31 Mayıs 2009

Nadal'dan Veda



2009, Real Madridliler'in yılı değil, bu iyice netleşti.

Amcası Miguel, bir FC Barcelona efsanesi, Rüya Takım üyesi olmasına rağmen, Rafa, sıkı bir Real Madrid ve Mallorca taraftarı, şampiyonluk kutlamalarına katılacak türden. İlginç ve Rafa'yı sorgulatan olaylardan biri de budur kanımca. Benim amcam Bülent Korkmaz olacak ve gidip Fenerbahçe'yi tutacağım, karakter ya da zihinsel sorunum var demektir, hastaneye yatırılmam ve çıkarılmamam gerek oradan.

Madrid yanlılarının önünde, toprak kortta Federer'e kaybeden Nadal, aslında yenilmez olmadığının sinyallerini vermişti.

2008 yılını domine eden, 2009 yılına da Avustralya Açık Zaferi'yle başlayan Nadal, Roland Garros'a 4. turda veda etti. Mert Ertunga'nın tanımıyla Soderling'in oyunu, İspanyollara ters gelen türdeydi, tempo vermemek açısından. NBA Doğu Konferans Finalleri'nde Orlando Magic'in Cleveland Cavaliers'a ters gelmesi gibi bir durum yaşandı da denebilir.

Şimdi Nadal'ın önünde, kariyerinde 1 defa -2008- kazanabildiği Wimbledon ve hiç kazanamadığı US Open turnuvaları var, geriye kabus gibi bir sezon bırakmış olabilir. Sezonu Nadal için kabusa çevirmek adına, herşey Federer'in lehine görülüyor. Nadal'ın elenmesi motivasyonunu çok iyi kullanarak, avuçlarına altın tepside gelen Roland Garros'u kazanma fırsatını tepmemeli. Böylelikle 4 Farklı Grand Slam'i de kazanan -Career Grand Slam- 6. Tek Erkekler Tenis Oyuncusu olabilir. Diğer oyuncular, Fred Perry, Roy Emerson, Don Budge, Rod Laver ve Andre Agassi'ydi. Laver bunu 2 defa, Dodge 1 defa aynı yıl -Grand Slam'ın asıl tanımı- yapmayı da başardı. Federer, 2 Grand Slam Turnuvası daha kazanırsa, 13 olan bu sayıyı 15'e yükseltip, Sampras'ın 14'ünü de geride bırakacak.

Nadal, kimilerine göre Federer'den daha iyi görülse de, Federer'in 2005 - 2007 yılları arasında yakaladığı dominasyonu -üst üste 10 Grand Slam Finali ve 2004 Wimbledon'dan günümüze hala devam eden üst üste 19 Grand Slam Yarı Finali rekorları- yakalayamadı, üstelik de bunu kendi kortunda, var olduğu yerde kaybetti. Sadece 2008 yılında dominasyon sağlayarak ve 6 Grand Slam kazanmışken, gelmiş geçmiş en iyi tenis oyuncusu övgüsü alması zaten haksızlıktı, Laver, Sampras ve Federer'e.

Federer, Nadal'ın olmadığı bir ortamda şansını iyi kullanıp French Open'ı kazanmış olmakla, üç farklı -toprak, çim, sert- zeminde kazanan oyuncular listesine de dahil olup, tartışmasız, gelmiş geçmiş en iyi tenis oyuncusu olarak anılacak.

Bu istatistikleri belki de 1968 sonrası -Open Era- ve öncesi diye de kategorize etmemiz gerekebilir tenis tarihi açısından.

http://www.atpworldtour.com/tennis/5...ngles&x=24&y=9

Federer'in Roland Garros performansına da dikkat çekmek gerekir, Nadal'ın elenmesinden sonra. 2008, 2007, 2006'da Final'de, 2005'te Yarı Final'de Nadal'a, 2004'te R32'de Kuerten'e -3 defa Roland Garros Şampiyonu- elendiğini unutmayalım.

http://www.atpworldtour.com/tennis/5...gles&x=22&y=11

Federer'in Wimbledon'ı Nadal'a bırakacağını sanmıyorum bu sene.

Ek olarak, Ivanovic de beklentilerimi karşılıksız bırakmayarak, 4. turda veda etti Roland Garros'a, sert düşüşü devam ediyor.

31 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

30 Mayıs 2009

Üçlemeyi Ölümsüzleştirme

Camp Nou'da fotoğraf çekimi vardı dün.



Takım halinde...



Liderler -Sportif direktör Beguiristain, Teknik Adam Guardiola, Başkan Laporta, Kaptan Puyol-



Teknip Ekibin Üst Kademesi -Pep, Vilanova-



4 Katalan -Xavi, Iniesta, Valdes, Puyol-



Altyapıdan A Takıma yükselenler, La Masia -Xavi, Iniesta, Valdes, Puyol, Messi, Bojan, Pique, Busquest, Pedro, Victor Sanchez, Jorquera, Xavi Torres, Muniesa-

30 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

29 Mayıs 2009

Triplete | Copa, LLiga, Champions | Visca el Barça, Visca Catalunya!



Teşekkürler Johan, sen, sen herşeyi yaratan.

Katalanları bir araya getiren en güzel olgu F C B a r c e l o n a, sarı & kırmızı bayraklar ve Katalanca marşlar -El Cant Del Barça- eşliğinde kazandı Roma Zaferi'ni. Daha önce de Londra ve Paris'te gerçekleşmişti hayaller, başkent büyüsü devam ediyordu. Sıra 2010 Madrid'dedir öyleyse demenin tam zamanı.

Formasında UNICEF yazanlar, çocukları sevenler, çocuk olanlar, İspanya İç Savaşı'nda faşizmin karşısında mücadele verenler, Katalunya İspanya değildir diyebilenler ve güzel oyun izlemek isteyenler, oyunu şiirleştiren Katalan çocuklarının kazanmasını istiyordu yeryüzünün her bir yanında.

Zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayanlar, bir şafak vakti karanlığın kenarından toprağa basıp doğruldular. O tarih, Katil Franco'nun takımında oynamam diyen ve belki de bu söylemiyle Barça'dan zorla kopartılan Di Stefano'ya gönderme yapan 'Sarı Fare' Johan Cruijff'un FC Barcelona'ya imza attığı 1973 yazıydı. O imza sadece bir kağıt parçasına, sözleşmeye, futbol oynamaya dair atılan bir imza değildi. Belki de Real Madrid'e el koyup, kulüp başkanlığına da Santiago Bernabeu'yu getiren Franco'nun ölümüne sebep olan ve FC Barcelona'nın, onların kaderini değiştiren bir simgeydi adeta.

Barça'nın 3-0 kazandığı bir kupa maçının rövanşında Franco'nun tehdit ve emirleriyle 11-1 yenilmek zorunda kaldığı Real Madrid günleri, orta saha çizgisini geçen Barça'lı oyuncular için ofsayt bayrağı kaldırılan günler geride kalmıştı.



Geride kalan günleri unutmadan, önüne bakanların, takımı Katalanların, Katalan Takımı FC Barcelona, tarihin en güzel oyun oynayıcısı, hak ettiklerini birer birer aldı. Tarihi bir üçlemeye imza attı.

Önce Lineker'in neferi olduğu Katalan Ordusu, Madrid Kapısı'na dayandı;

Onlar, futbolu Lorca ya da Alex Susanna şiiri gibi oynayanlar, ritimsel, paylaşımcı, isyankar, sanatsal bir algıyla tekdüzeliğinden sıyrılıp düzenin farkı yaratanlar, Onlar, Madrid kapısındaydı o gece. Johan'ın öğrencisi Pep'in saha dışı, Katalan Bayrağı'nı kaptanlık bandında taşıyan ve golü attığında Barselon sokaklarından kopup gelen 18 yaşında gözü yaşlı genç coşkusuyla sarı kırmızı bayrağı, binlerce Krallık yanlısına sallayan, ismini kulübün kurucularından birinden alan Kaptan Puyol'un, Saforcada'nın saha içi önderliğinde çıkıyorlardı savaş alanına. Katalan çocukları Pique, Xavi, Iniesta, Victor da arkasında dizilmişlerdi komutanlarının. Arjantin'den, Brezilya'dan, Venezuella'dan, Bolivya'dan, Küba'dan gelen çocuklar da vardı içlerinde, Afrika'dan katılanlar da, Fransız futbol devrimcileri de.

Rekabetin tarihini yeniden yazan Katalan takımı, FC Barcelona, gelmiş geçmiş en güzel futbolu oynayan takım, Gaudi'nin eşsiz eserleriyle dolu kıyı şehri Barselon'a, evlerine dönüyorlardı. Ellerinden Franco zoruyla alınan Di Stefano'ya, şampiyonluklara, kupalara, öldürülen kurucularına, susturulan dillerine, tanınmayan özgürlüklere inat Katalan ruhunun verdiği mücadele gücüyle Hollanda tekniğini birleştiren bu Johan yapısı, en özel hediyesini demokrasi ve futbol olarak sunuyordu İspanyol halkına.

Kubala'yla, Johan'la, Pep'le büyüyen Katalan çocukları haykırıyor o güzel türküyü 74'ten beri, La Rambla'da, Cartier Gothique'da, Camp Nou'da, Barselon'da.



Sonra Londra kuşatması, Iniesta'nın zafere kaçışı;

1992 yılında FCB, o zamanki adı European Cup olan şimdinin Şampiyonlar Ligi'ni kazanmıştı, Koeman'ın uzatmalarda attığı golle. O gün Guardiola 10 numara ile sahadaydı, dün ise Teknik Direktör olarak saha kenarında. Barcelona'nın futbol kapitalizminin çarklarına çomak sokmasının en güzel örneğidir bu durum. Altyapıdan bir çok oyuncunun da A takımda yer alması bir başka geleneklerine bağlı olma getirisidir. Formasına reklam almaması, aldığında ise bunu bağışa dönüştürmesi bambaşka bir endüstriyel futbol bakışının da olabileceğinin temsilciliğidir. Bunların yanında dönemin en iyi oyuncuları hep Barcelona'yı tercih eder, tarihinin ve sağladığı aidiyetin de etkisiyle. Cruyff, Maradona, Romario, Ronaldo, Rivaldo, Ronaldinho ve Messi, son 30 yılın tartışmasız en büyük oyuncularıdır. Bu noktaya kadar anlattıklarım dışında kalan, Camp Nou'un görkemli yapısı, kulüp yapısı, sanatın şehri olması, renkleri ve forması, Katalan Milli Takımı durumu, faşizmin karşısında yer alan tarihi konumu, futbol oynayış şekli, oyuna kattığı estetik gibi pek çok farklı olay Barça'yı sevme nedenlerinin başında gelir.

Dün tüm bunların ekseninde ya da değil, kaleyi bulan şut olmadığında, FCB taktiksel olarak kilitlendiğinde dahi, çocukluğundan süregelen Barça sevgisi olmayanların bile gol atmasını istediği bir takıma dönüşüvermişti Barselon. Katalan olmuştu kitleler. La Liga'da 100 gol atmış, ezeli rakibini paramparça etmiş, Bayern ve Lyon'u da paçavraya çevirmiş olması, gelmiş geçmiş ve belki de gelecek en güzel oyun oynayıcısı olarak hak edilen bir Şampiyonlar Ligi Finali'nde yer almaları isteniyordu. Guardiola'nın gol sevincindeki haline benzer durumlar yaşattı insanlara, pek çok farklı coğrafyada.



Daha sonra Kral Kupası'na geldi sıra;

Kral'ın elinden alınıyor olması, ismi, Katalanlar için bu kupayı çok değerli kılıyordu ve Onlar, bir Kupa Takımı olan Barça'nın yine zafere uzanacağına inanıyorlardı Kral'ın önünde, seyrinde. Sallanan sarı - kırmızı Katalan bayrakları, Barcelona formasının kendisi, Onlar'ın sesi, kulağı, eli olabilmenin adı Barcelona'nın sahadaki varlığı, Puyol'un et kemik hali, mücadelesi, bu inanışı anlatıyordu İspanya'ya.

Katalanlar, bir kez daha alın teriyle, hak ederek, tırnaklarıyla toprağı kazıyarak, oyunu en güzel şekliyle oynayarak, ezeli rakibi gibi Krallık, Franco yardımına gereksinim duymadan, yeni bir kupaya, 25. Kral Kupasına uzandılar.



7 Mayıs'ta 27 Mayıs için şunları yazmıştım, çoğu öngörüm gerçekleşti;

27 Mayıs'ta Henry oynarsa FCB öndeki ve arkadaki 3'lüsünü ideale yakın şekle getirir. Sir Alex Ferguson, Arsenal maçında başarılı olan Rooney, Ronaldo, Park 3'lüsü önde Fletcher, Carrick, Anderson 3'lüsü arkasında şeklinde oynatabilir Guus'dan da esinlenerek. Tabi cezalı Fletcher yerine Scholes oynar eğer bu yapıya devam ederse.

Şöyle;

O'Shea---Ferdinand---Vidic---Evra
----Fletcher---Carrick---Anderson-
------Park------------Rooney-----
---------------Ronaldo------------

Manchester United'in sezon başından beri oluşturduğu yapıda ise, Ronaldo Park'ın yerinde, Berbatov da Ronaldo'nun yerinde oynuyor. Tevez ve Giggs sürprizlerinin olacağını sanmıyorum, daha çok Premier Lig'deki görevleri gibi ateşleyici olması amacıyla 2. yarı oyuna dahil edileceklerdir.

