19 Mayıs 2009

Futbolcuya Dayalı Düzen



Ne anlama geliyor, öncelikle bunu açayım. Futbolcular ekseninde oluşan takım içi yapılanma, kendi grubundan olan oyuncuların oynaması konusunda baskı yapabilen, Teknik Adam gönderebilen, getirebilen, istediği zaman oynayıp tarihin en unutulmaz şampiyonluklarına imza atabilen, kolej takımı anlamına gelen, aile gibi takım denilen bir düzen. Pek çok artısı ve eksisi var. Son yıllarda çok tartışılan bir hal alan bu düzen, eskisi gibi yarar sağlamıyor artık ama bunun da farklı sebepleri var, değinilmesi gereken.

Bu düzeni, özellikle bizler, Galatasaraylılar çok iyi analiz edebilmeli, çünkü pek çok başarının altında yatan da temel sebeplerden birisi aslında. Tıpkı son zamanlarda pek çok başarısızlığın temel sebebi olması gibi. Olayın iki yönü de, taraf olunmadan, oyuncu, Teknik Adam sevgisi göz ardı edilerek, derinlemesine incelenmeli.

İlk olarak 96-00 Galatasaray'ı çerçevesinde bir bakış açısı yaratmalıyız. Nasıl mı? Aslında bu tarihi biraz daha öne de çekebiliriz ama 4 yıl üst üste şampiyonluk süreci, bu düzenin başlangıcını oluşturuyor demek daha kolay bir inceleme yapmamızı sağlıyor. Bu süreç yıllarca yan yana oynatılan oyuncular ekseninde oluşan, kolej havası, aile gibi kavramların ortaya çıkmasına aracı olmuştur. Futbolcuya dayalı düzen, sürekli bir arada, aynı kurum çatısı altında, camia içerisinde yer almayı da gerektirir. Galatasaraylı olmak olgusunun, altyapı geleneğinin bu düzenin oluşmasındaki payı da yadsınamaz. Altyapıdan beri arkadaş olarak gelen oyuncuların birbirini kollamasından daha doğal bir şey olamaz ancak olayın boyutu Galatasaray'ın menfaatleriyle kesiştiğinde zararlar da su yüzüne çıkmış oluyor. Ayrıca bu düzenin bir de tarikat tarafı var.

Şimdi birkaç somut örnek verelim. Çok fazla isimler üzerinden polemik haline dönüştürmek istemiyorum konuyu ama bu tür örneklemeler olmadan da yazının zihnimdeki haliyle anlaşılması şansı ortadan kalkıyor.

96-00 arası Futbolcuya Dayalı Düzen, Terim'in yönetimi altında, çok fazla takımı yıpratmadan -ki ben bu dönemde de bazı futbolculara haksızlık yapıldığını düşünüyorum bu grup tarafından- başarıların da gelmesiyle hasır altı edildi. Taraftar bunu hiç önemsemedi, Emre Belözoğlu geleceğin Hagi'siydi, Okan şimdiden ayağı kırılan, ağlayan çocuk olarak Galatasaray Tarihi'ndeki yerini almıştı. Açıkcası taraftar da UEFA Kupası kazanmış ve 4 yıl üst üste şampiyon olmuş bir takıma sahip olmaktan dolayı, eleştiri getirmedi bu düzene, herkes mutluydu. Düzen yeni yeni oluştuğu için, farkında da değillerdi, kaçan 5. şampiyonluk ve bazı olaylar -değineceğim Jardel, Okan, Emre, Arif, Serkan, Lucescu- bu düzenin varlığını apaçık ortaya koyuyordu.

Futbolcuya Dayalı Düzen, Terim tarafından çok iyi dengeleniyor, O'nun otoritesi altında da oyuncuların yapabilecekleri kısıtlanıyordu. NTVSpor'da 17 Mayıs'ta yayınlanan Tarihi Yazanlar programı bize, o döneme dair inanılmaz bir ipucu sundu. Programın sonuna doğru anılardan bahsedilmeye başlandı, saklı kalmış olanlardan, yüzleri gülümseten, kahkaha atılanlardan. Madalyonun bir de öbür yüzü vardı.

