22 Mart 2010

L e o



Zaragoza - Barcelona maçında NTVSpor sunucusu Ersin Düzen'den Messi incileri;

"Lionel Messi, çılgın attığı bir karşılaşma oldu"

Çılgın atmak, bildiğim kadarıyla, en azından öğrendiğim kadarıyla bir ekşi sözlük deyimidir, Ersin Düzen'in sözlük kültüründen eksik kalmadığını da anlamış olduk böylelikle.

"Tanrı onu korusun, iyi ki varsın Messi"

Yayın, bu cümleyle bitti.

Dünya Kupası'nda Arjantin'i nereye taşıyabileceği konuşuluyor bugünlerde, Maradona'yla karşılaştırma yapma zamanının geldiği düşünülerek.

Gelinen nokta öyle erişilmez ki, biri onu sakatlasa, sakatlayan oyuncunun spor hayatı sona erebilir baskılar sonucu. Messi artık, kutsal bir varlık izleyenlerin gözünde.

Bonservis bedeli yok, paha biçilemez o çünkü, reklamlardaki gibi.

Bilgisayar oyunlarıyla alay edercesine oynuyor, Barça'yı sırtında taşıyor, Barça'nın ona sahip çıktığı günlerin manevi borcunu ödercesine.

Leo, Katalunya'ya, Katalanlara ve futbol dilencilerine daha çok güzellikler sunacak, ön hazırlık aşamasında şu an!



22 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

21 Mart 2010

Barça'yı Kim Yönetiyor?



Fotoğraf Guardiola'nın cezalı olup Camp Nou tribünlerine çıktığı Valencia maçından. Pep, yanında da sportif direktör Txiki var. Fotoğrafı özel kılan, bir alt sırada oturan Johan'la aynı karede bulunmaları.

Txiki geriye yaslanmış, düşünceli ve endişeli, elleri birbirine kenetlenmiş. Pep ve Johan ise çok dikkatli ve aynı kafa açısıyla bakıyorlar oyuna. Etraflarındaki pek çok izleyici sahada sanatsal bir gösteri sergileyen takıma ilgisiz.

Hangisi yönetiyor dersiniz Barça'yı, polemik konusu oluyor mudur Türkiye'deki gibi?

Not: Fotoğraf için Erdem'e teşekkürler.

21 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

20 Mart 2010

Dublörler & Kenyon Hamlesi



İnanmadım adları medya tarafından gündeme getirildiğinde, seçim kazanma amaçlı kullanıldığını düşündüm, hala da aynı paralelden bakıyorum, bazı farklarla.

Peter Kenyon, Thomas Kurth ve Esteve Calzada kanlı canlı, somut olarak karşımızdalar, ismen değil. Yine de inanmadım, dublörleri herhalde diye düşünüp araştırdım, fotoğraflarına baktım. Bu inanılmaz olayın gerçekleşme olasılığını düşündükçe -gerçi Rijkaard isminin yarattığı devrim etkisi bunu da doğurabilirdi- olmaz canım daha neler, Türkiye daha o seviyeye gelmedi, böyle çok üst düzey profesyonel isimlerin gelmesi çok zaman alır ve bunu ancak Galatasaray başarır bir gün diyordum kendimce.

Gerçekleşti, buradalar, Galatasaray çatısı altında, hem de yıllar geçmeden, o bir günü bugüne dönüştürerek. Peki nasıl ve neden, araştırılması gereken asıl konu bu, şoku atlattıktan sonra.

Peter Kenyon, Chelsea ve Manchester United'ın eski CEO'su, keza Umbro'nun da.

Thomas Kurth, eski G - 14 CEO'su.

Esteve Calzada, Barça'nın eski Marketing Genel Direktörü.

Gazete ve internet sitelerinde daha pek çok unvan var bu isimlerin yöneticilik kariyerleriyle ilgili. İmtina edip, dezenformasyon yaratmamak adına çok detaya girmiyorum, hakim olmadığım bir konu çünkü.

Futbolu her yönüyle takip edip Kenyon ismini duymayan yoktur yine de. Kurth'un da bir ara Galatasaray tarafından İstanbul'a getirildiğini hatırlıyorum. Calzada adınaysa Barça belgesellerinde, kulüp resmi sitesinde veya Katalan gazetelerinde birşeyler okurken rastlamadım, gözüme takılmadı hiç.

Biraz araştırma yapınca ilginç bilgiler çıkıyor ortaya, doğruluğu tartışılır, Calzada'nın Messi'nin isim ve imaj haklarını elinde bulundurması gibi.

Başkan adayı Adnan Öztürk'ün Kenyon hamlesi, Başkan Adnan Polat'ın en zayıf noktasının yönetimde profesyonelleşme olduğunu vurgulamak amacını taşıyor görünürde. İsimlerin kongreye çok yakın bir zamanda ortaya çıkması, projenin çok da içerikli olmadığını ve seçim kozu çerçevesinde sıcağı sıcağına gerçekleştiğini de gösteriyor, Rijkaard gibi değil. Futbol İcra Kurulu'nda görevlendirilmesi düşünülen bu isimler, mekan sınırı olmadan, bazı danışmanlık işlerini yürüteceklermiş gibi bir izlenim bırakıyorlar bende. İstanbul'da bulunmadan, Galatasaray'a nasıl bir fayda getirebilirler, çok tartışılır. Ortada bir açılım var ancak bunun içeriği net değil gibi bir algı yaratıyor, siyasetin hafızamıza yeni yeni kazıdığı bir söylem şeklinde sunacak olursam.

Görünürde olmayan amaç ne öyleyse?

Kenyon hamlesini, Galatasaray'ın en can yakıcı ve hassas noktası olan Lise zihniyetinin, Başkan Adnan Polat'ın bedeller ödeyerek iyi bir seviyeye getirdiği kulübün mirasının üzerine oturma çabası olarak görüyorum. 2005 - 2010 arasında mali yapı, amatör branşlar, stad sorunsalı ve futbol takımına bir model oturtulması gibi konularda gösterilen gelişmeler, 2010 - 2015 arasında meyvelerini vemeye başlayacak. Zihniyet, bu fotoğrafın içinde yer almak istiyor, Adnan Polat'ı yenilmez birisi yapmamak, statükoyu korumak ve Galatasaray'ın yapısının değişmemesi adına, çünkü çok az kaldı bu güzel günlere. Kenyon, Kurth, Calzada gibi aklın almayacağı isimlerin -bir şekilde, iş ilişkileri yoluyla ikna edilip- seçim kozu olarak kullanılması da bunun en büyük göstergesi.

Öztürk'ün dişe dokunur bir projesi de yok bu isimler dışında.

Öztürk seçil(e)mezse de bu isimleri Galatasaray'a kazandırıp, amacının sadece seçilmek olmadığını kanıtlamalıdır. Kazanan Galatasaray olsun denir ya konuşmalarda, bunun yolu böyle bir davranıştan geçer.



Sonuç olarak;

Kenyon hamlesinin amacı dışında 3 apayrı yönü var irdelenmesi gereken. İlki sevindirici olan kısmı, Kenyon'un Galatasaray adı için gelmesi, diğeriyse bunun bir proje değil seçim kozu olarak kullanılması, içinin boş olması, hüzünlendirici kısmı da bu. Sonuncusu ve sinirlendirici kısmıysa Zihniyet'in kara bulutlar halinde Galatasaray'ın üzerine çöküvermesi olasılığı.