Barça'nın ritimsel oyununu oynamaması için Chelsea benzeri bir orta saha yapısı çok önemli. Fizik gücü çok yüksek, tempolu, baskı yapabilen, sert oynayabilen, hamlelerinde çevik davranan 4 oyuncu vardı Chelsea'de. ManUtd'de ise Scholes, Park, Carrick, Anderson, Hargreaves, Giggs arasında seçimde bulunacak Ferguson. Carrick dışında hiçbir oyuncu fizik güç olarak Chelsea'li oyuncular kadar Barça ritmini bozabilecek düzeyde değil. Mücadele gücü yüksek Anderson ve Park, Carrick'e yardımcı olabilir bu anlamda, bu yeterli olur mu, sanmıyorum.

ManUtd'nin başarısının altında yatan 3 temel sebep var, ilki savunma oyuncularının kalitesi ve uyumu, buna kalecileri dahil. 2. ise Rooney, Ronaldo ikilisinin özel becerileri ve süreklilikleri. Bir de pek çok başarılı takımın aksine Liverpool ile birlikte çok iyi uzun top oynayarak, orta sahayı hızlı geçmeleri. İlginç olan, Barça'nın ritmik oyun sistemini bozmada önemli olanın rakip savunmacılardan ziyade, savunmanın önünde oynayan orta saha oyuncularının ve beklerin performansına bağlı olması. Rio ve Vidic'in bölgesine gelene kadar zaten golü yaratmış oluyor Xavi ve Iniesta, önde onların ceza sahasına girişlerinin kesilmesi gerek Londra'da olduğu gibi ya da Messi ve Henry kanallarının Bosingwa ve Cole, Malouda gibi oyuncularla kesilmesi. Barça için maçı kolaylaştıracak olan ceza sahasına daha çok girme şansı olacak Chelsea maçına göre ama o bölgede daha sert karşılanacak, bu da çoğu zaman geç kalınmış ya da cezalandırılmış hamle demek. ManUtd dünyanın en iyi geri dörtlüsüne sahip olmasına rağmen bu Barça'nın oyun anlayışını bozmayacak, gol atmasını zorlaştıracak sadece, kaleyi bulan şut sayısı artacak, ceza sahasının içine daha çok girecektir Barça ki bu da kanımca maçı kazanması anlamına gelir.

Eğer Berbatov'suz bir kadroyla oynarsa Ferguson, Toure öne kaydırılır ve Barça, öndeki ideal 3-3'lüsüne kavuşur, Henry de düzelirse, bu maçın kağıt üzerinde bitmesi anlamına gelir. Solda Rooney, sağda Ronaldo yerine Park olması yani Berbatov'suz düzen, Barça'nın işini daha da kolaylaştırıyor. Sol Sylvinho, sağ Cacares, merkez Puyol ve Pique'den oluşma şansını yakalıyor böylelikle. Bunun sebebine gelince, Park'ın karşısında Puyol'u oynatmaktansa Caceres'i oraya alıp Puyol'u Ronaldo-Rooney işbirliği arasına daldırmak çok daha mantıklı olacaktır. Maçın ilk 11'leri belli olduğu an, belki sahaya çıkma anına göre, rakibin zaaflarından faydalanma uğruna, saha dizilişlerinin değişebileceği kadar ilginç bir maç bizi bekliyor.

Şöyle;

Caceres---Pique---Puyol---Sylvinho
---------------Toure--------------
-------Xavi-----------Iniesta------
--Messi------------------Henry----
---------------Eto'o---------------

2004'de oluşturulan Ronaldinho'lu yapının, Ronaldinho eksenli zayıflamasından sonra, Messi'ye bağlı bu yapının da kaç yıl görebileceği, aklımızı kurcalayan en geleceğe dönük soru olacaktır.

27 Mayıs, Katalan Bayramı olsun. Puyol'un ellerinde arşa yükselen kupa, Katalan bayrağıyla sahada atılan tur, Pep'in gülümseyişi, görür gibiyim, az kaldı.



27 Mayıs'a dönecek olursak;

Pep, Berbatov'un oynayacağını düşünerek, Caceres riskine girmedi, Toure'yi geriye çekti ve onun bölgesine Busquest'i koydu. Maça olağanüstü bir özgüvenle başlayan United, Sir Alex Ferguson'ın baskın planını başarıyla uyguladı aslında ilk 10 dakika. Barça sahasından çıkamadı, pas yapamadı ama o bahsettiğim United'ın orta saha zaafiyeti sebebiyle Iniesta, Chelsea maçlarında hiç yapamadığı bir şeyi gerçekleştirip, topla ceza sahası önüne kadar gelip Eto'o'nun önüne ara pasını gönderdi, Eto'o da kanımca bu sezonun en iyi savunmacısı olan Vidic'i çalımlayıp golü attı.

Maçın seyri, bu golden sonra tamamen değişti. Barça, beklendiği gibi ayağa yerden paslarla hücuma çıkmaya başladı. Özellikle 45 - 60 arası, sezonun özeti gibiydi, kaçan goller, organize üçgen hücumlarla sağ koridordan akan bir oyun, Alves formatında bir Puyol. 70. dakikada Barça klasiği bir Xavi pası ile Messi'nin kafası buluşuyor ve maç sonuçlanıyordu bu fotoğrafla.



Barcelona'nın futbol modeli ne idi bu sezon diyenler için;

FC Barcelona / 4-3-3

Kaleciler: Valdes, Pinto
Savunmacılar: Caceres, Pique, Marquez, Puyol, Sylvinho, Milito, Dani Alves, Abidal
Orta Saha Oyuncuları: Xavi, Gudjohnsen, Iniesta, Keita, Toure, Busquets
Forvetler: Eto'o, Messi, Bojan, Henry, Hleb, Pedro


Akıl futbolunun, pas akışkanlığına dayalı oyunun en sanatsal temsilcisi Katalanlar. Şiir gibiler, estetik kaygıları yüksek davranışlar içindeler. Başarıya giden en kısa aynı zamanda da en zorlu yolu sunuyorlar bize. Xavi, Iniesta gibi oyuncuların bu erişilmez düzeye gelmesinin yıllar aldığını rahatlıkla söyleyebilirim, Barça'yı çok uzun zamandır takip eden biri olarak. Xavi de, Iniesta da gökten zembille inmedi, astronomik bonservis bedelleriyle transfer edilmedi. Emeklerinin, kendi yetiştirdikleri oyuncuların bu emeklerin karşılığını vermesini sabırla bekledi Barça altyapısı. Potansiyel görülen oyuncuların üzerinde uzun süreler durulması gerektiğini anlatıyordu bu anlayış. Altyapı konusuna değinmeden Barça'nın saha içi taktiksel başarısından söz etmek yersiz olurdu.

Sezona, altyapı hocasını, 90-94 arası büyük başarılar kazanan Rüya Takım'ın da parçası olan eski Kaptan Pep Guardiola'yı göreve getirerek başladı Barcelona. Takımdan ayrılanlar Ronaldinho, Deco, Belletti, Zambrotta'ydı. Performansı düşenler ve bekleneni veremeyenler, takımın belirli bölgelerini sekteye uğratanlar düşünülmemişti kadroda. Ronaldinho örneğini çok iyi incelemek gerekir. İlk geldiği zaman ile ayrılırken ortaya koyduğu fiziksel görüntü arasında Laurel ve Hardy kadar fark vardı, biraz da mübalağa edersek. Son yıl takıma çok büyük zarar verdi bu fiziksel düşüşü. Rijkaard O'nu zaman zaman şöhretinden dolayı oynatmak zorunda kalıyor, oynadığında ise takım zarar görüyordu. Henry'nin sahada olması gereken zamanlardan kullanıyordu Ronaldinho ve yine şöhretli olan Henry bundan çok rahatsız oluyor, istenen performansı sunamıyordu. Ronaldinho artık adam geçemez hale gelmişti, 3 yıl önce birisi böyle bir şey söylese yerküre üzerinde inanan bir insan bulamazdı herhalde. Neyse ki Milan'da eski hali kadar olmasa da, belli bir düzelme gösterdi fiziksel anlamda ancak körelmeye de başladı yetenekleri. Benzer bir süreci, üzülerek söylemeliyim ki Lincoln yaşıyor, müdahale edilmez ve oyuncu kendine bakmamaya devam ederse, daha vahim durumlar karşımıza çıkabilir. Beklenen performansı bir türlü sergileyemen Deco da, isminden dolayı, kimi zaman Xavi ve Iniesta'dan rol çalıyordu. Rijkaard, bazı maçlar üçünü bir arada da oynattı ve Xavi'nin savunma derinliğine geldiği bu anlayış, verimini çok azalttı. Üçünün bir arada oynaması, takımda her maç yer alması elzem olan Toure'nin kesilmesi anlamına da geliyordu. Bir de tipik sağ bek sorunu vardı Barça'nın, Zambrotta tutmamıştı o bölge için.

Ronaldinho'nun isminden kurtulan Barcelona takımı Messi'nin üzerine kurdu bizim coğrafyanın tanımlamasıyla. Henry ayrılmaktan vazgeçti böylelikle, ilk 11'de yeri garanti gibiydi. Sağ bek için bölgesinin en iyisi ve La Liga oyuncusu Dani'yi aldılar, Xavi ve Iniesta'nın yanına yardımcı olarak Keita'yı da kattılar kadrolarına.

Önceki sezonun analizini, bu kadar doğru yapan ve eksiklikleri mükemmele yakın tespit eden ekip 2 kişiden oluşuyordu, Guardiola ve Sportif direktör Beguiristain. Aslında Rijkaard'dan kalan anlayışa ve takıma -2 La Liga, 1 CL kazanmıştır o takım da- Pep sihirli değnekle dokunmamıştı. Çoğu zaman müdahale dahi etmeden, takımı kendi haline, sistemine bırakmış, değişen ve yağlanan dişliler sayesinde sistemin çarkları sorunsuz dönmeye başlamıştı, mesele bundan ibaret.

-------------------Valdes-----------------
Alves-----Pique-------Puyol-----Abidal
-------------------Toure-----------------
------------Xavi----------Iniesta--------
------Messi---------------------Henry----
-------------------Eto'o-----------------

4-3-3 formasyonuyla, kısa ayağa paslarla, üçgenler kurarak, daha çok kendi sağ, rakibin sol bölgesinde oynuyorlar oyunu. Barcelona'yı Dünya Futbolu'nda konumlandıran, en belirleyici fark, savunma oyuncularının, en az orta saha oyuncuları kadar pas, top sürme gibi teknik özelliklere sahip oluşları. Savunma oyuncularının çok sert, markaj yapabilen, Rugby oyuncuları gibi fiziksel görünüme sahip olmadığını ve bunun Barça özelinde bir tercih olduğunu belirtmeliyiz. Cruyff'un futbol felsefesinde bu konu çok önemli.

90'ların başından itibaren ayağa oynayabilen ama savunma yönü kusurlu oyuncularla oynadılar bu oyunu. Guardiola, Nadal, Koeman, Popescu, Frank De Boer ilk aklıma gelenler. Pozisyon alma bilgisi çok yüksek olmasına karşın, Nadal'ın 1-4 Mallorca maçında düştüğü durumları, Popescu'nun ve Frank De Boer'in yaşlarının da etkisiyle oluşan yavaşlıklarının doğurduğu sonuçları hatırladıkça, Barça'nı bu riskli savunma seçimlerinin çok cesur ve sistemin her ne koşul olursa olsun sarsılmaz parçası olduğunu görebiliyorsunuz. Pas yapmak ile Barcelona'nın pas yapması arasında da ciddi farklar var. Valdes oyun başlatırken kanatlara açılan merkez savunmacılar, topu takım arkadaşına verdikten sonra, onun pasını tekrar alabileceği bir açıya koşu yapıyor yani süreki hareketli oluyor pas veren oyuncu. Bunu o kadar iyi yapıyorlar ki, topu çoğu zaman kaptırmaları söz konusu olmuyor, dikine oynamak dışında.

Bir başka özellikleri hücum bölgesindeki üçlünün yer değiştirmeleri. Bir deplasman maçında öne geçtiklerinde ortaya Messi'yi alabiliyorlar, hızından yararlanmak için ya da oyunun sıkıştığı anlarda Henry'yi de ortaya çekip, Iniesta'yı Henry'nin bölgesine kaydırabiliyorlar, bu tür esneklikler de sağlıyor, çok yönlü oyuncuların olması. Skibbe'nin temel futbol felsefesi de Barça'yla örtüşüyor. Barça'nın kusursuza yakın ama kusursuz olmayan sisteminin şöyle bir kusuru var. Oyun felsefesi pas üzerine kurulu olduğundan bu oyunculardan bazıları olmadığında sistem sekteye uğruyor, Barça gibi pas yapmak hususunda alışkanlıklar yaratabilmek çok önemli. Busquets, Keita, Gudjohnsen, Bojan oynadığı zamanlar, sistem sınırlı bir şekilde işliyor, bu oyuncuların yetenekleriyle sınırlanıyor kısaca. Aynı sorunu Galatasaray da yaşadı bu sezon, Skibbe'nin teoride kalan anlayışı, sakatlıklarla baltalandı, sistemin alışkanlığa dönüşecek kadar yoğun uygulamalar gerektiren temel oyuncu bütünselliği bir türlü yakalanamadı. Skibbe'nin düşüncesi doğru, uygulama alanı yanlıştı, temel futbol eğitimi yetersiz olan Türk oyuncularla Barça'nın futbol felsefesini birdenbire oturtmaya çalışmak intihardan da öte birşey olacaktı.