Arif şöyle diyordu şimdinin Yeniçeri başı, o dönemin düzen dışı oyuncularından Hasan Şaş için; "Hasan Şaş, bir hafta öncesi ya Okan cezalı mıydı ya Ümit, biri cezalıydı, Hasan Şaş oynamıştı onun yerine. Öbür hafta işte mecbur, Hasan Şaş'ı işte yicez bi şekilde yani." Arif Terim'e bakar, kahkahalar, "Hocam yani lütfen, bunu bu şekilde anlatıyorum da, şey olarak. Ondan sonra Hasan Şaş'a herhalde Müfit Hoca diyor. Bizim, işte diyor ki, Rıza abi demiş ki olm sen sakatsın galiba falan, doktorlar öyle söylüyor. Yok, o diyo, Hasan Şaş da diyor ki hayır diyo ya ne sakatı hoca, Rıza abi diyor, Müfit Hoca seni çağırıyor diyor, Müfit Hoca'ya gidiyor, Müfit Hoca noldu olm sakatmışsın doktor söyledi. Yok ya Müfit Hocam diyo, Hocam da maça gidicez, Hocam seni çağırıyor diyor Hasan Şaş'a. Hasan Şaş yukarı çıkıyor, hocam da traş oluyormuş o esnada. Olm Hasan, hayırdır sakatmışsın, yok Hocam, sakatsın, sakatsın."

Okan'ın yaklaşık 10 saniye sonra Ümit Davala'nın kadroya girememe olayına suçluymuş gibi eliyle ağzını kapatarak getirdiği yorum da çok ilginçti; "Her şey ortaya dökülüyor hocam"

Videonun 45.47 ile 46.46 arasında kalan bölümünde yer aldı bu ilginç diyaloglar.

Terim, kendisine başarıyı getiren bu düzene ihanet etmiyor, engel olmuyor, ondan en yüksek verimi almaya çalışıyordu her daim. Kontrol mekanizmasını iyi ayarlaması, zarar geldiği an, toplantılar yapması, kabadayı tavrını sergilemesi, yeni yeni filizlenen bu düzen üzerinde olumlu etki yaratıyor, oyuncular sahada tüm varlıklarını ortaya koyuyorlardı. Düzenin Terim'e laf söyleyememesinin ana etmenlerinden biri, O'nun karizması, başarıları altında ezilmeleriydi. UEFA Kupası alınmadığı zaman bile O çok şöhretli, kariyerliydi zaten. Futbolcuların ise hala bir başarısı yoktu, ne zaman ki UEFA Kupası kazanan oyuncular oldular, o zaman sözleri duyulur oldu, ağızlarını açtılar, düzen çalışır hale geldi. Terim'in 2. gelişinde çabuk gidişinin, futbolcularda oluşan özgüven kaynaklı söz dinlememe olduğuna pek çok vurgu da yapıldı. Kariyer onlarda da vardı artık.

2000 Haziran'ında CNN Türk canlı yayınında gözlerim yaşlı izlediğim bir toplantı sonrası Terim Fiorentina'nın yolunu tutmuştu, Şükür de Internaziole'nin. Düzen yerli yerinde duruyordu oysa. Takımın başına Teknik Adam olarak Lucescu getirildi. Başarının tadını alan futbolcular, Avrupa Kapısının ardına kadar açıldığının farkında, şöhretin ve paranın peşinde, Teknik Adamlarının taktiksel dehası eşliğinde muhteşem bir sezona imza attılar. Düzen hala başarılıydı. Lucescu, taktiksel dehasını pek çok maçta ortaya koydu, Real Madrid'i aynı sene 2 kere yenen, CL'de 2 gruptan da çıkan, Milano'da 4 stoperli alan savunması, Münih'e karşı 3'lü alan savunması deneyen, Hasan Şaş'tan dönemin en iyi sol açıklarından birini yaratan, yenilikçi, modern, kazanmanın ana prensibinin savunma olduğunu kavramış, asla korkak olmayan -Lucescu döneminde az gol atıldığı iddiası tamamen şehir efsanesidir- yaratıcı oyunculara serbest oynama olanağı sunan, çok farklı bir Teknik Adam'dı. Eksileri de vardı elbette, disiplin gibi. Disiplin Avrupa Futbolu'nda şart olmasa da, Türkiye koşulları için olmazsa olmazların başında geliyordu. Terim sonrası rahatlayan oyuncular, düzeni artık tamamen çalışır hale getirmişlerdi. Rivayet o dur ki, Fenerbahçe'yle oynanan şampiyonluk maçı öncesi Jardel'in oynamaması gerektiği Lucescu'ya söylenmiş, tehditler savurulmuş ve sahaya Serkan Aykut çıkmıştı. Oyuncular Jardel'in kendileri kadar mücadele etmeden, koşmadan, sadece son vuruşları yaparak daha şöhretli olmasına, çok para kazanmasına anlamsız şekilde takılmışlardı. Jardel'i yemeleri gerekiyordu, Arif'in de dediği üzere daha önce Hasan Şaş'a yaptıkları gibi. Aynısı Lincoln'un de başına gelecekti.

