31 Ekim 2010

P l u j a



Sadece 10 dakika kalmıştı lider olmaya, Cristiano Ronaldo erteleyiverdi hiç acımadan.

Barcelona acaba bu psikolojik baskıyı hisseder mi diye düşünmeden edemedim ancak hiç öyle olmadı.

Onların formülü belliydi, 8 Dünya Kupası kazananı + Messi + Alves + sol bek.

Pep, riske girmeden, klasik 4 - 3 - 3, daralan, genişleyen, kayan, hatta Puyol'u merkeze alıp Pique'yi de sağ kulvardan hücuma tamamen katan, yerden ayağa kısa pas yapan, total futbolun son versiyonu tiki taka ile sahaya sürdü takımını.

Abartı bir baskıyla başlayan maç, üç dakikada iki pozisyon bir gol, daha ne olabilirdi ki aksiyon adına!

Messi'nin ilk golünde ayağını ayarlayışı, ilk anda vurmayıp beklemesi akıl doluydu. Keza Dani Alves'in takipçiliğini konuşturduğu üçüncü gol de benzer bir futbol aklının ürünüydü.

İlk golde topun çizgiyi geçmesi esnasında Villa'nın topu tamamlamayıp golü Messi'ye yazdırması, emeğe gösterilen saygının sonucuydu. Hafta içi Benzema'yı gol atamamasından dolayı eleştirenlere Villa'yı soran -adamın saha içi katkısını göz ardı edip ucuz numaraya kaçan ucuz adam- Mourinho'ya cevap niteliğindeydi Villa'nın davranışı. Golü atanın değil kazananın Barça olması önemliydi, Villa o topu tamamlamasa da olurdu, daha sonra elbet goller atacağını biliyordu, El Clasico'yu da hesaba katıp.

Xavi'nin korner atmaya gittiği bir pozisyonda çocukluğuma dönüverdim. Xavi reklam panosuyla paslaşıp topu önüne alıyordu. Sokak aralarında maç yaparken aynısını kaldırımla yapar, verkaca girerdik aklımız sıra, adam da eksiltirdik hani bu yöntemle.

Villa'nın golü geldi sonra, büyülendim. Sol ayağıyla ters köşenin yan ağlarına asıverdi topu, usta işiydi. Son golde de klasını konuşturdu, pas trafiğinde de kusursuza yakın oynadı, çok yararlı olacak, ah bir de Henry gibi bir oyuncu bulabilse Barça!

Messi'ye dair ne yazılsa, konuşulsa sönük kalacak. Bilgisayar oyunlarından bile daha iyi, Barça takım olarak menajerlik oyunlarında bile olmayan bir futbol sergiliyor, bu denli bir dominasyon gerçekten akıl sağlığına zararlı. Futbolu kitaplaştırdılar artık, teoriden daha iyiler denebilir, Guardiola'nın eline bir kumanda verilse ve oyuncuları kontrol etse, bundan iyisini beceremez, öyle bir noktaya getirdiler olayı.

Sevilla'nın yanılgıya düştüğü husus da buydu, acaba daha iyi oynayarak yenebilir miyim Barça'yı?

Kanoute & Fabiano ikilisiyle oynamak çılgınlıktan bile öteydi. Barça'yı, hiçbir takımın oynayarak yenme şansı yok, hiçbir takımın FC Barcelona'dan daha iyi oynama şansı yok çünkü, futbolun geldiği, gelebileceği, poetik en üst seviye bu. Nasıl Antalya'nın Ömer'i, Barça karşısındaki Inter'in Julio Cesar'ı gibi davranıp Galatasaray'dan puanlar kopardıysa her türlü futbol dışı unsurla, öyle oynamak zorundasınız kazanmaya dair bir şansınız olacaksa! Ya da Barça'nın rotasyona girdiği, sakat ve cezalısının çok olduğu, kötü bir gününe denk gelmeyi bekleyeceksiniz.

Söz bitti, futbol romantiklerinin büyük sevdası Barça, tarihin en iyisi, Johan'ın yarattığı bu güzel oynun son temsilcisi, sanatını sunmaya devam ediyor. Onlarla randevulaşmayıp, başka sevgiliye kaçanlar ya futbolu gerçekten sevmiyorlar ya da futbola ihanet ediyorlar, aldatıyorlar bir başkasıyla, çok şey kaçırdıklarının farkında olmadan. Böyle bir takımı bir daha izleme olanağı olmayacak, onlara iyi bakın, gözünüzü kırpmadan, doyasıya.

Madrid bir hafta daha kaçmayı başardı ama saklanacağı bir yer olmayacak Camp Nou'da. Ramos'un aksan dediği Katalanca diliyle haykıracaklar, onlar, güzel insanların takımı, yine ve yeniden, hak ettikleri gibi, kazanacaklar.

31 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

30 Ekim 2010

Gracias Nestor



Güzel insanları oradaydı Güney Amerika'nın, Maradona, Chavez, Morales, Ekvador'da darbe girişimini atlatan Correa, Brezilya'da görevini eski gerilla Dilma'ya bırakacak olan, torna işçisi Lula ve pek çokları, Nikaragua, Paraguay'dan. Uğurladılar Nestor'u son yolculuğuna. Arjantin ağlıyor.



http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/arjantin-baskanina-agliyor.html

30 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

27 Ekim 2010

Ceuta & Ciddiyet



Bilinen 4 - 3 - 3 ile sahadaydılar, fanteziye kaçmadan;

----------------Pinto----------------
Adriano---Bartra-----Fontas---Maxwell
---------------Mascherano------------
---------Thiago---------Keita--------
-Pedro-----------------------Jeffren-
----------------Bojan-----------------

tercihleri vardı Pep'in. Az süre alan as oyuncuları, La Masia'yla takviye etmişti.

Adriano daha önce denendiği gibi sağ bek bölgesindeydi.

Mascherano, Sergio'nun görevini alıyor, iki merkez savunmacının arasına girerek oynuyordu.

Fontas, Pique'nin sol ayağını kullanan versiyonu, çok teknik ve soğukkanlı, topla rahat ilerliyor, pas tercihlerini top ayağına gelmeden belirliyor, Barça DNA'sıyla donanmış bir oyuncu. 2 - 3 yıl içinde ilk 11'e yerleşebilir, B Takımı'nın da kaptanı, 5 numara giyiyor Puyol gibi. Aslında beklenen Muniesa'nın Puyol'un yerini almasıydı, şimdilik Fontas bir adım önde devam ediyor mücadelesine.

Jeffren, sakatlanana kadar maçın en etkili oyuncusuydu, sürekli adam eksiltti, çok seri davranıyor. 4 hafta yokmuş sanırım, şanssızlık.

Bojan'ın düşüşü durdurulamıyor, altı pas içersinden bir topu direğe nişanladı.

Barcelona'nın sahaya yansıttığı futbol biçimi, oyuncuların nasıl göründüğüne dair izler bırakıyor. Sergio, Pedro ya da Bojan bir başka takımda oynasalar sıradan oyuncular olarak algılanırlar, Xavi ve Puyol'un gençlik dönemlerinde Barça dışında bir takımda kolay kolay forma şansı bulamayacağını, Valdes'in ömrü boyunca kaleyi alamayacağını da düşünmek olası. Barça'nın sistemi, futbol felsefesi, oyuncuların birbirlerinin özelliklerini tamamlarken, seviye atlamalarına da ön ayak oluyor. Katalan kimliğinden dolayı ısrar edilen tercihlerin de payı büyük, oyuncu gelişimlerinde.

Tekrar Copa Del Rey maçına dönersem;

Rahat bir maç oldu, Pep'in sezonun en zor maçı söylemiyle yarattığı ciddiyetin etkisi gözlemlendi sahada ve tüm maç boyunca.

Maça dair dikkat çekici bilgiler, Barça'nın maça helikopter ile gitmesi, maçın Afrika kıtasında yapılması, stadın standart Anadolu'nun yüksek nüfuslu bir ilçe stadından farksız olması ve Sandro Rosell'in popüler bir sporcu gibi bol bol imza dağıtmasıydı.

27 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

24 Ekim 2010

Biz Galatasarayız



Başlık, Hagi'nin ifadesiydi maçtan önce ve sonra. Galatasaray'ın ne anlama geldiğini bilen, saha kenarında vakur duran, saha dışında yüzü hep gülen, kendine güvenen, lider karakterli bir adamın sözleriydi.

10 yıl boyunca türlü şansızlıklar, terör olayları, baskı, psikolojik savaş gerçekleşse de, yenmemiz süpriz olamazdı, sahaya çıkan 11 oyuncunun sırtlarında parçalı, sarı kırmızı forma varsa, formanın önünde o arma.

Favori olmayanın yine çok iş yaptığı bir derbiydi, favori söylemi klişe olmayı devam ettirdi.

4 olur, 6 olur diyenlerin, Deja Vu bekleyenlerin, 0 - 0 biten maç sonrası, meşale yakan, üçlü çekenlere şaşırıp, beraberliğe sevindiler bahanesine sığındığı bir gece oldu. Maçın genelinde hem tribünde hem de sahada ezilen takımlarından yana şüphe duymadan ezilme edebiyatına başvurdular. Bu kadar büyük konuştuysan elbet cezasını çekeceksin, stadında sevinenler görerek ve küfrederek, doğru ya orası Kadıköy, orda küfür yok!

Sevinilen durumun, serinin bozulması, Hagi'nin ilk maçında takımın gösterdiği mücadele, oyuna hükmetme gibi sebepler olabileceğini fark edebilecek akıl sağlığını bile yitirdiler, bir beraberlikle. Kaybetseler ne olurdu acaba! Bünyamin Gezer söyledi gerçi, 50 bin kişi stadı yıkar diye korktum, haklıydı, Trabzon maçında yıkmakla kalmayıp yaktılar bir de.

Galatasaray'ın sorunlarından dolayı, Kadıköy'de derbi maç var havasını yakalayamayan, medyada konuşulanı belirleyemeyen, baskı unsuru oluşturamayan, rehavete kapılan Fenerbahçe'nin ne hallere düşebildiği gözlemlendi işte. Derbinin heyecanını yitirmesi, tansiyonun düşmesi hatta Galatasaray tarafında hiç konu dahi edilememesi avantaj oluverdi. Bundan sonraki derbilerde aynı taktiği Galatasaray uygulamalıdır, derbi öncesi medyaya kendisiyle ilgili suni malzemeler verip başka şeylerin konuşulmasını sağlayarak.

***

Daha birkaç gün önce değinmiştim onun derbi performansına. Lucescu ekolünden geliyordu ve zor maçların çoğunda bu iki Rumen'in yüzü hep gülmeyi başarmıştı.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/10/i-love-you-hagi.html

Fenerbahçe'ye karşı 4. derbisiydi Hagi'nin. 2 galibiyet ve 1 yenilgisi vardı, bir de beraberlik ekledi bunlara. Dikkat çekici olan Galatasaray'ın 6 gol atıp, sadece 2 gol yemesiydi.

Kadıköy'de 1 gol yedi 2 maçta ve 64. dakikadaydı topun ağlarla buluşması. Hagi'nin takımları her iki maçta da ilk 60 dakikayı gol yemeden geçirdi.

11. derbi maçında -Trabzonspor'u da katıyorum- 5 galibiyet, 3 beraberlik, 3 mağlubiyet gibi bir istatistik tutturdu, bu bile onun için yeterli referans olmalı.

***

Teknik konular;

Fenerbahçe'nin oyun yapısı çok uydu bize. Dia, Alex, Stoch, Niang dörtlüsüyle Skibbe'nin Galatasaray'ına benzeyen bir kurguyla sahadaydılar. Görev tanımları bile aynıydı nerdeyse. Önde baskı yapmayan ve topun arkasına geçip alanını savunan bir Fenerbahçe vardı. Bu durum, soğukkanlılıkla geride pas yapmamızı sağladı, kısa ve yerden oynadı takım.

Elano doğru yerdeydi, klasını gösterdi belki de ilk defa. Ters toplar da attı, en önemlisi buydu kanımca. Pino'nun merkezde oynaması, etkenliğini çok artırdı. Misimovic, pas akışkanlığına katkı sağlasa da yaratılıcıktan yoksundu yine, sola çok yakın oynamak zorunda kalmasına bağlanabilir bu.

Sabri, Elano önlü arkalı oynarken, Hakan Balta çok az ileri çıkabildiğinden -Gökhan Gönül'den dolayı- Misimovic oraya kaydı çoğu zaman. Hagi'nin formasyonlardan bağımsız oyuncu yerleştirmelerinden biriydi, strateji böyle bir şey, 4 - 3 - 3, 4 - 4 - 2 değildi sadece futbol.

Fenerbahçe orta alanının Emre ve Mehmet Topuz'a bırakınca, Ayhan, Sarp, Cana üçlüsü üstünlük kurdu bu bölgede, Elano ve Misimovic'in de dahil olduğu bir pas trafiğiyle.

Cana tek hatayla oynadı, ilk yarıda çok kötü bir pas verip, aynı pozisyonun devamında bir de ıska geçti. Hava toplarında iyiydi, daha öne oynadığı maçlarda göze de çarpacaktır performansı.

Servet, geri pası dışında kusursuzdu, ona göre bir maç idi zaten. Takıma ihanet ettiğini düşünsem de Hagi'nin onu keseceğini zannetmiyordum, en doğrusu hesap için sezon sonunun beklenmesidir kanımca.

Aykut ve Ufuk'un ayaklarını kullanmak konusunda ortalama bir kaleciden bile kötü olduklarını çok defa dile getirmiştim, pozisyon bulmakta kısırlık çeken Fenerbahçe'ye ilaç gibiydi, uzaklaştırmak isterken yarı sahayı bile geçmeyen ve savunmanın az adamla, dengesiz yakalanmasına sebep oldukları pozisyonlar. Bu anları video kasetlerden tekrar tekrar izletmek gerekir, çok basit bir top uzaklaştırma nasıl tehlikeler yaratabiliyor. Emirhan şans bulmalı bence.

Lucas da çok iyiydi, tatlı sert oyunla karşılık verdi Fenerlilere, sinmedi.

Takımda kötü denilebilecek iki oyuncu vardı kanımca, Sarp ve Sabri. Arkadaşlarının aksine çok hata yaptılar, Sabri çok top ezdi, sağ bek bölgesinde topla bekleme ve sağ içle verdiği hiçbir uzun topun verimsiz olduğunu çözemeyecek, sağ bekin -Alves'i izlemeli- orta sahadan yardıma gelen oyuncuya vermesi gerekir ilk pasını, zor durumdaysa merkez savunmacıya, önü açıksa da top sürmesi.

M Sarp da hayalet oynuna devam etti, birkaç maç sonra sahada olacağını sanmıyorum, Hagi o bölgede Cana'nın yanında top yapan adam ister, ki o isim Ayhan'dır mevcut kadroda.

Ayhan'a da parantez açmak gerek. Çok soğukkanlıydı, sürekli pas yapmayı düşündü herhalde Hagi'nin talimatıydı, sinirlendiği anlarda çok uzun haykırışlarla -hakeme doğru- stresini attı.

Takım, hakemi baskı altına alma konusunda da başarılı oldu, anında etrafı sarıldı hakemin, üç dört oyuncu hakeme koşuverdi. Ucuz faullerle duran top yaratma jestlerinin dışında oyuna çok etki etmedi Yıldırım. Kartlarda dengeyi gözetip kimseyi atmamaya çalıştı.

Hagi, kronik oyuncu değiştirme hastalığını yine bulaştırdı her yere. İlk döneminde de bu değişikliklerini hep savunmuştum, Hagi sistem adamıdır, ilk 11'inde aksayan yeri bilir daha takım maça çıkarken ve hep o oyuncuyu değiştirir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Bu gece bir planı var gibiydi, Elano ve Misimovic'den maksimum verimi alıp takımın fiziksel gücünü ve direnişi artıracak kenar hamlelerde bulundu. Cana'nın da sakatlıktan yeni çıkmasının etkisi vardır değişmesinde.

Hagi'den beklentilerimi sıralamıştım ilk geldiğinde. Derbiyle birlikte bunları gerçekleştirmeye başladı;

Lucas, Cana, Kewell ve Baros dörtlüsü mutlaka sahada olmalıydı her maç, ikisi yer aldı, diğerleri de gelecek en kısa zamanda. Elano ve Misimovic'den verim almasını umuyordum, daha ilk maçtan gözlerim ışıldadı diyebilirim.

4 - 5 - 1 formasyonunu tercih etti, bu da 4 - 2 - 3 - 1 oynatacağının göstergesidir, çok olumlu, derbi ve ilk maç olması sebebiyle biraz daha kalabalık ve geride kurdu orta saha oynunu.

Geldiği an, savunmayı oturtma hususuna kafa yorar öngörüsünde bulunmuştum, yanıltmadı.