Küçük bir zaafiyeti daha var Barça'nın aslında iki. İlki sol bek bölgesi, CL Yarı Final ve sondan bir önceki Villareal maçlarında haksız olsa da pozisyon hatalarının kurbanı olmuştu Abidal. Barça sezon başında bu bölge için yaşlı Sylvinho dışında bir başka alternatif düşünmeliydi. Yine sezonu sakatlıkla geçiren Milito için de bir alternatif, en azından altyapıdan çıkarılabilirdi, Caceres'i sezon içerisinde tercih etmelerine rağmen, kritik noktada O'na güvenemeyip, geriye Toure'yi çekmek zorunda kaldılar bu alternatif olmadığından ötürü. Diğer zaafiyet ise kaleci Valdes'in değişkenlik gösteren performansı. Barça yıllardır bu duruma aldırmıyor, Casillas'ın ilk çıktığı zaman yediği hatalı gollere -Elber Bayern CL maçı- rağmen bu noktaya gelmesi, onlar için iyi bir örnek ve Valdes, vasat üstü haliyle bu bölgede idare edelim yeterli mantığının bir ürünü. Ayrıca Katalan ve altyapıdan gelme, kolay harcanmıyor bu sebeple. FDD söylemini duyar gibiyim.

Bir artısı da şu oldu Barça'nın. Xavi ve Iniesta'nın arkasını toplayan Toure, en iyi sezonunu geçirdi ve yeni Patrick Viera olma yolunda önemli bir adım attı. Eto'o'nun performansı da ilgi çekici bu sezon. Eto'o ilginç bir santrafor, dünyanın en iyisi kesinlikle değil, -Zlatan, Torres, Drogba varken- aslında bu pas akışkanlığına uygun da değil pas yüzdesi diğer oyunculara göre düşük ancak çok hareketli oluşu, gol sezgisi, belli bir seviyedeki tekniği, çabukluğu, süpriz sayılmayacak sert şutlarıyla sistemi tamamlayan farklı bir parça gibi. Son haftalarda düşüş gösterse de vazgeçilmez.

Pas sistemini işleten ana damarlar Xavi ve Iniesta. Xavi'nin sağ bölgede pozisyon oluşturabilmek için sayısız kez Alves ve Messi'yle paslaşabilmesi, aynı şeyi Iniesta'nın Henry'le sol bölgede gerçekleştirmesi, damarların beslenmesini sağlıyor. Dikkat edin, 3. bir isim yazmadım sol bölgeye, Abidal, sol bek, zaman zaman katılsa da hücumlara daha çok geride kalmayı tercih ediyor, Alves'in aşırı çıkışlarında geç geri dönme olasılığına karşı kaymalı bir 3'lü savunma Pique - Puyol - Abidal şekline geçebiliyorlar. Tabii bu sistemden daha çok önlem nitelikli bir durum ve çok karşı karşıya kalmıyor bununla Barça. Alves'in yeri geldiğinde sert, kavisli ortalara başvurduğunu da hatırlatalım.

Barça'nın daha çok kontratak üzerinden gol yeme olasılığı yüksek olduğu için savunma oyuncuları da hamleli ve çabuk oluyor aynı zamanda. Puyol, bunun en iyi örneği, kendisinden fiziksel olarak üstün oyuncularla bile kora kor mücadele edebiliyor, hava topu kazanabiliyor.

Sistemin değişmezlerinde biri de 4'lü savunma, 2 bek, 2 merkez savunmacı seçimi. Oyun içerisinde top Barça'dayken 2'ye düşüyor bu sayı ve öndeki bloğa kayıyor oyuncular hücum yerleşkesi oluştururken;

---------Pique------------Puyol-------
Dani-------------Toure----------Abidal
----------Xavi----------Iniesta-------

Top rakipteyken ise;

Dani------Pique-----Puyol-------Abidal
------Xavi-----Toure-----Iniesta------

şeklinde bir alan paylaşımına giderek, daraltma sağlıyorlar. Rakibe önde basma gibi bir olgu asla yok, geride alanını bekleme ve basketbol tabiriyle pas arası yapıp kazanılan topu tekrar atağa dönüştürme eğilimi var bütün oyuncularda.

Barça savunmasının bir başka farklı yönü, ceza sahası içinde de alan savunmasını tercih etmesi. Adam markajı yapmıyorlar diğer takımların aksine. Duran toplardan gol yeme oranını azaltacağına inanılan bir düşüncenin ürünü bu da, çok faydalı olduğu söylenemez, geliştirilmesi gerekiyor oyuncular ekseninde.

Sisteme asıl farkındalık katan, estetik sağlayan ise Messi. Topu ayağına yapıştırıp herşeyi yapabilen bu büyücü, rakip savunmaların düzenini paramparça edebiliyor bir hareketiyle. Ters ayaklı olma -sağ bölgede sol ayaklı oynatma ritüeli- avantajına içeri doğru kat ederek çok iyi kullanıyor, şut konusunda bu yıl çok geliştiğini söylemek mümkün, hızına yetişilemiyor ve en önemlisi ikili mücadelelerde düşmeden devam edebiliyor. Oyun zekası yüksek, hızlı düşünüp karar verebiliyor, hep oyunun içinde yer alıyor, Barça'nın sistemini estetize eden, sunumunu yapan O, müthiş yetenekleriyle.

Pep'e tekrar dönecek olursak, genç ve tecrübesiz oluşu, karşısındaki Teknik Adamlara göre eksisi. Sisteme olan inancı ve bunu her türlü şartta -Chelsea direnişi- bozmayışı da artısı. Sezon öncesi teşhisleri ve uygulamaları başarılı, baskı anında doğru kararlar vermeyi daha bilmese de, zamanla öğreneceği şüphesiz. Rijkaard'ın 2 La Liga, 1 CL şampiyonluğu kadar süren sistemini, daha ötelere götürmesini, Guardiola'dan bekleyebiliriz. 1 La Liga, 1 de Copa Del Rey'i oldu şimdiden Barça'nın ve CL Finali'nde.



Ve üçlemenin son halkası. Viva La Vida diyen Coldplay dinleyicilerinin, Şampiyonluk kutlayanların son zafer gecesi, ölümsüz Roma şehrine akan Katalanlar.

Tarihte sadece Celtic 1967, Ajax 1972, PSV 1988, Manchester United 1999 kadrolarının eriştiği bir başarıyı, tekrarlıyordu FCB, Lig, Kupa ve Şampiyonlar Ligi / Avrupa Kupası'nı aynı sezon kazanarak.

Cruyff'un Rüya Takımı'ndan sonra futbolu en güzel oynayanlar olarak da tarihteki yerini alıyordu Barça. Altyapıdan 7 oyuncunun -Valdes, Puyol, Pique, Busquest, Xavi, Iniesta, Messi- ilk 11'de oynamasıyla da mesaj veriyorlardı.

Altyapı hocasını, eski efsane oyuncusunu göreve getirmiş olmasıyla da Barcelona, örnek alınması gereken bir numaralı kulüp olmaktan daha öte bir şey olduğunu anlatıyordu.

Roma'daki maça ve Şampiyonlar Ligi Finali'ne dair ilginç notlar verelim;

Eto'o Paris'te Arsenal'e ve Roma'da United'a gol atarak, 2 farklı finalde gol atan 13 oyuncunun bulunduğu gruba dahil oldu, bu işi en son yapan Madrid yanlısı Raul'du. Puyol, bu kupayı 2 defa kaldıran tek Barça kaptanı olarak tarihteki yerini aldı. Valdes, Jorquera, Marquez, Sylvinho, Eto'o, Xavi, Iniesta ve Messi, hem Paris hem de Roma kadrosunda yer alma onuruna eriştiler. Henry, Fransa Milli Takımı dışında bir kulüp takımında ilk defa Final kazanan taraftaydı. Pique, 2 yıl üst üste 2 farklı takımda Şampiyonlar Ligi kazanan 3. oyuncu oldu. Diğerleri Marcel Desailly (Olympique Marseille ve AC Milan) ve Paulo Sousa (Juventus ve Borussia Dortmund) idi. Busquets, baba - oğul bu kupayı kazananlar kategorisine 3. sıradan girdi. Sergio'nun babası Carlos, 92 Finali'nde kalecisiydi Barça'nın. Diğer 2 aile Maldini (AC Milan) ve Sanchís (Real Madrid) idi.

Guardiola, bu kupayı kazanan en genç -38- 3. Teknik Adam olurken, Şampiyonlar Ligi'ni en genç kazanan ünvanını da eline geçirdi. Ayrıca bu kupayı hem oyuncu hem de Teknik Adam olarak kazananlar listesine girmeyi başardı. Bu listede Miguel Munoz, Giovanni Trapattoni, Johan Cruyff, Carlo Ancelotti ve Frank Rijkaard vardı.

İspanya Kralı Juan Carlos, Barça taraftarı olduğunu açıkça itiraf eden Başbakan Zapatero ve pek çok tanınmış Barça figürü, Cruyff ve Koeman gibi, Barcelona'nın üstünlüğüne tanıklık etmek üzere Olimpico'da yerlerini almışlardı.

Koeman şöyle diyordu: This is something more than the Dream Team. We played some great matches then but this is even bigger.

Dünyanın en iyi oyuncusu kim tartışmaları da artık son bulmalıydı bu maçtan sonra. Messi maçı 51 tamamlanmış pas ve % 84'lük başarı yüzdesiyle bitirirken, Ronaldo 31 tamamlanmış pas ve % 68 gibi bir oranda kaldı. Bu istatistiğin yanında bir de Messi'nin attığı kafa golü vardı.

Uykusuzluk, zafer ve bira sarhoşluğu var bünyelerde. Barça Takım Otobüsü, önde 3 kupa, üstte oyuncular, bayraklar, tezahüratlar, sokaklarından geçti bugün Barselon'un, stada doğru ilerlerken. Her köşe başında, meydanda, caddede, yüzbinlerce Katalan onları karşıladı, Camp Nou'a doğru aktılar. Stadda da bekleyen yüzbine yakın Katalan ve konserler vardı.





Sesi kısılan Laporta, röportaj vermekte zorlandı Camp Nou'daki gösteriler öncesi. Barça TV, gösterileri canlı yayınladı. Yayın yaklaşık 5 saat sürdü, şehir turunu da dahil edersek. TV Logosunun altında Campions yazısı ve yazının yanında da 3 kupanın resmi vardı. Sanırım bu yeni logo bir süre daha ekranda kalacak. Işık oyunları, konserler, farklı müzikler, meşaleler, konfetiler ekseninde karnaval devam ediyordu ki takım otobüsü stada ulaşmayı başardı Katalan seli eşliğinde. Oyuncular tek tek sahaya çıktılar yeni tişörtleriyle. Iniesta & Valdes, Xavi & Puyol, Guardiola & Vilanova, 3 ayrı grup halinde ve sırayla 3 kupayı, sahaya taşıdılar. Daha sonra oyuncular tek tek söz aldı ve konuşmalar yaptılar. İlk olarak Puyol konuştu elbette. Bir ara sahada yeşil Eto'o -sanırım Kamerun- formasıyla dolaşan Pique, bu sene Barça'ya neler kattığını, her tezahüratı başlatarak, gösteriyordu.

FC Barcelona'nın més que un club mottosunu yaşatıyordu Camp Nou. Katalan olmayan dünya yıldızları bile Katalanca sesleniyordu taraftarlara.

El Cant Del Barça'nın rock versiyonu eşliğinde başlayan havai fişek gösterileri Barselon gecesini aydınlatıyordu.



Son sözleri hep şöyleydi oyuncuların;

Visca el Barça, Visca Catalunya!

Ve Katalan çocuklarının;

Hürriyet ve adalet aranıyor,
Onlar kanun, biz tarihi yazıyor,
Halklar kalkıyor hesap soruyor,
Güneş güneş yine doğuyor,
Sabah oluyor sabah oluyor!


29 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

25 Mayıs 2009

Fantasy Premier League Sezon Analizi



Kewell ve Baros gibi iki eski Premier Lig oyuncusunu sezon başında kadrosuna katan Galatasaray, bu transferlerle birlikte İngiltere piyasasına da girmiş oldu, doğru bir hamleyle.

Fantasy Football, her ne kadar internet üzerinden oynanan sanal bir oyun olsa da, oyuncuların gerçek performansına dayandırılan puanlaması ile, CM gibi menajerlik oyunlarından ayrılıyor. Oyuncuların performansına dayalı bu sistem, transfer açısından da bize bir yol gösterebilir.

Oyunun işleyişi hakkında kısa bilgiler vereyim. 100 birim parayla başlıyor kullanıcılar oyuna. Her oyuncunun birim karşılığından bir değeri var, örneğin Ronaldo en pahalı olanı ve 14 birim oyunun başlangıcında. (Sezon içerisinde transfer edilme veya yerine birini transfer etmeye göre değer artma ve azalma gösteriyor, sezon sonunda 14.5 idi Ronaldo'nun değeri, eğer bu oyuncu, 14 birim iken alınıp 14.5'a yükseldiğinde başka bir oyuncuyla değiştirilirse, 2 birimin ortalaması alınarak satış yapılmış olunuyor)

100 birim parayla 2 kaleci, 5 savunmacı, 5 orta saha oyuncusu, 3 de forvet yani toplam olarak 15 oyuncu alınması gerekiyor. Her hafta, 1 kaleci dahil 4 yedek belirleyip, bir 11 oluşturuluyor, burada oyunun şöyle bir kuralı var, ilk 11'de 1 kaleci, en az 3 savunmacı, en az 1 forvet bulundurmak zorunda her takım.

Puanlama sistemi ise kısaca şöyle, 4 - 4 sona eren Liverpool - Arsenal maçını hatırlayalım, Arshavin 4 gol atmıştı. Bir forvet attığı gol başına 4 puan, bunun yanında oynadığı için 1 puan ve en az 60 dakika oynarsa 1 puan daha kazanıyor. Bir de bonus denilen ve maçları izleyen bir kurul tarafından maçın en iyi 3 oyuncusuna, 3, 2, 1 şeklinde puanlar dağıtılıyor. Maçın adamı Arshavin 3 puan da bonus olarak elde ediyor. Toplamda 4 * 4 = 16 + 1 + 1 + 3 = 21 puan alıyor o hafta.