Kaybedilen maç sonrası, Ankaragücü maçında da Okan'ın erken kırmızı kart görmesi, zaten sezon ortasından beri Inter'e gideceği konuşulan kendisi ve Emre için, bardağı taşırmak anlamına geliyordu. Taraftar çıldırmıştı, düzene isyan başlıyordu ilk defa. Fenerbahçe'ye kaybedilen şampiyonluğun, görkemli Bağdat Caddesi kutlamalarının da bunda payı vardı. Futbolcuya Dayalı Düzen ilk defa başarısız oluyordu. Okan, Emre, Fatih için veda partisi bile düzenlenmişti oysa, çelişki yok bu konuda da, taraftar zamanla olayların farklı olduğunu öğreniyordu ve yıllarca bu konuları tartışacaktı forum ortamlarında. Faruk Süren, bu olaylardan sonra düzenin köküne kibrit suyu dökme planları var iken, başkanlığı bıraktı, yerine gelen yönetimler -önce Cansun sonra Canaydın- düzeni yok etmek yerine olayları akışına bıraktılar. Keza düzen de duraklama dönemine girmişti. Sezonun sonunda bazı düzen oyuncuları ayrılmış, Avrupa'ya uçmuşlar, Lucescu'nun elinde parçalanmış bir düzen kalmıştı. Kendi oyun anlayışına uygun, ucuz oyuncuları da kadroya katan Lucescu, ertesi yıl, düzenin zayıfladığı ortamda yeniden takımı şampiyon yapıyordu. Birkaç yıl daha görevine devam edebilse, belki de düzen tamamen ortadan kalkacaktı ancak Canaydın seçildi Kongre'de ve işler değişti. Tekrar ülkesine dönen AC Milan kariyerli Terim, eski sisteminin başarılı olacağından emin bir şekilde, düzeni kullanabileceğini düşünüyordu.

Burada ek olarak, futbolcu Hagi'ye düzenin neden etki edemediği de tartışma konusu olmalı, buna da değineceğim, Lincoln konusuna gelindiğinde.

İşler Terim'in istediği gibi gitmedi, Beşiktaş'a geçen Lucescu, 2002 Brezilya'sından kopyaladığı bir sistemle ve yine kendi bulduğu yeni oyuncularla neredeyse yenilmeden şampiyonluğa ulaşıyordu. Sonrasında ise Fenerbahçe'nin Brezilya ekolü hegemonyası başlayacaktı. Ta ki Gerets'e kadar. Bu ara süreçte Teknik Adam Hagi, düzeni en iyi bilenlerden biri olarak, zayıflamış olsa da ondan yararlanma yolunu seçti. Hakan Şükür'ü oyundan çıkardığı bir maç sonrası, tepki alması, düzenin, ısırıldığı zaman vahşet saçan bir köpekten farksız olduğunu gözler önüne seriyordu. O dönemler, zayıflamış düzenin yeniden alevlenmeye başladığı ilk zamanlara işaret ediyordu. Takıma yeni katılan her oyuncu, düzenin içinde ya da dışında kalmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu er ya da geç farkediyordu. Çoğu yeni Türk oyuncu, düzeni, Hakan Şükür önderliğini kabul ediyor ve bu etkiyle de forma şansı bulabiliyordu. Yakın dönemden bir örnekti Nonda, Hakan'ın varlığını kabul ettiğinde artık değişmez bir oyuncu olmuştu ve bunu açık bir dille de belirtmişti.

96-00 arasında ya da 2. Terim döneminden itibaren, sosyal yaşantısı, yaşama bakış açısı tarikat ekseninde olmayan oyuncular da düzenin karşısında yer almıyor, kendilerini riske etmiyorlardı. Suat, Tugay, Bülent Korkmaz bu konuda anlaşılabilir örneklerdi 96-00 arası için. Yakın dönemden ise Ümit Karan, Hakan Şükür'ün olmadığı bir zamanda transfer edilmiş, yıldızı parlamış, Hakan gelince ise bir kenara atılmıştı. Oynamak, para kazanmak, kariyerini devam ettirmek istiyorsa düzenin içinde yer almalıydı, Hasan Şaş'ın yaptığı gibi. Öyle de yaptı, Hakan'la barıştı, yan yana oynadı, o gidince de düzenin baş aktörlerinden birine dönüşüverdi.

