liginin zirve takımı Avrupa hedefli- potansiyeli-yeteneği olup olmamasıdır. Selçuk-Burak bugüne kadarki yaptıklarıyla toplam performans olarak GS kalibresinde olduklarını ispatlamış yerli oyuncular. Onlardan daha iyisini bulmak da zor. Aydın-Emre Çolak-Sabri halen bunu kanıtlayamadılar. Zaten bu yüzden -devamlılık- ilk 11 yerine rotasyon parçası olarak kullanılıyorlar. Bunları Selçuk'un kötü oyununu veya düşen form durumunu savunma adına yazmıyorum. Mevcut bakış-mantalite rahatsızlık verici, ondan. Bi' sezon kötü oynadı diye kendini daha önce göstermiş oyuncuyu göndermezsin. Elde tut kenara çek formunu artırmaya çalış toparlar zamanla. Hakan Şükür Bülent Korkmaz ve daha kötü oynamış birçok isim takımdan ayrılsa GS tarihi şu an bu şekliyle yazılı olmazdı. İşin bir bu kısmı var. Bir de asıl değinilmesi gereken, pek irdelenmeyen kısmı. Burak-Selçuk-Arda türü başarılı yerlilerin sorunu Sneijder-Drogba benzeri yabancıların gelip onlardan çok sevilince haksızlığa uğrama hissine kapılmaları. Kariyerlerinden ötürü o yabancıların daha çok saygı görmesi, fotoğraf çekilinmesi, imza vermesi, tezahürat edilmesi, topun başına gelmesi. (Bir buçuk sezon boyunca her duran topun başına gelen ve birçok kez ağları bulan frikik ustası Selçuk için bundan feragat etmek zorunda kalmak bile başlı başına bir problem esasında.) Sen yokken biz buradaydık duygusu. Arka plana düştük endişesi kıskançlığı. Taraftar hepinizi ve totalde GS'yi seviyor. Anlamıyorlar. Muslera-Melo döneminde performansını korurken Sneijder-Drogba dönemiyle düşüş yaşamış olması bile bir mesaj içeriyor. Galatasaray'ın seçmesi gereken yabancı profili şöhreti yerlileri ezmeyecek düzeyde olan, taraftarın ona ihtimas göstermediği, her topun başına gelmeyen, alçakgönüllü, çalışkan vb. Geçtiğimiz iki sezon Elmander-Ujfalusi ile, Dany-Riera ile sorun yok. (Eboue Muslera Melo veya en uç) Ama ne zaman adı oynadığı toptan önce gelen kariyerleri ile sekiz sütuna manşet olan isimler çıktı meydana hemen gerileme başlıyor. Rastlantı görmüyorum bunu. Yerli oyuncuların mantalitesi aşağı yukarı aynı. (En çok parayı onlar alır en çok onların adı yazılır en çok onlara tezahürat yapılır en çok işi de onlar yapsın) Selçuk İnan psikolojik olarak hoca değişimiyle birlikte rahatlamış da olabilir, bir başka faktör. Bu sezon da böyle geçsin, kim ne diyecek bakış açısı. Aklını futbola vermeme, odaklanama, konstrasyon kaybı. Haliyle fiziksel çöküntü ve dayanıklılık sorunu. Üçüncü bir şık ise yoğun maç trafiği. Bu oyuncu kariyerinde ikinci kez yoğun bir lig-Avrupa macerası yaşıyor. (Geçen sezon ilkti) Performans eksilmesi son derece doğal da olabilir. Devamlı oynayan, üç-dört sezon takımlarında en çok süreyi alan ve maç sayısı giderek artan bir isimden konuşuyoruz. Sakatlık da yaşamıyor üstelik. Bunu da değerlendirmeye almalıyız onu yorumlarken. Bir başka boyut da geçen sene yaşanan Milli Takıma çağrılmama olayı. Üzerinden çok zaman geçti ve Selçuk o durumu atlattı ancak yine de ruhunda bir yara açtığını ve o günden bu yana -en iyi sezonu 2011-12 idi zaten öncesiydi- maksimum seviyeye asla çıkamadığını da söyleyebiliriz.  


Hani Mayıslar Bizimdi? Kaç 6+0+4 Kaç!
Bu sezon şampiyonluk neden önemliydi? Çünkü FB şampiyon olursa -Eylül'den beri belli- tarihinin en görkemli kutlamasını yapabilir. 2000-01 Cadde'deki Maraton canlı yayın gölgede kalır, o derece. Aziz Yıldırım'ınn 9'da 9 lafı hafife alındı. Zamanında üçte üç için de elden geleni yapmıştı. (saha dışı dahil) Gene yapıyor, çoğunu  alma niyetinde. Kongrede yeniden seçilirken "sakın şike demeyin bu sefer de" diyerek meydan okumuştu bile. Manevi olarak Fener'in şampiyonluğu bünyelerde şikenin olmadığına kanaat için bir ikna hali yaratıyor. İllüzyon aslında ama medya yoluyla bunu kamuoyuna da zerk edebilirler. Benzerini geçen sezon UEFA Kupası sürecinde yaşatmışlardı veya iki sezon önce Süper Finalde son maçı kazanmak. Biz her koşulda şampiyon oluruz mesajı. Diğer branşlar da işin bal kaymağı. Yani Yıldırım'ın uzun uğraşlar sonunda kurduğu federasyon çatılı düzenin bozulmamasına da su taşıyacak sportif başarı çarkları. Yargıtay kararı sonrası şikede ne olacağı belirsiz gözüküyor. Tam bir kaos yaşanıyor. Hükümet seçimleri bekliyor. FB Başkanı hapse gitmedi hala. Yeniden yargılama var mı muallak. FIFA-UEFA tekrar olaya el atacak dedikodusunun kazanları kaynıyor. Galatasaray'ın en kötü ikinci olması ve psikolojik manevralara hazırlıklı olması şart. Yılgınlık periyotuna girilmemesi gerekiyor. 5+0+3 de gelecek misal. Mancini kendi kuracağı takımla tam bir sezon geçirmeye hak edecek bir kariyere sahip. (Bence başarılı olamaz ama ona bu şans tanınmak zorunda) Şampiyonluk kaçarsa -ki yüksek ihtimal- dağılmamalı kadro. Yalan yazan basın devre arası dahi Semih-Burak-Drogba'yı gönderdi. Gelecek sezona dair yapılacakları (6+0+4 vs) sonra paylaşırız. Hele bir her şey bitsin. Mevcut tespit ve gözlemler de burada kalsın şimdilik.

Melo'ya saygı kuşağı olsun bu da... 

14 Mart 2014

Umudun Çocuğu

Berkin Elvan. Daha 14 yaşındaydı, ekmek almaya giderken kafasından gaz kapsülüyle vuruldu. Bir daha dönemedi evine. 296 gün komada kaldı. 15'indeydi öldüğünde. 16 kiloya düşmüştü. Berkin'in umutları ve hayalleri vardı. Sevgilileri olacaktı. Sızısı dökülecekti gözlerinden aşk acısının. İnönü'ye maça gidecekti Berkin. Sokak arasında top oynayacaktı daha. Akşam ezanıyla terli terli eve dönecek, anası onun sırtına havlu koyacaktı. Okuyacak kitapları vardı onun. Yazacakları vardı. Söyleyecekleri. Göreceği şehirler vardı Berkin'in. Üniversitede eğitim alacaktı. Yürüyecek yolları vardı. Bekleyecek durakları göğe baktığı. Berkin'in diş ağrısı olacaktı. Bir tas çorba içecekti. Şarkılar dinleyecekti daha. Mırıldanacağı türküler vardı. Islık çalacaktı Berkin. Denize girecekti koşa koşa. Boyayacağı resimler vardı onun. Yer alacağı fotoğraf kareleri. Büyüyecekti. Arkadaşlar edinecekti gezeceği. Yağmur altında ıslanacaktı. Asacağı çamaşırları vardı. Giyeceği kıyafetleri. Güneş toplayacaktı. Babasını yormamak için takacağı perdeler vardı. Geceleri dama çıkıp uzanarak yere yıldızlara bakacaktı. Çalışacaktı. Yaşayacak günleri vardı daha Berkin'in.

Herkese yetecek oksijeni vardı dünyanın. Suyu vardı herkese yetecek. Bırakmadılar sana. Çok gördüler. Elimizden aldılar seni çocuk. Katilini tanıyoruz...

***

Gözlemlerimden ve sol örgütlere dair bugüne kadar okuyup öğrendiklerimden yola çıkarak son günlerde yaşananları kaleme almaya çalışacağım.

Berkin Elvan muhtemelen Halk Cephesi (Parti Cephe veya DHKP-C) mensubu bir ailenin evladı. Tabutunun kırmızı bayrağa sarılması ve etrafında kırmızı bayraklar örgütün tören ritüellerinden. Cenazenin koordinasyonu ve organizasyonunu da kırmızı HC maskeli ekiplerin yaptığını gördük. Bunu ya aile istedi ya da aileye bu yönde baskı geldi bilemiyoruz. Cenaze aracı ve yakınları taşıyacak vasıtalar için koridor açtı, tabutu getirdi, çiçek taşıdı vs. cepheliler. Okmeydanı mahallesi örgütün yuvası zaten. Tüm duvarlardaki yazılamalardan bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Veya esnafa sorun, anlatsınlar. (Elvan ailesinin evine çok yakın olan HDP seçim bürosu pencerelerinde bile P/C afişleri mevcut, hakimiyeti anlatıyor. Bölgede HDP bayraklarının asılmasına da izin verilmiş, göze çarpıyor. İstanbul BB adayı Pınar Sağ bi' ara ailenin yanındaydı evin önündeki fotolardan bulunabilir ki kendisi DHKP-C propagandası yapmakla da suçlanmıştı birkaç sene önce)

HC'nin Berkin'i sahiplenmesi bununla da sınırlı kalmadı. Şişli meydanında planlamayı sağlayan ve sloganları yönlendiren Taksim Dayanışma otobüsüne üyeleri de çıktı, kortej mezarlığa doğru ilerlemeye başlayıp Pangaltı dönüşünde durunca. Konuşma yaptılar kalabalığa. Berkin'in ekranlara yansıyan birçok fotoğrafı -satranç oynarken vs- örgütün resmi hesaplarından biri olan Halkınsesi'nden servis edildi. Belki aileden belki okuldan aldılar, bunu da bilemiyoruz. (Berkin'in elinde sapan yüzünde kırmızı bez maske olan fotosuna dair yorum yapmak zor Gezi direnişinden mi yoksa montaj mı kestiremiyoruz)

DHKP-C'ye yakınlığıyla bilinen Grup Yorum Berkin için hemen şarkı yaptı. Yorum'un daha önce örgüt tarafından devrim şehidi olarak anılan birçok isme de türkü yaktığını biliyoruz. Sibel Yalçın bunlardan biri ve adının geçtiği park Elvan ailesinin evine de çok yakın. Keza grubun müzik çalışmaları için parkın yanıbaşındaki İdil Kültür Merkezi'ni kullandığını da söyleyebiliriz.

Bitmedi. Sosyal medyada Berkin Elvan sözcüklerini aratınca çocuğun vurulup -16 Haziran sanırım- hastaneye düşmesinden itibaren örgütün onu sahiplendiğini ve birçok kez onun için eylem düzenlendiğini fark ediyoruz.

Bu yazılanların hiçbiri Burak Can Karamanoğlu'nun ölümünü meşrulaştırmaz. (Belki de oraya lince giden kitleden bağımsız hiç yaşananlarla ilgisi olmayan bir mahalleliydi) Olayın nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Ergenekon'dan tasfiye olan derin devletin üzerine meseleyi ihale etmek aslında en kolayı ama işin bu kadar karmaşıklık içermediğini ifade edebiliriz. Cephenin yaptığı açıklamaya göre mahallede çıkan bir çatışmadan bahsediliyor. AKP'li bir grubun Kasımpaşa'dan (1453) Okmeydanı'na geldiği rivayet edildi. Ne derece doğru bilinmez ama internete düşen bir videoda meydandaki bir grubun tekbir getirdiği net duyulup görülüyor. Sosyal medyada aynı topluluğun Çeşme durağındayız beyanı var. SY Parkı'na yakın bir lokasyon ve PC ile çatışma çağrısı da denebilir buna. Yakın zamanda palalılar, eli sopalılar şeklinde tarif edilen birtakım grupların ortaya çıktığını da biliyoruz, özellikle Haziran isyanında. Provokasyon ihtimali çok yüksek. Örgütlü olduğu mahallesini ve Elvan'ı sahiplenen cephenin -ölümden iki gün sonra cenaze evinin civarına gelinmesi- böyle bir saldırıya karşılık vermesinin sebebi olarak görülebilir en basit haliyle. Bir çeşit refleks. Savunma ya da. DHKP-C'nin kullanılmasından ziyade karşıt grubun onları işin içine çekme çabasına benziyor olay bu açıdan. Çünkü örgütün buna uygun mazisi zemin hazırlıyor açıklamalara. Ancak geçmişteki örneklerden ve Dev-Sol geleneği üzerinden Berkin Elvan cenazesinin bir gün ardından gerçekleşen bu vakayı değerlendirmek çok doğru durmuyor açıkçası. P/C'nin eylemin oluş biçimini anlatarak dolaylı yoldan durumu kabul etmesi -haber yapanların başlığıydı- pek rastlanır bir yöntem de değil. Keza Cemevinden dün yapılan mahalleye saldırı var çağrısı da anlatılanlarla örtüşüyor. (Polis saldırısının Kürt gruplardan YDG-H yardımıyla bertaraf edildiği de duyuruldu) Çelişkide kalan kısım Burak'ın Kasımpaşa 1453'ün parçası olarak mı yoksa o bölgede oturduğundan ötürü mü olayların içinde yer aldığı. İntikam-rövanş duygusuyla Okmeydanı'nı şiddet nehrine ve kan gölüne çevirmek isteyenlere fırsat verilmemesi bundan sonrası için dileğimiz olabilir ancak. Polis müdahalesi -veya saldırısı- devam ederse işler içinden çıkılmaz bir noktaya da gidebilir. (Elektrikler kesiliyor düşünün) Tabii böyle bir görüntüden mitinglerde yararlanılması ve bunun sandığa muhafazakar bir yansıması olmasının amaçlanması da kuvvetle ihtimal. Tehlikeli bir tırmanış var. Gerilim kasten artılıyor seçime az bir süre kala. Psikolojik savaş hamlesi. "Oyuna gelmeyin" ve "Bu gece kötü şeyler olacak" kalıplarını sıklıkla duyuyoruz. Gezi sürecinde sokağa çıkanlar ve Berkin Elvan'ın ardından yürüyenler daha fazla ses çıkarmasın, eylem ve gösterilere katılmasın isteniyor. Korku duvarını aşmasın diye insanlar DHKP-C adıyla ürkütme gayesi var. Yüzbinler evlerinde otursun ve yalnızca oy versin tanımına sığdırma hesabı. Protesto kültürünün yerleşmemesi adına. Çekiniyorlar. Sırrı Süreyya Önder şu anektodu paylaşıyor: "Berkin'i 60. günde hastaneden atıyorlardı. Daha başka rezalet; polisler gelip gidip annesine hakaret ediyorlardı. Bu suçlar bir yere yazılıyor, bunlar hep insanlık suçları. Çocuğun yasını tutmaya gelenlere hastanenin bahçesinde gaz atıyorsunuz." Emri vereni biliyoruz. Bizzat kendisi itiraf etti.

Şuna da vurgu yapmak lazım. Burak'ı Geziciler öldürdü diye bir karalama kampanyası dolaşıyor ortalıkta. İşin getirilmek istendiği yeri en iyi özetleyen kısım sanırım. Örgüt 31 Mayıs'ta başlayan direnişe en ön saflarda katıldığı ve parkın polislerden alınmasında öncü rol oynadığı için -1 Mayıslarda alana da en kalabalık gelen grup son dönemde- teknik olarak Gezi'nin unsurlarından biri. (Örgütün dayı lakaplı liderleri Dursun Karataş'ın ölümü sonrası güç kaybettiği de dile getiriliyor keza Gezi sürecinde herhangi bir silahlı çatışmada yer almamış ve yanlış çıkarımlara  mahal vermemişlerdi) Ruhunu yansıtıp yansıtmadığıyla ilgili tartışmalar ise sosyolojik olarak onları çemberin dışına atıyor. Burada kararı kim veriyor, ruhu belirleyen ne, Gezi denilen heterojen yapıdan tek muhalif kimlik yaratmak mümkün mü gibi sorulara cevap bulmanın subjektifliği çözümsüzlüğe doğru büyük bir delik açıyor. Vicdanlara kalıyor bi' nebze.

***

Berkin Elvan. Daha 14 yaşındaydı, ekmek almaya giderken kafasından gaz kapsülüyle vuruldu. Bir daha dönemedi evine. 296 gün komada kaldı. 15'indeydi öldüğünde. 16 kiloya düşmüştü. Berkin'in umutları ve hayalleri vardı. Sevgilileri olacaktı. Sızısı damlayacaktı gözlerinden aşk acısının. İnönü'ye maça gidecekti Berkin. Sokak arasında top oynayacaktı daha. Akşam ezanıyla terli terli eve dönecek, anası onun sırtına havlu koyacaktı. Okuyacak kitapları vardı onun. Yazacakları vardı. Söyleyecekleri. Göreceği şehirler vardı Berkin'in. Üniversitede eğitim alacaktı. Yürüyecek yolları vardı. Bekleyecek durakları göğe baktığı. Berkin'in diş ağrısı olacaktı. Bir tas çorba içecekti. Şarkılar dinleyecekti daha. Mırıldanacağı türküler vardı. Islık çalacaktı Berkin. Denize girecekti koşa koşa. Boyayacağı resimler vardı onun. Yer alacağı fotoğraf kareleri. Büyüyecekti. Arkadaşlar edinecekti gezeceği. Yağmur altında ıslanacaktı. Asacağı çamaşırları vardı. Giyeceği kıyafetleri. Güneş toplayacaktı. Babasını yormamak için takacağı perdeler vardı. Geceleri dama çıkıp uzanarak yere bakacaktı yıldızlara. Çalışacaktı. Yaşayacak günleri vardı daha Berkin'in.

Herkese yetecek oksijeni vardı dünyanın. Suyu vardı herkese yetecek. Bırakmadılar sana. Çok gördüler. Elimizden aldılar seni çocuk. Katilini tanıyoruz...

07 Mart 2014

İlan-ı Su

İlk giden
ve son gelen
bahar arasına sıkışmış
bir mevsimde anlaşılır
suya duyulan özlemle
harlanan aşkın kavuşamama hali

***

Olmadan suyun kaldırma kuvveti
nasıl taşınır yaşamın yükü?

***

Her susuz geçen yaz
azalıyor ömrüm
yudum yudum yaklaşıyorum
beni bekleyen kış ölümüne

***

Rüzgar
omzuna ve saçlarına dolandığında
suyun en güzel şekli belirir sırtında

***

Yer ve gökyüzüne
can veren suya
her dokunduğumda
hatırlıyorum seni

***

Pencereden odaya düşen
kar tanelerini biriktirdim
suya dönüşürler belki diye

***

Göz yaşının
acıyı dindiren bir yanı var
suyun ağız boşluğuna süzülüp
öpücük tadı bırakmasında

***

Buz tutmadan
veya buhar olup uçmadan
yakalamak suyu
doya doya içmenin sarhoşluğuyla

***

Çocuklukta edindim
suyla oynarken mutlu olmayı
sınırsız bir ülkenin toprağına
sevda aşılarken

***

Uyandım
rüyadan kalma bir doz sersemlikle
boğazımda hafif bir yanma
ve çokça kuruluk hissi var
suya muhtacım

***

Anlarım aslında
hüznün suyla yıkanmasından gelir büyüsü
oysa mutluluk her seferinde sana çıkar
anlatamam


Eren Loğoğlu