Tabii puanlama işlemi bu kadar yalın değil, forvet attığı gol başına 4 puan alırken, orta saha oyuncuları 5, savunmacılar 6 puan alıyorlar. Puanlamada dikkat edilmesi gereken en önemli iki konu, o hafta ilk 11'de kimin kaptan yapılacağı ve seçilen savunmacı sayısı. Kaptan seçilen futbolcunun puanları 2 ile çarpılıyor. Gol yemeyen takımların, kaleci ve savunmacıları 4'er, orta saha oyuncuları 1'er puan alıyorlar. İngiliz Futbolu'nda bu duruma 'Clean Sheet' adı verilip, gerçek maç istatistiklerinde de yer alıyor bu. Carragher, ligin son ve önemsiz WBA maçında, takımı 2 - 0 öndeyken Arbeola'ya bir pozisyondan sonra çok kızmıştı, maç sonunda lig bitse de Reina ve takım için Clean Sheet durumunun önemli olduğundan bahsetti.



Kuralların tamamı için: http://fantasy.premierleague.com/M/rules.mc

Oyunu önemseme sebebim, kurallar incelendiğinde daha anlaşılır oluyor aslında. Premier Lig 2008 - 2009 sezonunda hangi oyuncu ne performans göstermiş, Galatasaray'ın ilgilenebileceği oyuncular kimler olabilir, zihinlerde cevaplar bulunabiliyor bu sorulara.

Transfer konusu da detaylı incelenmeli, oyun biraz da her hafta başarılı performans gösterecek oyuncuları tahmin edip takıma katmak üzerine kurulu ancak 1 transferden sonraki her transfer için 4 puan eksiliyor toplam puandan, bu da yapılmak istenen transferin 4 puandan yüksek getirisi olup olmadığını muhakeme etmeyi gerektiriyor. Bir de transfer edilen oyuncunun bedelinin, transferde gönderilen oyuncudan yüksek olmaması gerekiyor. Pek çok strateji üretmek gerekebiliyor her hafta özelinde.

Öncelikle yılın takımından başlayalım;

Kaleci: Schwarzer (Fulham)
Savunmacılar: Vidic (ManUtd), Lescott (Everton), Carragher (Liverpool), Bosingwa (Chelsea)
Orta Saha Oyuncuları: Lampard (Chelsea), Gerrard (Liverpool), Ronaldo (ManUtd), Kuyt (Liverpool), Barry (Aston Villa)
Forvet: Anelka (Chelsea)


Chelsea ve Liverpool'dan 3, ManUtd'dan 2, Everton, Aston Villa ve Fulham'dan 1'er oyuncu bulunuyor 2009'un Rüya Takım'ında. Oyun o kadar gerçeklerle uyumlu ki, bu takımlar zaten ligin ilk 7 sırasında bulunuyorlar, eksik olan tek parça Arsenal. Arsenal'in bu tabloda yer almayışının temel sebepleri, Arsenal'ın rotasyona girebilen çok oyuncusunun olması ve sakatlıklar yaşaması.

Oyunun gerçekliğine dair bir başka veri de ManUtd'ın 2012 puanla en çok puan toplayan takım olması, 2. Liverpool 1975, 3. Chelsea 1973 puanda kalmış. Oyunun puan sistemine göre küme düşen takımlar da gerçeğiyle aynı, Newcastle, WBA ve M'brough.



Şimdi, tek tek pozisyonlara bakalım.

Kaleciler;

Sezonun en çok puan toplayan kalecisi Schwarzer, en çok kurtarış yapan -saves- kalecisi Jaaskelainen Bolton'dan, Schwarzer bu kategoride 2. sırada. En fazla Clean Sheet kazanan kaleci Van Der Sar 21 maç ile, Reina 20, Cech 19, Howard 17 ve Schwarzer 15 maç. Dikkat çeken Premier League'e bu sezon yükselen Stoke City kalecisi Sorensen'in 12 maçlık Clean Sheet performansı. Maç başına puan olarak ise Cech 4.9, Van Der Sar 4.7, Schwarzer 4.6, Sorenson 4.0 ortalama ile oynadılar.

Schwarzer, Sorensen ve Jaaskelainen, transfer listesinde olması gereken kaleciler, performanslarına ve bedellerine bakıldığında.

Savunmacılar;

Sezonun en çok puan toplayan savunmacısı Vidic. Rüya Takım'daki 4'lüyü puan olarak takip eden Hangeland bulunmakta Fulham'dan. Yine Everton'dan Jagielka, Stoke City'den Faye Ab ve Shawcross, Wigan'dan Bramble, Bolton'dan Cahill, Hull City'den Turner, West Ham'dan Upson listenin üst sıralarında puan anlamında. Vidic, Clean Sheet kazanmada da 23 maç ile ilk sırada, Terry ve Carragher 20 maç ile onu takip ediyorlar. Dikkat çekici olanlara göz attığımızda Hangeland 14, Bramble 12 maç ile karşımıza çıkıyor. Maç başına en çok puan toplayan da Vidic 5.5 ile. Chelsea'den Alex 5.0, Aston Villa'dan Laursen 4.5, Everton'dan Baines 4.1, Hangeland 4.0, Cahill 3.8 ortalama ile önemli performanslar sergilediler.

Baines, duran topları iyi kullanma özelliğiyle, 7 asist yaptı ve ligin en çok asiste sahip savunmacısı oldu. Bolton'dan Steinsson 5 asist ile göze çarpan bir başka isim. En çok gol atan savunmacılar 4 gol ile Turner ve Lescott.

Savunmanın belkemiği denilebilecek, en çok bonus puanı alan savunmacı ise Jagielka. O'nu takip eden listede diğer kategorilerde saydığım savunmacılar dışında, Blackburn'den Nelsen'in de iyi bir sezon geçirdiği görülüyor. Portsmouth'dan Johnson, yine Blackburn'den Samba da dikkat çeken isimler.

Oyuncuların bedellerini de göz önüne alarak, Hangeland, Faye Ab, Shawcross, Cahill, Turner, Bramble, Upson, Baines, Steinsson ve Nelsen transfer listesinde yer alabilirler.

Baines'in sol bek, Steinsson'un sağ bek, diğer oyuncuların ise merkez savunmacı olduklarını belirtelim.

Orta Saha Oyuncuları;

Ligin ilk 3 sırasındaki takımların en önemli oyuncuları, sezonun da en çok puan toplayan orta saha oyuncuları oldular, Lampard, Gerrard ve Ronaldo. Kuyt'ın da mükemmel bir sezon geçirdiğini unutmayalım. Puan olarak bu oyuncuları takip eden listede, Man City'den Ireland, Aston Villa'dan A Young ve Barry, Bolton'dan Taylor yer alıyor. Taylor, tam bir duran top uzmanı.

Everton'dan Cahill ve Osman, Fulham'dan Dempsey, WBA'dan Brunt, Hull'dan Geovanni, Aston Villa'dan Milner iyi sezon geçiren diğer orta saha oyuncuları.

Gerrard, sezonun bütününün en iyi oyuncusu, bu, maç başına 7.0 ile en çok puan toplayan orta saha oyuncusu olmasından anlaşılıyor. Arteta 5.0, Fabregas 4.9, Pienaar 4.2, Alonso 3.9 ortamalayla göze çarpan oyuncular, diğer yüksek ortalamaya sahip olanlar zaten daha önce bahsettiğim isimler.

Ronaldo 18 gol 6 asist, Gerrard 16 gol 10 asist, Lampard da 12 gol 10 asist ile oynamışlar. Bolton'dan Taylor 10 gol 5 asist, Ireland 9 gol 10 asist, Brunt 9 gol 3 asist ile özel performanslar ortaya koymuşlar. Fabregas 10, Modric 9, Milner 9, Pedersen 8 asist yapmışlar.

En çok bonus puan toplayan, takımı sırtlayan oyuncular da yine aynı isimler, farklı olarak Alonso, Fulham'dan Murphy, Lennon, Malbranque dikkat çekiyor.

Oyunun belki de gerçeklikten uzaklaştığı tek nokta, savunma yönü olan orta saha oyuncularının çok puan toplayamaması, listelerden de farkedebiliyor. Puanlama sistemi gol ve asist üzerine kurulduğundan, orta saha oyuncuları ve forvetler için, savunmada daha çok kalan Carrick, Mascherano, Mikel gibi oyuncular listelerin en üstlerinde yer alamıyolar.

Bu istatistikler ışığında ve oyuncu bedellerini de dikkate alarak, Taylor, Osman, Pienaar, Dempsey, Brunt transfer listesine girebilirler.

Forvetler;

Sezonun en çok puan toplayan forveti Anelka. Onu takip edenler Agbonlahor, Van Persie ve Robinho. Anelka 19 gol 5 asist, Torres 14 gol 5 asist, Van Persie 11 gol 10 asist, Davies ve Carew 11 gol, Cole 10 gol 5 asist, Berbatov 9 gol 10 asist ile en göz önündeki forvetlerdi.

Maç başına en çok puan toplayan ise, Arsenal'e 2. devre katılan Arshavin, 7.2 ile. Bu, oyunun en yüksek ortalaması aynı zamanda. O'nu takip eden listede Torres ve Van Persie'nin dışında, Stoke'dan Beattie 5.0, Cole 4.7 ortalamaya sahipler.

West Ham'dan Cole aynı zamanda en çok bonus toplayan, maça en çok etki eden forvet.

Transfer listesine girebilecek isimler, Cole, Davies, Beattie.

İstatistikler için: http://fantasy.premierleague.com/M/stats.mc

Türk oyuncuların da performansına göz atalım;

Tugay, 1553 dakika forma giyip 1 gol attı. Çok az gol atmasına rağmen, ne kadar başarılı maçlar çıkardığı, 11 bonus puanı kazanmasından anlaşılıyor. 61 puan topladı.

Tuncay, 2669 dakika forma giyip 7 gol 4 asistlik bir performansa imza attı. 10 bonus puanıyla takımının en iyi 2. ismiydi bu alanda ve 108 puan topladı toplamda, küme düşen bir takım için oldukça başarılıydı.

Biraz da kendi oyun performansımdan söz edeyim, bu kadar anlatıyorsun da sen ne yapabildin oyunda diye düşünenler için. 1970 puanla sezonu 37274. sırada tamamladım. Katılımcı sayısı 1 945383 idi, yaklaşık 2 milyon. Türkiye'den katılan 2083 kullanıcı arasında ancak 31. olabildim. Aslında Dünya ve Türkiye sıralamasında daha iyi bir yerde olabilirdim ancak oyunu her yönüyle -kurallar, hinlikler, oyuncuların tamamını tanıma vb.- kavrayabilmem ilk 16 haftanın deneme yanılma süreci olarak gelişmesine neden oldu. Bu süreçte, sürekli transfer yapıp, en iyi kadro kombinasyonunu bulmaya çalıştım ve 16. hafta sonunda oluşturduğum yapı, beni 1 milyonuncu sıradan 30 binlere kadar taşıdı. Tabii bu süreçte kaybedilen 128 transfer puanı, çok daha ileriye gitmemi, top 5000'e girmemi engelledi.



Takım geçmişi: http://fantasy.premierleague.com/M/entryhist.mc?id=97031

Galatasaray ya da herhangi bir Türkiye Ligi takımı, Fantasy Premier League verilerini kullanarak, rahatlıkla transfer listeleri oluşturabilir, transferler yapabilirler. Bunları söylerken haftada 3-4, toplamda 120'ye yakın Premier League maçı izlemem göz ardı edilmemeli. Türk takımları da bu anlamda, transfer etmek istedikleri oyuncuların maç performansını mutlaka izlemeliler, bir yargı oluşturabilmek için.

26 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

Triangle Offense & Kobe



Üçgen Hücum Tex Winter'in yarattığı bir basketbol stratejisi. 90'lı yıllarda Chicago'yu 6 defa, 2000 - 2002 arası LA Lakers'ı 3 defa şampiyon yapan sistem. Phil Jackson'ın hücum felsefesi. Jordan'ın ve Shaq'in başarılarının en önemli sebeplerinden birinin bu sistem olduğu düşünülse de, aynı şey Kobe için geçerli değil. Üçgen Hücum'un Kobe'nin sonsuz hücum gücünü kısıtladığı da tartışılıyor. Dün gece 12 / 24 saha içi isabetiyle 41 sayı atan Kobe'nin Üçgen Hücum'dan zaman zaman vazgeçip, kendi Isolation oyununu denediğini, ipleri eline aldığını biliyoruz. Buna daha çok, takım zor durumlara düştüğünde başvuruyor. Dün gece takımına çok önemli bir galibiyet getirmiş olmasına rağmen, Üçgen Hücum'dan sapması, şampiyonluk şansının da azalması anlamına geliyor. Kobe de durumun farkında, Üçgen Hücum'da kendisi dışında önemli roller alması beklenen Odom ve Bynum hala ortalarda yok çünkü.

Jordan'ın Üçgen Hücum içinde hem takımı büyüten, paylaşımcı, hem de sorumluluk alan, lider yapısına Kobe'de de rastlayabilirsiniz, Jordan düzeyinde olmasa da. Mental olarak ise Jordan'a ulaşamadığını söylemek mümkün. Üçgen Hücum'un çok versiyonu var, bunlardan bazısı Kobe'nin kişisel yeteneklerini göstermesi ve maç kazandırması açısından da kolaylık sağlıyor aslında. Jordan'ın 2. Three Peat'inde sırtı dönük topu alıp, alçak post bölgesinde, potanın sağ ve sol çaprazından geri çekilerek şuta kalktığı Fade Away atışının temelinde de bu sistem var. Jordan bu atışı o kadar estetik ve kusursuz (% 50) hale getirmişti ki, yenilmesini çok zorlaştıran oyun içi etmenlerden biri buydu. Kobe'nin Jordan'dan sonra bu atış tarzında en iyi olduğu görülüyor ancak hala devamlılık ve yüzde sorunları var.