Düzenin tarikat tabanlı başlayan arkadaşlık ilişkilerinden bir cemiyet ilişkisine dönüşme süreci de sanırım Gerets döneminde başladı. Avrupa'ya gidenler, altyapı oyuncularına abilik edemeyince, yemekli ev davetleri de yetersiz kaldı ve tarikat arkadaşlığı yerine menfaat ilişkileri ön plana çıktı. Hasan Şaş, Ümit Karan, Necati gibi oyuncuların düzen içerisine girişi de böyle oluştu aslında. Yakın zamanda ise Arda'nın. 96-00 arasında kendilerini koruma yollu düzenle iyi geçinen Suat, Bülent Korkmaz gibi oyuncular da bu cemiyetleşme sürecinin bir parçasıydılar.

Gerets de yine Hagi gibi, düzenden faydalanma yolunu seçti, bir süre sonra. 3 yıldır şampiyon olmayan ve 2 yıldır şampiyon olan Fenerbahçe'ye 5 gol atmış bir takım motivasyonu ve Gerets'in Saldır, durma yine Saldır taktiksel anlayışıyla, bir de Denizli'nin onurlu mücadelesiyle şampiyonluk kazanıldı. En büyük pay sahipleri Hasan, Ümit, Hakan'dı yani düzenin kendisi. Tabi işin futbol boyutu da var, Mondi-Tomas-Song üçlüsü, İliç faktörü gibi.

Galatasaray Ruhu geri dönmüştü yani düzen. İşin ironi tarafı da buydu. Taraftar yine mutluydu, düzen kimsenin umrunda değildi, ortada bir mucize vardı. Futbolcular, inanılmaz bir mücadele örneği göstermişler, ruhu sahaya yansıtmışlar, savaşan bir takım olmuşlar ve kazanmışlardı. Galatasaray Tarihi'nin en değerli ve stratejik şampiyonluklarından biriydi. Stratejik deme sebebim Aziz Yıldırım'ın önünün kesilmesiydi elbette.

Galatasaray Ruhu denilen kavramın da Futbolcuya Dayalı Düzen'den beslendiğini söyleyebiliriz en azından son dönemler için. Yoksa Ruh Metin Oktay'a, daha öncesine kadar dayanır. Bunu söylememin temel sebebi bu yapılanma içerisinde yetişen, arkadaş olan, birbirini kollayan grubun, geçmiş dönemlerde taraftar tarafından en çok ruhu yansıtan oyuncular olarak görülmesinde bulabiliriz. Bu düzenin oluşmasında taraftarın da payı var öyleyse.

Ekonomik buhranlar yaşayan Galatasaray, öz evladı Türk oyuncularına güvenerek, bir yıl daha yaşamak istedi ancak bu düzenin 96-00 dönemi gibi bir gelecek yansıtmadığını görememişlerdi. Gerets'in 2. yılı büyük bir kayıptı. Bunda göreve gelen Polat ve ekibinin Gerets'in altını oyan antrenör arayışlarının da payı vardı. Kalli'nin yeni sezonda Teknik Adam olacağı Şubat ayında ayyuka çıkmıştı. Değiştirilmesi kesinleşen bir Teknik Adam'dan da Türkiye koşullarında başarı beklemek olanaksızdı, çünkü bu durumun farkına varan oyuncular o sezonu tatil olarak görüyorlardı.

Kalli'nin 2007 yazında göreve getirilmesi bizi ilginç bir olaylar zinciriyle karşıya karşıya getiriyor aslında. Düzenin ana başlangıcını 96-00 öncesine de çekebileceğimiz söylemiştim, Kalli'yi gösteriyordu oklar. Galatasaray'a yepyeni bir model sunan O'ydu, düzen Kalli döneminde başlamadı ama düzeni yaratacak oyuncular ilk olarak O'nun döneminde takıma katılıyordu. Sanki bir zaman döngüsü gibi. Kalli'nin tekrar gelişi, zaman zaman zayıflamış da olsa varlığını sürdüren düzenin 2. kuşakla birleşmesi ve 96-00 sonrası Altın Yılı'nı yaşamasına sebep olacaktı. Düzeni kontrol etmeyi disiplin yollu becerebilen Kalli'ye, yeni ve kariyerli transferler sunan yönetim, farklı bir motivasyon havası yaratıyor, şampiyonluk beklenmeyen, genç, pişmesi gereken jenerasyon arayışlı kadro, daha ilk yılında unutulmaz bir şampiyonluğa ulaşıyordu. Düzenin yok edilmesi düşüncesi yine tozlu raflara kaldırılacaktı.