20 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

Transfer Stratejisi



Transfermarkt.co.uk sitesine göre 2010 yazında sözleşmesi sona eren, Bosman kuralının geçerli olduğu, bonservis ödemeden transfer edilebilecek birçok ligi inceleyip seçebildiğim bazı bilinen oyuncular şunlar;

Joe Cole - 21
Michael Ballack - 20
Chamakh - 13.5
Fernandinho - 12
Diego Godin - 12
Adriano - 11
Jadson - 10.5
Deco - 10
Kuranyi - 10
Simplicio - 9.5
Petrov - 9
Kallstrom - 9
Fabio Aurelio - 8.5
Guerrero - 8
Patrick Vieira - 7.5
Almunia - 7.5
Pedersen - 7
Hamit Altıntop 6.5
Mark Van Bommel - 6.5
Riquelme - 6
İbrahim Toraman - 6
Timo Hildebrand - 4.5
Mehmet Yıldız - 4
Ali Turan - 3.5
Halil Altıntop - 3
Metzelder - 3
Serdar Özkan - 2.2
Ozan İpek - 1

Oyuncu isimlerinin yanlarındaki sayılar, siteye göre kuralın geçerli olmadığı transfer zamanlarındaki bonservis bedelleri. Galatasaray'ın ihtiyaçlarına çok uygun isimler de var, fantastik olanlar da.

Hamit, Van Bommel ilk gözüme çarpanlar. Oyunu iki yönlü oynayan iki orta saha oyuncusu, elzem. Simplico, Kallstrom, Vieira da çok önemli isimler benzer görevlerle.

Deco, Ballack, Riquelme olmaz Elano var iken. Joe Cole, Chamakh bize yar olmaz kesinlikle. Shaktar'lı oyuncuları çok izlemedim, karar vermem zor. Kuranyi, Guerrero Baros için ciddi alternatifler olabilir. Şahsen Baros'un arkasında yabancı oyuncu beklemesini pek anlamlı bulmadığımdan, bu düşünceye sıcak bakmıyorum. Sercan için çok bonservis istendiğine göre, Mehmet Yıldız, sisteme uymasa da farklı bir alternatif olabilir, özellikle Türkiye Ligi adına. Gerçi Halil de var listede, o çok daha uygun.

Franco'nun yerine Hildebrand alternatifi var, düşünülebilir.

Savunmanın merkezine Ali Turan gelecek sanırım.

Serdar Özkan ve Bursa'da başarılı bir grafik yakalayan Ozan İpek kadro genişliği açısından, iyi alternatifler olabilir.

Musa Çağıran ve Halil Çolak transferlerinin de bittiği konuşuluyor.

Bu liste iyi değerlendirilmeli, ihtiyaçlar dahilinde.

20 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

Play Off Şansı



Erkek Basketbol'da Galatasaray'ın puanı 30 -verilen ve büyütülen cezalardan ötürü adının Galatasaray olması kaynaklı ki bu ülkede en ağır cezaları hep Galatasaray almıştır, 5 maç seyircisiz gibi- ve play off için son sıradan girebilecek takımın puanı 34.

4 puanlık bir diferans var, kalan maç sayısı 7. Hesap yapalım fikstürden;

7 maçın 6'sını kazanırız gibi duruyor, Antalya ve Telekom maçlarından birini kaybederiz. Bu da 30 + 12 + 1 = 43 puanla sezonu tamamlamamız anlamına geliyor. Yani 34 puanlı rakiplerin 7 maçlarında 3 galibiyet almaları yeterli, 44 puan yapmaları için.

Zor görünse de 7'de 7 yapılması durumunda Galatasaray'ın da puanı 44 oluyor. Bu şansın biraz olsun artması, mantık sınırlarını zorlamadan devam etmesi niteliği taşıyor. Puan eşitliği durumunda yönetmelik ne diyor, TBF resmi sitesinden yönergeyi okudum ama normal sezona dair bir bölüm gözüme çarpmadı, bilgilendiren olursa sevinirim.

Rancik, Jasaitis, Mike, Darius gibi 4 yabancı var, kanımca gayet başarılılar. Can ve Evren de öyle. Bildiğim kadarıyla önümüzdeki sezon yabancı statüsü biraz değişecek, maç kadrosunda iki Avrupa pasaportlu olmak üzere 6 yabancı bulunabilecek ve aynı anda dördü sahada yer alabilecek. 2 Amerikalı hakkı daha var, çok iyi tercihler yapılırsa, bunun yanında rotasyona girecek birkaç Türkiyeli oyuncu da eklenirse, önümüzdeki sezon şampiyonluğa oynayan bir takım tam anlamıyla yaratılmış olur.

Bu takım, Play Off'u fazlasıyla hak etti, çok zor duruyor şu an. En azından kadroyu dağıtmayıp gelecek yılın planı iyi yapılmalı, bari bunu çok görmesinler bizlere.

20 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

19 Mart 2010

Sığınacak Liman Kalmadı!



Acizliğin Fenerbahçe'yi hangi noktaya getirdiğinin belgesidir, resmi siteden yayınlanan bildiri. Yazının başlığı bile ele veriyor, haklı olmadıklarını bilerek gerilim tırmandırma amacında olduklarını. "Sahaya insan atmak münferit, para atmak suç" buyurmuş, kendilerini Cumhuriyet ilan eden, herhalde resmi dilleri de Türkçe olan bu kurum. Ne vahimdir ki düşmek ile atmak fiilerinin farklılığından habersiz olarak koyuyorlar fotoğrafı, kendilerini yalanlıyorlar.

Bir insanı atmak tanımını getirebilmek için tutup kaldırıp fırlatman gerekir ki, böyle bir şey olmadı. Düşülen yer tribün bu arada, onu da sahaya diye açıklıyorlar kılıfa uydurmak için, sahaya sanki cisim gibi insan atılmış dercesine, yuh artık sizin zihniyetinize, gördüğünü anlamayan, algılamayan bir topluluk yönetiyor koskoca Fenerbahçe'yi ve bir sürü taraftar bunlara, söylediklerine inanıyor, acıyorum sadece, hiç üzüntü duymadan!

Bir de münferif sözcüğü eklemişler, gazeteler kaynaklı. TFF açıklamasında münferit diye bir açıklama yapmıyor bile;