Üçgen Hücum'u yıllardır oynayan ve çok iyi bilen Kobe'nin, bunu maçın geneline, değişik varyasyonlarla yayması, takım arkadaşlarına saha içinde nerede durmaları gerektiğinden, nereye gitmeleri gerektiğine kadar yardımcı olması, kısaca Üçgen Hücum'u her seferinde uygulamaya çalışması, çok arzuladığı ve Final MVP'sinin kendisi olacağı bir yüzük kazanmasının en kestirme yolu olacaktır.

Üçgen Hücum'a dair, birkaç yararlı link;

http://static.espn.go.com/ncb/2003/0128/1499926.html

http://www.coachawinningteam.com/basketball_play_triangle

http://www.cybersportsusa.com/hooptactics/triangle.asp

25 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

24 Mayıs 2009

Ross Brawn, Asıl Kahraman!



Formula ve Ferrari denilince, efsane Pilot Michael Schumacher ve Executive Director Jean Todt gelir gözümüzün önüne. Başarıların arkasındaki asıl adam Technical Director Ross Brawn'dur oysa. Başka bir zaman unutulmaması gereken Designer Rory Byrne'a da değinelim.

Schumacher'in kariyeri, Brawn'ın Benetton'a gelişiyle şekillenecektir. Olağanüstü yarış stratejileriyle Brawn, Schumi'ye 2 yıl üst üste Dünya Sürücüler Şampiyonluğu'nu kazandırır 1995 ve 1996'da. Dünya Markalar Şampiyonluğu'nu da Benetton Renault'un olur 1995'te.

Sonrası bilinen hikaye, Ferrari'de geçen 10 yıl. 2000 - 2004 arası Schumi'nin kazandığı 5 Dünya Sürücüler Şampiyonluğu'nda en önemli pay yine O'na aittir. Dünya Markalar Şampiyonluğu, bir yıl önce, 1999'da başlar ve 6 yıl sürer.

2006'nın sonunda Ferrari & Brawn birlikteliği sona erer, Schumi de pistlere veda eder. Brawn 2007'de Honda F1'in Technical Director'ı olur. 2009'da ise takımın % 100'ünü satın alır ve adını Brawn GP olarak değiştirir. Motor konusunda tercihi Mercedes olur Brawn'un.

2009 F1 sezonu başladığında, artık Brawn'ın ismi, hak ettiği yerde, manşetlerdedir. Biraz önce sona eren 6. yarış Monaco Grand Prix'i ile Brawn Mercedes hem pilotlarda hem de markalarda ilk sıradaki yerini korudu ve aradaki puan farkını da açmaya devam etti. İlk 6 yarışın 5'i kazanıp, 3'ünde ilk ikide yer aldı Brawn pilotları Rubens ve Jenson.

Çok iyi bir pilot olması beklentisiyle yılları geride bırakan Jenson Button'ın, Schumi gibi Brawn ekibe katıldığında kariyerinin gerçek başlangıcını yapması, rastlantıdan öteydi.

Sürücüler;

1 - Jenson Button 51
2 - R. Barrichello 35
3 - Sebastian Vettel 23

Markalar;

1 - Brawn Mercedes 86
2 - RBR Renault 42.5
3 - Toyota 26.5


24 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

2009 Roland Garros, Ajde!



Roland Garros 2007 Finalisti, 2008 Şampiyonu Ana Ivanovic, ilk turda İtalyan oyuncu Sara Errani'yle karşı karşıya geldi. Oldukça zorlandı, ilk set 72 dakika sürdü ve tie break sonucunda Ana'nın oldu. İlk setin Ana için şöyle bir katkısı vardı, iyi bir hazırlık evresi olarak görmek mümkündü. 2. sete bu hazırlanma hali, olumlu yansıdı ve 2. seti daha rahat bir oyunla 6 - 3 kazandı Ana, böylelikle maçı da 2 - 0'a getirip bitirdi.

Sağ dizinde siyah "knee strap" denilen bir destek vardı, sorun var sanırım.

Çok fazla basit hata yaptı Ana, 2. sette return vuruşlarda çok başarılıydı, pek çok winner vuruş vardı kortta.

Ivanovic bu yılın favorisi gözükmüyor. 2008'de Final oynayan ve o dönem de geleceğin oyuncusu şeklinde bahsettiğim Dinara Safina, kanımca şampiyonluğun en önemli adayı, Madrid'i de kazandı, yanılmıyorsam. Ana ve Safina, Çeyrek Final'de karşılaşacaklar, eğer o noktaya kadar gelirlerse.

Ana'nın güzelliği yine göz kamaştırıyor, mavi rengini çalmış gökyüzünün.

Ajde Ana!

24 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

Coldplay - Viva La Vida, 19, Visca Catalunya



Viva La Vida -Yaşasın Hayat- diyordu Coldplay.

FC Barcelona'nın şampiyonluk kutlamaları bu şarkıyla açıldı. Guardiola'nın, Barça otobüsünde oyuncularına Coldplay dinlettiği bilinen bir şeydi.

Coldplay seçimiyle, gönüllerde bir kez daha taht kurdu bir kulüpten daha öte olan.



Sırayla altyapıdan çıkan oyuncularını konuşturan ve kendiliğinden oluşan bu anlayış FCBarcelona'nın ne anlama geldiğini bütün insanlığa anlatıyordu. Önce Katalanlar konuştular kendi dillerinde. Yaşasın Barça, Katalunya dediler. Sonra yabancı oyuncular da Katalanca konuşmaya çalıştılar. Pique Madrid aleyhine bir tezahürat yaptırdı ve buna Laporta da dahil oldu, tercüme edildiği ve ekranda görüldüğüne göre zıplamaya dair bir şeydi.



Madridista el que no bote



Visca el Barça, Visca Catalunya!

24 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

23 Mayıs 2009

BJK 102 Galatasaray 115, Yarı Final Zamanı!



Çok heyecanlı, gel gitleri olan bir maç oldu.

Hosley'nin olmamasını avantaja dönüştürdü takım. Hosley, patlama potansiyeli olan bir oyuncu olmasına rağmen, dengesiz hücum denemeleri ve hücum silahlarının -şut, dripling, pas gibi- yetersiz olması sebebiyle takım oyununu sürekli sekteye uğratıyor. Atkins bu anlamda daha başarılı, maçın sonlarında da bunu ortaya koydu. Çok potansiyelli bir oyuncu olmamasına rağmen, basketbol bilgi düzeyi yeterince iyi, asistleri ve rakibinden sıyrılıp, bir adım önde attığı turnikelerden bu anlaşılıyor. Sadece oyun içinde çok kopukluklar yaşıyor, erken şutlar deniyor, takımı oynatmak yerine.

Graves, kullandığı her topun değerini bilen bir oyuncu. Her yaptığı iş olumlu kanımca. Drive edip smaçla bitirebiliyor, top kontrolü iyi, şutu var, iç ve dış hücum tehditlerine sahip, O'ndan daha çok yararlanmalı Teknik Ekip.

Milojevic'ten söz etmeye gerek yok, bugün ortalarda yoktu ama tam bir basketbol dehası.

Tolliver da dış şutlarda çok başarılıydı, zaten şut soktuğu gün iyi, diğer günler kötü bir izlenim veriyor.

Takımın aslında iyi bir iskeleti var. Hüseyin, Cüneyt, Murat, Tufan, Cemal, Polat yapısının yanına, Graves ve Milojevic'i de takımda tutarak, 3 yabancı -bütçe sıkıntısında Atkins de kalabilir- 2 de Türk oyuncu eklenirse, Yarı Final'den daha öteye de gidilebilir. Yabancı kalitesini biraz daha artırmamız gerekiyor, TBL incelemesi yapılmalı, Lofton gibi oyuncular kaçırılmamalı ve en önemlisi Teknik Ekibi yabancı, daha profesyonel basketbol adamlarına teslim etmek.

Gerisi kendiliğinden gelecektir.

23 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

LeBron James'in Kariyer Başlangıcı



2003 Draftı'nda 1. sıradan seçilmesi, 2003 - 2004'de Rookie of The Year, 2005 - 2006'da All Star MVP ödüllerini alması, 2005 -2006 Play Offları'ndaki ilk turda 4 - 2 kazanılan Wizards ve 2. turda 4 - 3 kaybedilen Pistons serileri, Arenas düellosu, 2006 - 2007 Konferans Finalleri'nde Pistons'ı 4 - 2 ile eleyip NBA Finalleri'ne yükselmesi, Detroit'teki 2 uzatmaya giden 5. maçta Michael Jordan kılığına girdiği 48 sayı 9 ribaunt 7 asistlik -Cavs'in son 30 sayısının 29'unu, son 25'ini atması- performansı, 2007 - 2008'de All Star MVP ödülünü tekrar alması, Sayı Kralı olması, Konferans Finalleri'nde Şampiyon Celtics'e 4-3 kaybetmesi, 2008 - 2009 sezon MVP ödülünü kazanması LeBron'ın dün geceden önceki kariyerinin bir özetiydi ve çok görkemliydi, 25 yaşında bir oyuncu için.

Dün gece ise ancak yıllar sonra James'in biyografisine geri dönüp baktığımızda, kariyerinin belki de asıl başlangıç noktasının bu son saniye basketi olduğu görüşünde olacağımız tarihti. Michael Jordan'ın The Shot'ı gibi. The Shot çok daha bilinçli olmasına rağmen, LeBron'un atış stili ve fiziksel gücünün de katkısıyla uzaktan bombeli ve isabetli şutları olduğunu biliyoruz. Hedo'nun James'e 1 saniye bırakması, LeBron'un belki de kariyerinin en önemli anlarından biri olarak tarihteki yerini alacak. Son hücum Pietrus'un James'i savunmaması da. LeBron o ana kadar, son çeyreği çok kötü oynuyordu aslında, Hedo ise muazzam. Seri neredeyse 0 - 2'ye geliyordu ve buna izin vermemeliydi James, öyle de oldu, çok zor oldu, bizi üzdü ama tarihe tanıklık etmek de bir o kadar olağanüstüydü.

Orlando'nun Cavs maçlarındaki istatistiği çok ilginç. Son 5 maçın 3'ünü, son 13 maçın 9'unu kazanmışlar. İçeride Dwight tehdidi -hücum silahı olmasa da- dışarıdan makineli tüfek gibi saydırabilen Lewis, Hedo, Pietrus, Lee ile seriyi sonuna kadar zorlayacakları görülüyor.



Hedo ise, James'in dışında, kendi kişisel basketbol kariyerini yazıyor. O'nun son anlarda sorumluluk alabildiğini ülkemizde düzenlenen 2001 Avrupa Basketbol Şampiyonası'nı takip edenler hatırlıyorlar zaten, O bunu dünyaya gösteriyor şimdi. James üçlüğü kaçırsa belki de Türk basketbol tarihinin en özel anlarından biri olacaktı Hedo'nun maç kazandıran şutu, olmadı.

LeBron James'in kariyerini bir adım daha öte götürüp, yüzük kazanması için Orlando'daki bir maçı çalıp gelmesi gerekecek, 1 - 3 olursa serinin dönmesi çok zor olur çünkü. Tahminim 2 - 2 olacağı yönünde.

23 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

22 Mayıs 2009

Gel

Bitmeyen hazırlıklardan çık gel
Sabahın köründe
Yarı uykulu

Acımtırak, limon dilimleri

Keskin, ısırılmış

Tekdüzelikten kurtulup

Soyun, açık seçik konuş
Değer yargılarımı yık gel

Bin dokunuş duy
Üç duyu çıldırmış

Mayıslardan kaç
Kosmosdan uzaklaş

Koş, durma yine koş

Alışkanlıklar savur iyi kötü

Nefes nefese kalınca

Öylece dur, aynanın karşısına geç
Gelip geçmeyen güzellik

Kaskatı tartışalım tartışmamayı

Ağla

Yağmur ol

Kaybol ara sokaklarda

Senliğini yitir gel

Beyazla siyahın dansı var
Yarın yok,

Yok cebimde ertesi olan bir takvim

22 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

21 Mayıs 2009

Tek Model Yok!



Bu sene iki futbol modeli arasında gidip geldik sürekli. Akıl ve Kaos. Bu 2 futbol modelini tekrar özetlemeyeceğim ancak futbolun sadece bu 2 yapı üzerinden inşa edildiğini düşünmek, pek çok Teknik Adam'a, oynanan güzel oyunlara haksızlık olur.

Sezon sonra eriyor. Zihinleri açmanın tam zamanı, tek model yok!

Sezon başında Galatasaray'ın Akıl Futbolu'nu mutlak surette Kaos ile harmanlaması gerektiğini belirtmiş, diğer denemelerin kayıp bir sezondan öte gitmeyeceğini yinelemiştim.

Şimdi bu sezonun 4 başarılı takımını inceleyelim, FC Barcelona, Manchester United, Chelsea ve Liverpool FC. Bu takımların 130'a yakın maçını seyrettim 2008 - 2009 sezonunda. Bazı özel maçları ise net ortamından yükleyip tekrar izliyorum. Yazdıklarım bu izlenimler ışığında olacak. Bir nevi video analizin yazıya dökülmüş hali.