Polat, şaşalı transferle taraftarın gözlerini alacak, düzen unutulup gidecekti. Bu noktada hakkı teslim edilmesi gereken insanlar da vardı, bu şampiyonluğa rağmen, sezon bittiğinde düzenin yıkılması gerekliliği düşüncesini dile getirenler. Ama öyle olmadı. Altın Yılı'nı yaşamış düzen, yepyeni Türk oyuncuları da bünyesine alarak -ki 11 Türk'le şampiyon olunması hikayesini de kullanarak- çok güçlü bir konuma gelmişti. İpler artık onların elindeydi, taraftar onları seviyor, Galatasaray Ruhu'nun geri dönüşü olarak yansıyorlardı konuşmalara. Arda, Sabri, Ayhan, Ümit artık dokunulmazlığa erişmişlerdi takım içerisinde. Polat'ın büyük transfer hamlesi, 2000 sonrası Jardel sendromunu yeniden ortaya çıkaracaktı. Futbolcular, daha gelişinden itibaren, kendilerinden daha çok para, şan ve tezahürat kazanacak olan Lincoln'ün karşısında yer almayı kararlaştıracaklardı.

Polat'ın bir başka hamlesi de Teknik Adam değişikliğiydi. Bu zorunlu gerçekleşmişti ancak Teknik Direktörsüz -Cevat Hoca alınmasın O'nun payı büyüktür 2008 şampiyonluğu'nda- diye yorumlanan bir Futbolcu Grubunun yani düzenin şampiyonluk kazanması, düzen için erişilebilecek en üst noktaydı belki de. Düzenin gücüne güç katan da buydu. Sistem Teknik Adamı Skibbe, düzenin varlığından doğal olarak habersiz, üstelik de düzenin en güçlü olduğu dönemde Galatasaray'ın başındaydı. Terim'in Euro 2008'de yüksek kondüsyona dayalı, yetenekli oyunculardan kurulu Türkiye'si önemli bir başarı kazanınca, düzene olan güven de artacaktı taraftar ve yönetim nezdinde. Skibbe'nin sistemi, 4-3-3 ile birlikte günümüzde başarılı takımların en çok kullandığı 4-2-3-1'di. Bu sistemin temel taşı ise 3'lünün ortasında oynayan oyuncu yani Lincoln'dü. O'nun iyi olduğu ve düzen tarafından oynama izni kopardığı zamanlarda takım iyi oyun ve sonuçlar aldı. O'nun kötü olduğu ve oynatılmadığı dönemlerde ise ağlayışlar vardı. Skibbe'yi düzeni anlayayamamak ve düzenden olumlu fayda sağlayamamakla suçlayamam. Sezon başındaki yazılarımda sürekli olarak, önceki sezonun son 6 haftasında oynanan oyunun üzerine bir akıl futbolu, pas akışkanlığı anlayışını inşa etmesi gerekliliğinden bahsetmiştim. Bu, hem Skibbe'ye yapmak istedikleri için zaman kazandırabilir hem de takımın CL ve Ligdeki konumunu daha yukarılarda tutmasını sağlayabilirdi. Skibbe kendi sistemiyle başlamayı tercih etti, sürekli pasa alışkın olmayan pek çok Türk oyuncusu bocaladı, bu bocalama evresi düzen oyuncularının sorgulanmasına yol açtı, bu sorgulanmadan rahatsız olanlar, yabancı oyuncuların ayağını kaydırmaya çalıştı vs., hikayeyi biliyorsunuz.

Skibbe'yi eğer 14-15 yabancılı ya da düzenin olmadığı bir Galatasaray'ın başına getirseydi Polat, mutlaka bu sistem anlayışıyla daha başarılı olurdu, ancak o daha Türkiye koşullarını çözümleyemeden, düzen O'nun ayağını kaydırıverdi ve yerine eski bir düzen yanlısı Bülent Korkmaz'ı getiriverdi.

Düzen oyuncuları taraftarın sorgusuna maruz kalınca, madem parayı, alkışı, tezahüratı Onlar alıyor, topu da Onlar yani yabancılar, Baros, Kewell, Meira, Lincoln oynasın gibi bir anlayışa büründüler. En ufak kötü oyunlarında bu yabancılar eleştirildi, yerden yere vuruldu düzende yer almış medya maymunları tarafından.

Yabancı oyuncular da düzenin kendilerine tavır almasında kötü performanslarıyla rol oynadılar.

İlk olarak Lincoln, son canlı örnek de O, düzene dair. Jardel vakasının bire bir kopyası bir olay. 2 Brezilya'lı, karakterleri Türklere çok benzemeyen, rahat, sorumluluk bilinci çok taşımayan, estetik işlerle ilgili, taraftara oynamayı iyi bilen, yüksek maaşlı, biri gol atmayı, diğeri gol attırmayı yetenek haline getirmiş Avrupa'nın Top Class olmasa da, onun bir gömlek altı oyuncu grubuna girebilecek, Galatasaray'ın da alabileceği en üst düzeydeki oyuncular.

Lincoln özelinde bir başka konuya da değinmek gerekir. Hatırlayalım Kalli'nin ilk sezonu 2007'nin başını. Almanya'dan gelmiş diri, topu alıp 30 metre götürebilen, rakip müdahalesiyle düşmeyen, vurdu mu çatala takan, sürekli adam eksilten, aklı hep oyun içinde olan biriydi Lincoln ilk 6-7 hafta. Ne olduysa o Beşiktaş maçı öncesi kadro dışı kalmasıyla başladı. Lincoln önce küstü, sonra fizik gücü eksildi, topla ilerleyemez oldu, düşer hale geldi, kendini yere attı, sezon sonu tekrar toparlanma evresine girse de, Cevat Güler'in doğru hamlesiyle takıma giremedi ve sezonu öyle tamamladı. Hırslı, kendisini göstermek isteyen bir oyuncu böyle bir sezon yaşasaydı, üstelik de yaz sezonunda bir turnuvada yer almayacaksa sıkı çalışır ve önümüzdeki sezona bomba gibi girerdi. Lincoln öyle yapmadı, fizik güç olarak nerede kaldıysa oradan devam etmeyi yeterli gördü, çünkü taraftar onu seviyordu, takım onsuz da şampiyon oluyordu, rahatını bozmanın bir anlamı yoktu karakteri gereği, ona yardımcı olabilecek Kewell, Baros ve Meira da gelmişti vs. Lincoln'un bu halini eline koz olarak alan düzen ise onu adeta yiyip bitirdi, Volkan'a yem olmasına göz yumdu, pas vermedi, serbest vuruşları elinden aldı.

Burada devreye Hagi'yi sokayım. Düzenin hiçbir zaman yanına bile yaklaşamadığı, taraftarın en çok sevdiği, takımın en çok ihtiyaç duyduğu adam. Hagi'nin düzen tarafından alaşağı edilememesinin bazı sebepleri vardı. Terim'in otoritesi, Hagi'nin zekası yani zaman zaman düzenin yanında yer alışı, saha içinde vazgeçilmez oluşunu anlatan performansları, isyancı karakteri. UEFA Finali'nde Hakan Şükür'ün maçın son anında serbest vuruşu kullanmasına kızıp kırmızı kart görebiliyordu Hagi. Şükür ya da özelinde düzen, bunun sonucu olarak Kupalar alamayacağının, başarılı bir kariyer yaratamayacaklarının bilincinde Hagi'ye dokunamıyorlardı. Dokunurlarsa kendileri de zarar görüyordu ama Lincoln öyle değildi. Lincoln de Hagi gibi düzeni çözümlemiş ancak içerisinde yer almak yerine karakteri gereği rahat davranmış ve kendisinden beklenen derecede bir performans ortaya koyamamıştı. Vazgeçilmez değildi, önceki yıl takım o yokken de şampiyon olmuştu, düzen bunun farkındaydı. Hagi'den ayrılan temel noktası buydu Lincoln'un.

Geçmişten günümüze kadar uzun bir yolculuk yaptık Futbolcuya Dayalı Düzen tabanlı.

Olayın derinlemesine incelemesi bu da, çözüm ne diyenler olabilir, şimdi onları sıralayayım;

Galatasaray ya geçmişiyle yüzleşecek ve Arda dışında bu düzeni ortadan kaldıracak ya da düzeni Terim'in ilk döneminde olduğu gibi doğru kontrol edecek bir Teknik Adam ile çalışıp bu konuda futbolculara taviz vermeyecek. Yeni bir stada geçiyor olmanın futbolcular üzerinde oluşturacağı ekstra motivasyonu da kullanarak bu dönüşüm gerçekleştirilebilir.

Geçmişle yüzleşmek ağır bir konu. Son günlerde Fenerbahçe Başkanı ve Adayı Aziz Yıldırım'ın bazı sözlerini duyuyorum televizyonda. Şöyle diyor; Savaşan bir Fenerbahçe yaratacağız, altyapıya önem vereceğiz, Avrupa'da kupa kazanacağız... Bu sözlere baktığınız zaman ortak noktayı hemen yakalıyorsunuz, bunlar Galatasaray'ın sahip olduğu özellikler. Savaşan takım ekseninde Bayrak Adam, Kaptan eksikliği de bunlara eklenebilir. Galatasaray, bu özelliklere haiz ancak bunun temelinde de o düzen var yine. Son 20 yıl incelendiğinde ortaya çıkan derin sonuç bu malesef. Galatasaray'ı savaşan, mücadeleci yapan, altyapı geleneğini ortaya çıkartan, Bayrak Adamlar, Kaptanlar çıkaran düzenin ta kendisi. Düzenin sürekliliğinin, birlikte kazan kazan anlayışı içerisinde hareket etmenin bir getirisi olarak Galatasaray'ın başarıları açıklanabiliyor. Galatasaray eğer düzeni yok edecekse, bu geçmişle de yüzleşmesi gerekiyor yani 100 yıllık kulüp tarihinin en başarılı evresiyle.

Galatasaray'ın altyapıdan oyuncu yetiştirmek, Türk oyuncuların takımı olmak, Kaptan çıkarmak gibi endüstriyelleşmiş futbol içerisinde diğer rakiplerinden ayrıştığı değer yargılarını yeniden inşa etmesi gerekecek düzenden tamamen arınabilmesi için. Geçmişle yüzleşmek, değer yargılarını yeniden sorgulamak, tarihin en başarılı evresinin altındaki karanlık odalardan çıkıp, günümüzde yepyeni, herhangi bir gruba dayalı düzeni olmayan, işleyen, ışıldayan bir Galatasaray yaratmak kolay değil elbette. Galatasaray'ın kendisiyle, aynadaki yüzünün çirkin yarısıyla yüzleşmesi hiç kolay değil. Bu yönetim bunu başarabilir mi, bekleyip göreceğiz.

2. bir alternatif de var. O da Galatasaray'ın geçmiş başarılarının ta kendisi olan bu düzeni, Terim'in yaptığı gibi kontrol altında tutabilmek. Bu kontrolü kolaylaştıracak kariyerli, performanslı, iş ahlakına sahip yabancı Teknik Adam ve oyuncular getirmek. Ayrıca düzenin parçası oyuncularının çok büyük bir kısmını takımdan uzaklaştırıp, kalanları yalnızlaştırmak. Bunu yaparken de kalan oyuncuların yeniden yapılanmasının, altyapıyla ilişkilerinin önüne geçecek idari düzenlemelerde bulunmak.

Bir 3. ise düzeni kendi haline bırakıp, olayların akışını yönetmek ki bu en kolayı ve yönetimlerin çok tercih ettiği bir durum. Teknik Adam ve birkaç oyuncu değişikliği dışında, başarıyı futbolcuların ayağına mahkum etmek. Bu sistem son 4 yılda 2 Lig Şampiyonluğu kazandı ama Avrupa'da yokları oynadı.

Futbolcuya Dayalı Düzen, kısaca FDD, Galatasaray'ın başarılı ya da başarısız son 20 yılını anlatan geçmişiydi ama geleceği olmalı mı, Galatasaray'ı yönetenlerin ve taraftarların, kendi vicdanlarında cevaplamaları gereken soru bu.

19 Mayıs 2009

A. Eren Loğoğlu

10 yorum:

Empyrium dedi ki...

Merhaba,

Bloguna ilk yazım lakin uzun zamandır alisamiyen den takip etmekteyim.Yani alimsayen.net e üye olamıyoruz malesef önceki yazılarında teşekkür edememiştik ama bu yazı artık yüreğine sağlık dedirtti.

Galatasaray üzerine yapılmış en iyi analizlerden biri.

Saygılarımla.

A. Eren Logoglu dedi ki...

Sanırım asy.net üyeliği için referans gerekiyor.

Güzel sözlerin için teşekkürler.

Eren.

Adsız dedi ki...

abi muhteşem bir yazı olmuş.. tebrik ederim.. hiçbir işe yaramayan, hatta dursa yerinde otursa daha çok memnun olabileceğimiz medya/spor yazarlarının yerine senin gibilerinin gelmesini can-ı gönülden isteriz..

devamı dileklerimle...

finrod dedi ki...

yazının geneli üzerine denilecek birşey yok;dediğin gibi son 15-20 yılın kısa bir özeti gibi aslında ama kafama takılan bir husus var;neden bir temizlik yapılacaksa arda istisna olarak tutuluyor?yanlızca fazlası ile yetenekli diye biri pozitif ayrımcılığa uğramalı mı?zaten "düzen" dediğin şey gene başka fazlası ile yetenekli ve fazlası ile galatasaraylı futbolculara,kısaca hakan şükür'e taviz verildiği için bugün değin varlığını sürdürmedi mi?neticede ne kadar sevsek de ne kadar kıymetli olsa da başta skibbe'nin ve lincoln'un başını yiyen ve bizim 08-09 sezonumuza mal olan -belki biraz ağır olacak ama- hıyanetin ana unsurlarından biri de arda değil mi?kafasından futbolu silmiş ümit ve kifayetsiz sabri gibiler ne kadar suçlu ise arda da en az onlar kadar suçlu değil mi?

bunun dışında bence 2. alternatif makul bir seçenek."düzen" tasfiye olunca;altyapıdan oyuncu çıkarma,kaptan çıkarma,savaşan karakter gidince bizden geriye ne kalacak ki?galatasaray'ı farklı yapan,galatasaray yapan bunlar değil mi zaten?bir şekilde bu sistemle ilerlemeli ama bu canavarı kontrol altında tutmalıyız.

hayhay dedi ki...

Sanırım 2. alternatif en mantıklısı...Takımın özellikle cemaat ilişkisi olan futbolculardan temizleyip,(riskli olduğunu kabul etmekle birlikte ) arda'nın üzerinde yeni bi rol model yaratarak bir futbolcu grubundan oluşan "biz" yerine daha sağlıklı, ilk planında galatasaraylılık olan daha sağlıklı bi "düzen" kurulabilir.

A. Eren Logoglu dedi ki...

Güzel sözleriniz için teşekkürler öncelikle.

Arda, benim de tanıklık ettiğim Türk Futbolu'nun son 15 yılının en yetenekli oyuncusu kanımca. Bunun yanında FDD çerçevesinde cemiyetleşen ilişkiler zincirinin de son halkası. Arda'yı bu düzen içerisinden çekip çıkarmak, O'nun kariyeri ve karakterinde oluşabilecek olumlu değişim açısından önemli. Bunun elbette Galatasaray'a da yansımaları olacaktır. Bir nevi, düzenin ana parçası, kurucusu olmayan, konumu gereği düzenin ana damarlarından biri olmuş genç ve yetenekli bir oyuncuya şans verilmesi de denebilir Arda'nın kalmasına. Eğer Arda dönüşüme ruhen cevap veremiyorsa, -Emre, Okan ile arkadaşlığa devam etmek, anlamsız demeçler ve mesajlar vermek, bazı oyunculara tavır almaya devam etmek gibi- takımdan ayrılış süreci zaten hızlanacaktır.

Eren.

Adsız dedi ki...

inanılmaz bir gozlem ve inanılmaz bir yazı olmus. agır dikkat sorunlarım olmasına ragmen bir solukta okudum tebrik ederim dogru yada yanlıs cok basarılı bir yazı

kozniku dedi ki...

Bunların çoğu şehir efsanesi; ayrıca Eren bey soyle bir tahminde bulunmama izin verin, profesyonel olmasına gerek yok sanırım hiçbir takım sporunu düzenli olarak yapmadınız ? Yani bir takımda yer almadınız ?

A. Eren Logoglu dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
nurhan dedi ki...

Bu yazıyı 19 Mayıs 2009'da yazmışsınız.
O günden bugüne ne değişti?
Neler oldu kulüpte?...