"Aynı müsabakada GALATASARAY A.Ş.'nin, taraftarlarının neden olduğu saha olayları nedeniyle takdiren 100.000.-TL PARA CEZASI ile cezalandırılmasına"
Bir sürü yalanlar söylediler, Galatasaray'ın UEFA Kupası'ndan sonra, eziklik içersinde. Yepyeni bir yapılanma gerekiyordu, ekseni Galatasaray olan. Altyapıdan üstyapıya her konuda, her spor dalında Galatasaray'ın yöntemlerini örnek aldılar, kopyaladılar, yetmedi Galatasaray kadrolarını transfer ettiler, beceremeyince kendi öz değerleri. Önce stad yaptılar şehrin merkezine, türlü çıkar ilişkilerini kullanarak, devleti zarara uğratarak, yasal olmayan yollarla. Biliyorlardı stad gelir adına önemliydi ve buradan bir fark yaratabilirlerdi. Terör mabedine çevirdiler Kadıköy'ü ve her yıl Galatasaray'ı bu sayede yenmeyi başardılar. Zor zamanlarında gerilimi tırmandırdılar, başka türlü kazanamazlardı, biliyorlardı. Aidiyet yarattılar olmayan bir Fenerbahçe Cumhuriyeti üzerinden, tarihleri bile flu olan, resmi sitesinde yalan bilgiler sunduğu belgelenen bir kurumun böyle bir aidiyet yaratmasının ne denli ironi dolu olduğunu düşün(e)meden! O kadar çok yalan söylemeleri gerekiyordu ki, bunun için medyayı görevlendirdiler. Atatürk Fenerbahçe'liydi, birkaç hikaye ortaya çıksa yeterdi, işgal zamanı yapılan maçları kahramanlık olarak değerlendirdiler, 25 - 30 hatta 70 milyon taraftarları oldu, her ankette Galatasaray'ın daha çok taraftarı çıktığını bilseler de. Yalanlar yetmedi, aidiyet Fenerium ile somut hale getirilmeli, paraya dönüştürülmeliydi, başarılı oldular bu konuda. Öyle çok kandırdılar ki insanları, öyle çok sömürdüler ki saf Fenerbahçe sevgisini, saflık kalmadı bünyelerde. Kendi kendilerini öyle çok ötekileştirdiler ki, birer canavara dönüştüler. Her Galatasaray maçında ağızlarından alevler çıkararak, döverek, söverek, kavga çıkartarak kazanmak istediler, kazandılar da ve bu onlara güç sağladı her seferinde. Avea'nın reklamında yaratılan Fenerbahçe tek, diğerleri beraber resmini vermek istiyorlardı her seferinde. Nefret inanılmaz boyutlara ulaştı saflık da uzaklaşınca etraftan. Etki tepki prensibi benim gibileri doğurdu haklı olarak. Hakkının yendiğine inananların, kurulan bu sahte düzene isyan etmesi gerekiyordu. Kulübe yönetici olanların bugün vergi listelerinde geldikleri nokta ortada, Nihat Özdemir'in kazanmadığı ihale kalmadı, ordu, devlet, derin devlet ile ilişkilerde her zaman iyiydiler. Ve sonunda söyledikleri yalanlara bizzat söyleyenler de inandı çünkü bu dünya uzaktan bakınca etkileyiciydi ve herkesin bundan menfaati vardı, eskimiş gerçek dünyanın bir anlamı yoktu artık, unutuldu tamamen. Biz bu kadar iyiyiz, hatta en iyiyiz her alanda dediler, o zaman yenilmememiz gerekiyor. Eğer yeniliyorsak bunun sebebi olmalı, komplo var, hakemler bizden taraf değil, federasyon bizim şampiyon olmamızı zaten istemiyor masalları sundular sevdalılarına. Oysa biliyorlardı bütün bu düzeni yaratan da onlardı, kademe kademe. Özellikle seçilen Galatasarayımsılar -Emre Belözoğlu, Göksel Gümüşdağ, Turgay Demirel, Lütfi Arıboğan- gibi isimlerle kurmuşlardı bu sistemi, şimdi sorguladıkları sistem değil, neden itaatsizlik yapıyorsunuz serzenişi sadece.

Aziz Yıldırım geleli 12 yıl oldu ve 2000'den bu yana süregelen bu masal devam ediyor aynı zihniyetle. Yine TFF'yi suçluyorlar, üstelik yalan yanlış ifadelerle, bakın şu kısma;
"Sahaya pet şişe ya da madeni para atıldığı gerekçesi ile kulüplere saha kapatma cezası veren PFDK nasıl olur da sahaya bir insanın atılmasını "münferit" olarak nitelendirerek para cezası ile geçiştirilebilir? Takımımızın İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda Everton ile oynadığı özel karşılaşmada, üstelik stadyum dışından atılan bir kurşunla bir taraftarın yaralanması sonucu kulübümüze kapatma cezası veren PFDK bu kez stadyumun içinde herkesin gözü önünde yaşanan bir olayın ardından hangi gerekçe ile para cezası vermeyi uygun görmüştür?"
Sahaya insan atılmadığı görüntülerde var, keza bu durum münferit olarak da nitelendirilmiyor TFF tarafından, resmi sitelerinde var, alenen yalan söylüyorlar. Yabancı cisim atılması kuralının tekrarlar halinde kapatmaya dönüştüğünün ve güvenlik ihlali olmadığının farkında olsalar da söylemiyorlar. Art niyetliler, gerilim istiyorlar, şampiyon olamayacaklarını bildikleri bir sezonda Galatasaray da olmasın istiyorlar, düzenleri devam etsin diye. Kulüplerin asıl sahibi olan taraftarların uyanıp da hesap sormaması için en uygun şekil de bu, mantıklarına göre. Galatasaray'ı durdurmanın yolu da psikolojik savaştan geçiyor, sahada kazanamayacaklarını biliyorlar çünkü.

Silahla, bıçakla yaralanma ile iki kişinin kavga etmesinin benzer olaylar olmadığının farkındalar ama yapacak başka birşeyleri yok, uykudan uyanma vakti yakın, 3 yılda 3 şampiyonluk sözü verilen bir süreç derin uykulardan uyandırdı kimilerini.

Hangi karşılaşma olduğunu hatırlamıyorum, Fenerbahçeliler tribünde birbirleriyle kavga etmişti, Bursa deplasmanı olabilir, herhangi bir ceza da verilmedi, ki normali de buydu, Galatasaray'ın da böyle bir talebi olmadı.

Bir başka olay bu sezondan;
"Kayserispor- Gaziantepspor karşılaşması sırasında havalandırma boşluğuna düşen stad görevlisi 17 yaşındaki Ahmet Odabaşı, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kadir Has Stadı'nda oynanan Kayserispor- Gaziantepspor karşılaşması sırasında Doğu trübünü C bölümünde görev yapan Ahmet Odabaşı, bir anda dengesini yitirip yaklaşık 12 metre yükseklikten havalandırma boşluğuna düştü. Ağır yaralanan Odabaşı, polis ve itfaiye ekipleri tarafından düştüğü yerden çıkarıldıktan sonra Kayseri Eğitim ve Araştrıma Hastanesi'ne kaldırıldı. Ancak Ahmet Odabaşı, doktorların tüm çabasına karşın kurtarılamadı."
Birşey dediler mi buna, hayır. TFF ceza verdi mi, hayır.

Bu olayı da geçtim, Diyarbakırspor konusu var, o konu hakkında da açıklama yapsanız ya! 25 Ekim'de oynanan maçta atılan cisimlerle yan hakem Tarık Ongun yaralanmış, orta hakem Bünyamin Gezer, Acıbadem Hastanesinden getirilen doktorların telkinleriyle Fenerbahçe - Galatasaray maçını oynatmaya karar vermiş ve maç sonunda da tatil etsem, infial olurdu şeklinde korku dolu bir açıklama yapmıştır. Bunları yaşamadık mı, yaşadık. TFF'ye sordunuz mu bu maçı tatil etmediniz biz de oynansın istedik ve oynattınız, peki neden Diyarbakır - Bursa maçı tatil ediliyor diye, hayır! Diyarbakır'da Acıbadem Hastanesi yok tabii! Bursa'da yaşananların hesabını sordunuz mu, çifte standart diye ağlıyorsunuz ya İBB maçı nasıl olur da 1 - 0 tescil edilebilir dediniz mi, hayır!

Yalancı çobandan farkınız yok, ha sizin son defa söyleyecek bir doğrunuz da yok, ondan da kötü durumdasınız. Gerilim de yetmeyecek size, korkmakta haklısınız!

Kaynakça;

1) http://www.haber24.com/Spor/1-58177/Kadir-Has-Stadi-olum-getirdi.html

2) http://www.tff.org/Default.aspx?pageId=200&ftxtId=9456

3) http://www.fenerbahce.org/fb2008/detay.asp?ContentID=19008

19 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

Avrupa'da Bahar, Çeyrek Final



Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi'nde son 8'e kalanlar ve eşleşmeler belli oldu;

Galatasaray'ı eleyen Atletico yoluna devam ederken, Fenerbahçe'yi eleyen Lille Liverpool'a takıldı son 16'da. Geçtiğimiz sezon Galatasaray'ın gruplarda mağlup ettiği Benfica, UEL'de Çeyrek Final'e yükselirken, son 32'de elediği Bordeaux ise CL'de bu seviyeye geldi, tesadüf olmasa gerek. Avrupa'nın belirli düzeydeki takımları karşısında dramatik galibiyet ve mağlubiyetler alınmış olması, bir anlamda ilerleyen senelerin ön hazırlığı olarak da düşünülebilir. TT Arena'da daha tecrübeli, bilinçli, sisteme adapte olmuş Türk oyuncularla, daha üst noktalara gelinecektir.



CL'de Barça'nın dikenlerin en yoğun olduğu yoldan Madrid'e yürümesi gerekliliği ortaya çıktı. Önce Barcelona'nın karbon kopyası ama Messi'siz bir alt modeli -genç, tecrübesiz, daha az yetenekli- Arsenal ile oynayacaklar. Tur atlarlarsa karşılarına muhtemelen Jose ve Eto'o'nun Inter'i gelecek, bu tur da geçilirse finalde büyük olasılıkla Fergie'nin United'ı onları bekleyecek.

Inter'in CL için süpriz şampiyon adayı olduğunu sezon başında belirtmiştim. Chelsea'nin elenmesinden sonra Barcelona'nın önünün tamamen açık olduğu tezine malesef katılamıyorum. Barça'lı oyuncuların, Johan'ın ve Pep'in de kabul ettiği üzre Katalanlar hala geçen yıl gösterdiği form seviyesini yakalayamadı. Ibra'yı takımın oyununa katmayı içeren yeni bir evrim geçiriyorlar. Finalin Madrid'te olması önemli bir motivasyon kaynağı. Krallığın şehrinde, yanlıların gözlerinin önünde, canlı canlı, Puyol'un ellerinde yükselecek bir kupa, hayali bile doyumsuz. Muhtemelen Madrid'te bir de lig finali oynanacak. 2 Madrid maçı Barça'nın kendi yazdığı tarihi, kaderi olabilir bu yıl.

Arsenal maçları beklentileri karşılayacak seviyede olacaktır elbet, futbol adına. Arshavin ve Ibra kilit isimler kanımca. Liverpool savunmasının arkasına sarkmayı çok iyi başaran seri bir Arshavin büyük sorunlar yaratabilir Camp Nou'da, Cesc'in atacağı paslara yapacağı koşularla. Nasri'nin de yükselen bir form grafiği var. Arsenal'in Barça'yı nasıl durduracağıysa asıl cevabı aranması gereken konu. Topa daha çok sahip olmaya çalışmak ve elinden geleni yapmak olabilir herhalde. Arsenal'in Chelsea gibi oynama şansı hiç yok, Barça gibi oynayıp, onların yaptıklarını daha iyi yapmak zorundalar, ki bu çok zor hatta imkansıza yakın. Bunu deneyenler, 6 - 2 yenilen Real Madrid en güzel örnektir, rezil rüsva oldular Barça karşısında. Bu sezon çok az verim alınan Ibra, en az zorlanacağı savunma anlayışını karşısında bulacak Arsenal maçlarında, patlama yapabilir geçici olarak. Form grafiği biraz artabilecek bir Ibra'yı tutabilecek bir savunma oyuncusu yok Arsenal'de. Pivot santrafor işe yarayabilir, benzer felsefedeki takımlara karşı.

Inter'den bahsetmeden olmaz, Barça karşısında Chelsea rolünü çalabilirler, yapıları buna çok uygun. Kalede Julio Cesar, bekler Maicon, Zanetti, stoperler Samuel, Lucio, ön liberolar Cambiasso, Thiago Motta, yanlarına Stankovic hamlesi önlerinde Sneijder, blok halinde oynayıp Eto'o'yu topla buluşturmalarıyla can yakabilirler. Seri ve çabuk bekleri, fizik gücü çok yüksek oyuncu sayısının fazlalığıyla ve profesyonel davranmayı -çirkefliği- iyi kotarmalarıyla Barça'nın başına bela olabilirler.

Ronaldo'suz da olsa Van Der Sar & Vidic & Ferdinand üçgeni ve durdurulamayan -yeni Ronaldo etkili- Rooney ile United hala önemli bir rakip. Zor gol yiyorlar, Fletcher ve Carrick de çok formda ön alanda. Bayern'de Robben mucizeleri bitmek tükenmek bilmiyor. Madrid'in onu neden gönderdiğini ve Marcelo'ya tahammül ettiğini anlamak çok güç, Ribery için olabilir. Çok şansları yok kanımca United karşısında. Lyon - Bordeaux maçlarından gelecek takımın da United karşısında tur atlaması çok büyük süpriz olur, özellikle bu Bordeaux olursa Blanc seviye atlayan bir teknik adam konumuna yükselir. Sir Alex'in yolu finale kadar çok açık görünüyor. 3 yıl üst üste takımı bu seviyeye getirirse, çok büyük bir başka işi daha başarmış olacak.



Biraz da, takip edebildiğim takımlar üzerinden Avrupa Ligi'ne bakalım;

Liverpool amaçsızlıktan biraz kurtularak, ligde 4. lük için, Avrupa'da da kupa için oynayacaktır. Torres ve Gerrard form tutmaya başladı. Karşılarında son 23 resmi maçını kaybetmeyen Benfica olacak. Zor ve zevkli bir eşleşme. Hedefi kısıtlanan Liverpool ve Rafa için önemli bir fırsat, Benfica ise onlara ters gelebilecek bir takım. Tahminde bulunmak çok güç.

Bir Roy Hodgson projesi olan Fulham evinde zor kaybeden ve gol yiyen bir takım. Zamora inanılmaz oynuyor, geriden onu Dempsey, Gera, Duff, Davies, Murphy gibi hücum özellikleri yüksek oyuncular destekliyorlar, arkalarında Etuhu var. Savunma sağlam ve sürekli birlikte oynayan isimler, Hangeland, Hughes, Kelly, Konchesky gibi, kaledeyse Schwarzer var, güven abidesi. Wolfsburg'da etkili isimler, Dzeko, Grafite, Misimovic gibi. Fulham'ı yakaladığı hava ve heyecanıyla daha şanslı görüyorum, ilk maç gol yemeden kazanmaları gerekecek.

Atletico Madrid, tahmin edildiği gibi deplasman performansıyla ilerliyor. Açık alanda başarılı olabilen müthiş oyuncuları var, bunu iyi kullandılar bu zamana kadar, devamının gelmesi zor gözüküyor, sürekliliği olmayan bir takım ve ilk maçı deplasmanda ve kontrollü oynayan bir takıma karşı olursa, ne yapacakları meçhul. Yine de Forlan, Agüero, Reyes, Simao gibi isimlerle göz korkutucu bir takım, her an herşeyi yapacak, şapkadan tavşan çıkartacak türden. Valencia'yı David Villa sırtında taşımaya devam ediyor. 3 hafta önce ligde oynanan maçı Atletico 4 - 1 kazanmış, sezonun ilk yarısındaki maç ise 2 - 2 beraberlikle sonuçlanmıştı. Gollü maçlar bizi bekliyor, Valencia'nın ligin tersi sonuçlar alacağı beklentisini taşıyorum, bakalım zaman ne gösterecek.

Hamburg - Standart Liege hakkında yorum yapmam çok zor, bu sezon iki takımı da hiç izlemedim özetler dışında. Askerliğin de bunda etkisi oldu, arayı daha yeni yeni kapatıyorum. Al Jazeera Sport paketini izlememi sağlayan teknolojiye de teşekkür etmem gerekiyor, son 16'da oynanan bütün maçları izleme imkanı sunuyor, olağanüstü bir olay yıllarca TRT'deki Avrupa'dan Futbol'u, o müthiş jeneriği bekleyerek büyüyen biri için. Barça maçı sonrası program sunan Katalan ordusunun neferi Lineker'i izlemek de muhteşemdi.

19 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

18 Mart 2010

Diyarbakır'a Dair



İbrahim Altınsay'ın Radikal gazetesindeki yazısı, katılmadığım tek yorumu Diyarbakırspor küme düşerse, önceki maçlarının Ankaraspor'a uygulandığı gibi sonuçlandırılması kısmı, sebebiyse çok açık, farklı durumlar, biri sezon öncesi mahkemeyle lige başlıyor, diğeri sezon içersinde gelişen olaylarla küme düşüyor, aynı hükmün verilmesi mümkün değil talimatlara göre, Bursaspor ve konunun sosyal yönüne olan vurgusu da çok çarpıcı, okunmalı;

İstanbul BB-Diyarbakırspor maçının ardından futbol dışı her şey söylendi. “Provokasyon” dendi, “Yabancı unsurlar” dendi. “Ayıp” dendi, “Nayır Nolamaz” dendi... Fırsatı kaçırmayan ırkçı basın “İstanbul’da Hain Sahaya İndi” manşeti atarak bütün Kürt yurttaşlara karşı kin ve nefreti daha üst perdeden körükledi...

Sahaya taraftar girdi ya, herkes elinin kirini Diyarbakırspor’la yıkama telaşında.
Ben tam tersi görüşteyim. O maçın 87. dakikasında olanlar, dünyanın her yerinde olabilecek olaylar... Örnek gösterilen İngiltere’de bile.

Takımınıza haksızlık yapıldığını düşünüyorsunuz, ki doğru. Diyarbakırspor ilk yarıda Bursa’da linç edilmiş, herkes gözünün kulağının üzerine yatmış, Federasyon talimatları uygulamaktan kaçmış, Diyarbakır’daki maç ‘olay çıksın, Bursa hükmen galip gelsin’ diye oynatılmış... Üstelik İBB maçının 87. dakikasında faulle alakası olmayan bir pozisyondan golü yemişsiniz. Golü çıkartacak ve kümede kalma umudunuzu sürdürecek haliniz yok. Üstelik muktedirler, sahada kaybetmeyi (ve dolayısıyla kazanmayı) sindirme kültürü bırakmamışlar memlekette. “Kazanırsan varsın, kaybedersen yoksun” diyerek, toplumsal hayatta kaybedenin hep sen olduğunu unutturmuşlar sana.

Ne yapacaksın? Elbette bir yere kusacaksın sıkıştırılmışlığı, kuşatılmışlığını... Zaten delikanlısın, tribün dışında adam yerine konmuyorsun. Biri sahaya atladı mı sen de arkasından koşacaksın. Bakın, iki hafta önce Manisa’da, geçen hafta Denizli’de oldu aynı şeyler. İBB-Diyarbakır maçından tek farkları maç bittikten sonra meydana gelmeleri... Kimse bana İBB maçında olanların, Bursa’daki ilk maçta, Diyarbakır’daki son maçta ve bu işlerin ağababası Türkiye-İsviçre maçındaki gibi önceden örgütlü bir hareket sonucu meydana geldiğini söyletemez...

Bu olay her yerde olurdu ama nasıl karşılanırdı? İşte bütün mesele burada.

Güvenlik anlayışının iflası

İBB-Diyarbakırspor maçında iflas eden mevcut güvenlik anlayışı oldu. “Bu güvenlik anlayışı taraftara insanca maç izletmeyi amaçlamıyor, bütün taraftarı potansiyel ‘terörist’ olarak görüyor. Bu gidişle her taraftarın başına bir polis koyacaksınız... Bu anlayış şiddeti önleyici değil, körükleyici” dedik durduk. Protokol tribününden bakarak söylemedik bunu. Hayatımız tribünde geçtiği için söyledik.

İstanbul Valisi açıklıyor. İBB-Diyarbakır maçında seyirci sayısı kadar polis görev yapmış. Yani her taraftarın başına bir polis konmuş. E ne oldu? Taraftarın sahaya girmesini hiçbiri önleyemedi. Olsun, Vali’ye göre hakemler ve futbolcular sahada duracaktı, onlar dayak yedikten sonra polis failleri yakalayacaktı. Yasa, talimat, yani hukuk mühim değil, kişilerin niyeti, teminatı önemli ya Vali’ye göre. “Merak etmeyin Türk polisi, cinayetten sonra da olsa faili yakalar.”

Öyleyse Vali beyin teminatı, tribünde bıçaklar konuşurken, insanlar öldürülürken, su bardakları sahaya yağarken, hakemlerin, teknik direktörlerin kafası yarılırken, yayın kabloları kesilirken, taraftarın üzerine paralı kıtalar saldırtılırken neden işlemedi?


Kimse elinin kirini, “Sonuçta bu bir oyun, bir eğlence” diyerek futbolun namusuna sahip çıkan hakemlerin ve futbolcuların üzerinden yıkamasın. Bu kafayla olayları önlemek, tribünleri huzur içinde maç izlenen yerler haline getirmek mümkün değil.

Disiplin talimatının iflası

İBB-Diyarbakır maçı mevcut disiplin ve ceza anlayışının da iflası oldu. Çok şükür kimseye şirin gözükmek zorunda değilim. Yazılarıma gösterilen tepkileri, varsa okumuyorum, dinlemiyorum zaten. Yayınlandıktan sonra yazdıklarım okurların malı. İsteyen istediği yorumu yapar...

Ancak şunu söyleyeyim: Bursaspor’un şampiyon olması, Bursasporlulardan sonra en çok beni sevindirir. Bir; çok sevdiğim Bursalı kardeşlerim var. İki; yıllardır “Beyler, bu memlekette şampiyonluğa oynamak zorunda olan bir takım varsa o da Bursaspor’dur” deyip duruyorum.

Burada konumuz Bursa, Sivas, Trabzon, Diyarbakır değil. Takım ayırmaksızın eşit ve adil biçimde herkese uygulanacak bir hukuk düzeni. Kabahat ile yaptırım arasındaki eşitlik... Matematik gibi her durumda ve her olayda eşitliğin bozulmayacağı bir sistem.

Yıllardır yazıyorum. Bu seyircisiz oynama, saha kapama ve hükmen mağlubiyet cezaları, lig gibi 18 takımın 34 hafta boyunca maç yaptığı bir sistemde eşitlik değil eşitsizlik yaratıyor. Bu cezalar, mağdurun mağduriyetini gidermiyor, çoğu kez mağdurun rakibine avantaj sağlıyor.

Hükmen mağlubiyetlerle sahada kazanmayan takımlara üç puan veriyorsunuz. Şimdi Bursaspor’un Diyarbakır maçından aldığı üç puan vicdanları sızlatmayacak mı? Üstelik bu üç puan ilk maçtaki linç harekâtına tepki olarak ikinci maçta oluşan intikam harekâtı sonucu alınmışsa...

Zaten Ankaraspor puan cetvelinin dibinde bir utanç belgesi gibi duruyor. Ligdeki 102 puan ve 102 gol tamamen sanal. Oynanmadan alınmış puanlar, atanı olmayan goller... Suça asıl konu olan Ankaragücü yoluna devam ediyor. Operasyonun failleri şeref tribününde keyifle maç izliyor, kaynağı belli olmayan paraları saçıyor.

Yine tekrar edip duruyorum: Tek eşitlikçi yaptırım puan silme cezası... Ceza alan takım maçlarını oynamayı sürdürsün, kazanan sahada kazansın, ceza alan takımın futbolcuları ekmeklerinden olmasın. Ama bunu talimata koyacak, kusurlu olduklarında özellikle ‘büyük’ ya da ‘ayrıcalıklı’ takımların puanını silecek cesarette Federasyon nerede? Bizim Federasyon mevcut talimatları uygulamaktan aciz.

Kendi hukuklarına göre Diyarbakırspor’u İBB maçında da hükmen yenik sayıp küme düşürmeleri gerek. Geçen sezonlarda Trabzon-Sivas maçında daha hafif bir durumda yaptılar bunu. Trabzon’un o sezonunu yaktılar. O zamandan beri talimat da değişmedi. Ama Diyarbakır’ı ikinci hükmen yenilgiden küme düşürseler, şu ana kadar oynanmış maçlar ne olacak? Diyarbakır ile oynamış olan takımlara üçer puan verecekler mi? Vermeleri gerek. Çünkü Ankaraspor’u küme düşürdüklerinde, o ana kadar oynamış olduğu maçlarda da hükmen yenik saydılar.

Gelin ayıklayın pirincin taşını... Federasyon benzer durumlarda hep yaptığı gibi eyyama başvuracak, sorumluluktan kaçarak maçı 1-0 tescil edecek gibi. Ya İBB iki gol farkla kümede kalacak ya da kümeden düşecek durumda olsaydı haksızlık olmayacak mıydı bu? Trabzon’a birkaç sezon önce verilen hükmen mağlubiyet kararının inkârı olmayacak mı bu?

Ve muhtemelen Diyarbakır’ın kalan maçları seyircisiz oynatılacak. Ölmüş hastayı suni teneffüsle sezon sonuna kadar yaşatmaktan farkı var mı bunun?

Milli birlik politikasının iflası

Konu Diyarbakırspor değil de başka bir takım olsa yazıyı burada bitirebilirdim. Ne var ki Diyarbakırspor’la ilgili her konu maalesef Kürt-Türk meselesi haline geldi artık. Yıllarca ‘masun taraftar tepkisi’ havasında Diyarbakır maçlarında ayrımcılık körüklendi. Şimdi de Kürt düşmanlığının aracı haline getiriyor.

Neymiş, İstiklal Marşı ıslıklanıyormuş. Neden okutulduğu bir yana, Milli Marş Kürtler için ne anlam taşıyor, bu sorunun cevabını aramak gerek. ‘Bu Kalp Seni Unutur mu’ dizisi gösteremedi, 12 Eylül’de Diyarbakır cezaevinde uygulanan işkencenin en önemli parçası, sanıklara dayakla İstiklal Marşı’nı okutmaktı. Hem de on kıtasını birden. Bu marş Kürtlere karşı girişilen ırkçı psikolojik harekâtın en önemli unsuru olarak kullanıldı hep. Zora dayanan milli birlik politikası sonucu İstiklal Marşı ne yazık ki, bu ülkede yaşayan herkesin kalbinde aynı duyguları uyandırmıyor.

Neymiş, taş atılıyormuş. Binlerce çocuğun taş attı diye ağır hapis istemiyle yargılandığı, partilerin kapatıldığı, seçimle gelen Belediye Başkanları’nın elleri bağlanarak içeri atıldığı yerde, demek ki insanlar var olduklarını ifade edebilmek için başka yol bulamıyorlar. Taş atana değil, neden attığına bakın. Federasyon sorumluluğunu yerine getirip ilk maç sonunda talimatı uygulasaydı, Diyarbakır’daki maçta sahaya taş yağar mıydı acaba?

Bu ortamda “Kürtleri takımsız bırakmayalım” diye Diyarbakırspor’u ayakta tutmak mümkün olmuyor. Kürtlere gösterilmeyen hoşgörü Diyarbakırspor’u zorla ayakta tutarak telafi edilemiyor. “Ne yapalım onlar kıymet bilmiyor, PKK takımın küme düşmesini istemiyor” diye, yılların ayrımcı ve baskıcı ‘milli birlik’ politikasını Diyarbakırspor üzerinden temizlemesin kimse.


İlk Bursa maçından sonra Diyarbakırspor Başkanı hakem kararlarını, ofsaytı falan diline dolamadan, açık ne net biçimde “Kardeşim her maçta ırkçı kampanyaya maruz kalıyoruz, yeter artık biz bu oyunda yokuz” diyerek ligden çekilseydi ve bu kararın arkasında dursaydı bugüne gelmeyecektik. Bugün Diyarbakırspor, bütün bu resmi politikaların iflasını gizlemek için suni biçimde ayakta tutulan bir takım artık.

“Öyleyse düş Diyar”.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=986265&Yazar=İBRAHİM&Date=18.03.2010&CategoryID=103

18 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

4 - 6 - 8



Barça'nın sportif tarihi Johan'dan Önce ve Sonra diye ikiye ayrılmalıdır. JS, Barça'nın başarısının sırrı nedir diye sorarsak?

Yazı susar, fotoğraf konuşur. Messi'nin çok popüler olduğu bu zamanlarda, Pep, Xavi, Iniesta ekseninde -Puyol'u unutmuş değilim, Barça'nın ta kendisi kaptan, hasat zamanı ortaya çıkacak- tarihi bir şerit geçişi, kısaca;





























18 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

17 Mart 2010

Korner



TT Arena yapısı yükseliyor.

Meraklandığım konu şu, Alex bu stadda korner atabilir mi, sanmıyorum, gelmez bile madde atılıyor baksanıza der, nasıl gideyim korneri kullanmaya.

Peki gelirse? Hasan Şaş sana sözümdür, ben indireceğim yere.

17 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

Abramovich: Yabancı Sınırı Kalkmalı!



Kontrast adına ne varsa Chelsea - Inter maçındaydı.

Daha iyi oynayan, soğukkanlı olan Inter'di. Aynı Inter, Şampiyonlar Ligi tarihinde bu seviyedeki bir maçta görülmeyecek derecede de futbol dışı unsurlara başvurdu. Evet, iyi oynadılar, topa daha çok sahip oldular, Chelsea'nin topu sürekli yükseltmesini sağladılar, iyi pozisyon aldılar, topun gerisindeydiler, Sneijder'in muhteşem ara paslarıyla da birçok gol fırsatı yakalayıp birini değerlendirdiler, bunların hepsini yapabilecek kapasitede bir takımın oyuncuları, kanımca biraz da Mourinho'nun psikolojik savaş stratejilerine ihtiyacı olduğu sanrısıyla devamlı yerde yattılar, ağırdan aldılar, faul istediler, her taç pozisyonuna itiraz ettiler.

Seria A'yı da yakından takip ediyorum, Inter'in bu yola bu kadar çok başvurduğu bir başka maç hatırlamıyorum. O kadar abarttılar ki bu durumu, ligde yere hiç düşmeyen futbolcular her darbede kendini yere attı, Drogba'yı attırdılar, Didier atıldı diyemiyorum bile, oyuncu sakatlanıyor, dışarı sedyeyle taşıyan yok, Cambiasso ve Sneijder oyun durduğu an Mourinho'nun yanında bitiveriyorlar.

Sanırım maçtan önce Inter teknik ekibi ve oyuncular, bunları yapmazlarsa Chelsea'yi yenemeyeceklerini düşündüler, benzer bir düşünce Fenerbahçe'de de vardır hep Galatasaray maçları açısından. Aslında gerek yoktu bu denli çirkef davranmaya. Maç sonunda Materazzi oyuna girecek ne varsa takmış takıştırmış hakem takıları çıkartıp oyuna girmesini isteyince -sanırım zaman kazanmaktı amacı- Mourinho bile sinirlenip, bileğinden söktü aldı Lance Armstrong bileziğini. İyi polis kötü polis hamlesiydi biraz da bu, yoksa stratejinin asıl sahibi Jose'nin kendisiydi.



Inter, Lucio, Samuel gibi Lugano karakterli oyuncularla aşırı agresif yüzünü de gösterdi, hiç çekinmeden. Ancelotti'nin tepkisiz yüz ifadesi, Chelsea'nin anlamsız paniği, Mourinho'nun sahayı çok iyi parselleyen stratejisi, hakemin müsamahası, çirkeflikler maçın akılda kalanlarıydı.

2004 - 2005 sezonunda Eto'o'nun Barcelona'sı Stamford Bridge'de 4 - 2 mağlup olup elenmiş, son goldeki faul atlanmış, maç sonu kavgalar çıkmıştı, futbol tarihinin en güzel maçlarından biriydi. Bu maçın rövanşını Eto'o bir sene sona yine burada attığı golle almıştı. Geçtiğimiz sezon Iniesta'ydı intikamı alan, bu sene yine Eto'o oldu. Bir başka intikam hikayesi de Jose Mourinho'yla ilgiliydi. Ancelotti Chelsea'ye CL şampiyonluğu için geldi, keza Jose de bu sebeple ayrılmıştı Chelsea'den ve Inter'in başına geçmişti. Yemeği soğuk yedi Mourinho, zeytinyağlıydı. Chelsea hala Carvalho'nun -John Terry'nin- o haksız golünün bedelini ödüyor. Barcelona'nın olmadığı zamanlar, asıl bedel ödetici Liverpool'un liman işçilerinin çocuklarıydı. Peki Mourinho'ya hesabı kim soracak, Liverpool olmadığına göre bunun da cevabını Katalan çocukları vermeli, bugünden başlamak üzere!

17 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

16 Mart 2010

Neler Oluyor!



Ercan Saatçi'nin gözünde başka bir anlamı vardı bu fotoğrafın. Fenerbahçeli, Ertuğrul Özkök'ün damadı, şarkıcı, Galatasaray'a stadda, tvde küfreden, Ahmet Kaya'yı linç edenlerden biri, zavallı biri işte, nasıl anlayabilir ki! Ve onun zihniyeti her yeri sarmış, hala nefes alıyor, oksijen tüketiyor bu coğrafyada, kamuoyu oluşturuyor, gündem yaratıyor!

Sahi neler oluyor!

Garip, sahte, standartsız, kamuoyu desteği safsatasına sığınarak alınmış bir karar çıktı TFF'den Diyarbakırspor - Bursaspor maçıyla ilgili. Aynı sezon içersinde yer almasından ötürü, benzer bir uygulamada bulunulması gereken Fenerbahçe - Galatasaray maçı tatil bile edilememişti, ne vahim, ne acı!

Öyle olaylar dönüyor ki, akıl alır gibi değil!

İBB - Diyarbakırspor maçı da çıkan olaylar sebebiyle tatil edildi, bilindiği üzere.

Vali maç oynanırdı, hakem oynatmadı diyor. Benzer örnekler var hakikaten. Provokasyonun olduğu, Diyarbakırspor'un devlet -derin olanı- yoluyla küme düşürülüp, açılım ortamının zedelenmesinin istendiğine dair iddialar var. Diyarbakır'ın buna gereksinimi olduğunu da zannetmiyorum, yıllarca yaşamdan el ayak çektirilip, yoksullaştırılıp, işkencelere maruz bırakılmışken, halk tarafından çok da desteklenmeyen bir futbol takımı 2. Lige düşse ne olur devlet yoluyla, kendi hakkıyla düşse ne olur, haksızlığa uğramış hissetse ne olur! Takım küme düşürülürse bu argüman kullanılır mı? Elbette, siyaset bu değil mi zaten!

Federasyon, hangi kamuoyu olduğunu merak ettiğim -aslında iyi bilinen- bir acizler kitlesinin genel kanısına dayandırıp, İBB maçını da 1 – 0 tescil etmeye çalışacak gibi duruyor. TFF Genel Sekreteri Lütfü Arıboğan, Bursaspor maçının kararını açıklarken, bir soruya verdiği cevapla iki durumun farklı olduğunu belirtti çünkü.

Demezler mi her 2 maç da tatil edilmedi mi, nesi farklı diye? Biri bilmem kaçıncı dakikada tatil edilmiş, biri maçın bitimine yakınmış, ne fark eder!

Kimi kandırıyorsunuz siz yahu! Canımız istediği zaman kuralları esnetiyoruz işte diyin de zekadan yoksun gibi ya da genel kanısına dayandığınız kitleler yerine koymayın bari!

Bu güçlü olasılık gerçekleşmezse 2 alternatif var;

İlki maçın kaldığı yerden oynatılması, diğeri de 3 – 0 hükmen mağlubiyet. Sonuncu gerçekleşirse Diyarbakırspor küme düşmüş olur. Burada da devreye Ankaraspor ihtilafı giriyor. Olması gereken kalan maçların tescil edilmesi ancak itirazlar ve o aynı kamuoyu tarafından yönlendirilen kararlarla bütün maçlar hükmen mağlubiyete dönüştürülebilir, ligin altı üstüne gelir, puanlar alınır, verilir, UEFA'ya çıkılır vs. Böyle bir şey olamaz da, geriye dönük olduğu ve Ankaraspor gibi ihlalin, sezon başından beri olmamasından dolayı. Burası Türkiye Cumhuriyeti, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti, nereden tutarsan tut, elinde kalabilir her kavram!

Diğer seçenek olursa, yani maç kaldığı yerden devam ederse, akıllara Trabzonspor - Sivasspor maçı gelir hemen. Neydi karar, 3 – 0 hükmen. Bu da tartışma konusu açar hukuk kapsamında. Bu olasılık da kuvvetsiz değil, çözüm anlamında. Peki ya vicdanlar, Trabzonspor’un suçu neydi mi dediniz? Düşünen var mı? Konjonktür bunu gerektirdi derler, siyasetten alışık ne de olsa o aynı kamuoyu!

Şunu da diyecekler, gazeteciler yaralandı, yan hakem yaralandı, taş atıldı, insanlar ölebilirdi. İBB maçında bunlar olmadı, engellendi en azından, büyük olaylar çıkmadan. E ulan biz Kadıköy'de her sene ölümle burun buruna gelirken, neredeydiniz şeref yoksunları, vicdansızlar!

Ayrıca İBB maçında çıkan olaylardan dolayı Diyarbakırspor'un, 3 maç tarafsız sahada seyircisiz cezasının üstüne bir daha ceza alması gerekecek. Bu da Diyarbakırspor'un sezonu kapatması anlamına gelir herhalde, evinde 5 maçı var ancak TFF'nin takımı tekrar Diyarbakır'a gönderip yeni bir olay cereyan etmesi tarafında olduğunu zannetmiyorum. İşleri daha da zorlaşır çünkü amaçları Diyarbakırspor'u TFF düşürdü denilmemesi ve bu uğurda hak, hukuk tanımadan ilerliyorlar, güzel ve yalnız ülkem, Türkiye’m!

Çözümü söylüyorum, 5 maç saha kapama, tarafsız ve seyircisiz, ayrıca Diyarbakırspor'un kalan deplasman maçlarına taraftarının alınmaması, Türkiye Futbol Tarihi'nde ilk olur herhalde böyle bir karar! Maçtan önce geniş güvenlik önlemleri, örtbas, manipülasyon, Anadolu şampiyonluğa gidiyor geyikleri, Başbakan bile söyledi daha ne olsun! Hepsi ironi, çözüm falan yok, olmayacak, o şansı kaçırdınız Kadıköy'de!

Bu oyun bozulur yeğen, şimdiden açık ettiler, komik duruma düştüler.

Ha bir de, Ali Sami Yen'de Kapalı'dan düşme olayı var. 2 şahıs, herhangi bir sebeple -önemsiz- kavga ediyorlar ve içlerinden biri kendini aşağı atıyor daha fazla dayak yememek adına. İnönü'deki bıçaklanmayla ya da Olimpiyat'taki silah olayıyla benzerliği yok esasında. Ancak Galatasaray ceza alsın diye, polis kayıtları bile ortaya dökülüveriyor hemen. Stada yaralayıcı cisim sokulmasıyla, karşılıklı kavgayı aynı göstermeye çalışmak, bu kadarına pes artık! Birinde aleni güvenlik sorunu var, Ali Sami Yen'deki olaysa her sene her stadyumda oluyor, cezaların önüne geçemezsiniz 2 şahsın kavgasına da ceza verirseniz. Ha tabi medya derse bu ilk olsun, Galatasaray örnek teşkil etsin, centilmen, güzide kulüp ne de olsa, kabul de ediyor cezasını, boynunu büküp, ülke yararınaysa, ilk olacaksa diyor.

Neler oluyor yahu!

Ulan ülkede Rijkaard, Neeskens, Hiddink var, Kewell, Elano, Baros, Keita, Lucas var, Arda var, Galatasaray'ın sosyal sorumluluk projeleri var, bir kulüpten öte olma çabaları var, bunları dayatmaya devam edin siz, yolunuz yol değil, bilesiniz.

Yakıp yıktırmayın Sami Yen'i yine!

Sen niye cevap verip ortak oluyorsun diyenler çıkacaktır, yazı yazma, eleştirme hakkımı sonuna kadar kullanacağım, bu ortamı yaratmayın, adam gibi karar alın, kural uygulayın, maşa olmayın, oyun oluşturmayın, fotoğrafları doğru algılayın, biraz vicdan sahibi olun, güzel şeyler yazalım, çok şey istemiyoruz.

16 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu

12 Mart 2010

Blaugrana



Eray Sözen'den bir başyapıt;

http://eraysozen.blogspot.com/2010/03/mes-que-un-club-fc-barcelona-1899-2010.html

Benzer FCB yazılarımla -özellikle tarihi zaferler sonrası- zaman tüneline girmek için;

http://erenlogoglu.blogspot.com/search/label/FC%20Barcelona

Simon Kuper'in "Futbol Asla Sadece Futbol Değildir" kitabından bir pasaj okumak -170. sayfadan başlayıp- ve derinlere dalıp gitmek amacıyla;

http://www.google.com/books?id=Kq29y74OLUAC&printsec=frontcover&dq=futbol+asla&lr=&ei=kYWaS4KDDILYNvvWxNIH&hl=tr&cd=1#v=onepage&q=&f=false

Bir de belgesel;

http://www.bbc.co.uk/programmes/b0074r2s

FC Barcelona bir kulüpten daha ötedir!

Katalunya İspanya değildir!

Barça kazanınca, Katalunya kazanır!

A. Eren Loğoğlu

12 Mart 2010

06 Mart 2010

Diyarbakır'da 25 Ekim



Tarih 25 Ekim 2009 Pazar, Yer Kadıköy Şükrü Saraçoğlu Stadı.

Maç öncesinde futbolcular birbirine giriyor ve o esnada yardımcı hakem Tarık Ongun yaralanıyor. Maç, orada bitmesi gerekirken, tatil edilmiyor. Maç sonrasında Bünyamin Gezer, eğer tatil etseydim infial olurdu türünde sözler sarfedip, Kadıköy'ün yıllardır korku edebiyatıyla kazandığı terör mabedi tanımının haklılığını gözler önüne seriyor.

Fenerbahçe'nin yenilmezlik serisi diye bilinen 10 yıllık süre zarfında Galatasaray'ın futbolcusunun yumruklandığı, itilip kakıldığı, kavganın içinde kendisini bulduğu, korner atamadığı, pet şişe yağmurundan koridora giremediği, maytaplardan, ses bombalarından yaralandığı çok oldu, Hasan Şaş, Arif, Okan, Ayhan, Emre Aşık, Arda ve Mondragon'un yaşadıkları ilk anda akla gelenler, daha neler var!

Yine bu süre zarfında, Galatasaray Teknik Ekibinin -sürekli yabancı madde atmak yoluyla- kulübeden çıkartılmadığı, ayran isabet ettirildiği, alnının yarıldığı, başından vurulup, sarıp sarmalandığı da çok oldu. Lucescu, Terim, Gerets, Eser Hoca hala zihinlerde!

Galatasaray taraftarı da, bu 10 yıllık süreçte, payına düşeni aldı terör mabedinden. Biber gazları, coplar, kafaya telsiz yemeler, çuvallarla ve organize biçimde getirilen seramikler, lağım suları, sidik torbaları, çimler, taşlar, rakibin Mecidiyeköy'e toplu gelirken münferit gelmeni istemeler, aşağılık pankartlar, polisin yanlı tutumu, saymakla bitmeyecek çirkinlikler, adaletsizlikler!

Tüm bunların odağı Galatasaray olduğu için maçlar oynandı, biz de boynumuzu büktük, adaleti kendimiz sağlamak istedik, korneri atmaya çalıştık, sahaya çıktık, maça devam ettik, deplasmana geldik.

Karşı yaka ne yaptı? Korneri atmadı, su atılıyorsa hakeme gösterdi, yerden cisim topladı, oynamayı değil gerilim yaratmayı düşündü, kırmızı kart verdirmeye çalıştı, kavga çıkardı, arkadan vurdu kardeşim dediğine, sahtekardı, emir alıcısıydı.

Bugün Diyarbakır'da yaşananlar ısrarla 25 Ekim'i çağrıştırıyor. Ali Tandoğan Alex, Gökhan Gönül rolünde, korner ve taç atmaya niyetsiz, Diyarbakır taraftarı Bursa'da yaşananlardan dolayı kızgın, öfkeli, isyan dolu, adalet peşinde ama kendisi sağlamak istiyor.

Tek bir fark var! Yaralanan yan hakemden dolayı orta hakem maçı tatil ediyor. Kadıköy'de Galatasaray'dan maç öncesinde ve esnasında -yanlış hakem kararlarıyla- çalınan 3 puan belki de Diyarbakır'da Bursaspor'a hediye ediliyor.

Takımların isimleri ve mekanlar değiştiğinde birdenbire adalet tecelli de edebiliyor, geçmişe bakılmaksızın. Kamuoyu ve medya desteği de beliriveriyor hemen. Güç, temsil ettiği değersizlikler mezarından çıkıp üstüne çöküveriyor Diyarbakır'ın, Kadıköy'de ise kafayı kuma gömüyor.

Sizin yönettiğiniz futbol bu kadar olur işte, adı Fenerbahçe, Kadıköy olunca sus pus kalırsınız, Diyarbakır olunca şahlanırsınız ama mat olacaksınız, yakındır.

6 Mart 2010

A. Eren Loğoğlu