FC Barcelona / 4-3-3

Kaleciler: Valdes, Pinto
Savunmacılar: Caceres, Pique, Marquez, Puyol, Sylvinho, Milito, Dani Alves, Abidal
Orta Saha Oyuncuları: Xavi, Gudjohnsen, Iniesta, Keita, Toure, Busquets
Forvetler: Eto'o, Messi, Bojan, Henry, Hleb, Pedro




Akıl futbolunun, pas akışkanlığına dayalı oyunun en sanatsal temsilcisi Katalanlar. Şiir gibiler, estetik kaygıları yüksek davranışlar içindeler. Başarıya giden en kısa aynı zamanda da en zorlu yolu sunuyorlar bize. Xavi, Iniesta gibi oyuncuların bu erişilmez düzeye gelmesinin yıllar aldığını rahatlıkla söyleyebilirim, Barça'yı çok uzun zamandır takip eden biri olarak. Xavi de, Iniesta da gökten zembille inmedi, astronomik bonservis bedelleriyle transfer edilmedi. Emeklerinin, kendi yetiştirdikleri oyuncuların bu emeklerin karşılığını vermesini sabırla bekledi Barça altyapısı. Potansiyel görülen oyuncuların üzerinde uzun süreler durulması gerektiğini anlatıyordu bu anlayış. Altyapı konusuna değinmeden Barça'nın saha içi taktiksel başarısından söz etmek yersiz olurdu.

Sezona, altyapı hocasını, 90-94 arası büyük başarılar kazanan Rüya Takım'ın da parçası olan eski Kaptan Pep Guardiola'yı göreve getirerek başladı Barcelona. Takımdan ayrılanlar Ronaldinho, Deco, Belletti, Zambrotta'ydı. Performansı düşenler ve bekleneni veremeyenler, takımın belirli bölgelerini sekteye uğratanlar düşünülmemişti kadroda. Ronaldinho örneğini çok iyi incelemek gerekir. İlk geldiği zaman ile ayrılırken ortaya koyduğu fiziksel görüntü arasında Laurel ve Hardy kadar fark vardı, biraz da mübalağa edersek. Son yıl takıma çok büyük zarar verdi bu fiziksel düşüşü. Rijkaard O'nu zaman zaman şöhretinden dolayı oynatmak zorunda kalıyor, oynadığında ise takım zarar görüyordu. Henry'nin sahada olması gereken zamanlardan kullanıyordu Ronaldinho ve yine şöhretli olan Henry bundan çok rahatsız oluyor, istenen performansı sunamıyordu. Ronaldinho artık adam geçemez hale gelmişti, 3 yıl önce birisi böyle bir şey söylese yerküre üzerinde inanan bir insan bulamazdı herhalde. Neyse ki Milan'da eski hali kadar olmasa da, belli bir düzelme gösterdi fiziksel anlamda ancak körelmeye de başladı yetenekleri. Benzer bir süreci, üzülerek söylemeliyim ki Lincoln yaşıyor, müdahale edilmez ve oyuncu kendine bakmamaya devam ederse, daha vahim durumlar karşımıza çıkabilir. Beklenen performansı bir türlü sergileyemen Deco da, isminden dolayı, kimi zaman Xavi ve Iniesta'dan rol çalıyordu. Rijkaard, bazı maçlar üçünü bir arada da oynattı ve Xavi'nin savunma derinliğine geldiği bu anlayış, verimini çok azalttı. Üçünün bir arada oynaması, takımda her maç yer alması elzem olan Toure'nin kesilmesi anlamına da geliyordu. Bir de tipik sağ bek sorunu vardı Barça'nın, Zambrotta tutmamıştı o bölge için.

Ronaldinho'nun isminden kurtulan Barcelona takımı Messi'nin üzerine kurdu bizim coğrafyanın tanımlamasıyla. Henry ayrılmaktan vazgeçti böylelikle, ilk 11'de yeri garanti gibiydi. Sağ bek için bölgesinin en iyisi ve La Liga oyuncusu Dani'yi aldılar, Xavi ve Iniesta'nın yanına yardımcı olarak Keita'yı da kattılar kadrolarına.

Önceki sezonun analizini, bu kadar doğru yapan ve eksiklikleri mükemmele yakın tespit eden ekip 2 kişiden oluşuyordu, Guardiola ve Sportif direktör Beguiristain. Aslında Rijkaard'dan kalan anlayışa ve takıma -2 La Liga, 1 CL kazanmıştır o takım da- Pep sihirli değnekle dokunmamıştı. Çoğu zaman müdahale dahi etmeden, takımı kendi haline, sistemine bırakmış, değişen ve yağlanan dişliler sayesinde sistemin çarkları sorunsuz dönmeye başlamıştı, mesele bundan ibaret.

-------------------Valdes-----------------
Alves-----Pique-------Puyol-----Abidal
-------------------Toure-----------------
------------Xavi----------Iniesta--------
------Messi---------------------Henry----
-------------------Eto'o-----------------


4-3-3 formasyonuyla, kısa ayağa paslarla, üçgenler kurarak, daha çok kendi sağ, rakibin sol bölgesinde oynuyorlar oyunu. Barcelona'yı Dünya Futbolu'nda konumlandıran, en belirleyici fark, savunma oyuncularının, en az orta saha oyuncuları kadar pas, top sürme gibi teknik özelliklere sahip oluşları. Savunma oyuncularının çok sert, markaj yapabilen, Rugby oyuncuları gibi fiziksel görünüme sahip olmadığını ve bunun Barça özelinde bir tercih olduğunu belirtmeliyiz. Cruyff'un futbol felsefesinde bu konu çok önemli.

90'ların başından itibaren ayağa oynayabilen ama savunma yönü kusurlu oyuncularla oynadılar bu oyunu. Guardiola, Nadal, Koeman, Popescu, Frank De Boer ilk aklıma gelenler. Pozisyon alma bilgisi çok yüksek olmasına karşın, Nadal'ın 1-4 Mallorca maçında düştüğü durumları, Popescu'nun ve Frank De Boer'in yaşlarının da etkisiyle oluşan yavaşlıklarının doğurduğu sonuçları hatırladıkça, Barça'nı bu riskli savunma seçimlerinin çok cesur ve sistemin her ne koşul olursa olsun sarsılmaz parçası olduğunu görebiliyorsunuz. Pas yapmak ile Barcelona'nın pas yapması arasında da ciddi farklar var. Valdes oyun başlatırken kanatlara açılan merkez savunmacılar, topu takım arkadaşına verdikten sonra, onun pasını tekrar alabileceği bir açıya koşu yapıyor yani süreki hareketli oluyor pas veren oyuncu. Bunu o kadar iyi yapıyorlar ki, topu çoğu zaman kaptırmaları söz konusu olmuyor, dikine oynamak dışında.



Bir başka özellikleri hücum bölgesindeki üçlünün yer değiştirmeleri. Bir deplasman maçında öne geçtiklerinde ortaya Messi'yi alabiliyorlar, hızından yararlanmak için ya da oyunun sıkıştığı anlarda Henry'yi de ortaya çekip, Iniesta'yı Henry'nin bölgesine kaydırabiliyorlar, bu tür esneklikler de sağlıyor, çok yönlü oyuncuların olması. Skibbe'nin temel futbol felsefesi de Barça'yla örtüşüyor. Barça'nın kusursuza yakın ama kusursuz olmayan sisteminin şöyle bir kusuru var. Oyun felsefesi pas üzerine kurulu olduğundan bu oyunculardan bazıları olmadığında sistem sekteye uğruyor, Barça gibi pas yapmak hususunda alışkanlıklar yaratabilmek çok önemli. Busquets, Keita, Gudjohnsen, Bojan oynadığı zamanlar, sistem sınırlı bir şekilde işliyor, bu oyuncuların yetenekleriyle sınırlanıyor kısaca. Aynı sorunu Galatasaray da yaşadı bu sezon, Skibbe'nin teoride kalan anlayışı, sakatlıklarla baltalandı, sistemin alışkanlığa dönüşecek kadar yoğun uygulamalar gerektiren temel oyuncu bütünselliği bir türlü yakalanamadı. Skibbe'nin düşüncesi doğru, uygulama alanı yanlıştı, temel futbol eğitimi yetersiz olan Türk oyuncularla Barça'nın futbol felsefesini birdenbire oturtmaya çalışmak intihardan da öte birşey olacaktı.

Küçük bir zaafiyeti daha var Barça'nın aslında iki. İlki sol bek bölgesi, CL Yarı Final ve sondan bir önceki Villareal maçlarında haksız olsa da pozisyon hatalarının kurbanı olmuştu Abidal. Barça sezon başında bu bölge için yaşlı Sylvinho dışında bir başka alternatif düşünmeliydi. Yine sezonu sakatlıkla geçiren Milito için de bir alternatif, en azından altyapıdan çıkarılabilirdi, Caceres'i sezon içerisinde tercih etmelerine rağmen, kritik noktada O'na güvenemeyip, geriye Toure'yi çekmek zorunda kaldılar bu alternatif olmadığından ötürü. Diğer zaafiyet ise kaleci Valdes'in değişkenlik gösteren performansı. Barça yıllardır bu duruma aldırmıyor, Casillas'ın ilk çıktığı zaman yediği hatalı gollere -Elber Bayern CL maçı- rağmen bu noktaya gelmesi, onlar için iyi bir örnek ve Valdes, vasat üstü haliyle bu bölgede idare edelim yeterli mantığının bir ürünü. Ayrıca Katalan ve altyapıdan gelme, kolay harcanmıyor bu sebeple. FDD söylemini duyar gibiyim.

Bir artısı da şu oldu Barça'nın. Xavi ve Iniesta'nın arkasını toplayan Toure, en iyi sezonunu geçirdi ve yeni Patrick Viera olma yolunda önemli bir adım attı.

Eto'o'nun performansı da ilgi çekici bu sezon. Eto'o ilginç bir santrafor, dünyanın en iyisi kesinlikle değil, -Zlatan, Torres, Drogba varken- aslında bu pas akışkanlığına uygun da değil pas yüzdesi diğer oyunculara göre düşük ancak çok hareketli oluşu, gol sezgisi, belli bir seviyedeki tekniği, çabukluğu, süpriz sayılmayacak sert şutlarıyla sistemi tamamlayan farklı bir parça gibi. Son haftalarda düşüş gösterse de vazgeçilmez.

Pas sistemini işleten ana damarlar Xavi ve Iniesta. Xavi'nin sağ bölgede pozisyon oluşturabilmek için sayısız kez Alves ve Messi'yle paslaşabilmesi, aynı şeyi Iniesta'nın Henry'le sol bölgede gerçekleştirmesi, damarların beslenmesini sağlıyor. Dikkat edin, 3. bir isim yazmadım sol bölgeye, Abidal, sol bek, zaman zaman katılsa da hücumlara daha çok geride kalmayı tercih ediyor, Alves'in aşırı çıkışlarında geç geri dönme olasılığına karşı kaymalı bir 3'lü savunma Pique - Puyol - Abidal şekline geçebiliyorlar. Tabii bu sistemden daha çok önlem nitelikli bir durum ve çok karşı karşıya kalmıyor bununla Barça. Alves'in yeri geldiğinde sert, kavisli ortalara başvurduğunu da hatırlatalım.



Barça'nın daha çok kontratak üzerinden gol yeme olasılığı yüksek olduğu için savunma oyuncuları da hamleli ve çabuk oluyor aynı zamanda. Puyol, bunun en iyi örneği, kendisinden fiziksel olarak üstün oyuncularla bile kora kor mücadele edebiliyor, hava topu kazanabiliyor.

Sistemin değişmezlerinde biri de 4'lü savunma, 2 bek, 2 merkez savunmacı seçimi. Oyun içerisinde top Barça'dayken 2'ye düşüyor bu sayı ve öndeki bloğa kayıyor oyuncular hücum yerleşkesi oluştururken;

---------Pique------------Puyol-------
Dani-------------Toure----------Abidal
----------Xavi----------Iniesta-------


Top rakipteyken ise;

Dani------Pique-----Puyol-------Abidal
------Xavi-----Toure-----Iniesta------


şeklinde bir alan paylaşımına giderek, daraltma sağlıyorlar. Rakibe önde basma gibi bir olgu asla yok, geride alanını bekleme ve basketbol tabiriyle pas arası yapıp kazanılan topu tekrar atağa dönüştürme eğilimi var bütün oyuncularda.

Barça savunmasının bir başka farklı yönü, ceza sahası içinde de alan savunmasını tercih etmesi. Adam markajı yapmıyorlar diğer takımların aksine. Duran toplardan gol yeme oranını azaltacağına inanılan bir düşüncenin ürünü bu da, çok faydalı olduğu söylenemez, geliştirilmesi gerekiyor oyuncular ekseninde.

Sisteme asıl farkındalık katan, estetik sağlayan ise Messi. Topu ayağına yapıştırıp herşeyi yapabilen bu büyücü, rakip savunmaların düzenini paramparça edebiliyor bir hareketiyle. Ters ayaklı olma -sağ bölgede sol ayaklı oynatma ritüeli- avantajına içeri doğru kat ederek çok iyi kullanıyor, şut konusunda bu yıl çok geliştiğini söylemek mümkün, hızına yetişilemiyor ve en önemlisi ikili mücadelelerde düşmeden devam edebiliyor. Oyun zekası yüksek, hızlı düşünüp karar verebiliyor, hep oyunun içinde yer alıyor, Barça'nın sistemini estetize eden, sunumunu yapan O, müthiş yetenekleriyle.