Emre Çolak, Barış ve Serkan gibi üç genç oyuncuyu sonradan da olsa oyuna alması bir mesajdır.

İlk 11 çıktığında tek şüphem Insua'nın neden olmadığıydı. Hagi, onu ilk opsiyon olarak düşünmüyorsa, Elano'yu Cana'nın yanına çekebilir, Ayhan'ı çok beğenen bir teknik adam olsa da.

Liderin 10 puan gerisindeyiz, yine de umudum var, daha çok ikinciliği kovalamak gerekir bu saatten sonra. Hagi Avrupa Kupaları dedi ama Şampiyonlar Ligi'ne götürürse takımı, alnından öpülmelidir, ben inanıyorum.

***

Biraz da duygular;

Pino'nun çizgiden çıkarılan topu, köşeden ağlara gidecekken Volkan'ın kurtardığı pozisyon, Lucas'ın bazukası, Emre Çolak'ın ters ayağı, Pino'nun son vuruşu ve bizimkilerin gol sesi.

Güzeldi, üzüntüyle karışık bir sevinme, Galatasaray'ın daha ölmediği, heyecan katsayının hiç azalmadığı sıkıştırılmış bir zaman, vicdan muhasebesi, curcuna, kaos, I Love You Hagi, ders niteliği, özeldi.

***

Seri bitti zannetmeyin, yenilmeme rekoruyla devam edecekler seneye, onun da hakkından geleceğiz Hagi'yle. Önce TT Arena'da, 50 bin aslan önüne çıkacaklar ve bu defa şans da yardım etmeyecek onlara.

***

Ahmed Arif'in Otuzüç Kurşun şiirinde söylediği gibi;

Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.


Ne kadar vursanız da Galatasaray ölmez kolaylıkla, daha sözü var söyleyecek, bekleyin hele;

"Biz Galatasarayız" mottosuyla küllerinden doğanların,

"Galatasaray bir his takımıdır" mottosuyla büyüyenlerin,

"Galatasaray'ın adının olduğu her yerde umut vardır" mottosuyla yaşlananların yeridir burası.

Ve zaman, ölüme bile uzansa ayıramaz bizi burdan, sevdamızdan, çünkü biz, biz Galatasarayız, aklıyla değil yüreğiyle sevenler, oynayanlar, bağıranlar, isyan edenler, direnenler kulübü.

25 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

23 Ekim 2010

3 - 3 - 3 - 1?



Guardiola ne yapmaya çalışıyor, anlamak mümkün değil!

Takım 4 - 3 - 3 formasyonunu unuttu desem yeridir. Zaragoza deplasmanına Xavi'nin yokluğunda çok ilginç bir tercihle çıkardı takımını;

----------------Valdes---------------
----Puyol-------Pique------Abidal----
----------------Sergio---------------
---------Alves---------Keita---------
-Pedro----------Messi--------Iniesta-
----------------Villa----------------

3 - 6 - 1 ya da blok olarak 3 - 3 - 3 - 1 şeklinde bir yerleşim vardı sahada.

Daha önce defaatla dile getirdim, 4 - 4 - 2 ve ondan türetilen oyun şablonlarının, 3 - 5 - 2 ve türevlerine en önemli üstünlüğü, hücum edebilen oyuncu sayısının bir fazla olmasıdır, 8'e 7. Bu sebeple 3 - 5 - 2 artık tercih edilen bir sistem değil, savunmada 3 çakılı merkez savunmacı oynatmak bir oyuncu eksik olmak anlamını taşıyor ve işleri çok zorlaştırıyor, üstelik takımlar arasındaki seviye farkı da bu denli kapanmışken.

Bu karşılaştırmanın tek istisnası var üst düzey futbol organizasyonlarında, 2002 Dünya Kupası'nın Brezilya'sı. 3 merkez savunmacısının ikisinin de hücuma katılabildiği bir anlayış, bir nevi 9 oyuncuyla hücum şansı. Detaylar için çok eski bir yazım;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2008/11/liverpool-modeli.html

Pep'in 4 - 2 - 3 - 1 denemesine -Mascherano'dan dolayı bu tercih doğru- daha tam alışamamışken, böyle fantastik bir yayılım görmek hakikaten abartıydı artık.

Bu yayılım nasıl zaafiyetler yarattı, ona değineyim öncelikle;

- Alves'in kanat işlerliği, yani Barça'nın sağ koridor oyunu, çok zayıfladı.

- Pique'nin sağdan top sürerek dikine ilerleyip istasyon göreviyle sağ koridor desteği sağlaması da engellenmiş oldu, onu eski tanımlamayla libero oynatınca.

- Puyol'un aynı anda hem sağ bek, hem de stoper bölgesini kontrol etmesi, arkasına oyuncu kaçırmasına sebep oldu.

- Ne Puyol ne de Abidal, 2002 Brezilya gibi, hücuma destek veren bek görevini yerine getiremeyip çakılı oynadılar, bu da bir oyuncu eksik hücum etmek olarak yansıdı.

- Sergio, alışkın olduğu düzenden çıkınca ve arkasında 3 oyuncu bulunmasının da etkisiyle pas açılarını kaybetti, çok pas hatasında bulundu.

- Pedro ve Iniesta çok fazla çizgiye doğru yönelmek zorunda kaldı, topla ilerleyince de köşelerde yalnız kaldılar. Alves, Pedro'ya yakın oynasa da, Keita merkezi çok terk etmedi ve Iniesta nerdeyse her topu ezdi sol açık bölgesinde, yardım alamadı hiç.

- Messi'yi zaten sezon başından beri merkezde oynatan Pep, onu biraz daha geriye çekip orta sahayla bütünleştirdi ve topla daha çok buluşup dribling yapmasını istedi. Bu durum da Villa'yı yalnızlaştırdı.

Bu kadar zaaflar içeren ve takım ritmini bozan bir yerleşimi Guardiola niye test etti diye soracak olursanız, birkaç şey sayabilirim;

- Xavi'nin yokluğunda Alves'in sağ iç oynamasıyla -Xavi gibi- açığın kapanacağını düşündü. Alves'in solundan gelecek Messi'yle yardımlaşması, sağdan da Pedro katkısıyla sağ koridor işlerliği oluşturacaktı. Bazı pozisyonlar bu yolla gerçekleşti, Alves'in kaleciye karşı kalıp topu üstten dışarı attığı pozisyon.

- Messi'nin asıl yerinden biraz geride oynamasının artısı gol oldu. Villa'nın harika pasında, kendini unutturdu, koşusunu yaptı ve net bir vuruşla ağları buldu. Normal senaryo, topu sürenin Messi, golü atanın Villa olmasıydı, tersi gerçekleşti Messi'nin yerinden dolayı.

3 - 3 - 3 - 1 formasyonu 60. dakikaya kadar sürdü. 45 - 60. dakikalar arası, zaafiyetlerden birini çözmek için Pique ve Puyol yer değiştirdi. Libero değil de merkez sağ savunmacıya dönüşen Pique, böylelikle dikine top sürüp oyunu açabilecekti, öyle de oldu.

Maçı dikkatle izleyenler, 60. dakikada bazı oyuncuların yer değiştirdiğini fark edecekti. Bunu her takım kolaylıkla başaramaz, teknik, taktik bilgisi üst düzey olan, futbol aklı bulunan oyunculardan kurulu olmanın getirdiği bir avantajdı bu.

Barça, aniden klasik 4 - 3 - 3'üne döndü o saniye. Alves sağ beke geçiverdi, Iniesta sol açıktan sağ içe. Oyuncular otomatik bir şekilde yerlerine kuruldu, sağ taraf etkisi artıverdi, gol, kaçan pozisyonlar şekilleniverdi. Bu değişimin öncesinde kırmızı kart da gelmişti, işler kolaylaşmıştı ayrıca.

Villa'nın gol pası, direkten dönen topu, direği sıyıran şutu, uyum sürecini yakın bir zamanda atlatacağının habercisiydi, en olumlu gelişmeydi Barça adına.

Guardiola'nın aklının bir köşesinde, kendi oynadığı dönemin, Cruyff'un rüya takımının hatıraları ve bunu uygulamak var. Geldiğinden beri belki de ilk defa üçlü savunmayla sahaya çıkardı Barça'yı. Bu rüyadan uyanması şart, 60. dakikada hatasından dönmesini herhalde buna yorumlamak gerekiyor. Rijkaard'ın kurduğu 4 - 3 - 3'ü kusursuz hale getirmişken, eski defterleri karıştırmanın, Cruyff olmaya ve mucize yaratmaya çalışmanın bir getirisi olmaz. Sergio'nun üçüncü merkez savunmacı gibi, Pique ve Puyol arasına girip çıkmasını ya da Mascherano'yu Sergio'yla yan yana oynatmasını anlayabilirim ama üç merkez savunmacıyı statik oynatıp bir oyuncu eksik hücum etmeyi asla mantığıma sığdıramam.

Hele de Mourinho ve Real Madrid arkasına müthiş bir rüzgar almışsa, fantastik işlerle kalkışmadan kusursuzlaştırdığı sistemi üzerine daha yoğunlaşmak zorundadır Pep.

Muhtemelen bu şablon birkaç gün içinde detaylı olarak incelenecektir yabancı basında, zonalmarking sitesi gibi. Sıcağı sıcağına gözlemlerim bunlar maça dair, daha sonra kaçırdığım yerler varsa eklemeler sunabilirim tekrar, maç kaydı tamamlanınca fotoğraf da koyup bahsettiğim farklılıkları gösterebilirim, Zaragoza deplasmanındaki tercihin gelecek yansımaları olup olmayacağı önemli çünkü.

23 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

22 Ekim 2010

Yeni Motto: Sadece futboldan anlayan, futboldan da anlamaz



Bağış Erten'den bir başyapıt, okuyun ve okutun;

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1024960&Yazar=BAĞIŞ ERTEN&Date=22.10.2010&CategoryID=103

Bazıları sıkılsa da, spor asla sadece spor olmamaya devam ediyor ve biz en çok bu halini seviyoruz. Eğer Filistin basket takımının başında bir İsrailli varsa, eğer göçük altındaki Şilili işçiler aylarca teselli için Maradona golleri izleyip David Villa’nın selamıyla mutlu oluyorsa, ‘Invictus’tan sonra G. Afrika’da bir ragbi mucizesi daha gerçekleşip ilk kez bir siyah kulüp satın alabiliyorsa, Türkiye’de UPS işçisi de, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de futbol üzerinden mesaj gönderiyorsa, Nobel Edebiyat Ödülü’nü bu yıl kaldıran Vargas bile futbol için “Aşkın bir formudur” diyorsa inadına ‘spor asla sadece spor değildir.’ Ama derseniz ki biz ille de futbolu/sporu sadece taktik teknikten ibaret görmek istiyoruz. O zaman mikrofonlarımızı Menotti’ye uzatıyor ve yeni mottomuzu onun ağzından dinliyoruz: “Sadece futboldan anlayan futboldan da anlamaz.”
22 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

21 Ekim 2010

I Love You Hagi!



Frank'in vedasıyla başlayayım kısaca.

Dün aramızdan ayrılan Arif Damar'ın iki dizelik Sunu şiiri anlatsın bizim Rijkaard'a ve oyuna beslediğimiz sevdayı;

İlle görmek için mi beklenir güzel günler
Beklemek de güzel


Onun getireceği felsefeyi, güzel oynu beklemek de güzeldi ve bir daha tadılması güç duygular yarattı bünyemizde. Görmek şart değildi sevgiliyi, Frank Rijkaard'dı o, Barcelona'yı yeniden hak ettiği yere taşıyan adam, bulamadı istediği ortamı, hataları oldu, yalnızlaştı, ihanete uğradı, mutsuzdu, ağlayarak ayrıldı. Bir sevda hikayesinden farksızdı yaşananlar.

Nasıl hissediliyorsa, yıllarca bekleyip, sonunda en güzel günlerin yaşanacağına inanılan bir sevgiliye kavuşup, şartlar ve ortam sonucu mutsuz günler geçirince ve haliyle ayrılık zamanı gelince, öyle tarifi olmayan bir duygu işte!

Fenerbahçe maçını bir atlatalım, sonra ona dair en güzel sözcüklerle örülen bir metni yazma çabasına girişeceğim, şimdi sahne yeni sevgilinin ve umutların;

2. Hagi dönemi başlıyor yarın, heyecan mutlaka var.

Ligin bitimine 8 hafta kala almıştı Hagi, Terim'in erozyona uğrayan takımını 2003 - 2004 sezonunda. Bu süreç onun bir sonraki sezon da takımda kalıp kalmayacağının ölçümünü yapacaktı yöneticilerin gözünde, taraftarın gönlündeyse kredisi sonsuzdu.

Hagi'yi takımın başına getiren Canaydın & Gürsoy merkezli yönetimin iki referansı vardı, gönüllerdeki adam Terim'den sonra, aynı manevra yine işe yarayabilir ilkiydi, diğeriyse her ne kadar başarısız sonuçlar da alsa Bursaspor'a fena top oynatmamıştı.

Çok yetenekli oyuncular iyi teknik adam olamaz sözüne, yeteneğini, futbol aklıyla birleştirenleri ayrı tutalım diyerek karşılık verebilirim, Cruyff, Beckenbauer gibi efsane isimlerin varlığını hatırlayarak. Futbol aklı -her yönüyle, saha içi ve dışı- çok başka bir şey ve her yetenekli oyuncuda da bulunmuyor, Maradona'yı hepimiz gözlemledik Dünya Kupası'nda, sahada gösterdiği yeteneği, kenara yansıtamıyor çünkü yönetmeye ve kendini geliştirmeye dair eksikleri var. Bu yönden bakınca Hagi'nin Teknik Adamlık potansiyeli olduğunu düşünüyorum, ilk dönemini de hesaba katarak.

26.03.2004 Samsunspor 1 Galatasaray 0,

Bülent Korkmaz'ı affedip direk onbire yerleştirdi Hagi. Hakan Şükür maçın sonlarında çift sarıdan atıldı, ilk kırmızı kartı olabilir lig tarihindeki. Klasik 4 - 4 - 2 ile sahadaydık;

Mondragon, Prates, Bülent, Suat Usta, Orhan, Sabri, Batista, Petre, Hasan Şaş, Bratu, Hakan Şükür

04.04.2004 Galatasaray 1 Beşiktaş 2

Komedi 2 penaltı, Ali Aydın'ın düdüğünü asması akılda kalanlar. Onbirdeki değişiklikler Suat Usta'nın sağbeke, Orhan'ın merkez savunmaya çekilip Hakan Ünsal'ın sol bek oynatılması, önlerinde Batista yerine Ayhan tercihi, ileri ikilide de Bratu & Berkant değişikliği vardı, sistem aynıydı.

10.04.2004 Ankaragücü 1 Galatasaray 0

Merkez savunmada Orhan Ak yerine Ömer Erdoğan, Berkant'ın yerine de Arif onbirde görev aldı, diğer isimler ve sistem aynıydı.

16.04.2004 Galatasaray 4 Denizlispor 3

Terim'den gelen 2 mağlubiyetin üzerine Hagi'nin 3 yenilgisi eklenince seri 5 maça çıktı, Galatasaray'ın tarihi boyunca çok nadir görebileceği bir hadiseydi elbette bu.

Hagi, 4 - 4 - 2'den vazgeçmiyordu;

Aykut, Prates, Bülent, Orhan, Hakan Ünsal, Sabri, Petre, Ergün, Hasan Şaş, Bratu, Necati

Ergün, merkez orta sahada iki yönlülük açısından iyi bir tercih idi, savunmada doğru yer tutuyor ve pas alışverişine katkı sağlıyor, belirli çerçevede öne de çıkıyordu. Necati de neo santrfor modeline en uygun isim olduğunu attığı üç golle gösteriyordu.

23.04.2004 Malatyaspor 1 Galatasaray 2

Aykut'un yerine Mondi, Petre'nin yerine Cihan, Hasan'ı sağa çekip, Baljic'i sola atıyordu Hagi. Forvette Necati ve Hakan Şükür vardı. Hakan Şükür'ün yerine devrede oyuna aldığı Ümit Karan, 1 gol 1 asist ile geceye damga vuruyordu.

02.05.2004 Galatasaray 2 İstanbulspor 2

Aynı kadro tek farkla, Petre yeniden sahada. Orhan erken sakatlanıp yerini Ayhan'a bıraktı, Petre merkez savunmaya, Ayhan orta sahanın merkezine yerleştirildi.

09.05.2004 Trabzonspor 2 Galatasaray 4

11 maçlık galibiyet serisiyle gelen ve hala şampiyonluk potasında olan bir Trabzonspor, maçı bilerek kaybedecek denen Galatasaray'ın karşısındaydı. Onurlu bir mücadeleyle kazanıldı zafer.

Bu maçta Hagi, farklı denemeler yapmış olabilir, kadrodan bir sistem çıkartmak çok zor, üçlü savunma ya da üçlü forvet gibi, net hatırlamıyorum. Maça göre strateji üretebildiğinin mesajını verebilir bu maç.

Aykut, Cihan, Suat Usta, Bülent, Petre, Hakan Ünsal, Ayhan, Ergün, Arif, Necati, Hakan Şükür

15.05.2004 Galatasaray 3 Elazığ 1

Önemsiz bir maç olmasının da etkisiyle hiç oynamayan isimleri görmek istedi Hagi.

***

Rijkaard'ın kurduğu Barça sistemi, son iki yılında oyuncuların yarattığı huzursuzluklarla sekteye uğrayınca, başarısızlık da kaçınılmaz oldu. Onun yerine gelen Guardiola'nın yaptığı ilk şey kanayan yaraya pansuman değil, o yaranın bir kısmını -Ronaldinho, Deco- kesip atmak idi.

8 maçlık performansı sunma sebebim de aynı, Hagi'nin sezonu nasıl incelediğini ve önümüzdeki sezon ne tür çözüm önerileri getirdiğini görebilmeliyiz, onun futbol aklına dair bir düşünceye sahip olmak için.

Son 5 maç 4 galibiyet 1 beraberlik alması ve şampiyonluk adayını kendi evinde yenmiş olması önemli artılarıydı Hagi'nin sezon kapanırken. Takımı toparladığı düşünülüyordu.

Hagi, burada futbol oynamanın verdiği avantajı iyi kullanarak yaptı hamlelerini, Rijkaard'da olmayan şeylerden biri de buydu. Türkiye'de Kaleci + 2 Stoper + 1 Ön Libero çok güvendiğin 4 isim olursa -özellikle de yabancı- başarı kaçınılmazdı.

Terim ne zaman Taffarel ve Popescu'nun yanına, Bülent ve Suat'ı monte etti, UEFA kazanıldı. 1999 - 2000 sezonunda önceki üç yıldan farkı sağlayan da Bülent, Suat ve Ergün olacaktı, daha çok süreler almaları ve sistemi tamamlamalarıyla.

Rüştü - Uche & Högh - Kemalettin, Cordoba - Ronaldo & Zago - Guinti diğer örneklerdi.

Hagi burdan yola çıktı ve Tomas, Song ve Conceicao'yu transfer etti yaz sezonunda. Kalede zaten Mondi vardı. Bir de Saidou eklendi isimlere, Gürsoy işiydi. Hagi, bilindik formülü uygulayacak ve küçük rötuşlarla fotoğrafı netleştirecekti.

4 - 4 - 2'ye devam edip, fikstrün ilk yarısında şöyle bir kadro kurdu;

Mondragon, Cihan, Tomas, Song, Hakan Ünsal, Hasan, Conceicao, Ergün, Baljic, Necati, Hakan Şükür

Kenardan gelen Orhan, Petre, Saidou, Sabri, Ayhan, Volkan, Bülent Korkmaz, Arif ve Ümit Karan'la.

11. hafta BJK Fener'i yenince, zirvede puanlar eşitleniverdi, averajla 2. sıradaydı Galatasaray, ligin en az gol yiyen takımı olarak. Sadece Gaziantep'te yenilmişti, hem de son dakika golüyle.

Harika bir başlangıç idi, 11 maç 9 galibiyet, 28 puan.

Son 16 maçında 13 galibiyet 2 beraberlik ve 1 mağlubiyet almıştı Hagi, Ekim ayının sonuna gelindiğinde. Takım savunması iyice oturmuş, gol averajı da ikinin üzerindeydi.

Takım sonraki 5 hafta bocalama dönemine girip liderle puan farkının 5 olmasını engelleyemedi.

Hakan Ünsal'ın yerine Orhan Ak daha çok oynamaya başladı bu sürecin sonunda. Ve 16. hafta lider Fenerbahçe iki sihirbazı Alex ve Van Hooijdonk ile Ali Sami Yen'in çimlerine gömüldü, puan farkı ikiye düşüyordu. İlk yarının son maçında Denizli'de iki puan bırakınca Galatasaray, devre 43 - 39 ile kapandı.

17 maç 39 puan, hiç de fena değildi, Fenerbahçe fırtına gibi eserken. 3 derbiden ikisi -biri Trabzon'da- kazanılmış, İnönü'den de beraberlik çıkartılmıştı.

Devre arası kontrolü zaten çok zor olan Hagi'yle yönetimin arasına kara kedi giriyordu, muhtemelen transfer mevzularından.

Hagi, takımın zor gol yemesine karşın gol yollarındaki etkisizliğinin farkındaydı, Ribery ve Hasan Kabze transfer edildi bu sebeple, bir de Hakan Yakın. Hagi'nin kendi vatandaşı Petre'yi tutup, Gürsoy'un transfer ettiği Saiodu'yu göndermek, verim alamadığı Ümit Karan'ın da ders alması için kiralanmasını istemesi bardağı taşıran son noktaydı.

Canaydın'ın yönetiminde zaten dayanma sabrı kalmayan taraftar, Hagi & yönetim gerginliğiyle birlikte iyice zıvanadan çıktı. 22 Ocak'ta oynanan Bursa kupa maçında bir grup taraftarın Petre'ye maç esnasında küfretmesi, Saidou ve Ümit Karan lehine tezahüratları kanın gövdeyi götüreceği Robert Rodriguez filmlerinin habercisiydi.

Yönetimin mesajını taraftar yoluyla alan Hagi -ki taraftar da bu noktada ortak bir eylem sergilemedi- delikanlı gibi çıkıp ne olup bittiğini anlatıverdi, kimse böyle bir konuşma beklemiyordu, suçlananlar vardı ve artık ortamın huzuru kaçmıştı.

Fenerbahçe Alex'in yanına Anelka'yı da getirmişti, mutlak favoriydiler.

Yine de sahada işler belli bir süre istenildiği gibi gitti, yeni gelen oyuncular iyi bir hava kattılar takıma. Ribery'nin özel bir oyuncu olduğu her halinden belliydi.

Hagi, sezonun ikinci devresi Uğur, Arda, Zafer, Cafercan gibi oyuncuları 18 kişilik kadroya da almaya başlamıştı. Yeni transfer Ribery'i hemen oynatmadı, önce 30 dakikalık süreler verdi ve en sonunda onbire yerleştirdi, iyi bir teknik adam havasıydı bu. Ribery'nin ilk maçı Samsun deplasmanıydı ve takım 3. yenilgisini alıp zirvenin 4 puan gerisine düşüyordu 22. haftada.

Bir hafta sonra, takıma zamanla adapte edilen Ribery'nin performansının doruk noktaya ulaştığı Beşiktaş maçı oynandı ve kazanıldı. 4 derbinin üçü galibiyetle sonuçlanmıştı.

25. hafta Fener, Denizli'de 3 puan bırakınca, Ribery fırtınasıyla -kenardan da Hasan Kabze- hücum yollarına da zenginlik katan Galatasaray puan farkını ikiye indiriverdi.

25 maç 19 galibiyet 3 yenilgi 62 puan, atılan gol 50 ve yenilen sadece 16 idi.

Tarih 3 Nisan 2005, Yer Kayseri Atatürk Stadı, Fenerbahçe bir gün önce kazanmış, puan farkı beşe çıkmış yeniden, sezonun en kritik virajlarından biri.

Dakikalar 84'ü gösteriyor, Galatasaray 2 - 1 önde Kabze'nin golüyle. Bir penaltı güme gidiyor maçın sonlarında ve 90 + 4'te Gökhan Ünal beraberliği sağlıyordu, büyük bir yıkım, moral bozukluğu.

Havaalanında yaşanan olaylar damga vuruyordu sezonun geri kalanına, sanal alemde birbirine giren en yakın arkadaşlar, Ali Kırca yazıları, Hagi'nin birden açığa çıkarılan geçmiş hikayeleri, 4 puanlık farkın gözlerde büyümesi, Saidou & Petre krizinin devamı niteliğinde süren bir savaş, Hagi vs Yönetim - Futbolcu - Taraftar. Yine de şampiyonluk ve kupa yürüyüşü devam ediyordu, adam inatçı nasılsa.

Böyle bir ortamda, bir sonraki hafta Fenerbahçe yine maçını önce oynuyor ve Luciano'nun son dakika golüyle puan farkını 7'ye çıkarıyordu. Öfke artıyor, sabırlar zorlanıyor, dayanma noktası sınanıyordu adeta.

Ali Sami Yen'de Hagi'nin Galatasaray'ı, Şenol Güneş'in harika takımının -Gökdeniz, Szymkowiak, Yattara, Tekke dörtlüsü- karşısındaydı. Bu denli sağlıksız bir ortamdan galibiyet çıkmadı ve Trabzonspor da zirveye iyice yaklaşıyordu maç sonunda, geçen yılın rövanşını alarak.

28. hafta Fenerbahçe, tarihi bir maçın ardından Kadıköy'de Pancu'nun kaleciliğini yaptığı BJK'ya 4 - 3 yenilince umutlar yeniden yeşeriverdi, puan farkı Galatasaray'la 4, Trabzonspor'la 6 idi.

Galatasaray, kupa yarı finalinde Trabzonspor'u geçiyor ve finalde Fenerbahçe'yle eşleşiyordu.

30. hafta şaibeli bir maçın ardından -fahiş hakem hataları Fener lehine- Fenerbahçe, Trabzonspor'u yeniyor ve zirvede Galatasaray'la baş başa kalıyordu, 74, 70, 65 ile.

Atatürk Olimpiyat Stadı'nda oynanan Kupa Finali'nde Hagi klasik onbiriyle sahada yer alıyordu;

Mondragon, Cihan, Song, Tomas, Orhan, Ribery, Conceicao, Ergün, Ayhan, Necati, Hakan Şükür

Görkemli bir zafer, Ribery ve Necati'nin delici koşuları, Hakan'ın skorerliğiyle birleşiyor ve sonuç 5 - 1. Hagi'nin baskın, vur kaç taktiği işe yarıyor, Mondragon da kalesinde devleşiyordu.

32. hafta aynı gün ve saatte sahadaydı ilk iki. Fenerbahçe Ankara'da Ankaragücü'yle, Galatasaray, Sami Yen'de Gençlerbirliği'yle karşılaşıyordu, 15 Mayıs gecesi.

Cihan'la öne geçmesine karşın devreye 2 - 1 geride giriyordu takım, Fenerbahçe berabereydi.

71. dakikada Ankara'dan gol haberi geldi ve Hagi, Hakan Şükür'ün yerine Cafercan'ı oyuna sokuverdi, Hakan şaşkındı, taraftarların tezahuratları bıçak gibi kesildi, muhtemelen taktiksel bir değişiklik idi ve Hagi'nin bir beklentisi vardı ancak gerçekleşmedi.

Son 20 dakikaya 2 gol sığdırabilseydi takım, puan farkı bire inecek ve Kadıköy'de şampiyonluk maçına çıkılacaktı, olmadı. Hagi'nin bu tercihini hala anlamlandıramam ve teknik olarak beni en çok yoran soru işareti de bu olaydır ona dair. Sürekli aynı oyuncuları oynatıp, aynı oyuncuları değiştirmesininin falan hep mantıklı izahları olmuştur ama bu değişikliğe hiçbir zaman bir teori bile sunamadım.

33. hafta Fenerbahçe Kadıköy'de 64. dakikada Nobre'nin golüyle zor da olsa kazanıp şampiyon oluyordu. Hagi 10. derbisinde 3. yenilgisini alıyordu. Trabzon da yenince Galatasaray'ın önüne geçiverdi, son hafta formaliteydi, Şampiyonlar Ligi de kaçıvermişti ufacık bir farkla.

Sezon 24 galibiyet 6 yenilgiyle -üçü son 8 hafta- sona erdi, 76 puanla. Hagi'nin yerine Gerets getirildi.

Hagi'nin ilk döneminin hatırlattıklarıydı bunlar.

Sezona doğru çözümlemeyle ve imkan dahilinde iyi transferlerle giren, müthiş bir seri yakalayan, zirveden hiç kopmayan, klasik 4 - 4 - 2'yi çok iyi oturtmuş, iyi savunma yapan bir takım yaratan Hagi vardı karşımızda.

Aynı zamanda, yönetimin kuyusunu kazdığı -taraftarın da buna alet olduğu- kontrol edilemeyen bir deli.

Böyle bir ortamda bile başarılıydı, kılpayı kaçan şampiyonluk ve Fenerbahçe'yi ezerek kazanılan kupa düşünüldüğünde.

***

Sonuç kısmı;

Hagi'nin şimdiki zamanı ne olacak sorusuna cevap arayacağım.

Yeniden burada, yanı başımızda, Kadıköy'de takımının başında olacak. Benzer bir yönetim anlayışıyla izlenecek. Taraftar ona karşı mesafeli duracak ilk zamanlarda.

Kaybedecek hiçbir şeyi yok. 3 yıldır Teknik Adamlık yapmıyor, zaten Galatasaray dışında bir kariyeri olduğu da söylenemez, medya bunları kullanacak.

Steaua Bükreş'in ona dar geldiği söylenebilir, Galatasaray onun için yine büyük şans. İlkini iyi kullanmıştı ama onu değerlendirenler daha da gelişebileceğine inanmadı, sabretmediler üç beş yıl.

Referansı karakteri, aidiyeti, ortama yabancı olmaması, futbol aklı ve Galatasaray'daki Teknik Adam performansıdır benim için. Kariyerinin diğer kısımlarına hiç bakmadan sadece gözlemlediğim bölümün yeterli olduğuna ve potansiyel taşıdığına inanıyorum, umarım yanılmam.

Burayı iyi tanıyor, Galatasaray'ı da. Rijkaard gibi saf değil, dönen dolapların da farkında geliyor.

Öncelikle savunmayı sağlamlaştırma işine eğilecektir, FDD'ye dokunacağını sanmıyorum, Servet'in Rijkaard'ı sattığını süzebilecek kadar maçları takip ettiğini de bilmiyoruz, ortamı mutlaka kol açan edip devre arasında müdahalede bulunabilir.

Artık İngilizlerin meşhur klasik 4 - 4 - 2'sinin hükmü kalmadı. Ada'da bile üst sıraları zorlayanlardan sadece Tottenham uyguluyor bu formasyonu. Futbol aklına güvendiğim Hagi, geçmişe takılmadan, bu kadro yapısına en uygun olan 4 - 2 - 3 - 1 ile devam edecektir yola.

Ondan beklentim, Lucas, Cana, Kewell ve Baros'u tahtaya banko olarak yazmasıdır.

Kaleye Emirhan'ın, orta sahaya Cumhur, Musa ve Emre Çolak'tan birinin yerleşmesi ve Misimovic, Elano'dan bir sezonluk da olsa maksimum verimi almasıdır.

Arda'yla ilişkileri nasıl olacak, Servet'e tepki koyar mı, zamanla bekleyip göreceğiz.

Tugay'ın altyapıdan koparılması başka bir vizyonsuzluk örneği gibi dursa da, Hagi'nin yanında 10 yıl İngiltere'de hakkı verilen adam sıfatıyla durması bir artıdır, değer katacaktır.

2. Hagi dönemi, çok zor bir ortamda ama onun samimiyetinin de etkisiyle heyecan, umut kırıntılarıyla açılıyor.

I Love You Hagi!

by hagieren

21 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

Villa'nın uyum süreci



Kopenhag maçı;

Guardiola, Mascherano transferiyle sinyalini verdiği iki süpürücülü düzeni bu maçta da denedi. Javier ve Sergio yan yana oynadılar, 4 - 2 - 3 - 1 formasyonunda.

Önlerinde sağa kayan Iniesta, sola çakılı Maxwell ve daha çok merkezde bulunsa da, çok gezgin oynayan, forvet arkası, hatta ikinci forvet -10 yıl öncesinin meşhur kısa & uzun çift forvet kombinasyonunda Nihat & Kovacevic gibi Nihat rolünde- Messi şeklinde bir üçlü, en uçta da Villa yer aldı. Zaman zaman yerleşim 4 - 4 - 2 benzeri bir yapıya da bürünüyordu.

Guardiola, Rijkaard'ın aksine, pas oyununa ve akışkanlığa en kusursuz açıları sunan 4 - 3 - 3'ü geliştirebilmek adına bazı farklılıklar üzerinde ısrarla duruyor, 4 - 2 - 3 - 1 gibi. Bunda mevcut oyuncuların özelliklerinin de etkisi var elbette, Mascherano ve Sergio gibi iki üst düzey ön süpürücüye sahip olup, ikisine de forma şansı verme zorunluluğu düşünüldüğünde. Artı Xavi de sakatlık yaşıyordu, ortam çok uygundu bu varyasyon için.

Messi'nin artık iyice sağ kanattan izole edilen konumu, ona daha geniş bir görüş açısı kazandırsa da, bazı pozisyonlarda eski sağ koridor hücum düzeninin sekteye uğramasına da sebep oluyor. Sağ alanı doldurma işini bu sezon fazlasıyla geriden gelen Pique yapıyor, orada pas istasyonu kurmak için. Messi de uyumunu artırma çabasında, daha verimli bu bölgede yaratıcılık açısından. Villa'yla uyumsuzluğu da ortadan kalktığında fantastik bir ikili olabilirler.

İlk yarı sayısız gol pozisyonu, direkten dönen bir top, sayılmayan 3 ofsayt golü -haklıydı hakem- ve Messi'nin kaleyi cepheden gören klasikleşmiş ceza sahası dışı vuruşuyla skoru değiştirmesi vardı.

İkinci yarıya Barça biraz durgun başladı. Nou Camp'da oynanan maçlarda bir türlü farkı açan golü bulamama hastalıklarının devam etmesinin sonucuydu oluşan tedirginlik. Villa & Messi uyumsuzluğunun ve artık takımda Eto'o, Henry'nin olmaması temel etkenlerdi az gol atılmasına dair. Barça bir anlamda Dünya Kupası'nın İspanya'sına dönüşüyor, farkı ancak Messi -Pana ve Sevilla- sağlıyordu.

Villa'nın da gol bölgesinde katkı sunması gerekiyor, çok gol atılabilmesi için. Villa, Barça DNA'sı taşıyan bir oyuncu, futbol karakterinde. Bu durum, her koşusunda ve pasında hissedilebiliyor, Zlatan'ın yarattığı endişeyi taşımıyor Katalanlar da bu sebepten. Gol atamıyor, kaçırıyor, şanssız, bir hamle geride, ofsayta düşüyor, yanlış yere koşuyor, bunların hepsini zamanla aşacaktır, çünkü hep pozisyonun içinde, bağlantı sağlıyor takıma her seferinde.

Biraz Kopenhag takımından da bahsetmek gerekir. Beyazlı formalarıyla Danimarkalılar, özellikle bize, ülke futboluna müthiş bir ders sundular akışkan, dinamik, çok hızlı bir şekilde 20 metreye daralıp 60 metreye açılabilen, sürekli kayan ve birbirine yakınlaşıp uzaklaşan bloklardan oluşan alan savunması. Onları izlerken gözlerim yoruldu diyebilirim. Tüm bu başarılı işlerine karşın Barça organizasyonlarını durdurdukları söylenemez ancak Türkiye'de hiçbir takımın en az 5 yıl daha Kopenhag gibi oynayabileceğini zannetmiyorum, eğer bir yerlerden bulursanız mutlaka ilk yarı beyazlı oyuncuların topsuz oyundaki koşularını izleyin, doyumsuz bir futbol ziyafetine tanık olacak ve ülke futbolundan utanacaksınız. (Inter'in geçen yılki oyun dışı davranışlara başvurduğu ve asla ileri çıkmayı aklının ucuna getirmediği alan savunmasıyla karıştırmayın bu geceyi.) Rijkaard neden tutunamadı, Ankaragüçlü Metin'in arkaya attığı her top nasıl tehlike oldu gibi sorulara bu daralıp açılan dinamik oyun anlayışının, buralara, biraz da oyuncuların futbol aklının ve eğitimlerinin yetersizliğinden dolayı uymamasıyla bir cevab bulabiliriz.

Kopenhag birkaç pozisyon da buldu, bir topu direkten döndü, Barça oyuna Xavi ve Pedro'yu almak durumunda kaldı, ciddiyeti korumak adına. Sonlarda Alves'in bir topu direkten döndü yine ve Messi skoru 2 - 0'a getirdi.

Valencia maçı;

İlk yarı Valencia'nın daha çok topa sahip olduğu ve Barça'nın oyununu bozduğu, mutlak bir üstünlük vardı sahada, bunu golle de süslediler. Temel etken orta saha dinamizmiydi, Banega ve Fernandes ile yaratılmış olan. Barça'nın pas akışkanlığını net bir biçimde etkisiz hale getirdi bu iki isim, hareketli oyunlarıyla, özellikle Fernandes çok başarılıydı ilk hamlelerinde.

Barça, Iniesta'yı kanada atmış, Xavi'den uzaklaştırmıştı, bunun cezasını organize olamamakla çektiler ilk yarı boyunca.

Devrede, birbirine yaklaşan bu ikili, golü de yaratıverdi, ardından müthiş baskı, oyunu yarı alana yıkma, Xavi'nin asistiyle gelen 2. gol kaptan Puyol'dan, kaçan pozisyonlar. Fark daha da artabilirdi oysa.

Valencia bulunduğu yeri kesinlikle hak ediyor.

21 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

18 Ekim 2010

Köpekler istedi diye atlar ölmez!



Rijkaard gitmeye bu denli yakınken bir derleme -uzun olmayan, artık çok sıkıldım ve tekrar tekrar aynı şeyler söyleniyor- sunacağım, son 2 yılı barındıran ve yeni öneriler içeren.

Kısa kısa başlıklar halinde mevcut sorunlar;

1 - Teknik Adam

Lucescu, Terim, Hagi, Gerets, Feldkamp, Skibbe, Bülent Korkmaz, Rijkaard, 2000 yılından bu yana sırayla görev alan isimler.

Şu liste bile, asıl sorunu Rijkaard'la sınırlandırmanın garip duracağına işaret ediyor. Rijkaard başarısız oldu, şüphe yok ancak onu tercih ederken, model Teknik Adam olduğu ve sağlıklı bir ortamda kusursuza yakın bir sistem üreteceği tahmin edilmeliydi. Cesur davranıp gençlere yeterince yönelmemesi, stratejik hamleler konusunda kararlılığından vazgeçmemesi ve yetersiz kalması, diğer unsurlardı performansı adına. O geldiğinde Galatasaray'ın güzel oyun felsefesine dayanan bir model kurabileceğine inanan biri olarak, iletişim, futbolcular, yönetilme, kadro mühendisliği gibi konularda ihanete uğrayacağını, yalnız bırakılacağını hesaba katamadım. Skibbe'nin Feldkamp'ın savaşan, mücadele eden Galatasaray'ın futbol karakteristiğine çok uygun takımını, Almanya'da uyguladığı futbol modeliyle harmanlamak yerine, ikinciye doğrudan geçiş yapma çabası tahmin edilemez tahribatlar yarattı, pek çok oyuncunun pas bile yapamayan, temel eksiklikleri olan sıradan isimler olduğunu gözler önüne serdi. Aynı durum Rijkaard dönemine de sirayet etti, bulaşıcıydı.

Son başarıdan -2008- yola çıkarak, tekrar Almanların düzenine dönmenin bir çözüm olabileceğini düşünüyorum, hele de Almanlar bu denli yükselirken ve yurt dışında altyapı eğitimi almış yerli oyuncular bulmamız gerekirken.

Ottmar Hitzfeld'den daha iyi bir isim aklıma gelmiyor. Genç, başarılı, yeni jenerasyon isimlerden çekiniyorum Skibbe tecrübesinden ötürü, riske girmemek gerekir. Disiplinli, sıkı çalışma hastası, otoriter ve müthiş kariyerli, dil sorunu olacağını da zannetmem, iletişim kopukluğu yaşanmaz.

Riskli görünse de tekrar Hagi olabilir, potansiyeli vardı gösterdiği performansla. Camiayı iyi tanıyan, kimin kendisini arkasından hançerleyeceğini iyi bilen, futbolcuların sevip sayacağı türden bir isim, teknik taktik konusunda da kesinlikle yetersiz değildi.

Son olarak Abdullah Avcı, model + günü kurtarma projesi. Hayalini gerçekleştirecek birisinin çok özveriyle çalışacağını, daha önce altyapıda görev aldığını, medyanın başarılı bulduğu bir isim olduğunu, yerli olması sebebiyle oyuncularla çok iyi bir uyum göstereceğini düşününce çok makul duruyor.

Bu sezon, başlarken sona ermişti zaten, değişiklik için bir gün dahi beklemeye gerek yok kanımca.

2 - Tercüman

Rijkaard & Neeskens ikilisinin, antreman ve maç esnasında detayları oyunculara aktaramadığını zannediyorum. Çözümü en kolay olan gibi gözükürken nasıl göz ardı edilen bir duruma düşüyor bu konu, aklım almıyor.

3 - Kaleci Antrenörü

Aykut'un bir adım bile ilerleyememiş olması, malesef iyi bir antrenörü olmamasının sonucudur. Arda'nın menajeri Ahmet Bulut için, onu zaten Galatasaray'a ben transfer ettim diyebilme özgüvenini ve futbol ulemalığını kendinde gören Adnan Polat'ın şapkadan çıkardığı tavşanlardan biridir Nezihi de. Gerçi uzun yıllardır takımdadır ancak Rijkaard'ın gelişiyle kurulan organizasyonda nasıl ve neye istinaden görev aldığı hala bilinmemektedir.

Taffarel ve Mondragon ilk akla gelenler.

4 - Kaleci

Mondragon'dan sonra çözüm bulunamayan saha içi sorunların en önemlilerinden biri. Tecrübeli, şöhreti olan, önündeki isimlere güven verecek bir isim şart. Ufuk ve Aykut ile sahaya çıkan oyuncuların kaleye giden her topu psikolojik çöküntüyle izledikleri gerçeği mutlaka değişmelidir.

Stekelenburg biçilmiş kaftan, Taffarel gibi Dünya Kupası Finali oynamış, Ajax'dan koparılabilir iyi paraya.

5 - FDD

Zurnanın zırt dediği yer. Çözümü en zor vaka, devrim gerektiren operasyon, temizlik. Arda dışında geride kim varsa gönderebilmek, Ayhan, Sabri, Servet, M Sarp, H Balta, S Özkan, Aykut ve daha akla gelmeyen pek çok yerli isim. Arda'yı yalnızlaştırıp, bir kenara çekip, bu düzenin sona erdiğini ve aklını başına alırsa, Galatasaray'ın yeni felsefesinde kendisine yer olduğunu, almazsa kapının gösterilmesi de iç hesaplaşmanın parçalarından biri olmalıdır.



6 - Transfer Stratejisi & Yabancı Kontenjanı

FDD operasyonundan hareketle yepyeni bir strateji. Baros ve Kewell dışında -Cana & Lucas da kalabilir duruma göre- yabancıları da gönderip -para kazanarak- Türkiye'de oynayan ve başarılı olan ekonomik yabancılara yönelmek, Cernat, Emenike, Colman gibi. Yanlarına Selçuk / Hamit / Nuri / Gökhan Inler'den en az birini transfer edip orta bölgeyi, Eren Derdiyok / Volkan Şen / Sercan / Mevlüt'ten en az birini transfer edip hücum bölgesini yerli kontenjanından güçlendirmek ve kadroyu altyapıdan umut vaad eden takviyelerle derinleştirmek. Bu isimlerin yanına yurt dışında -özellikle Almanya- futbol eğitimi almış genç isimler katmak da gerekiyor.

Stekelenburg / Emirhan

Lucas / Serkan / Berk / Ahmet Kesim

Selçuk / Colman / Hamit / Cana / Musa / Cumhur

Arda / Kewell / Serdar Eylik / Cernat / Emre Çolak

Baros / Sercan / Emenike / M Batdal / Cem Sultan

2 yabancı hakkı daha var, box to box / geri dörtlü / hücum bölgesinin sağı gibi kullanma opsiyonları sağlanabilir. Savunmaya mutlaka yerli oyuncular da bulmak gerekecek, Ömer Toprak gibi.

İlla bu isimler olsun diye yazmadım, eksikler de var hatta onbir oluşturulduğunda, gözle görülür biçimde, iskelet buna benzer yapıda kurulmalı, dengeli, savaşan, lider yabancıların yanında burda başarılı olmuş yabancılar ve yurt dışından gelen yerliler.

7 - Futbol Şube Sorumluluğu & Sportif Direktör

Adnan Sezgin, Abdurrahim Albayrak, Haldun Üstünel ile falan olmayacak bu iş. Rijkaard'ın bulunamayan muhatabı da, onun erişemediği alanlara giren, sorun çözen, oyuncularla ilişkileri düzenleyen birisinin varlığı gerekiyor. Barcelona ve Real Madrid, bu ismi efsane oyuncularından seçiyor ve bence bu doğru yöntem, akla Hagi geliyor hemen, Sportif Direktör olarak. Transfer konusunda Popescu'yla birlikte tarayacağı Doğu Avrupa, İspanya geçmişiyle kuracağı ilişkiler, Kewell & Lucas üzerinden Premier League bağlantıları da cabası.

8 - TT Arena

Ocak ayında ön açılış, yazın gala düşünülüyor. Pek çok eksiklik olacaktır, Rijkaard'ın gidişinden ve takımın potadan uzaklaşmasından sonra takıma bu sezon hava katma şansı yok. Çevre düzenlemesi yapılmazsa uzunca bir süre stada benzer tarafı da olmayacak yanına yaklaşıldığında. Her yanı uçurum, arazi. Büfeler, aslanlı yol vs. herhalde yazın yapımına başlanacak işlerdir. Matbaaya bürünüp basacağı para konusunda performans / beklenti grafiği ön plana çıkacaktır, satılan kombineler dışında.

9 - Taraftar

Ali Sami Yen Spor Kompleksi'yle yakalayabileceği yeni bir soluk şansını iyi değerlendirmesi gerekiyor. Saha içi ve dışında verilen tepkilere, kulüp üzerinde etkiye, yarattığı atmosfere bakıldığında bu noktayı haketmişiz gibi gözüküyor. Heyecan yok, asıl irdelenmesi gereken husus bu.

10 - Yönetim & Kongre, Lise

Tüzük, kongre vs. topa hiç girmek istediğim ve cahil olduğum alanlardır. Adnan Polat'ın istifa etmesi -yerine gelecek ve projelerine konacak ismin Lise zihniyetinden Adnan Öztürk olduğu düşünüldüğünde- çözüm değil çözümsüzlük sunuyor. Polat, sportif konularda düşüncesini bile belirtmemeli, işi profesyonellere -Hitzfeld, Hagi- devretmelidir.

11 - Ekonomi

Elano, Misimovic, Sabri, Servet, H Balta'dan üç beş kuruş elde edilir herhalde. Değer biçilebilecek diğer oyuncular da takas olarak kullanılır.

TT Arena sonrası herhalde bir iyileşme olacaktır. Başka projeler de var, Riva vs. gibi, çingene pazarlığından vazgeçip hedef - market değeri üzerine bir transfer politikasının uygulanmasına da bir an evvel başlanmalıdır.

***

Sorunlar bir değil üç değil ki devamlılık içeren bir başarı gelsin. Bu yıl şampiyon olunsa diğer sezonun garantisi olmuyor her seferinde, Gerets ve Kalli örnekleri karşımızda. Kaset hep başa sarıyor, bir sorun çözülse diğeri karşınıza çıkıyor, durum vahimden de öte.

Çare var da, uygulayacak güç, cesaret, kararlılık, gözü peklik, metanet, profesyonellik yok kulübün bünyesinde. Polat'ın ekibinin yerine gelecek bir yönetim de gözükmüyor ufukta.

18 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

17 Ekim 2010

Çöküş & Taner Gülleri'nden Sestak'a & FDD'nin Varoluşu



Bu yazının üzerinde kızgınlık ve öfke sosu vardır, ağzımda acı bir tat kaldı diye üzerime yürümeyin.

Genel kanının tersine, Ufuk'un Galatasaray'ın kalecisi olacağına zerre inanmamıştım, yanıltmadı.

Birinci golde çıkmayışı, üçüncü golde gereksiz çıkışı, kırmızı kartta hem çıkıp hem de acemice topa elle dokunması affedilir değildi, Galatasaray kalecisi böyle hatalar yapmaz. Ayrıca Galatasaray, kaleci tecrübelendirme kursu da değildir. Tecrübeli bir yabancı kaleci şart idi, alamadılar, Mondragon hangi sebeplerle gönderildi, hala aklım almıyor.

2 golü kaleciye yazdıktan sonra, ikinci golü de ön süpürücü denilen oyuncunun takımda bulunmamasına bağlayabilirim. Kaleciden dönen topu karşılamak için bir oyuncu bile yer tutamadı ceza sahasının önünde. Son golde yine kaleci hatası vardı, Hakan Balta, bilmem kaçıncı defa ofsaytı bozdu vesaire.

Ankaragücü'nün baskın gibi gelişen ataklarında ön planda olan şuydu;

Öne çıkıp, rakibi yarı alanına hapsetmeye çalışmak isteyen Galatasaray'a karşı, Metin, dörtlü savunmanın içine girmeden, geriye, orta sahaya doğru koşular yapacak, alanı bozmak istemeyen Galatasaray'ın dörtlüsü Metin'i markaj yollu kovalamayacak, savunmanın önünde oynayan M Sarp ve Ayhan da hamlesiz, top çalan, iyi pozisyon alan oyuncular olmayınca, Metin buluştuğu topları, ilerde yakalayacağı savunmanın arkasına atacaktı, koşu yapan arkadaşlarına servis olarak.

2 gol ve kırmızı kart, organizasyonun başarısıydı, daha da farklı olabilirdi, sarı kartlarla da pekiştirdiler atakları.

Rijkaard da, felsefesi de an itibariyle iflas etmiştir, tıpkı Skibbe'nin Kocaelispor maçında pes ettiği gibi. Sorumlulukları vardır ancak asıl sorun asla onlarda değildir.

Sezon başında TFF karar alıp 6 + 2 + 2 yabancı kuralı koyuyor, Galatasaray 8 yabancıyı zor dolduruyor, herhalde gerek olmayacağını ya da yerli oyuncuların yeterli olduğunu düşünüyor.

Ankaragücü maçına bakıyorsun, sadece 4 yabancı sahada, biri de çakılı yedek. Galatasaray'ın bilmem kaç kuruş altında bir bütçeyle kurulan Ankaragücü 6 yabancıyla oynuyor. Galatasaray'ın kadrosunu Rijkaard'ın dışında kurgulayanların işbilmezliğidir bu!

Teknik, taktik falan hava civa bu saatten sonra. Sezon başından Galatasaray'a dair herhangi bir umut beslemediği söylemiştim, kendini tekrara gerek olmadığını düşünüyorum.

Rijkaard, bize uymadı, kısa ve net. Bu durum, Frank'in Teknik Adamlığı'ndan zerre şüphe duymayı da gerektirmez, model Teknik Adamlık yapabileceği bir kulübe gittiğinde geçmiş başarılarını yine tekrar edecektir.

Skibbe ve Rijkaard denemelerinden sonra Galatasaray'ın nasıl bir Teknik Adam'a ihtiyacı olduğu daha rahat bulunabilir.

Uyum temel etkense, geçmişte bu coğrafyada başarılı olan isimleri iyi analiz etmek gerekir, Terim, Lucescu, Denizli, Daum, Kalli, Zico, Parreira sayılabilir. Fenerbahçe'nin Brezilya ekolünü çıkarırsak ortak nokta, bize uygun yapıyı oluşturmalarıdır. Yerli Teknik Adam, vizyon darlığı sebebiyle tercih edilmediğinden, Lucescu ve Daum daha önce ülkede çalıştığı için heyecan katmayacağından elenecektir.

Üç önerim var, Ottmar Hitzfeld, Gheorghe Hagi ve Abdullah Avcı.

Alman futbolunun kanımca en önemli ismidir Hitzfeld şu an, Löw, Magath, Schaaf, Klopp hikayedir yanında, her ne kadar bu adamlar yeni nesli, Ottmar eskiyi temsil etse de. İsviçre Milli Takımı'nı çalıştırıyor, ikna edilebilir, new challenge kapsamında. Mutlaka Türklerle ilişkileri vardır Almanya eksenli. Bize, oradan yerli futbolcular da kazandırabilir ve bir iskelet oluşması hususunda önemli bir katkı sağlar. Çok disiplinli, sıkı çalışma hastası ve otoriter olarak bilinir, bize her dönem olumlu yansıyan Alman ekolünü anında hissettirir. Başarıları çok geride kalmış, yeni futbol düzenine uyum sağlayamamış gibi gözükse de, Bayern Munchen ile 2008'de şampiyonluk yaşayıp ayrılmıştır.

Hagi kanımca başarılıydı Galatasaray'da, bir sistem oturtmayı başarmış ve akılcı bir futbol oynatıyordu. İyi bir Teknik Adam olabileceğini göstermişti. Geri gelmesi, geriye gidiş gibi algılanacak olsa da, takımı daha ileri götürebileceğine olan inancım tam, ondan daha çok Sportif Direktörlük beklesem de.

Son alternatif de Abdullah Avcı, altyapıda görev aldı, başarılıydı, Belediye'yle belli bir seviyeye yükseldi, artık zamanı geldi Galatasaray'ı çalıştırmak hayaliyse. Yenilikçi, medyanın desteğini almış, bize çok uygun olan modelden çok stratejik olmayı becerebilen biri olmasıyla, uzun yıllar takımın başında kalabilir.

Ha gün gelir Türkiye'de sınırsız yabancı kuralı uygulanır ya da futbol altyapısı konusunda çok ciddi, bilimsel çalışmalar yapılır, o zaman Model Teknik Adam getirirsin.

Derbiye dair de bir not, Aykut zeki adamdır -ayak takıp aldığı onca penaltıyı hatırlıyorum da, Arif'ten de öteydi aslında- ne yapar eder bu maçın kopyası bir oyna iter Galatasaray'ı. Oyun geride kurulmadığı ve Fenerbahçe beklenmediği sürece de hezimet olur, Alex, Niang, Stoch, Dia'yla.

Servet'in hal, tavırlarını, ciddiyetsizliğini hatta bilerek top kazanmayışını ve Milan Baros'un lifi atana kadar götünü yırtmasını gördükten sonra hala FDD'ye inanmayan varsa, Galatasaray'ın son 20 yılının analizinde hep bir şeyleri atlamış, eksik bırakmış olacaktır.

17 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

14 Ekim 2010

S ı r

Yağmur kokusuyla uyandığım her sabah
Ve sensiz kalma korkusuna dayandığım her akşam

Çoğalıyor yatağımda aşk

Darmadağın, başı boş, gelişigüzel büyüyor
Bir yol hikayesi

Gelişi bile güzel

Büyülüyor

***

Mutlak zayıflık sunacak
Ağını kuran örümcek beyinli hain kader

Yeraltı
Ve yeryüzü arası ölüm

Gidemedi
Bir arpa boyu kadar

***

Bizimkisi,
Seninle benim, benimle senin

Dip dibe ve inat edercesine yaşadığı patolojik bulgu
Yer ve zaman yok, parametre ölçüt değil!

Kurgu çoktan geçti bilimin önüne
Medeniyet zırvası diline pelesenk

Hastalık ve tedavi, ayrılmaz sonumuz

Sıradışı kalan son sır bizimkisi

Sırası gelince sıradanlaşıp
Sırasını savacak

İkimizden başka bilen yok, hiç olmayacak

***

Maçka'da buluşalım!

15 Ekim 210

A. Eren Loğoğlu

Plan: Arda Fenerbahçe'ye Nasıl Gider?



Plan kusursuz işliyor.

2008 şampiyonluğu ve Avrupa Şampiyonası sonrası ülkede doruğa çıkan Arda Turan sevgisinin nasıl ters yüz edilebileceği ve uzak ara en yetenekli olan bu gencin Fenerbahçe'ye kazandırılabileceği üzerine kurdular herşeyi. Galatasaray'da sembol olma noktasına gelecek bir adamı çekip almak, bir gün herkes Fenerbahçeli olacak şapkasını giydirmek, görünen amaçtan bile önemliydi, tarifsiz hazlar yaşamaları için.

Aynı yaz gerçekleşen Emre Belözoğlu transferiyle süreci hızlandırdılar. Emre, Florya'dan büyüğüydü Arda'nın, sözü geçerdi, bizim toplumda doğru olan buydu, keza Milli Takım'dan da arkadaşıydı, bu ilişkileri daha ileri bir boyuta taşınabilirdi. Her türlü sosyal ortamda bunu kullandılar. Fenerbahçe Medya İlişkileri sorumlusu gibi davranan Acun Ilıcalı da başroldeydi bu görev için. Yakınlaşmaları kaçınılmazdı. Aynı yöntemi spor ilişkilerinde Rıdvan Dilmen ile sürdürmek istediler. Bülent Korkmaz, Hakan Şükür'den almadığı desteği Rıdvan verdi Arda'ya, neredeyse hiç eleştirmedi, elbette karşılığını manevi olarak bekleyecekti, yeri ve zamanı -Fenerbahçe'ye transfer olasılığı- geldiğinde.

Arda, bu yolla -sohbet, şaka- Fenerbahçe'ye ısındırılırken, diğer yandan da medyanın ona karşı bir saldırı başlatması gecikmeyecekti. Gerets döneminde 2006 - 2007'de gösterdiği yükselen performansıyla zaten hedef tahtası olup yaz aylarında bir kızla öpüşürken fotoğrafları çekilecekti. Galatasaray'dan ve ülkeden soğutma çabalarının bir aşamasaydı bu sadece. 2008 Kasım'ında sahada bayılması, 2009 Şubat'ında bir başka kızla yaşadığı özel anların basına sızdırılması, 2009 yazında Aziz Yıldırım'ın Adnan Polat'a 15 milyon Euro teklif yaptığını açıkça belirtmesi, baş başa kalabilse 15 dakikada ikna edeceğini söylemesi, hemen bunların ardından Arda'ya 10 numara ve kaptanlığın verilmesi, 2009 Nisan'ında Olimpiyat Stadında -asla tesadüf değil, Göksel Gümüşdağ hatırlandığında- güvenlik görevlisiyle tartışması, 2009 Eylül'ünde bir mekanda Aziz Yıldırım'la karşılaşmaları, 2009 Kasım'ında domuz gribine -stres etkisi vardır herhalde- yakalanması, aynı dönemde koyu Fenerbahçeliliğiyle bilinen, maçlara giden, formasını giymekten çekinmeyen, Kadıköy'de okumuş, büyümüş, oranın havasını solumuş Sinem Kobal'la tanışması, sevgili olmaları, 2010 başlarında Arda'nın sevgilisi için sinema kapatması, bu konunun haftalarca tartışılması, kendi taraftarının bir kısmından bile tepki görmesi, 2010 Nisan'ında Caner -aynı yaz Fener'e transfer olan- ile antremanda kavga etmesi, Arda'nın yaşadığı saha dışı olaylar, kusursuz planın parçaları ve buna bağımlı ya da bağımsız oluşan sonuçlardı.

2010 yazında da Atletico Madrid'den gerçek olup olmadığı halen bilinmeyen bir teklif aldığı açıklandı kulübün resmi sitesinden.

Saha içersinde yaşananları farklı bir gözle değerlendirmek gerekir bu noktada. Fenerbahçe'nin menfaatleri, Arda transferinden anlık tepkiler olarak daha önemliydi, öncelik sırasına göre. Kadıköy'de Arda'ya saldırılması, maç kazanma ölçekli sığ bir eylemdi, yine Ali Sami Yen'de Semih'le olan kavga da aynı düşüncenin ürünüydü. O olayda bile Semih, net bir özür dilemezken, Arda küçük olmanın da etkisiyle açıkça özrünü sunmuştu.

Arda'ya taraftar desteğinin azaldığını da gözardı edemeyiz, yaşanan başarısızlıkların etkisiyle.

Son olarak, sakatlığına dair yapılan eleştirilere Arda ağlayarak cevap verdi. Aziz Yıldırım anında Arda'yı kollayan açıklamalar yaptı, Fenerbahçeli Uğur Dündar, canlı yayında Star Haber'de, Arda'yla telefonda konuşup, destek verdiğini söyledi.

Arda, bu olaylar silsilesi sonucu, sıkıntılı ülkesinden, nefret ettiği durumlardan kurtulmak için menajer Ahmet Bulut'un bulacağı orta karar bir Avrupa takımına transfer olacak, uyum sorunu yaşayıp ya da başarısız olup Fenerbahçe'nin teklifiyle karşılacaktı. Bu noktada da devreye Arda'yla özel ilişkiler kuran insanlar -Emre B, Acun, Rıdvan, Göksel Gümüşdağ, Uğur Dündar, adını bilmediğimiz pek çok kişi ve belki de Sinem Kobal- girecekti, en doğru kararın bu olduğu ve profesyonel davranması gerektiğini belirterek, geçmişten örnekler verip Aziz Yıldırım'ın ona olan ilgisini, desteğini, korumacı yapısını anlatarak.

Arda'nın 2007'den bu yana yaşadığı süreçte elbette ilk sorumlu kendisidir, bu tercihler ona zorla dikte ettirilmedi, muhtemelen Arda kendini bu ilişkilerin bir parçası olarak bulmuş ve bunu bir güvence olarak görmüştür geleceği adına. Burada Galatasaray camiasının, yönetiminin ve sosyal ortamının da etkisizliği suçlanabilir. Galatasaray'ın ağır havası, böyle magazinel, ucuz sosyal ilişkiler için uygun olmadığından, Arda'yı cezbetmemiş de olabilir.

Suçlu aramak, av peşinde koşan avcı olmak bu konuda kolaycılığa kaçmaktan farklı değildir. Pek çok kez Arda'ya desteğini esirgemeyen Galatasaray taraftarının da hataları -sinema olayı, Tayfa'nın tavrı- oldu, Arda'nın kariyerini planlayacağım deyip menajerini bile değiştiremeyen başkan Adnan Polat'ın da, Arda'yı Acun gibilere yem eden Galatasaray'ın aristokrat yapısının da. Suçsuz kimse yok kanımca bu davada.

Fenerbahçe'nin hesap etmediği tek bir şey var, Arda'nın yüreğinden, sevdası Galatasaray'ın nasıl sökülüp atılacağı. Arda bu konuda Emre Belözoğlu'ndan da farklı bir duruş sergiliyor. Eğer onu kulübünden de nefret edecek duruma getirecek olaylar yaşanacaksa bilemem, ancak görünürde daha Arda'nın bağları kopmadı, kopması da zor. Galatasaray'ın Arda'ya kaptanlığı ve Metin Oktay'ın 10 numarasını vermesi de buna yönelik bir aidiyet hamlesiydi, planın işlerliğini bozmak adına. Ben bu tercihin yanlış olduğunu asla düşünmüyorum, Arda'yı kaybetmemek için yapılması gerekenlerden biri buydu, her ne kadar bu tercihi olumluluğa çeviremesek de hala.

Arda'nın arkadaş, sevgili, çevre tercihlerini değiştirmek zor, belki de Acun'la zaman geçirmekten hoşlanan birisidir, zorla Okan Bayülgen'in, Candan Erçetin'in yanına çekme şansınız yok, ortak ilgi alanları, sosyal seviyesi tutmayacaktır çünkü. Yine de onu kontrol altına almak, farklı arkadaşlar edinmesi sağlamak da gerekiyor. Bu konuda Galatasaray'ın sıkıntısı eski efsane futbolcularından hiçbir katkı görmemesidir, adamlar zaten Galatasaray'la uğraştıkları için para kazanıyorlar, Arda'ya sahip çıkmak, ona yol göstermek işleri değil, yapsalar da Fenerbahçe'ye git derler muhtemelen.

Bu oyunu bozacak biri varsa o da Arda'nın kendisidir, bunların az çok farkında olacak, sağ gösterip sol vuracak plan yapıcılarına, yüreğinden sevdasının sökülüp alınmasına izin vermeyecek, Galatasaray'ı daha çok yaşayacak, aklı futbolda olacak, şerefsizlere cevabını sahada verecek ve başarı kazanacak, çare yok, devir 14 yıl şampiyon olamayıp sorgusuz, sualsiz peşinden gidilen değerlere inanılan devir değil, devir herşeyin endüstrileştiği, teknolojiyle yargılandığı devir.

Bu çocuğa sahip çıkılması gerek, daha 23 yaşında yahu, unutmayalım.

14 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

13 Ekim 2010

Şili'ye Özgürlük!



Ayrıdır Şili'nin yeri yüreğimizde.

Sosyalizmin seçim yoluyla iktidara yürüdüğü ilk diyardır, Amerika destekli Pinochet darbesine son ana kadar direnen, teslim olmayan Salvador Allende, stadyumda işkenceyle ölen Victor Jara, Venceremos, Unidad Popular, El Pueblo Unido Jamas Sera Vencido, ülkesinde müzik yapamayan Inti - Illimani ve en çok da Pablo Neruda'dır Şili.

Çok uzatmayayım ortada yazılmış harika bir metin var iken, mutlaka okuyun özellikle futbola kadar olan kısmı, soluksuz bir biçimde;

http://mayislar.blogspot.com/2010/06/guclulere-kars-hakllarn-ulkesi-sili.html

Pinera'nın siyasi duruşundan, politikalarından bahsedilecek gün değil, burdan okunabilir;

http://www.wsws.org/articles/2010/sep2010/chil-s03.shtml

33 maden işçisi kurtarılıyor, duygu seli yoğun, kapsülden çıkan gözlüklü adamları gördükçe nem kaplıyor çehreyi, bir sıkıntı, hüzün, isyan, sevinç, mutluluk, karmakarışık ve sessizce, içine akıtır gibi cümleleri.

Seni ve dünyayı yönetenlere olan kızgınlığı soluyorsun burnundan, doğal kaynakları çıkaranların ölüp, satanların hiç ölmediği bir yerde yaşamaya ne kadar yaşamak denilirse, o kadar yaşayabiliyorsun. İnsanca yaşatmıyorlar. Bu sonsuz kaynakların, yeryüzündeki insanların sadece yüzde yirmisine hizmet ettiğini hatırlıyorsun sonra. Suyu damlayla kullanan Küba'yı, Ganj nehrinde çamaşır yıkayanları, kendi ülkende, eğitim almak için kilometrelerce karlı yolları eşek sırtında giden çocukları, taş atıp hapse düşenleri, Afrika'da açlıktan ve hastalıktan ölenleri, Pakistan'da sel felaketine uğrayanları, Filistin'i düşünüyorsun. Daralıyorsun, doktor olmak Che gibi, binmek motorsiklete ve yardım götürmek istiyorsun, elinden gelmiyor. En azından diyorsun, mavi logolu devasa, kapitalist şirketlere çalışmıyor ve hizmet etmiyorum, bu adaletsizliğin bir parçası değilim diyorsun. Vicdan devreye giriyor, en tarafsız yargı.

Şili'de madenciler ölmedi ulan, ölmeyebilir, kimsenin kaderi değil bu, mucize de değil adı, mühendislik, bilim, 33 can yaşıyor şimdi, buradan çok uzaklarda!

13 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

Şerefsizlik Diz Boyu



Arda, NTVSpor'a konuştu sakatlığı hakkında;

http://video.ntvmsnbc.com/ardayi-aglattilar.html

"Öncelikle bu konular hakkında doktorlarımız, sayın Muschaweck ve Burak abi, gerekli açıklamaları yapıyorlar zaten. Yani herkesin başına gelebilir ama herkesin vücudu farklıdır, herkesin yapısı farklıdır, herkesin hastalığı farklıdır. Yani herkesin yapısında iyileşme süreci farklıdır, herkesin vücudunda oluşma şekli farklıdır. Tabi bizim ülkemizde artık herkes doktor olmuş, herkes bir fikir beyan ediyor, herkes bilmedikleri, kontrol etmedikleri insanlar hakkında bir şeyler söyleyebiliyorlar.

E zaten biri çıkıp artık diyor işte seks yüzünden olmuştur diye bir şeyler söylüyor, biri bir şerefsizlik yapıyor, ötekisi o şerefsizliği alıp gastesine manşet olarak koyuyor. Şimdi ben böyle konuşuyorum, hani hep biz dava ediyoruz ya, artık onlar birazcık bizi dava etsin diye düşünüyorum.

Hani biz sustukça çünkü onlar üste çıkıyorlar. Bugün bir gastenin manşetinde, benim seks yaptığımdan dolayı bu sakatlık olmuş ama 258, 238 maç oynayan bir Arda'ya saygı yok ama bu sebepten dolayı olmuş. Ve utanmadan o gaste de, benim kız arkadaşımla fotoğrafımı koymuş. Benim bir ailem yok, onun bir ailesi yok ama nasıl olsa onların da bir ailesi yok yani nasıl olsa bi, şerefsizliktir gidiyor. Ama bunlara karşı yapılacak bir şey yok, burası Türkiye, bazı şeylerden artık nefret ediyorum, nefret ettirdiler. Bu röportajı hatta kulübümden izinsiz yapıyorum, belki bu yönden, bu yüzden dolayı ceza da alacağım ama artık bazı şeyler çok fazla ağrıma gitmeye başladı.

Çok fazla gitti bazı şeyler, fazla ilerledi, artık sevmiyorum yani. Çünkü şöyle bir şey var, şerefsizlik diz boyu, bir şey yapamıyorsunuz, bir şey söylettirmiyorlar, çok sıkıntılı yani, bu ülkenin durumu çok sıkıntılı."


Biraz keselim, sonra yaparız diyor devamında, gözleri doluyor, ağlamaklı. Son cümleleri söylerken sesi titriyor, kısılıyor, boğazı düğümleniyor. Bizi de ağlatıyor ekran karşısında, tıpkı Şili'de kurtarılan maden işçilerini gördükçe, kendi ülkende kurtarılamayanları, ölüsü bile bulunamayanları hatırladıkça ağladığım gibi.

22 - 23 yaşında, ülkenin uzak ara en yetenekli futbolcusu, ülkenin en başarılı kulübünün kaptanı, dünyanın en güzel şehrinde yaşıyor, yanında ailesi ve kız arkadaşıyla. Sevdiği işi yapıyor, çok para kazanıyor, taraftarı olduğu, altyapısından geldiği, top toplayıcılık yaptığı yerde oynuyor, ülkenin en sevilen insanlarından biri olmuş, zeki ve başarılı bir çocuk.

Alıp veremediğiniz ne?

Arda'nın Galatasaray'a hizmet etmemesi için, akla hayale, ipe sapa gelmez bahanelerle saldırıyorsunuz, yurtdışına gitsin de kurtulalım istiyorsunuz. Arda eğer Fenerbahçe'de oynasaydı, benzer şekilde davranır mıydınız, alayınıza el kol hareketi çeken Emre'yi kollarken hem de!

Nefret ettirdiniz, ülkenin durumu cidden sıkıntılı her yönüyle. Konuşturulmayan Arda, susmasın, sahada versin cevabını ve selam çaksın birilerine.

Ayrılmayacaksın bu topraklarından, kolay yolu seçmeden. Seni ağlatan şerefsizlerden hesap soracağın günü bekleyeceksin, sabırla.

Sana yardımcı olmak boynumuzun borcudur, 10 numaralı formanı giy Metin Oktay'dan emanet olan, kaptanlık bandını tak Hakan Şükür'den sana geçen ve haykır Galatasaray'ın adını, her zaman ve her yerde. Seni çekmek istedikleri yere sakın düşme, Emre Belözoğlu portresi dursun karşında.

Sen, Florya'da doğan çocuksun, içimizden biri, öyle kal ve yurdunda, çocukluk hayallerini mücadelene kat, var ol, varlık sebebinle tutkuyu birleştir, renklere olan aşkını çoğalt, sarıl kucaklaş seni sevenlerle.

13 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu

12 Ekim 2010

Derbi Nostalji & Kadıköy: Terör Mabedi



Fenerbahçe'yle suyun öte tarafında oynanan maçları analiz etmek istiyorsak Saraçoğlu stadının yenilenme çalışmaları öncesi ve sonrası diye kategorizasyon yapılması gerekir, stad yapımıyla birlikte oluşan yeni faktörlerin neler ve nasıl etkileri olduğunu bulmak adına.

I. Terim döneminde bilinenin aksine Fenerbahçe'ye karşı dengeli bir oran yakalanmıştır;

Oynanan 14 maçta 5 galibiyet, 4 beraberlik, 5 mağlubiyet var. Galatasaray, Terim'le ilk 4 maçını -üçü yenilgi- kazanamazken, bu sürecinden bitiminde başlayan -97 Cumhurbaşkanlığı- 9 maçlık seride sadece 1 kez yenilgiye uğruyor, ayrıca bu yenilgiden sonra gelen 6 maçlık seride de rakibine kaybetmiyordu. Son maçtaysa Ali Sami Yen'de şanssız bir şekilde 1 - 0 kaybediyordu. Terim'in ilk yılı, ısınma turu olarak değerlendirildiğinde Fenerbahçe'ye karşı bir üstünlüğü hep olmuştu ancak medya bize bunu asla bu şekliyle yansıtmadı.

Kısa kısa o maçları hatırlayalım, hafızama çok güvenip, biraz da tarihler konusunda netten yardım alarak ve şu notu da eklemeliyim, yüreği Galatasaray sevgisiyle atan taşralı bir gencin televizyon denilen icad sayesinde vakıf olduğu anılardan ibarettir bu kısım;

17 Temmuz 1997 Gurbet Kupası, Galatasaray 0 Fenerbahçe 0

24 Temmuz 1996 TSYD, Fenerbahçe 2 Galatasaray 0

8 Eylül 1996, Lig, Galatasaray 0 Fenerbahçe 4

Toros yaylalarından şehre indiğimiz gün idi, ebeveynler, göç sebebiyle yemek yapılamasının sonucunda en yakın dostlarının -kirvem- evlerine gitmişlerdi, bense kahvehane köşelerinde Hagi, Knup'lu Galatasaray'ı izleyecektim, müthiş bir izdiham vardı çarşıda. Van, Trabzon maçları hala çocuk aklımın köşesindeydi, ayrılmıyordu ki başka bir şeye yer açayım. Sonuç hüsrandı, Saffet, Okocha ve Boliç, resital sunup dönüyorlardı evlerine, Vedat ve Adrian Knup büyük bir hayal kırıklığı olarak kalıyorlardı.

9 Şubat 1997, Lig, Fenerbahçe 3 Galatasaray 2

Topun Fenerbahçe'yi sevip, Galatasaray kalecisinden nefret ettiği klasik maçlardan biriydi. Hızlı başlangıç ve Okocha'nın golü, Vedat'in beraberlik golü, yoktan var edilen bir penaltı, Mehmet Duymazer'in Boliç'in topunu içeri aldığı an ve Arif'in son dakika duran top golüyle -her topun başına geçme vesilesi bu olsa gerek- sonlanmıştı gece. Arif golden sonra ağlıyor muydu, tam anımsayamadım. Rıdvan'ın o meşhur havaya zıpladığı gol sevinçleri sanırım bu maçtaydı.

12 Mart 1997, Cumhurbaşkanlığı, Galatasaray 3 Fenerbahçe 0

Ankara'daydı maç, hınca hınç dolu bir kahvehanede, iskemlenin üzerinde bir ortaokul talebesi, yanında çok sevdiği, gerçek Galatasaraylı bir arkadaşıyla duruyordu. Kapalı ortam, müthiş yoğun bir sigara bulutu altında, memleketimden insan manzaraları, kapıdan beleş izleme sevdalıları, arka sırada ayakta, masaların üstünde izleyen lise çağındaki delikanlılar, en ön sırada mahallenin muhtarı ve futbol ulemaları, baba Galatasaraylılar eşliğinde Kral Hakan Şükür'ün 3 golüyle kapanmıştı hesap. Arkadaşımın, heyecandan daha maçın başında kahvehaneyi terk ettiğini ve bu güzel geceyi yaşayamadığını hala unutamam. Bu maç 9 maçlık -sadece tek yenilgi- serinin de başlangıcıdır.

20 Temmuz 1997, TSYD, Galatasaray 4 Fenerbahçe 2

Bahardan kalma bir gün, zemin futbol oynamaya müsait denir ya radyoda, aynen öyle bir cümbüş hatırlıyorum Ali Sami Yen'de. BJK'ye 6 gol atılan, Ilie'ye tapılan zamanlar. Hagi, Davala, Ergün ve Hakan Ünsal atmıştı gollerimizi, olağanüstü bir futbol vardı sahada. Terim'in kızları gelirdi sürekli ekrana ve her Galatasaraylı çocuk gibi aşık olunmuştu Merve'ye.

5 Eylül 1997, Lig, Fenerbahçe 3 Galatasaray 1

Mersin, Mezitli'deyim, İçişleri Bakanlığı kampında, dayım Kaymakam, yazılmışız onun sayesinde. Güzel arkadaşlıklar, vali Muammer Güler'in yiğeni de var içlerinde, basketbol, voleybol ve yüzme gündüz yoğun aktivite, akşamları park sohbetleri, yandaki Denizhan 2 sitesine uğrayışlar, sahil ateşleri, sitede keşfedilen atari salonunda görülen yeni Street Fighter versiyonları, fal taşı gibi açılan gözler, yeni arkadaşlara geçmişin Atari pratiğiyle Mortal Combat cakası satma çabaları, Raiden ve SubZero sevdası, disko kaçışları, Los Del Rio'dan Macarena günleri, Temel İçgüdü'yü ilk defa izliyoruz, yanımızda kızlarla, Candan Erçetin'den Dünyada Ölümden Başkası Yalan dediği günler, neyse çok uzatmayayım, yazlık bir ambiyans, sosyal patlama bir nevi. Maçı radyodan dinlediğimi anımsıyorum, börek işleri yapan teyzenin yerindeki arkadaşlardan kaçmıştım. Maç bittikten sonra kalabalığın golleri seyrettiğini hayal meyal hatırlıyorum, Tayfun kafa golü atmıştı sanırım ve yine haksız verilen bir penaltı vardı. Bizim gol, ceza sahası dışı ya da çizgi yakınından Tugay'ın zımbasıyla gerçekleşmişti.

15 Şubat 1998, Lig, Galatasaray 2 Fenerbahçe 2

Baskın bir oyuna karşın, Okocha'nın korner noktasına yakın yerden attığı korneri Mehmet Bölükbaşı -Volkan da olabilir- içeri almış, Galatasaray yılmamış ve ikinci yarı, Hagi ve Hakan Ünsal'ın kendine has gollerinden biriyle -soldan ceza sahasına akması ve Hagi'nin adrese teslim pasını, sol ayağının dışıyla kaleye göndermesi, imza hareketi gibiydi adamın- skoru 2 - 1'e taşıması ancak Boliç'in maçın sonlarında dengeyi sağlayan golü, 20.45 sözünün ilk çıktığı maç idi yanlış hatırlamıyorsam. Aziz Yıldırım aynı gün başkan seçilmişti.

26 Temmuz 1998, TSYD, Fenerbahçe 1 Galatasaray 4

11 yerli oyuncu ile kazanılan, Hasan Şaş'ın parladığı bir zafer. 2 gol kornerden atılmıştı sanki.

20 Eylül 1998, Lig, Fenerbahçe 2 Galatasaray 2

Maç öncesi atmosfer hala gözlerimin önünde, Maraton'un üstüne ışık saçan, yanıcı bir şeyler yerleştirilmiş, konfetileri atıp, bu sistemi de devreye sokunca, yangın çıkmıştı. Çok baskılı bir ortam vardı, yoğun bir sis ve Fenerbahçe maça fırtına gibi girip 15 dakikada skoru 2 - 0'a taşıyıverdi, üstelik de 10 kişi kalınmıştı, tarihi fark kaçınılmazdı. Löw'ün takımı hakikaten iyiydi, Baljic & Moldovan çok uyumluydu. Erol'un hem penaltı yaptırıp hem çift sarıdan kırmızıyla atılması bir anda havayı Galatasaray lehine çeviriverdi. Bütün maç saldıran taraf olunsa da, beraberlik golü maçın sonlarında Hakan Şükür'ün kafasından gelmişti. Formayı yarım çıkarıp tellere koşmuş, meşhur fotoğrafı -sizden biriyim- vermişti.

7 Mart 1999, Lig, Galatasaray 2 Fenerbahçe 0

Şampiyonluk maçı havasındaydı, puanlar çok yakın ve Fenerbahçe bayağı iyiydi diye hatırlıyorum. Kusursuz bir oyun, parçalı formanın en güzel versiyonlarından biriyle sahadaydı takım. Okan ve Şükür'ün golleriyle kazanılmıştı maç. Okan'ın direkten dönen topu tamamlarken yaptığı uçuşu hala unutamam.

24 Temmuz 1999, TSYD, Fenerbahçe 1 Galatasaray 1

Hagi'nin yerden frikiği, taç çizgisine yakın bir noktadan, Alpay'ın Taffarel'e saldırması ilk akla gelenler. UEFA'yı kazanan yapının -Okan, Suat, Emre triosu- yavaş yavaş şekillendiği, ön izleme olarak sunulduğu bir maç idi. Terim'in baklava formasyonu üzerine çok kafa yormuştum o zamanlar.

22 Aralık 1999, Lig, Fenerbahçe 1 Galatasaray 2

Son galibiyet, soğuk, yağmurlu ve rüzgarlı bir İstanbul akşamı, hatta Fener'in golünü rüzgar atmıştı, yıllarca Hakan Şükür izleyip kaleciyi çalımlayabilen santrfora duyulan özlemi Marcio'nun gidermesini anımsıyorum.

26 Mart 2000, Lig, Galatasaray 0 Fenerbahçe 1

5 olur, 6 olur, 7 olur alaycılığının dersini aldığı en unutulmaz maçlardan biridir. Rakibine göre çok güçlü bir kadroya sahip olan ve maçın mutlak favorisi Galatasaray'ın golü bulamadıkça baskı altına girmesiyle ve kıça çarpan -klasik Fenerbahçe gollerinden yalnızca biri- bir golle, maç öncesinde imkansız görülen bir galibiyete uzanmıştı karşı yaka. Maç sonu geyiklerinin çekilmezliğini, UEFA serüveni hoşgörüye dönüştürmüştü. O sezon -zaten çok az yenildik- sürekli maç izlediğim eski Gaziantep otogarının karşısındaki -Fen Lisesi'nden dolayı ordaydım- bilardo salonuna ihanet edip, daha lüks bir yerde seyretme çabamın, bir gün karşıma totem denilen sözcüğü çıkaracağını o an hiç düşünmemiştim. UEFA yolculuğunda salonun tılsımlı etkisi bizi finale kadar getirse de, Kopenhag gecesini evimde izleyecektim. Keza kaybedilen Altay maçında da salonun büyüsü bozulmuştu ve Galatasaray deplasmanda bilmem kaç maç sonra kaybediyordu. Şimdi iki maç üst üste kazanılsa olay oluyor. Yıllar sonra Ogün'ün bir demeci vardı, benim Fener'de oynadığım hiçbir derbiyi Galatasaray kazanamadı diye, hiç araştırmadım ama bu maç aklıma geldikçe hala merak ederim acaba doğru mu söylüyordu.

Bu maç Galatasaray'ın 6 maçlık yenilmezlik serisinin ve 9 maçlık bir dominasyonun bittiğine işaret eder ayrıca. Keza Terim dönemi de sona ermiştir.

***

Bir kulübün başına bir adam geldi, önce 3 yıl stajını yaptı, bu süreçte racon öğrendi, ezeli rakip Avrupa'dan kupa getirince, fark yaratacak hamlelerin gereksinimi iyice ayyuka çıktı, akıl almaz transfer harcamaları, biz de kazanırız duygusu ve bir stad inşa ettiler, ülkenin futbol kaderi değişti birdenbire. Siyaset ortamının da buna uygun konjonktürde değişmesi her şeyi tepetaklak edecekti ve artık bugünden sonra konuşulan oyun değil, futbol terörü olacaktı.

Saraçoğlu sonrası, Kadıköy maçları;

7 Şubat 2001, Kupa Yarı Final, Fenerbahçe 4 Galatasaray 4

Tarihi meşale şovunun -Lucescu vs Denizli, berabere- sonrasındaki ilk maç idi, o nedenle mühimdi.

Stadın tam halini hatırlamıyorum bu maç esnasında, bir kale arkası hala inşaat halindeydi, diğeri tamamlanmıştı herhalde. Heyecan açısından harika bir maç idi. Revivo'nun 3 asist ile yıldızlaştığı bir geceydi. Abdullah'ın son dakika penaltısına Mustafa Denizli'nin tepkisi, Hasan'ın muhteşem ipe dizme golü ve sonrasında küfürlü sevinci hala unutulmazlar arasında. Emre'nin maçın başındaki golden sonraki parmak sallaması, Fenerbahçe'yi tutmadığı günlerden bir enstantaneydi, keza hangi maçtı hatırlayamadım ama yan hakemi Fenerli olmak konusunda suçladığı da olmuştu, Okan'ın küfretmesi vardı bir de.

Bu maç, ultrAslan'ın ilk Kadıköy ziyaretiydi. Derneğin, ya da taraftar grubunun kurulmasına karar verilmesi de 0 - 0 biten meşale görselliğinin mahkemelere düşmesi kaynaklıydı.

6 Mayıs 2001, Lig, Fenerbahçe 2 Galatasaray 1

Kenan Evren tarafındaki kale arkasının da açılış maçıydı.

Şampiyonluk maçı, bir yanda UEFA ve Süper Kupa kazanan apoletli Galatasaray, diğer yanda 4 yıllık hegemonyaya son vermek adına türlü oyunlar sergileyen -Gaziantep maçı devre arası, ertesi yıl teknik adamına takımı sen değil ben şampiyon yaptım diyen bir başkan, keza Galatasaray'ı geçip şampiyon olmuş bir takımın CL'de 0 puan almasının zayıflığı- Fenerbahçe.

Tayfa'nın başı Sebo, ultrAslan tişörtü giymişti, ağır ağabeylik geleneğini bir kenara bırakarak.

Lağım sularıyla dolmuş koridorlar, çim, dışkı, çamur, yumurta karışımlarıyla süslenen koltuklar, yeni tribünden atılan sidik torbaları gibi akla gelmeyecek ne çirkinlik varsa sahneleniyordu tribünlerde. Galatasaray'ın yöneticilerine, futbolcularına koridorlarda saldırılar gerçekleşiyor, yumruklaşmalar yaşanıyordu maçtan önce.

Bir de Galatasaraylı oyuncuların Jardel'in oynamasını istemediği ve adamı tartakladıkları iddia edilir ki, tuz biberdir diğer olayların üstüne.

Galatasaray'ın başarıları karşısında ezilmiş bir kitlenin, gözleri dönmüş, cinnet halinde soluduğu bir ortamdan UEFA Şampiyonu da olunsa galibiyet çıkarmak kolay değildi, Gizli golcü Ali Güneş taktik hamlesiyle bir adım öne fırlayan Denizli, Yusuf'un bilekleriyle maçı kotarıyordu, Rüştü'nün sakatlanması, kurulan baskı, Suat'ın golü yeterli gelmiyordu. Bir sonraki hafta Samsun'da satın alınan tribünler önünde, tiyatro bir maçla şampiyon oluyorlardı, UEFA Şampiyonu'nu geçerek. Bağdat Caddesi geleneğinin Maraton, Televole kültürüyle saatlerce gözlerimize sokulduğu gecelerin en özeliydi. Avrupa'nın en büyüğü de olsanız, Türkiye'nin en büyüğü biziz demenin ve bunu topluma yansıtmanın bir şekliydi.

Psikolojik savaşın başladığı, saha dışı unsurların hakimiyetini artırdığı, futbol terörünün literatürüne eklendiği, muhtemelen baskıyı artırmak adına, bizlerin bile ağzına pelesenk olan Kadıköy söyleminin de stad isminin önüne geçtiği maçtır bu.

16 Şubat 2002, Lig, Fenerbahçe 1 Galatasaray 0

Taşralı genç üniversiteyi kazanır ve İstanbul'a gelir, artık hayalinin peşinden koşma zamanıdır, galatasaray.to'yla tanışır, Alpaslan abiyle, ultrAslan - üni'nin kuruluşunda yer alır, Gayrettepe'yi mekan edinmiştir.

Karşı Maraton tribünün açılışı da bu maça denk getirilmişti ve stad hakikaten gladyatörlerin dövüşeceği bir arenaya benziyordu.

Oradaydım, bir sene önce anlatılanları doğrularcasınaydı yaşananlar. 1100 kişiydik, Numaralı'dan çıkıp sahaya giren, oradan da Kenan Evren tarafına geçip, Numaralı'ya çuval dolusu bir şeyler taşıyanların ne yapmak istediğini, kafamıza seramik parçaları düşünce anlamıştım. Polisin ağır tahriğini ve olay çıkarma çabasını da unutamıyorum. Olaylar daha stada girmeden başlamıştı gerçi, otobüslerin taşlanmasıyla.

Isınma esnasında Ümit Karan, altına giydiği ultrAslan tişörtünü gösteriyordu, maç sonunda Vedat'ın kramponları Numaralı'ya sallaması ya da, bunların elbette sebepleri vardı, maç öncesinde ve ortasında yaşananlarla. Maraton'un en üstünde "Manukyan'ın evlatları, Baba Ocağına Hoşgeldiniz" yazan dev bir pankart vardı, yönetimden habersiz asılma şansı yoktu, devasa yapıya tırmanacak örümcek adam değilse taraftarlar. Astıkları pankartın ironisini çözemeyecek kadar da kıt beyinlilerdi, bir de herkesin eline sarı lacivert balonlarla yuvarlak yaptığı enstantaneler kalmış aklımda. Maç sonundaki Samanyolu dinleme ızdırabından hiç bahsetmiyorum. Staddan Kadıköy Rıhtıma inerken polis kordonuyla, yenilen copları, evlerden atılan taşları, sokaklardan çıkıp saldıranları da saymıyorum.

Ali Aydın denilen hakem müsveddesinin Galatasaray'ı komik nedenlerle 7 kişi bırakmasıyla kazanabiliyorlardı ancak.

Taktiklerden biri Teknik Adamı kulübeden çıkartmamaktı, düşünün ne denli zavallı olduklarını. Lucescu her türlü tacize -ayran, süt, çakmak, cep telefonu vs- karşı dimdik durmuştu saha kenarında, kabanı beyaza bürünmüş halde.

Ha bir de hiç unutulmayan, yakın bir zamanda Fatih Akyel'in transfer haberi alınmıştı ve adam karşımızdaydı canlı olarak. Gitti Bülent Korkmaz'a dayılandı, kırmızı kartların birinden sonra. Tribünün kayşı orda kopmuştu, havada uçuşan polis telsizleri.

6 Kasım 2002, Lig, Fenerbahçe 6 Galatasaray 0

Bu maça da gidecektim, rövanş peşindeydim çünkü, son anda vazgeçtim, bir sınav vardı herhalde. Devre arası izlemeyi bıraktım, bir cafeye gitmiştim arkadaşlarla. Devamını hiçbir zaman izlemedim. Yurttaki arkadaşım golleri söylüyordu radyodan dinleyip, yatağa gömülmüştüm. Maçta yaşananları, Mehmet Şenol'un kaleminden -Fotomaç olabilir- okumuştum, derinden etkilenmiş ve o dönem çok okuyan biri olarak, yavaş yavaş yazmaya da sevk etmişti beni;

Teror Mabedi

Yanımdaki cocuklarin kimisinin kafası yarilmis, kimisinin parmagi kirilmis. Onumdeki duran iki genc kiz semsiyelerini aciyor, korunmak icin..

Farketmiyor, yildirim hiziyla gelen ucu sivri bir tas (daha dogrusu kirilmis bir porselen parcasi) semsiyeyi delip geciyor, genc kizin kafasini yariyor..Tisortlerini cikarip kendi kendilerine pansuman yapmaya calisiyorlar. Bu arada biz de hem korunmaya calisiyoruz, hem de yaralanan arkadaslarımızın akan kanlarini durdurmaya calisiyoruz.

Bizim derginin muhabiri Turker geliyor panik halinde, "abi nolur bir mendil bulun, biber gazi attilar,yaniyorum" diyor.. Sasirmis durumdayiz. Hangisine yardim edecegimizi bilemiyoruz. O sirada, bacagima bir agri saplaniyor. Panikle ayagima bakiyorum, Italyan porseleni parcasi fitilli kalin kadife pantolonumu delip gecmis...

100 kadar Fenerbahceli biz iceri girdikten, 30 dakika sonra aniden numarali tribunde beliriyorlar. O zamana kadar karsilikli tezahurat atismasi var. Bir de Lise Aciktan üzerimize yagan su ve ayran siseleri... Üzerimizde patlayan su siselerine alisigiz, gecen mactan. Fazla onemsemiyoruz. Atik davranmak ve tedbirli olmak yeterli.

Ama numaralida aniden beliren grup hazirlikli. Ellerindeki bos su kolilerine anlam veremiyorum önce. Ama sonra o kolilerin taslarla, kirik aynalarla dolu oldugunu birazdan anliyoruz. Polis barikatinin yanina rahatlikla gecip,"taaruza" basliyorlar. 60-70 kisi birden ayni anda firlatiyorlar...Etrafimiz kan icinde. Yaralilar caresiz.

Herkes seyrediyor. Polisler, biz, basin mensuplari... Asagida surekli fotograf cekiyorlar. Bizim derginin fotografcisi Eren, yanimda.. Üstelik Fenerbahceli! Beline kadar bembeyaz, ayran patlamis üzerinde..

"Cektin mi?" diyorum, "savas tazminati istiyorum!" diyor gulerek... Makinamizi korumaya calisiyor hakli olarak.. Bizim bolumdeki polise soruyorum, "bu taslari nerden buldular?".. Gelen parcalari inceliyor ve karar veriyor: "Tuvaletleri kirmislar, aynalari parcalamislar. Yoksa bizimkiler sokturmaz, bunlari"

Ama sahadaki basin guvenlikte.. Sürekli bizi cekiyorlar. Cildirma noktasina gelmis bizleri..

"Iste," diyorum, "öyle goruntuler veriyoruzdur ki, yarin,rahatlikla bu fotoğraflari basarlar ve altina da "Galatasaray taraftarlari olaylari tahrik etti" derler!"

Evet, nitekim dediler! Bugun gazeteleri okurken, ne satirlarla karsilastim!Oysaki cikarken, bizi sikistirdikleri ve beklettikleri tunelde tanidigim gazeteciler yanima geliyor hemen... Fanatik, Sabah, Vatan, Milliyet...

Bir tanesi,"abi," diyor "Digiturk, sizleri hep saldirirken gosterdi"...

"Nasil,yani" diyorum, safça, "O Fenerli grubun yaptiklarini soylemedi mi?"

"Abi goruntulere gore sizler polisle catisiyorsunuz!"

Polisle mi catisiyoruz? Allah, allah! Bizler polisten o grubu engellemesini istedik. Cevap vermeden bize bakiyorlar. O Grup o kadar arsizlasmis ki, kendisine mudahele edilmedigi gibi neredeyse,"su arayi acin da daha isabetli atalim taslarimizi" diyebilecek kadar rahatlar...

Bu kadar umursamazlik karsisinda, insanlar cildiriyor.. Bir tanesi tuvaletin kapsini sokup geliyor.. "Atmayin" diyoruz, "geri attiginiz herseyi yeniden bizeatiyorlar..Bir türlü bitmiyor. Atmayin da kolileri bosalsin"...

Dinleyen kim? Cocugun kafasi karpuz gibi yarilmis, enaz 20 dikis atilmasi gerekiyor ama cikardigi atletiyle sarmis kafasini, kendisini vuranlardan intikam alma pesinde...

Tabii tabii, biliyoruz. Fenerbahce yonetiminin bu olaylardan hiiic haberi yok! Onlar tertemiz! Mactan 5 saat once, Stad Müdürü ile Digiturk soylesi yapiyor.. Müdür diyor ki, "bir iki tane de espirili karikatur hazirladik.Ama soylemeyeyim, supriz olsun!"

Bir yandan tas yagmurundan kurtulmaya calisirken, "suprizi" ogreniyoruz :..Migros Acik'ın ustundeki genis borulara baglanmis, mekanizmayla acilan igrenc bir " karikatur".... Uzerinde kocaman bir "Ultravesti" yaziyor... Bir aslani, kadin yapmislar, dudaklari zevkten.. Arkasinda, yarisi boyanmis bir adam üzerinde GENC FB yazan bir tisort, kadini parmakliyor....

Müzik esliginde aciyorlar.. Fenerliler zevkten cildiriyor. Tezahuratlara yeni taslar eslik ediyor, bu sefer daha hirsli atiyorlar... Bir "karikatur" daha asiliyor, atina binmis bir Karaoglan... Fener formali tabii...

Ruhen fasistlesmis bir kitlenin karsisindayiz... Gobbels'in saasali mitinglerinin bir benzeri burada...İgrenc müzikler, marslar, sürekli yapilacaklari anlatan anonslar: "Simdi elinizdeki makarnalarla prova yapiyoruz!", "Hadi, hep beraber Fenerbahçe'nin ne oldğunu gösterelim"... Dev pankartlar...Bunlari taraftar grubu mu hazirliyor ? Külahima anlatsinlar. Kurulan dev teror arenasinin tasarlanmis parcalari bunlar... Hepsi buyuk para gerektiriyor. Kimde var bu para? Biletlerini hala yonetimden bedava alan gruplarda mi ? Pöh!

Cikiyoruz, tribunleri terkediyoruz.. O ufacik yeri kan golune cevirenler "görevlerini" yaptiktan sonra ellerini kollarini sallayarak orayi terkedince, sanirim "suclu"yu, yani daracik alana sigismis 700-800 Galatasarayliyi tespit ediyorlar. Zaten kapilari cok onceden kapatmislar..Telefonlari geliyor disarda kalanlarin.. Almiyorlarmis iceri..."Doldu" diyorlarmis...

Aklima, 3 gun onceki yetkili demecleri geliyor: "ne kadar gerekiyorsa, o kadar yer ayirdik" Demek bu kadarmis.. Pana taraftarina ayrilan yerin yarisi... Suru gibi otobuslere dolduruyorlar insanlari... Nereye gidecegi bile sorulmuyor. Bir gazeteci, bana "Kartal'a goturuyorlar" diyor.. Bir digeri, "Mecidiyekoy'e" diyor...

O daginiklikta bizim ekibi kaybediyorum. Maci seyretmeye karar veriyorum ve seref tribunune geciyorum. Gecerken, bir kapkaçciyi, cep telefonumu yuruturken son anda yakaliyorum. Seref tribunundeyim. Cumhuriyet'ten Mahmut Sert geliyor. Toplumbilim'in yeni sayisini veriyor taze taze... İcinde bizim obur dergide (Tribun) cikan bir dolu makaleyi yayinlamislar...Aralarinda Kill for You ile yaptigimiz soylesi de var! Bir kac tanesiyle daha konusuyoruz: Anliyorum ki, kimsenin olanlardan haberi yok.. Gazeteciler, haber atlamislar! Bir Hagi roportajini bir baska gazeteden once yayinlayamadi diye, bizim Galatasaray Dergisi'ne inanilmaz iftiralar atan ve yalan soyleyenler de bunu atlarlar mi? Yok, yok, atlamazlar : "Galatasaray taraftari tahrik etti" diye yazmistir kesin, bakmaya bile gerek gormedim...

Evet, Panathinaikos taraftarlari da Fenerbahcelileri tahrik etmisti! Daha onceden hakemler de Fenerbahcelileri tahrik etmisti!

Fenerbahceliler hep tahrik oluyorlar! Ornegin, Galatasaraylilar isinmak icin sahaya cikiyorlar! Al iste bir tahrik nedeni daha! Yeni Maratonun her yerinden neler yagiyor, nasil anlatabilirim? Futbolcularimizin üzerinde patliyor siseler... Mondragon'a ve Eser Hoca'ya yapilanlari goruyorum, inanamiyorum... Bu arada Hakem Üclüsü sahada "takimdan ayri duz kosu" yapiyorlar! O tarafa bakamiyorlar bile!

Kaptan gelip birseyler soyluyor, kosularini bile bozmuyorlar.. Korler, sagirlar...(Tabii kardesim, üzerinde sari-kirmizi formayla niye cikiyorsun, tahrik oluyorlar, degistirin renklerinizi!)

Kufurler, yumurtalar, siseler, bicaklar.... Isinmaya calisan futbolculara reva gorulenler.... Maytaplar, mesaleler, su siseleri...

Hepsi bir tiyatro.... "Bizim en buyuk gucumuz takim degil, stad ve taraftar" diyenlerin neyi kastettikleri acik: Yarattigimiz teror etkisiyle maci ceviriyoruz... Korkutuyoruz, yildiriyoruz, sindiriyoruz... Futbolculari da, konuk taraftarlari da, hakemleri de... "Burasi boyle, buranin standardi bu" dedirtiyoruz...Cunku biz basinda da variz... Biz yazmiyoruz, cunku kendi aleyhimize yazmayiz. Biz yazdirmiyoruz.. çünkü yazanlarin kalemini susturacak gucumuz var... Biz bir cumhuriyetiz..

Evet, bir cumhuriyet..

Ama Hitler'in Almanyasi da bir cumhuriyetti...

29 Şubat 2004, Lig, Fenerbahçe 2 Galatasaray 1

Fenerbahçe'nin yine bir şekilde kazandığı maçlardan biriydi. Galatasaray'ın tarihinin en kötü günlerini yaşadığı bir döneme denk gelmişti maç. Mali sıkıntılar bir yana, Büyük Kaptan Bülent Korkmaz kadro dışıydı, sancılı bir değişim isteği vardı, tüm bunlara karşın başa baş bir oyun sergilenmiş ancak kazanılamamıştı. Küfürlerde, atıan yabancı maddelerde hiçbir eksilme yaşanmamıştı, takım ısınmak için sahaya çıkmadı, koridorları tercih etti.

22 Mayıs 2005, Lig, Fenerbahçe 1 Galatasaray 0

Şampiyon oldukları bir başka maç, aklımda hep futbolcuların koridordan içeri girememesiyle kalmıştır. Oyuncular ısındıktan sonra tekrar soyunma odasına gidecekler, giremediler tünele. Para kazandıkları vücudlarına bir madde isabet etmesin diye koşarak koridora girmeye çalışan sporcular, aklın almayacağı bir işkence biçimi, psikolojik harb.

8 Mart 2006, Kupa, Fenerbahçe 2 Galatasaray 1

Alex'in son dakikalardaki frikiğiyle kazandılar. Kadıköy'de çalınan anlamsız ve çokça faullerin bir sonucuydu elbette. Burası Kadıköy burda küfür yok yalanına inanan, akıl ve ruh sağlığından şüphe edilen bir kitleyi de gözler önüne seriyordu bu maç.

22 Nisan 2006, Lig, Fenerbahçe 4 Galatasaray 0

Acı bir mağlubiyet, rakip kadro olarak senden çok güçlü, bunun bilincindesin, üstelik de orada kazanamama baskısı var üzerinde. Maçı, balkona girip çıkarak izleyebilmiştim heyecandan, kazananın şampiyon olma olasılığı çok yüksek idi. Klasik Fenerbahçe başlangıcıyla ilk yirmi dakikaya gol sıkıştırmayı başarıp, oynu da açtılar ve en iyi oyunlarını çıkarttılar kanımca. Maçın hakemi Cüneyt Çakır idi, haksız bir kırmızı kart olmuştu Saidou'ydu sanırım. Hasan Şaş, koridorlarda yumruklandı, taraftara biber gazı sıkıldı yoğun bir biçimde, terör devam ediyordu organize şekilde. Maç sonu şampiyon olduklarını zannedip hindi bile getirmişlerdi, erken sevinmenin cezasını Denizli'de çektiler.

3 Aralık 2006, Lig, Fenerbahçe 2 Galatasaray 1

Gerets'in alnı yarıldı, Mondragon yaralandı, küfrün, pankartların, sahaya atılanların haddi hesabı yoktu diğer maçlarda olduğu gibi. Klasik maç başlangıcı, Kezman'ın klasik Fenerbahçe golü akılda kalan diğer unsurlardı, Galatasaray yine ciddi bir baskı kurup, beraberliği yakalayamadı. Bu maçta çıkan olaylardan sonra Fenerbahçe 3 maç ceza aldı. Bu cezanın hesabını da 19 Mayıs 2007'de 5 maç ile kesmeyi başarmışlardı, unutmamak gerekir ve futbol tarihinde bir ilk idi.

8 Aralık 2007, Lig, Fenerbahçe 2 Galatasaray 0

Bu 8 maçlık cezadan sonra, durulacaklarını ve futbol terörüne ara vereceklerini öngörmüştüm, öyle de oldu, en sakin derbilerden biriydi, oradayım, maça 5 dakika kala girip, misafir tribünün yerinin de değişmesiyle, rahat bir derbi geçirdiğimi hatırlıyorum. Alpaslan abi maçı izleyemiyor, koridorda geziniyordu. En umutlu olduğum derbiydi maç öncesinde, Kalli'nin gelmesi, yeni yapılanma, sakin geçeceğine dair olan öngörümle. Yine erken gol buldular, tam beraberlik zamanı gelmiş iken, duran toptan bir gol daha bulup maçı koparttılar.

3 Şubat 2008, Kupa, Fenerbahçe 0 Galatasaray 0

Son 10 yıllık süreçte, Kadıköy'de kaybedilmeyen 2 maçtan biri. Diğerinin de kupa maçı olması tesadüf değil, hatta Aykut'un yediği frikik golüyle kaybedilen bir kupa maçı daha olduğu düşünülünce, bunun sebebinin ne olabileceği üzerine kafa yoruyorsun. Fenerbahçe'nin lig motivasyonuyla, Galatasaray'ın kupa motivasyonun bir tezahürü herhalde bu durum. Rövanşı var psikolojisiyle sahaya çıkan oyuncular, Kadıköy'de kazanmak adına bir ipucu sunabilirler bize.

Rövanş maçında Volkan, Lugano ve türevlerinin ne denli çirkinleşebildiklerini görmüştük kaybedince.

9 Kasım 2008, Lig, Fenerbahçe 4 Galatasaray 1

Uzun bir aradan sonra, belki de ilk defa hem de harika bir gol ile ve maçın başında öne geçiyorsun. Cevap gecikmiyor, iğne deliğinden, olmayacak bir pozisyondan gol çıkarıyorlar, mucize adeta. Lincoln'un frikiğinde hakemin hokkabazlığı, Semih'in kıça başa çarpan klasik Fenerbahçe golü, hikayenin devamı biliniyor.

25 Ekim 2009, Lig, Fenerbahçe 3 Galatasaray 1

Yine bir erken gol, olmayan penaltı, geriden gelme çabası, senaryo aynı. Maç öncesi, Ali SamiYen'de çıkan kavganın da etkisiyle yaratılan gerilim, Arda ve Aydın'a saldırı, hep organize işlerinin parçasıydı. Keita'nın zorla oyundan attırılması, sahaya atılan bir yabancı maddeyi günlerce kanallarında program yapıp onların tarafından geldi yutturmacasıyla dayatmaları gibi türlü hilelere başvurmaktan yine çekinmediler. Hakemin yaralanmasına kadar varan olaylar silsilesine karşın, maçın hakemi Bünyamin Gezer, maçı iptal etsem kaos çıkardı, 50 bin kişi Kadıköy'ü yıkardı deme vehametinde bile bulundu. Hakemin kontrolü için anında Acıbadem'den doktor getirilip, hiçbir şeyi yok raporu da alınmıştı ne de olsa. Zaten ölse bile oynatacaktı orta hakem, algısı buydu. Bu olayın patlamaları daha sonra yaşanacaktı, Diyarbakır ve Gaziantep'te. Cesaret ve kararlılık Kadıköy'de olmayan bir şeydi hakemler için.

24 Ekim 2010, Lig, Fenerbahçe - Galatasaray

Serinin devam filmi mi olacak yoksa yeni bir başyapıt mı, bu sorunun cevabını arayacağım, hafızamda yer tutan derbi nostaljisinden sonra;

Saha Dışı

Maç öncesi yaratılan suni gündemler, medyanın özellikle Kadıköy'deki maçlarda derbinin önemini artırma çabaları, yönetici demeçleri, günler öncesinden hatırlatılan eski maçlar, maç günü organize bir şekilde oyuncuları baskı altına alma, korkutma -bitelim de gitsin, nihayetinde maç bu havasına sokma- bezdirme, bıkıp usandırma, yaralama, sindirme, küfretme, madde fırlatma, koridorda vs yumruk sallama, tükürme, akla belki de şu an gelmeyen yeni terör eylemleri türetme gibi pek çok farklı yol deneyebilirler. Taraftarın yetmediği yerde, bunu futbolcular da yapabilir.

Fenerbahçe'ye gelen her oyuncuya Galatasaray nefretine dair özel bir brifing verildiğini düşünüyorum ben, ne izletiyorlarsa artık, en profesyonel denilecek adam bile birden kötü bir karaktere bürünüveriyor o formayı sarı kırmızıya karşı giyince.

Galatasaray her seferinde kurulan tuzaklara düşüyor. 10 yıllık süreçte Fenerbahçe'nin kadroları hep daha profesyonel iken -yabancı çokluğu da dahil buna- Galatasaray amatör ruhuyla sahaya çıktı ve maçı daha başlarken kaybetti, kolay etki altına girerek. Sabri'nin direk dibinde nerdeyse sıfır tolerans ile dururken Selçuk'un dokunuşuyla geçen toptan sonraki yüz ifadesine bakın, maçın orada sona erdiğini göreceksiniz.

Geçmişte yaşanan olaylardan haberdar olan taraftar / sempatizan sayısı bile kısıtlıdır, gazeteler yazmadığı için pek çoklarının bilgisi yok Kadıköy'de yaşananlardan, futbol teröründen. Biraz internet kültürü olanlar duyup okuyorlar bunları. Gerekirse, zor duruma düşülürse, bu olaylar hatırlatacak, belgeleriyle, yüzlerine vuracak, atanan hakemin seceresini gözler önüne serecek, has adamları Cüneyt Çakır'a yapılanları ifşa edecek, TFF ya da MHK bu adama Fenerbahçe'yi kollamadı diye düşük not verirken, nasıl UEFA'nın aynı maça tam not verip, Avrupa Kupaları'nda maç yönetme şansı sunduğundan dem vuracaksın, örnekler çoğaltılabilir.

Yine de provokasyonlara göz yummayıp sakin kalabilmek çok önemli, buna yöneticiler de dahil. Geçmişte neler yaşandığını her futbolcunun tecrübe etmemiş de olsa bilmesi gerekiyor, böylelikle karşı reaksiyonun ne olup olmayacağını ölçüp biçsin, yeni bir senaryo çıkmasına engel olsun. Tribünlerde, maç öncesinde ne yaparlarsa yapsınlar, oyuncunun kafasına girmekten başka, sonucu etkileyemezler. Maçın gidişatını değiştirecek biri varsa o da hakemdir ve Galatasaraylı oyuncuların hakemi her pozisyonda istisnasız baskı altına alması, geçmiş Kadıköy olaylarından örnekler vererek konuşması ve hakemi yem haline getirmesi gerekir Fenerlilere karşı. Bunları yaparken de bir an bile oyundan kopmamalıdır kafa anlamında. Hakemle oynamayı daha çok oyun durduğunda yapmalılar, Fenerbahçeli oyuncularla hiç muhatap olmamalılar.

Sabri, Ayhan, Arda gibi çabuk etki altına giren, taraftar gibi tepki veren oyuncuları oynatmamak da bir çözüm gibi görünebilir ancak yabancı kontenjanının sınırlı olduğu bir ortamda, bu tercih çok büyük tartışmaları ve oyuncu kısırlığını da beraberinde getirir.

Artık şu hastalıktan da kurtulmak gerekiyor, maçlar, derbiler kaybedilir, mühim olan sezon sonudur, Avrupa'dır hezeyanı. Hayır kardeşim, bu maç çok önemli, ezeli rakibin ve son 10 yıldır burda kazanamıyorsun, canını dişine takacaksın, bütün bir hafta bu maçı yaşayacaksın başka bir halt yemeden, su bile içmeden, ben nasıl yaşıyorsam.

Saha İçi

Klasik olan şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyeceksin bir kere, top o noktaya dahi gelmeyecek. Fenerbahçe'nin derbilerde çok iyi yaptığı bir şey var, geride sağlam kalıp, kontrataklarla gol bulmak, Serhat, Kezman, Anelka gibi oyuncular ilk aklıma gelenler. Kazım gibi tercihlerle de bunu zorladılar. Onların istediği oyun tarzına bürünmek yerine şaşırtman gerekiyor biraz, üstüne gitmeyerek. Galatasaray, her iyi başladığı, rakip yarı sahada oynadığı maçta, kalesinde golü görüveriyor çünkü derin boşluklar veriyor geride.

Genel olarak önlem alınması ya da rakibe göre takım şekillendirilmesi taraftarı olmasam da, derbileri ya da çok önemli maçları bir istisna olarak tuttuğumu belirtmeliyim. Alex oynarsa, karşısında duran ve onun pas kanalını kapatan bir oyuncu görevi elzemdir. Bunu Mehmet Topal ne zaman iyi yaptı, kaybetmedik 5 maçlık seride.

Fenerbahçe'nin kilidi açtığı iki gol çeşidi var, duran top ya da şans, karambol golü, çok dikkat edeceksin, gerekirse topu kornere çıkarmadan, ceza sahasına yakın faul yapmadan oynamaya çalışacaksın.

Kötü senaryolar gerçekleşirse, hızlı başlangıç, erken gol, klasik bal gibi, moral bozmadan oyununu devam ettireceksin. Geriden geliyorsan skor olarak, baskı kurarken de organize olmalısın, diğer türlüsü, duvara çarpıp dönen toplardan ibaret oluyor ve kalende topu buluveriyorsun ani bir atakta, hatta farklar da böyle oluşuyor.

Fenerbahçe'yi sahasına hapsederek, oyunu domine ederek kazanmamız zor, bu yüzden çok daha stratejik oynamak zorundayız. Gerekirse birinci dakikadan zaman geçirerek, oyun uzun süre berabere götürmeye razı olarak, iki maçlı bir eleme maçı gibi taktiksel hamleler üreterek, bir farkındalık ile orada bulunmalıyız.

İnanç elbette olmalı ama daha çok rasyonalite hakim kılınmalı oyuncuların üzerinde. Baskıyı yaşayıp bundan nasıl sıyrılabileceklerine dair çözümler üretmek daha akılcı olacaktır, oraya rahat gitmelerini sağlamaktan çok.

Lucescu döneminin kontrollü oyunu mutlaka incelenmelidir, her ne kadar 2 maçı -biri 7 kişi, diğeri en pislik maçıydı derbi tarihinin- kaybetmiş olsak da.

Oyunun kontrolünü Fenerbahçe'ye vererek onları şaşırtmak da bir yöntem, en azından kontratak yolları kapanmış olur, Niang ile.

Pek çok varyasyon türetilebilir, genel ve tahmin edilebilir bir taktik ve kadrodan ziyade süpriz içerikli, önlem kokan tercihler daha makul duracaktır.

12 Ekim 2010

A. Eren Loğoğlu