Pep'e tekrar dönecek olursak, genç ve tecrübesiz oluşu, karşısındaki Teknik Adamlara göre eksisi. Sisteme olan inancı ve bunu her türlü şartta -Chelsea direnişi- bozmayışı da artısı. Sezon öncesi teşhisleri ve uygulamaları başarılı, baskı anında doğru kararlar vermeyi daha bilmese de, zamanla öğreneceği şüphesiz. Rijkaard'ın 2 La Liga, 1 CL şampiyonluğu kadar süren sistemini, daha ötelere götürmesini, Guardiola'dan bekleyebiliriz. 1 La Liga, 1 de Copa Del Rey'i oldu şimdiden Barça'nın ve CL Finali'nde.

Manchester United / 4-3-3

Kaleciler: Van Der Sar, Foster, Kuszcak
Savunmacılar: Neville, Evra, Ferdinand, Brown, Vidic, Rafael, O'Shea, Evans
Orta Saha Oyuncuları: Hargreaves, Anderson, Giggs, Park, Carrick, Scholes, Fletcher
Forvetler: Ronaldo, Berbatov, Rooney, Nani, Welbeck, Tevez, Macheda


Şunu zihnimizden çıkarmalıyız öncelikle, Barça'nın oynadığı gibi bir pas futbolunu oynamak pek olası değil. Yine de her başarılı takım, kendi oyun planları çerçevesinde belirli bir seviyede pas futbolunu tercih ediyor. Manchester United, Barça'dan farklı bir modelin de çok başarılı olabileceğinin en canlı örneği -2 Premier League, 1 CL, 1 CL Finali- olarak duruyor karşımızda.

--------------------Van Der Sar------------
O'Shea---Ferdinand------Vidic-------Evra
---------------------Carrick---------------
------------Fletcher--------Giggs----------
------Ronaldo-------------------Rooney---
---------------------Berbatov--------------


İsimler değişebilir, Anderson, Scholes, Park, Tevez, Evans rotasyon içinde sürekli yer alıyorlar. İngiliz takımları rotasyon konusunda çok başarılı, bunu da belirtelim.

Savunma kurgusu tamamen farklı Barça'dan. Sert, markajcı, yüksek toplarda çok etkili, dünyanın en iyi merkez savunmacılarına sahipler, Vidic ve Ferdinand. Bu oyuncuların da pas yeteneği var ancak Barça oyuncuları kadar değil. Bu oyuncuların set hücumu başlatmak adına ve oyunu ekonomik hale getirme anlarında paslaştığını da söyleyebiliriz. Topla çıkışları da yok merkez oyuncuların. Savunmanın önünde oynayan ve yardımlaşmalı savunma formasyonuyla yayılan ManUtd, topu kazandığında ise çabuk oynama peşinde. Tam da burada, Barça'dan keskin bir şekilde ayrılıyorlar. Kısa pas yerine, uzun diyagonal pasları tercih ediyor Ferguson, böylelikle orta sahayı pas yapmadan çok çabuk geçiyorlar. Bunu yapmalarının temel sebebi, oyuncu profillerinde gizli. Orta sahası rakiplerine göre daha zayıf kalan United bu açığını hızlı hücum oyuncularını -Ronaldo ve Rooney, hatta Tevez- açık alanda topla buluşturarak, çok akıllıca kapatıyor. Savunma yardımlaşması, konsantrasyonu o kadar üst düzey ki, Rooney ve Ronaldo'nun çabuk olmalarının da etkisiyle bek bölgesinde top kazanıp ters kanata çok iyi, ayağa oturan paslar attığını görebiliyorsunuz. Barcelona'nın stratejisi orta bölge kontrolü iken -ceza sahası önünde oynuyorlar- United stratejisini savunma bölgesi olarak belirlemiş. İyi bir kaleci, çabuk, hamleli ve kademe anlayışı olan beklerle de gol yemeleri çok zorlaşıyor. Savunmanın önünde oynayan Carrick'in de payını unutmamak gerek. Kritik müdahalelerde hep o var, onun olmadığı bölgede ilk toplara Vidic ve Ferdinand reaksiyon gösteriyor. Kısaca çıkış bulamıyorsunuz.



Barça'dan farklı olarak, yeri geldiğinde savunma oyuncuları gelişi güzel top da uzaklaştırıyor, bunu bir zaafiyet olarak görmüyorlar ama bu üçü beşi geçmez maç içerisinde.

Bir de İngiliz futbolunun getirisi olan kanat akını klasikleri var. Ronaldo ve Rooney, Messi ve Henry'nin aksine içeri kat etmek yerine orta kesmeyi de tercih ediyorlar. Her 2 oyuncu da forvet özellikli olduğu için ceza sahası içerisinde çok yer alıyor.

ManUtd'ın özel serbest vuruş teknikleri var ayrıca. Bir kere Ronaldo'nun mesafe tanımayan, sert, öldürücü vuruşları, kalecilere çok zor anlar yaşatıyor. Oyun zekası ve konsantrasyonu yüksek olan Ronaldo, kimi zaman kalecinin pozisyon alma zaafından da yararlanarak, basit vuruşlarla da gol yapabiliyor. Bunun yanında kenarda gelen duran toplar ve kornerler için de özel çalışmalar yaptıkları anlaşılıyor. Vidic'e markajda bulunan oyuncuyu basketboldaki screen -perdeleme- yöntemi ile engelleyip, koşusunu yapıp, markajcısını perde yoluyla ekarte eden Vidic'e kafayı vurduruyorlar. Bu sistemi Fenerbahçe de uyguluyor.

Barça'da en çok gol atan oyuncu en uçta oynayan Eto'o iken, Berbatov'un görevi bu değil, golleri ceza sahasına daha çok giren ve Berbatov'un yalancı koşularla yarattığı boşluklara sızan Ronaldo ve Rooney atıyor.

Giggs ve Scholes gibi 2 büyük tecrübeye sahipler, tempoyu ayarlama görevi onların oluyor eğer sahadalarsa.

Çok iyi bir kalecileri var -dünyanın en iyisi olmasa da, Casillas- ve ayakla oyunu başlatma, sağdan gelen pasın sola, soldan gelenin sağa akmasını sağlayan pas açıları yaratmak için kalesinden hep biraz ileride oynuyor, müthiş bir alışkanlık bu, temponun hiç düşmemesini sağlıyor Van Der Sar, ayağında çok tutmayıp bu akışı sağladığı için. Ayağını çok iyi kullanabildiği için Valdes'in aksine degaj yapıyor. Barça'da oyun kesinlikle kalecinin elinden başlıyor.

Daha başka ne söyleyebilirim diye düşünürken, disiplinin eş anlamlısı Alex Ferguson'dan söz etmeden olmaz. 68 yaşında istisnasız her gole çocuk gibi sevinebiliyor olması, kanımca en büyük artısı. Futbolu çok seviyor. Çok tecrübeli, zor zamanlardan çok geçti, başarıyla, baskıya boyun eğmeden oyuna etki de edebiliyor, takıma verdiği sistem dışında. Bu sezon özellikle 2. yarılarda Tevez, Macheda gibi ateşleyici hamlelerle takımının ekstradan puanlar almasını sağladı. Bu değişiklikleri yaparken oyun felsefesinden taviz vermiyor, formasyonu 4-4-2'ye çeviriyor, 2. bir santraforu oyuna sürdüğü için. Tevez'in de oyunda olduğu anlar, çok hücum az orta saha oyunculu sistem ile oyun eğer rakip yarı sahaya yığılırsa, gol atmaları çok kolaylaşıyor. Tevez'in hareketli, sürekli yer değiştiren oyununun rakip savunmaların düzenini bozmasının büyük payı var bunda.



Top rakipteyken Barça gibi alan savunması yapıyorlar, biraz daha yırtıcılar top kazanma konusunda, İngiliz ve İspanyol oyuncuların mücadele farkı da denebilir buna. Ceza sahası içinde adam adama markaj oynuyorlar.

Takım yapısına uygun modelin en doğru olduğunu göstermek açısından United modeli çok önemli. Kısa ayağa pas yerine, uzun paslarla, orta sahayı çabuk geçmek üzerine kurulu bu sistem, becerili, savunma gücü yüksek, hızlı oyuncularla çok başarılı son 2 senedir.

Liverpool / 4-2-3-1

Kaleciler: Reina, Itandje
Savunmacılar: Dossena, Hyypia, Agger, Aurelio, Arbeloa, Carragher, Skrtel, Insua
Orta Saha Oyuncuları: Gerrard, Alonso, Mascherano, Lucas
Forvetler: Kuyt, Torres, Benayoun, Riera, Babel, N'Gog, El Zhar


---------------------Reina------------------
Arbeloa--Carragher---Agger-----Aurelio
-----------Xabi-----------Mascherano-------
-----Kuyt------------------------Benayoun
-------------------Gerrard----------------
--------------------Torres----------------


Liverpool Modeli'ni diğer 2 modelden ayıran en temel unsur -belki de pek çok başarılı Avrupa Takımı'ndan da ayrılıyor bu noktada- önde basan, pres yapan karakteri. Diğer 2 model gibi yine pasa dayalı oynuyorlar elbette hem de sert, etkili, hızlı ve ayağa yerden direk -direct- paslarla. Akıl + Kaos Harmanını en başarılı uygulayan model Liverpool.

Reina'dan başlayalım. Tartışılan bir kaleci, Barça altyapısında yetişti, bunun sonucunda da ayağını çok iyi kullanıyor, o da kimi zaman degaja başvururak oyunu hızlı ve ileride başlatmış oluyor.

İngiliz Futbolu'nun bir getirisi olarak, beklerde çok sık hücuma çıkan 2 oyuncu tercih ediyor Benitez. Aurelio'nun sağ bölgeden sol ayağıyla kullandığı duran toplar çok etkili, bunu da belirtelim.

Savunma kurgusu anlamında tamamen ayrışıyorlar karakterlerinden ötürü, daha doğrusu bu formasyonu farklı bir anlayışla oynuyorlar. Top rakipteyken, Kuyt, Benayoun, Gerrard, Torres kapsamında inanılmaz pres yapan, topu kovalayan bir ekibe dönüşüveriyorlar. Terim'in 96-00 arasındaki ekibi gibi. Alanı bekleyerek koruyup top kazanmak yerine, rakibin ayağından almak ya da rakibi hataya zorlamak üzerine kurulu savunma sistemleri. Skibbe döneminde çok gol yememizin en temel sebebi bunu yapmamamızdı. Carragher savunmanın değişmez oyuncusu, rotasyona asla uğramıyor, kaybetmeye tahammülü olmayan karakteri, Liverpool'a da sahada olduğu her an birşeyler katıyor. Carragher'in yanındaki merkez savunmacı sezon içerisinde sürekli değişti, Skrtel, Agger, Hyypia. Bunda sakatlıkların payı olduysa da asıl sebep rotasyondu. Beklerin farklı bir yönü de Barça ve United'a göre, daha çok ceza sahasına orta yapmaları. Tipik kanat oyunu varyasyonları var. Arkadan bindiren bekin koşu yoluna top atmaya çalışıyorlar. Benzer özellik daha az karşılaşsak da, Alves ve Evra'da da mevcut. Barça gibi rakibi yarı sahalarına hapsettikleri anlarda 2'li savunmaya düşebiliyorlar.

Kuyt ve Benayoun gibi topla ilerleme yönü yüksek oyuncular mevcut kadroda, onları yedekleyen Babel ve Riera da var. Bu alternatifler rakibe göre oyuncu seçimlerini de belirliyor aslında. Kuyt, hem forvet özellikleri, hem de baskı konusunda çok başarılı olduğundan, Benitez'in rotasyonuna uğramayan 5 oyuncudan biri takımda. Kuyt'ın süpriz sert şutları, kanat bindirmeleri, ceza sahasında gol sezgisini ortaya koyan pozisyon almaları onu vazgeçilmez kılıyor. Benayoun ise topu ayağına yapıştırıp sürebilmesiyle, takıma yaratıcılık katıyor hücum anlamında.

4-2-3-1'in en önemli pozisyonu olan 3'lünün ortasında Gerrard oynuyor, bu da sistemi kusursuza yakın hale getiriyor. Gerrard sayılamayacak kadar çok özelliği bünyesinde barındıran özel bir oyuncu. Ara pasları, pozisyon alma bilgisi -ceza sahası önünde dönen topları bekleyip attığı goller- mücadele gücü, oyun zekası, uzaktan sert ve etkili vuruşları bunlardan sadece birkaçı. Gerrard'ın son zamanlarda Torres'e yakın oyunu, gizli santrafor formatına bürünmesi, gol yollarında da orta bölge kadar etken olabileceğini gösterdi. Duran topları da etkili, Lampard ve Ronaldo kadar olmasa da. Rotasyona uğramıyor Torres'le birlikte.

Torres de kanımca Drogba ile birlikte bölgesinin en iyi oyuncusu. Çok hareketli, son vuruşları olağanüstü, gol sezgisi çok yüksek, hava toplarında başarılı, muazzam bir golcüde ne özellik ararsanız var. Hızını da çok iyi ayarlıyor. Liverpool kimi zaman savunmadan çıkarken Torres'in savunmanın arkasına çabuk sarkması özelliğini kullanmak için uzun top oynayabiliyor. Mücadelesi, sürekli rakip merkez savunmacılara baskı uygulaması, onların oyuna katılımını da engelliyor.

Peki Liverpool gibi hem yüksek tempoda oynayıp hem de rakibe basabilecek fizik kapasiteyi sağlamanın sırrı nedir? Biraz da buna bakalım.

Chelsea ve Manchester United'a oranla Liverpool'un Teknik Heyeti -Coaching Staff- biraz daha kalabalık. 3 Fitness Coach, 3 Physiotherapist var, bunu bir etkisi olacağını söyleyebiliriz belki de. Bu takımın yorulmuyor olması, sürekli geriye düştüğü her maçı 90+3'lerde rakibe basıp top kazanarak ve golü bir şekilde bularak kazanmasının, berabere bitirmesinin temel sebebi bu yapıda gizli olmalı. Tabii bir de çalışma teknikleri, antreman programları. Bunlar mutlaka incelenmeli.

Barça'da ise podiatrist yani ayak doktoru bulunuyor. Bu kulüplerin olaylara ne kadar profesyonel biçimde yaklaştığının detayı sanki bu.

Liverpool'un en önemli artısı, diğer 3 hocanın önünde gördüğüm Rafa Benitez. Taktiksel bir deha diyebiliriz kendisine. Rotasyon konusunda zaman zaman eleştirilse de, mevcut kadroyu bu kadar genişlemesine kullanıp da başarılı olabilmek her Teknik Adam'ın yapabileceği bir iş değil. Benitez oyunu da iyi okuyan bir yapıya sahip. 3 modelde de aslında oyuncu değişiklikleri anlamında bakıldığında, yorulan, sakatlanan oyuncular dışında genelde aynı değişikliklerin yapıldığını görürsünüz. Takımın ilk 11'inde aksayacak bölgeleri çok iyi tahlil edebilmiş Teknik Adamlar, en kolay ve etkili hamleyi yapmış olurlar böylelikle. Riera - Benayoun ya da Babel değişikliği ya da iyi performans vermeyen Lucas, Mascherano yerine Xabi'yi oyuna dahil etmek. Temel anlayışın dışında süpriz bir hamleye rast gelmezsiniz ekstrem durumlar dışında. Benitez'in kanımca en büyük başarısı, seviyesi Chelsea, Barça, ManUtd'deki oyunculardan belki bir gömlek aşağı olanlarla yarışmayı sürdürmesi. Bu elbette O'nun tercihi, Liverpool'un ekonomik gücü yeterli yoksa. Gerrard ve Torres dışında diğer takımlarda tartışmasız oynayacak oyunculara sahip değilken, diğer modellerden pek çok isim Liverpool ilk 11'ine rahatlıkla yerleşebilir. 1 CL kazanıp, 1 defa da Final'e kaldılar.

Bu tür takımlar başarı kriterini çok dikkatli koymakta fayda var. CL'de Yarı Final ve Ligde ilk 2 içinde yer almak kanımca başarılı sayılmalı, rakipler dikkate alınınca. Zaten bu sebepledir ki, bu takımlar kolay kolay Teknik Adam değiştirmiyorlar, Abramovich'in ego etkisi dışında.



Chelsea / 4-2-3-1 ya da 4-3-3

Kaleciler: Cech, Hilario
Savunmacılar: Bosingwa, Terry, A Cole, Alex, Ivanovic, Belletti, Carvalho, Mancienne, Ferreira
Orta Saha Oyuncuları: Lampard, Mikel, Deco, Ballack, Essien
Forvetler: Malouda, Kalou, J Cole, Anelka, Drogba, Di Santo


---------------------Cech------------------
Bosingwa--Carvalho---Terry------A Cole
----------Essien---------------Ballack---------
-------------------Lampard----------------
-----Anelka---------------------Malouda--
-------------------Drogba----------------


Liverpool modelinin farklı bir versiyonu da denilebilir Chelsea için. Her 2 formasyonu da kullandılar sezon içerisinde, oyun anlayışları ise hiç değişmedi. Kuzey Avrupalı fiziğinde ve mücadeleye bunu katan biçimde, yetenekli oyuncularının teknikleriyle bir bileşim oluşturmuş durumdalar. Robocop, Rugby oyuncusu ne derseniz diyin, diğer 3 modele göre, inanılmaz bir fiziksel üstünlüğe sahipler ve bunu sahada sonuna kadar kullanıyorlar. İkili mücadelelerde kaybetme olasılıkları çok düşük, onlara yakın oynamak yerine boşlukları değerlendirebilmek çok önemli. Barça CL Yarı Final maçlarında kendi yarı sahalarında oluşturdukları savunma formasyonuyla boşluk da bırakmadılar, bu sebeple de gol yemeleri çok zorlaştı.

4'lü alan savunmasını en az Manchester United kadar iyi uyguluyorlar. Top rakipteyken, Liverpool gibi bir reaksiyonları yok, diğer 3 model gibi, rakibi yarı sahalarında bekleyip, alanı kapatma üzerine bir savunma anlayışları var. Pas arası yaparak ya da rakibin ikili mücadeleyi girip kaybettiği topları Lampard'la buluşturup, O'nun uzun ve diyagonal paslarıyla Drogba'yı arıyorlar. Drogba'nın indirdiği ve saklayabildiği hava topları hem takıma hücuma çıkma anlamında zaman kazandırıyor, takım rakip yarı sahaya yerleşiyor hem de aynı Manchester United gibi orta sahayı hızlıca geçmiş oluyorlar. 2 bekin ikisi de bölgelerinin en iyilerinden. Bosingwa, en az Dani kadar hücuma katılan bir oyuncu, kesme ortaları çok başarılı, hızlı olması kademeye girmesini de kolaylaştırıyor. Alex, Terry, Carvalho -sakattı sezonun genelinde- hem havadan hem yerden geçilmesi çok zor oyuncular. Topu oyuna sokmada belli bir seviyenin üstündeler ama Barça değiller elbette. Uzun oynamayı deniyorlar ya da topu beklere aktarıp, takımı ileri itekliyorlar.



Kaleci Cech, dünyanın en iyilerinden. Topu oyuna sokmada zaafları var, zaman zaman taca vurabiliyor topu, ManUtd gibi kaleciyi oyuna dahil etme düşünceleri çok fazla yok.

Takıma dinamizm ve farklı bir hava katan oyuncu Essien. Sahanın her bölgesinde onu görebilirsiniz, mücadele gücü çok yüksek, sürekli rakibi rahatsız ediyor ve kazandığı topları da iyi kullanıyor. Essien'in topla ilerleyebilme özelliğini de kullanmak istiyorlar özellikle kendi sağ bölgelerinden. Arkadan bindiren Bosingwa, onlara yaklaşan Lampard ile Anelka'nın da ceza sahası içerisine kaymasına sebep oluyorlar. Anelka, yaratıcılık ve bitiricilik anlamında farkı yaratan oyunculardan biri.

Asıl adam ise Lampard. Sezonun başlangıcında Fabregas'ın Arsenal'deki rolü gibi derin orta saha oyuncusu -deeper midfielder- rolüyle görev almıştı. Deco'nun sakatlığı sonrası ise, daha başarılı olduğu forvet arkasına geri döndü. Bir nevi Gerrard'a benzer roller üstlendi. Lampard'ın Gerrard'dan farklı olarak, görevi gereği yine de daha çok geriye geldiğini ve alan daraltmaya yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Ne kadar disiplinli olduğunu da Barça maçlarında gözlemledik. Çok özel bir oyuncu. Her türlü özellik var bir orta sahada olması gereken. Dikine oynamayı en başarılı uygulayan oyunculardan. Duran topları da çok etkili.

Drogba'dan bahsetmeli bu takım hakkında bir model yaratılacaksa eğer. Sırtında rakip savunmacıları taşıyacak kadar güçlü olmasıyla Mehmet Yıldız'a ya da hava topu hakimiyeti ve top saklamasıyla Hakan Şükür'e benzetilebilir. Günümüz futbolunda hücum hattının şekillenmesinin sebeplerinden biri de Drogba gibi oyuncular denilebilir. 4-4-2 formasyonunda kullanılan 1 kısa, çabuk forvet - 1 uzun, ağır santrafor ikilisinin tarihe gömülmesinin altında Drogba, Torres, Eto'o gibi oyuncuların, eskiden 2 oyuncuya özellikleri gereği dağıtılan bu 2 görevi, tek başına yapmalarında yatıyor. Sistemler de böylelikle dönüşüme uğruyorlar. Mourinho'nun 4-3-3'nün Drogba'nın sonsuz verimliliğinde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. Günümüzde kısa ve çabuk forvetlerin artık unutulmaya yüz tutması da bununla ilgili, Owen, Saviola gibi. Drogba sadece güçlü olmasıyla tanımlanamaz elbette. Oyun konsantrasyonunu sağladığı -ofsayta düşmediği- zaman rakip savunmanın arkasına Torres gibi sarkabiliyor, süpriz şutları var ve çok sert. Yan toplarda zaten etkili, durdurulması imkansız bir adam. Scolari'nin başarılı olamamasının en önemli sebebi de, Drogba'nın o süreci sakat geçirmesiydi.

Malouda, Kalou gibi kanat bindirmeleri yapabilen, kat eden oyuncuları var Chelsea'nin, yeri geldiğinde bunlara da başvuruyorlar, daha çok Drogba üzerinden oynasalar da. Özellikle Anelka deplasman maçlarında önemli bir artı, geniş alanlar bulunca çok başarılı.

Diğer 3 modele göre oyunu en kontrollü oynayan takım Chelsea. Diğer takımların temposu daha yüksek Chelsea'ye göre. Fiziksel yapısı bu kadar üst düzey olan oyunculardan hızlı bir oyun beklemek de anlamsız olurdu.

Hiddink'in Milli Takım başarılarını Kulüp Takımları'na da yansıtabilmesi, en önemli başarısı gibi duruyor. Çok farklı bakış açıları gerektiriyor aslında bu 2 durum ama Hiddink çok çabuk adaptasyon sağladı kulüp anlayışına. Taktiksel yönünü, rakibi doğru analiz edebilmeyi, Barça maçlarında çok iyi gösterdi. Sanırım takımın başına geldiğinden beri Chelsea'nin sadece 1 yenilgisi var, Tottenham'a karşı.

Sonuç olarak;

Akıl, Kaos, Akıl + Kaos tanımlamalarına sığmayan yine pasa dayalı fakat anlayışı farklı -uzun paslar, fiziksel futbol, Drogba tipi santrafor vs.- pek çok başarıya ulaşan model var. Kısaca futbolda tek bir model, yani tek bir doğru yok.

Satır aralarında görülebildiği üzere Galatasaray için geçtiğimiz sezona en uygun model Liverpool idi.

Bu dört başarılı ve farklı, formasyon ve futbol anlayışı modelini inceledikten sonra asıl mesele Galatasaray'a hangisinin uygun düşeceği üzerine konuşmak olacak. Sanırım bunu da önümüzdeki sezon Teknik Adam kim seçilecek, ne tür transferler yapılacak gibi sorularımıza cevap bulduktan sonra yapmamız daha kolay olur gibi gözüküyor.

Yine de açılmasını umduğum ve zaten açık olan zihinlerin yeni düşünceler üretmesinin tam zamanıdır Galatasaray'a hangi futbol modelinin uygun olduğu konusunda.

21 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

Yenilmez LeBron?



Bu aralar sürekli, pek çok basketbolseverin ağzından şu sözler dökülüyor; "LeBron James Michael Jordan'dan daha iyi olacak, O'nun başardıklarını geçecek."

Buna hiç katılmıyorum. Ayrıca bunu söyleyenlerin MJ'e, James'e ve basketbol tarihine haksızlık yaptığını ve oyuna karşı ihanet içerisinde olduğunu düşünüyorum. LeBron daha yolun başındayken, yolu koşar adım bitirip zirveye çıkmış MJ'le karşılaştırılması, doğru değil. James, önce birşeyleri başarmalı ki, MJ'in karşısına çıkabilecek cesareti olsun. Daha çok erken, tek bir yüzüğü bile olmayan bir oyuncu için, ağır bir durum bu.

Oyunun gelmiş, geçmiş ve gelecek en iyi oynayıcısı Michael Jordan'ın basketbolu bırakmasından sonra, pek çok oyuncu Majesteleriyle karşılaştırıldı. Bu karşılaştırmalar, başarı, yetenek, istatistik gibi kategorilerde incelenebilir. Bu incelemeyi karşılaştırmalı olarak yakın zamanda sunacağım, MJ, Kobe, LeBron ekseninde.

Kobe'nin hücum yetenekleri, silahları olarak MJ'den daha yetenekli olduğu söylendi. Keza LeBron'un istatistikleri kimi zaman MJ'in ötesine geçti.

Dün Fade Away yüzdesi ve estetiği düşük Kobe'yle, bu gece olağanüstü işler yapan LeBron için Michael Jordan kadar yarışmacı ruha sahipler diyebilmek yersiz olur.

MJ'den daha iyi olacağı iddia edilen bir oyuncu evindeki Konferans Finalleri ilk maçını asla kaybetmez, 49 sayı atmasa da kazanmanın yolunu bir şekilde bulur. MJ'in diğer bütün efsane oyunculardan ayrılan yönü, kazanmanın yolunu hep keşfedebilmesidir. Yaş paradoksunu savunan tezler için, LeBron'un fiziksel güce dayalı oyununun, yaşı ilerledikçe zayıflayacağının tahmini zor olmasa gerek diyebilirim. LeBron, buna nasıl bir reaksiyon gösterecek göreceğiz. Atletik yetenekleri kaybolmaya başlayan MJ'in, kusursuz hale getirdiği, en estetik atış olan Fade Away şutu gibi bir farklılık yaratmak zorunda O da.

James, iyi bir sınav vermedi bu anlamda, akıl alır gibi değil denilecek işler yapmasına rağmen. Bu yıl şampiyonluğun ve Final MVP'nin en önemli adayı, önce bunları kazansın, buraları oynamayı daha bir öğrensin, yarışmacı ruhunu sonuna kadar sahaya yansıtsın, yorulmadan, 39 derece ateş ile, 3'er yıl üst üste şampiyonluklar için adımlar atsın, yüzükler edinsin, ondan sonra tekrar konuşalım kim daha iyi diye, O'na da haksızlık etmeden.

21 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu