30 Haziran 2009

Ulan Haziran!



Yine mi Haziran, yine mi Haziran'da ölüm, yine mi Haziran'da ölmek zor!

Yine mi sen!

Ulan Haziran!

Öyle kızgınım ki sana, öfkemi dizginleyebilmek için mi sığındın zavallı Temmuz'a?

Nazım'ı, Ahmed Arif'i, Orhan Kemal'i, Gorki'yi, Hasan'ı, Kazım'ı, kavgaya inanan ve bu sevda uğruna çabalayan güzel adamları koparıp aldın aramızdan.

Kemal Özer'de miydi sıra?

Eksiliriz sanma, yağmurlar gibi çoğalacağız.

Grup Yorum'un Madenciden türküsünde duyunca Zonguldak'ı yüreğim sızlardı. Seni Anmakla Artırıyorum, Esinleyen Neydi, Bildiri, Bir Yürüyüşün Sonunda Şarkı, Biz Ancak, Dilime Dolanıyor Gece, Gün Sonu Bir Ağıt, Kesik Kesik şiirlerini okuyunca ağlamaklı olurdum, isyan ederdim, çocukları düşünürdüm hep.

Temmuz için Yaralı Semah ile yaktın yüreğimi, bir defa daha.

Şiir Yanıyor Şimdi!

16 Haziran şiiri Usta'dan;

Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,
mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,
önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,
bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,
birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye
bir hesabı birlikte ödetmenin
“düşen kalır, bırakın ağlamayı”
demenin kutsal ve hüzünlü aleviyle
yaşayıp durur o haziran akşamı.

Birlikte baktılar her şeye,
tek tek bakınca göremedikleri,
içine giremedikleri evlere baktılar,
bir yabancı gibi sığındıkları parklara,
bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri
koca koca alanlara,
tutamadıkları inceliklere baktılar
ellerinin nasırıyla,
kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara.

Önlerine çıkarılan parmaklıklar
demirden değildi artık,
kendi sesleriyle konuşmuyorlardı
ağızlar karşılarında,
ve yerlerinde başka bir şey
dikilip duruyordu engellerin.
Yani korunan ve kaçırılan neyse
oydu yollarını tıkayan da,
üstlerine çeviren de oydu namluları.

Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,
gördüler kendi eğittikleri demir
düşman edilmiş ellerinin emeğine,
suyuna ter kattıkları çeliğin
gördüler çevrildiğini göğüslerine.
Ürettiği ne varsa, daha özgür,
daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,
esirgendiğini gördüler insandan
ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin.

Birlikte yaratılanı birlikte devşirip
evlerine dönenlerin o haziran akşamı
her sokağa çıkışları bir gerçeği belirtir:
Yaşamın güç ve onurlu kavgasında
omuz omuza olmak verimli bir ırmak gibidir,
yeni tohumlar saçar geçtiği tarlalara,
yürekleri yeni zaferlerle doldurur.
Ve birlikte duyulacak yeni sevinçlere kadar
o haziran akşamı mayalanır durur.

Kemal Özer
1 Temmuz 2009

A. Eren Loğoğlu

29 Haziran 2009

Michael Owen?



Bir oyuncunun transferini incelerken dört temel unsurun göz önünde bulundurulması gerekir; Kariyer, performans, takıma uyum, bedel. Bunlar üzerinden bir değerlendirme yapalım olası Owen transferine dair;

Owen, Liverpool ve Real Madrid'te oynamış, 100 ve üzeri gol atmış, Liverpool Tarihi'nde önemli bir yeri olan ve Galacticos'un son parçası olarak konumlandırılacak kadar isme sahip efsane bir oyuncudur.

Performansı ise düşüş göstermektedir, özellikle son 4 yılı, Newcastle macerası incelendiğinde.

Owen'a şu perspektifden de bakılması gerekiyor. Mourinho'nun dünyaya sunduğu 4 - 3 - 3 formasyonlu yeni düzen, Owen gibi çabuk, hızlı, teknik ama fizik gücü yetersiz forvet oyuncularının, en uçta, öndeki 3'lünün ortasında oynama şansının olmadığını anlatır. Takımların çoğu, tek forvet -santrafor- içeren bu modern düzeni benimsemiş ve farklı özelliklere sahip, fizik gücü yeterli oyuncuları tercih ederler, Drogba, Torres, Adebayor, Eto'o, Zlatan gibi. Owen ve benzer özelliklere sahip oyuncular ya Henry gibi 3'lünün kanatlarında oynamaya evrilecekler ya da yok olup gideceklerdir. Owen, bu evrilme sürecine dahil olamayan oyunculardan biridir, Saviola gibi.

Gelelim Galatasaray'da ne yapar sorusunun cevabına. Baros'tan daha başarılı olamaz. 3'lünün kanatlarında oynama şansı pek yok, bu da iki anlama gelir; Birincisi Baros'tan süre çalması, ikincisi ise formasyon değişimi zorunluluğu. Rijkaard'ın formasyon değiştireceğini zannetmiyorum. Tek başarılı olma şansı Fowler gibi bir oyuncuyla -Baros- ikili forvet şeklinde denenmesidir, bu da Galatasaray'ı Rijkaard'dan beklenen modelin uzağına sürükler.

30 Haziran 2009'da sözleşmesi bitiyor, bonservis bedeli yok tıpkı Tomas Rosicky gibi.

Galatasaray'ın transfer etmesi gereken isim, Babel gibi kanatlarda oynayabilen bir forvet olmalı ya da orta saha özellikleriyle Rosicky.

29 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Ana'nın Gözyaşları & Federer Çeyrek Finalde



Wimbledon Tek Bayanlar 4. Tur maçında Ivanovic ve Venus karşı karşıya geldiler.

İlk seti 6 - 1 ile kazandı Venus. 2. sette ilk servis 40 - 40 iken Ana sakatlandı, yüzünden acı çektiği okunuyordu ve oyun bir süre durdu, antrenör çağrılarak. Tekrar oyuna dönüp 1 - 0 öne geçtiyse de, Williams'ın servisi sırasında ağlamaya başladı, dramatik bir andı, gözyaşlarına hakim olamıyordu, oyunu bıraktığını bildirdi.

Oysa maçtan önce kendisini çok iyi hissettiğini ve 1 numara olduğu günden daha iyi durumda olduğundan dem vurmuştu. İlk sette kötü oynamamasına rağmen 2 defa servis kırdırmış, 2. sete ise daha iyi başlamıştı.

Bu sefer de olmadı ama sana söz yine baharlar gelecek.

Ajde!



Tek Erkekler'de Federer, Soderling'i 3 - 0 ile geçti, sadece 1 defa servis kırdı, o da ilk sette, son 2 seti Tie Break ile kazandı. Tie Break setleri bile 7 - 5 bitebildi.

Soderling, elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen, nete vole vurmaya bile gelmeyen, 23 sayıyı ace ile kazanan Federer karşısında, yenilmekten kurtulamadı.

Zorlu kuranın ilk engelini geçerek Çeyrek Final'e yükseldi Federer. Bu turda Verdasco - Karlovic, Yarı Finalde Haas - Djokovic galibiyle ve Finalde muhtemelen evsahibi Murray ile karşılaşacak.

29 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

28 Haziran 2009

Tegelen Kampı Öncesi Analiz



Kamp Kadrosu:

Kaleciler: Aykut Erçetin, Orkun Uşak, Fırat Kocaoğlu, Emirhan Ergün.

Savunmacılar: Uğur Uçar, Serkan Kurtuluş, Sabri Sarıoğlu, Emre Aşık, Servet Çetin, Gökhan Zan, Emre Güngör, Murat Akça, Volkan Yaman, Alparslan Erdem, Emrah Yollu, Hakan Balta.

Orta Saha Oyuncuları: Barış Özbek, Aydın Yılmaz, Tobias Linderoth, Mehmet Topal, Mehmet Güven, Ayhan Akman, Mustafa Sarp, Emre Çolak, Serdar Eylik, Caner Öztel, Arda Turan.

Forvetler: Milan Baros, Serkan Çalık, Yaser Yıldız, Özgürcan Özcan, Cem Sultan, Erhan Şentürk.

Shabani Nonda İstanbul'da kaldı, tedavi süreci devam ediyor, Semih Kaya da ameliyat geçirdi, hafta sonu hastanede olacak. Harry Kewell 1 Temmuz'a kadar izinli, Cassio Lincoln'ün durumu belirsizliğini koruyor, Leo Franco'nun 1 Temmuz'da sözleşme imzalayıp kampa katılması bekleniyor.

Kampta 33 oyuncu var;

Altyapı geçmişi olan 16: Orkun Uşak, Fırat Kocaoğlu, Emirhan Ergün, Uğur Uçar, Sabri Sarıoğlu, Murat Akça, Emrah Yollu, Aydın Yılmaz, Mehmet Güven, Emre Çolak, Serdar Eylik, Caner Öztel, Arda Turan, Özgürcan Özcan, Cem Sultan, Erhan Şentürk.

PAF'tan gelen 7: Emirhan Ergün, Murat Akça, Emrah Yollu, Emre Çolak, Serdar Eylik, Caner Öztel, Cem Sultan.

Beylerbeyi'nde kiralık oynayıp dönen 1: Fırat Kocaoğlu.

Diyarbakırspor'da kiralık oynayıp dönen 1: Erhan Şentürk.

Sakaryaspor'da kiralık oynayıp dönen 1: Özgürcan Özcan.

A Takımdan 21: Aykut Erçetin, Orkun Uşak, Uğur Uçar, Serkan Kurtuluş, Sabri Sarıoğlu, Emre Aşık, Servet Çetin, Emre Güngör, Volkan Yaman, Alparslan Erdem, Hakan Balta, Barış Özbek, Aydın Yılmaz, Tobias Linderoth, Mehmet Topal, Mehmet Güven, Ayhan Akman, Arda Turan, Milan Baros, Serkan Çalık, Yaser Yıldız.

Transfer edilen 2: Gökhan Zan, Mustafa Sarp

Toplam 7 + 1 + 1 + 1 + 21 + 2 = 33 ediyor böylelikle.

Şöyle de bir gruplandırma yapılabilir;

A Milli Türk Oyuncu 10: Sabri Sarıoğlu, Servet Çetin, Emre Aşık, Emre Güngör, Gökhan Zan, Volkan Yaman, Hakan Balta, Mehmet Topal, Ayhan Akman, Arda Turan

Yabancı Oyuncu 6: Leo Franco, Harry Kewell, Tobias Linderoth, Cassio Lincoln, Shabani Nonda, Milan Baros

Durumları belirtilen 5 oyuncu ile 38 futbolcudan oluşan bir topluluk var. Sayının fazla olmasının temel sebebi, bilgi ve birikimine, futbol felsefesine çok güvenilen Rijkaard ve Neskeens'in, geniş bir kadro üzerinden tercih yapmasına dayanıyor. Bunun yanında gelecek vaad eden genç yetenekler var ise görüp keşfetmesi ve yetiştirmesi isteniyor. Puyol ve Cuadrat ise oyuncuların fizik olarak Galatasaray seviyesinde bir takım için yeterli olup olmadıklarını, yoğun bir sezonu taşıyıp taşıyamayacaklarını test ediyorlar.

Muhtemelen kadro 25 - 26 oyuncu seviyelerine inecektir.

Aykut ile yolların ayrılacağı söylenmişti Üstünel tarafından. Fırat ve Emirhan'dan biri kamp performansına göre 3. kaleci olacaktır.

Semih'in sakatlığı, Servet'in ve yabancı bir stoperin transferine göre, Murat'ın durumu belli olur. Geçtiğimiz yıl Ankaraspor'la oynanan kupa maçında yer alması ve PAF'ta az maça çıkması sebebiyle Emrah'a göre daha kıdemli ve bu kalma şansını artırıyor. Alpaslan veya Volkan'dan birinin gönderilmesi de düşünülüyor, muhtelemen yaşı ve düşüşe geçen performansı sonucu bu isim Volkan olacaktır.

Tobias kalacak gibi duruyor, Lincoln'ün durumuna göre 2. yabancı kontenjanı bu bölgeye kullanılabilir, Topal ve Tobias'ın yanında oynamak üzere. Arda'nın 2. bölgeye 4 - 3 - 3'ün orta 3'lüsüne çekilme olasılığı var. Mehmet Güven ve Aydın Yılmaz kiralık ya da takas yoluyla gidebilirler, bu kamp son şansları gibi. Caner'i tanımamakla birlikte, Serdar ve Emre'nin kalacağını düşünüyorum.

7 forvet oyuncusu var kadroda, bir de stoper ya da orta sahadan birinin es geçilip, Servet ve Lincoln'ün durumuna göre forvete yabancı bir oyuncu aranıyor. Özellikle 4 - 3 - 3'ün öndeki 3'lüsünün kanatlarında da oynayabilecek türden bir isim. Baros, Nonda, Özgürcan ve Cem daha çok santrafor, en uçta oynayabilirler, Serkan ve Yaser'den biri kalacaktır, kanatlarda da oynayabildiği için, Erhan hakkında net bir şey diyemiyorum. Nonda'nın da transfer durumu olabilir ama kanımca zor. Özgürcan ve Cem Sultan'dan birisi de, 3. santrafor olarak kadroda yer bulacaktır, Özgürcan daha şanslı 2. ligdeki performansından ötürü.

Yorumlarım ışığında Lincoln ve Semih ile 28 kişilik bir kadro kalıyor geriye. 2 de yabancı kontenjanı var. Bu da kamp performansına göre, beklenmeyen en az 2 kişinin daha düşünülmemesi anlamına gelebilir, Servet, Lincoln, Nonda ve Tobias'ın durumlarına bağlı olarak.

28 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

99 numara Karaaaan Ümiiiit



Ümit Karan'ın imza töreni vardı bugün. Yaklaşık 5 bin kişi katılmış, büyük olay.

Karan için çok doğru bir transfer oldu kanımca, yeni bir kulüp, forma bulma şansı, kendini tekrar göstermek adına farklı bir motivasyon ile başarılı da olacaktır Youla'nın yanında. 15 gole ulaşacağını düşünüyorum, beklentileri karşılayacaktır, özellikle fiziksel olarak hazırlanarak. Galatasaray'a ve Fenerbahçe'ye geçmiş zamanlardaki gibi gol atacağından şüphem yok.

Es Es taraftarının KARANlıktan aydınlığa pankartı, olağanüstüydü verilen mesaj yönünden. Galatasaray'ı yuhlamaları ise anlamsızdı bir o kadar.

İlginç bir de not vereyim; Ümit Karan Gençlerbirliği'nden Galatasaray'a transfer olduğunda, 2001 - 2002 sezonunun başında, Gençlerbirliği de Youla'yı transfer etmişti. Şimdi aynı takım için oynayacaklar.

Yeniden kırmızı ve siyahın içinde Karan'ı görmek, nostalji olacak benim için. 90'lı yıllarda futbolu çok daha sıkı takip ederdim, internetin olmadığı dönemlerde, bilgi çok değerli ve bulunması zor bir varlıktı, bıkmadan usanmadan maç izler, TRT'de Avrupa'dan Futbol'u beklerdim.

Yolun Açık olsun 99 numara Karaaaan Ümiiiit. Gollerinden sonra I will survive çalmayı unutmasınlar, daha bir güzellik katar havaya.

28 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

27 Haziran 2009

Marco'nun Transferi



Ligtv Bayram Tutumlu ile bir röportaj yapmış. Kanımca işinde başarılı, zeki ve enteresan açıklamalar yapabilen bir adam.

Marco Aurelio'nun 4 milyon Euro bonservis bedeli olduğundan ve 2. Ligde oynamak istememesinden dolayı kesinlikle Betis'den ayrılacağından bahsetti. Doktorlara göre 1 Eylül'de sakatlığından kurtulup tam olarak hazır hale gelecekmiş.

Söyleşinin transfer ile ilgili kısmında çok ilginç detaylar var, yakalayabildiğim;

Aurelio Türkiye'ye dönmeyi çok istiyormuş. Fenerbahçe'ye bonservis ödenmeden dönmesi söz konusu değil. Geçtiğimiz Perşembe günü, yani 18 Haziran'da Türkiye'den bir kulüp yetkilisi ile görüştünü söyledi Tutumlu. 22 Haziran'da ise Betis Başkanı'yla görüşüp Marco'nun kontratında yazan 10 milyon Euro bonservis bedelini 4 milyon Euro'ya düşürdüğünü belirtti. İngiltere, Almanya ve İtalya Liglerinin orta sıra takımlarının Marco'yu istediğinden dem vurdu.

Orada bir cümle var, çelişki yaratan: "Ben bu işi reklam işi yapmicam, geçen sene yaptığım gibi, eğer Türkiye'ye getirmezsem, sürpriz yapıcam. Fenerbahçe de benim sürprizlerime alışıktır yani."

Türkiye'ye gelmeyecekse oyuncu, Fenerbahçe için bunun neresi sürpriz, pek algıya açık bir söylem değil. Marco'nun gideceği takımın büyük sürpriz olacağını onayladı ayrıca. Aklıma Tuncay vakasından dolayı Middlesborough geliyor, Fenerbahçe'ye darbe vurmak mantığının sürpriz olacağını düşünürsek ama o da küme düştü.

Şöyle bir teori atabilirim; Marco Betis'e transfer olmadan bir sene önce, X Avrupa takımının Fenerbahçe'ye 4 milyon Euro'nun çok üzerinde bir teklifi olur, bunu ileten menajer Tutumlu'dur ancak Fenerbahçe kabul etmez, sezon sonunda ise Marco, bonservis ödenmeden Betis'in yolunu tutar. Eğer X Avrupa takımı Marco'yu Betis'ten 4 milyon Euro'ya transfer ederse, Fenerbahçe Yönetiminin midesine oturabilir bu durum. Bu sürpriz olur işte.

Duygu ve beynin farklı takımlara yönelebileceğinin, Marco'nun profesyonel oyuncu olduğunun ve önemli olanın şartların yerine getirilmesi gerekliliğinin altını çizdi.

Galatasaray'ın Marco'yu isteyip istemediği sorusuna temkinli yaklaştı ve yorum yapmayacağını söyledi ancak sonrasında çok samimi bir arkadaşının arada olduğunu söyleyerek, transfer görüşmesi yapıldığını bir anlamda tehid etti, ardından da Laudrup konusundan ötürü Adnan Polat'la arasının açık olduğunu söyledi.

Söyleşinin sonunda ise biraz da mesleğini düşünerek saçmalamak zorunda kaldı. Galatasaray'a oyuncu getirebilmek için Rijkaard'ın eldeki kadroyla başarılı olabileceğini sanmadığını ifade etti.

İzlemek için; http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=58141

Benim Tutumlu'nun söylediklerinden çıkardığım şu, biraz çelişkili söylemleri olsa da;

Marco, Betis'ten kesin ayrılacak, 4 milyon Euro'yu veren kendisini transfer edecek, Galatasaray Marco'yla ilgileniyor, görüşme gerçekleşmiş. Beşiktaş, Topuz'dan sonra Fink ve Ernst var iken böyle bir transfere kalkışır mı, şüpheliyim. Keza Galatasaray'da da Topal ve Linderoth var.

Tutumlu'nun Yıldırım'la arası çok açık, tehdit bile edildiğini söyledi, ki normal bir şey bu Fenerbahçe yöneticilerinin adı geçiyorsa bir olayın içinde. Fenerbahçe'ye darbe vurmak istiyor, bunu gerçekleştirebileceği adreslerin Galatasaray ve Beşiktaş olduğunu biliyor.

Adnan Polat ile ilişkileri düzelirse Tutumlu'nun, Marco Galatasaray'a transfer olabilir gibi duruyor. Benzer durum Fenerbahçe için de geçerli, eğer 4 milyon Euro vermeyi kabul ederlerse, önümüzdeki sene Fenerbahçe'de oynar Aurelio.

Ortaya attığım orta sıra X Avrupa Takımı'nı da unutmayalım, tabi onu bir tek Fenerbahçeli Yöneticiler, Tutumlu ve Aurelio biliyor olmalı teoriye göre.

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Galatasaray Tegelen'de



Galatasaray yeni sezon hazırlıklarına Hollanda'nın Tegelen şehrinde devam edecek. Kamp yapılan otel, Bilderberg Château Holtmühle. Olağanüstü güzel bir yer, yalıtım yapılmış bir ortam gibi.

Adnan Sezgin'in de Rijkaard ve Neskeens ile birlikte kampta olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Muhtemelen Haldun Üstünel, tek başına ve tam yetkili olarak uğraşıyor transfer işleriyle, Sezgin ise takımın idaresiyle meşgul.

Otele dair bilgi ve görseller için;

http://www.bilderberg.nl/hotels/holtmuehle/hotel_info_fotos/foto/18/

Bilderberg ismini duyunca zihnimde başka düşünceler beliriveriyor aslında, yaşamdan soğumanıza neden olabilecek kadar korku dolu şeyler.

Zeitgeist ve Obama Deception isimli belgesellerde, dünyayı perdenin arkasından yönetmeye çalışan, silah ve petrol ticareti yapan, siyaset, din, eğitim ve medyayı kontrol altında tutup toplumu yönlendiren -Rockefeller ailesi gibi- bir grup insan anlatılır. Bu anlatım veya komplo teorisi, tarihin de kendisi yani gerçek ve kirli yüzüdür. Bu bir grup insanın 1954'te ilk toplantılarını yaptığı yer Hotel de Bilderberg'dir. Buluşmalara Bilderberg Toplantıları, katılımcıların oluşturduğu bütünlüğe ise Bilderberg Grubu ismi verilmiştir. Bu toplantılardan biri yakın bir zamanda, 2007 yılında İstanbul'da Ritz Carlton Oteli'nde gerçekleşmiştir.

Detaylı bilgiler için;

http://en.wikipedia.org/wiki/Bilderberg_Group

http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_Bilderberg_meetings

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Yaşayan En Büyük 5 Türk Futbolcusu



Fotoğraf 2001 yılından, Bülent, Suat ve sırtına su şisesi isabet eden Hasan, korkmadan, sinmeden, futbol oynamaya çalışmak uğruna Saraçoğlu'nun çimlerine çıkıyorlar. Su fırlatmanın Kadıköy'de yeni bir akım olduğu, Mecidiyeköy'de ise daha bilinmediği dönemlerden kalma bir kare, aynı zamanda. 2006 yılında 3 - 2 kazanılan Kupa maçıyla, Ali Sami Yen'e de taşınan bir gelenek su şisesi fırlatma eylemi.

Çekilen acıların, eziyetlerin, stad hoparlöründen yenilen küfürlerin, lağım sularının, çim ve yumurtaların, sidik torbalarının, medyanın komik bulduğu cinsel karikatürlerin, Telsim Tribününden şimdinin Fenerium Tribününe akreditasyon kartlı kişilerce sahanın içinden geçerek taşınan ve kafaları yaran seramiklerin, yaralanmaların, devre aralarında ve maç sonunda biber gazı yemelerin, maçtan sonra bıçaklanmaların, coplanmaların 5 yıl boyunca yaşanmasından sonra başlayan ilk dışavurumlarından biridir o kupa maçı, sonrası biliniyor, 2007, 19 Mayıs'ında tepkiler doruk noktasına ulaşır, Ali Sami Yen Sokak'ta kıvılcımı atılan bir isyan ateşiyle.

Fotoğrafta yer almayan, 2001 yılının kadrosunda da olmayan diğer 2 Galatasaray Efsanesi ise Hakan Şükür ve Tugay'dır. Bu isimlerden konu başlığına şöyle bir geçiş yapıyorum;

Yaşayan En Büyük tanımı daha çok sportif başarı, kariyer olarak tanımlanır. Bu süreçte oyuncunun karakteri de, yetenekleri de etkendir, büyüklük tanımını karşılaması açısından.

Kişisel düşüncem;

Bülent Korkmaz
Hakan Şükür
Hasan Şaş
Tugay Kerimoğlu
Suat Kaya

şeklinde olması gerektiğidir.

Futbol bireysel değil de takım sporu olduğu için bu tür tanımlamalar yapmak daha da zorlaşıyor. Yaşayan En Büyük Futbolcu denildiğinde Pele ve Maradona arasında gidip gelinir, Yaşayan En Büyük Basketbolcu denildiğinde, tartışmasız bir uzlaşı vardır Michael Jordan isminde.

Tartışılmayan MJ üzerinden tanımlamayı biraz daha açmaya çalışalım, NBA resmi sitesindeki biyografisi şöyle başlar;

By acclamation, Michael Jordan is the greatest basketball player of all time. Although, a summary of his basketball career and influence on the game inevitably fails to do it justice, as a phenomenal athlete with a unique combination of fundamental soundness, grace, speed, power, artistry, improvisational ability and an unquenchable competitive desire, Jordan single-handedly redefined the NBA superstar.
En büyük tanımı, kariyer özeti, liderlik gibi karakter, hız, güç, estetik, atlet olma gibi oyunculuk özellikleri çerçevesinde oluşturulmuştur. Tam çeviri yapılırsa daha da sağlıklı bir tanımlama üzerinden konuşulabilir. Tabi NBA'in büyüklük tanımı doğrudur diye bir şey iddia etmiyorum, referans olarak sundum bu bilgiyi.

Bu eksende zihnime takılan ilk oyuncu Yıldıray Baştürk'tür, CL Finali oynamasından ötürü.

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Arda Hayali




Fanatik Gazetesi’nde yazarlık yapan Ayhan Yılmaz’dan Arda söylentileri üzerine güzel bir yazı;

http://fanatik.ekolay.net/Fanatik/index.aspx?aType=YazarDetay&catid=32&articleid=137183&authorid=77

Satılık UEFA Kupası da var!

Bundan tam 1 yıl, 1 ay önce yazmıştım; 7 Haziran 2008’de... Aşağı yukarı şöyleydi:

“Fenerbahçeli yöneticilerin, Adnan Polat’a “Arda’yı satmayı düşünürseniz biz talibiz” gibisinden ‘profesyonelce ve psikolojik temelli’ yaklaşımına şaşırmadım. Bir kulüp, ezeli rakibinin ‘simgesine’, ‘hatta bir anlamda geleceğine’ talip oluyorsa, daha doğrusu öyle bir görüntü veriyorsa, bu tamamen ‘karşı tarafı psikolojik yönden yıpratma hamlesidir.’ Yoksa Fenerbahçeli yöneticiler bilmiyor mu, Sarı-Kırmızılılar’ın ‘Arda’yı, simgesini, amblemini, renklerini’ kendilerine satmayacağını... Satarlarsa da o kulübün başlarına yıkılacağını!”

Bugün ikinci saldırı dalgası konuşuluyor. Tesadüf bu ya, yine herkesin duyabileceği ve manşetlere taşıyacağı kesin olan bir ortamda gerçekleşti teklif! Tam da Fenerbahçe Başkanı’nın ‘başarısızlığını kamufle etmek için’ tüm barutlarını çaresizce rastgele etrafa saçtığı, Galatasaray’ın ise yeni kaynaklar yaratmaya başladığı toparlanma döneminde! Bunun devamı da gelecektir! Yakın bir zamanda, hele ki şu Aslantepe işi çözülmeye başlıyor ya, borçlar gırtlaktan bel düzeyine inme eğiliminde ya, Aziz Başkan son atımlık barutunu aynı hedefe doğru bir kez daha kullanacaktır. Bu kez de, ‘Parası neyse pazartesi günü hesabınıza yatıralım, şu UEFA ve Süper kupalarınızı bize satın’ diyecektir!

Aslında hiç fena olmaz... İyi bir pazarlık sonrasında Kadıköy’deki stat, Fenerbahçe Burnu’nu tamamen Galatasaray’a terk etme ve Sarı-Lacivert renklerden vazgeçme karşılığında Arda satılsın! Belki böylece birileri ezeli rekabetin ne anlama geldiğinin, ezeli rakibine nasıl saygı gösterilmesi gerektiğinin ayırdına varır!

Birinci mesajım Galatasaray’a, ‘ekonomik özgürlük olmadan, hiçbir özgürlük olmaz! Şu borçları bir an önce çevrilebilir düzeye getirin.’

İkinci mesajım Fenerbahçe’yi yönetenlere, ‘Bazı değerler para ile satın alınamaz, Galatasaraylılık gibi... Ve o Avrupa kupalarının da her yıl yenisi piyasaya sunuluyor, ama maalesef o da parayla satılmıyor! Satılanı var aslında, Galatasaray Store’larda maketleri, büyüğü 85, küçüğü sadece 20 TL. Tabii kaldıysa, talep çok da!
27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Çukurova



Memleketim diye söylemiyorum, Çukurova hakikaten apayrı bir coğrafya.

Topluma değer olarak kattığı insanlara bakıyorsun; Yılmaz Güney, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Şener Şen gibi çok büyük sanatçılar çıkarmış. Bunun yanında Dadaloğlu ve Karacaoğlan'ın da bu coğrafyada yaşadığı rivayet edilir.

Adana'da doğan, büyüyen, yetişen insanlar konusu öyle bir noktaya ilerlemiş ki, araştırma yapılması, bilimsel makaleler yazılması ihtiyacı hissedilmiş, bir örnek vermem gerekirse;

http://turkoloji.cu.edu.tr/CUKUROVA/makaleler/35.php

Çukurova, Galatasaray'a da en güzel çocuklarını vermiş, Galatasaray'ın Tarihi şekillendirmesine yardımcı olmuştur, Hasan Şaş ile Fatih Terim ile.

Gelelim bir internet sitesinin anket sonuçlarından oluşturduğu Taraftar Haritası'na;

Eğer bu veriler doğruysa, 1 milyon katılım çok ciddi bir düzey, araştırma açısından, harita incelendiğinde Galatasaray'ın önde olduğu yerler ve dağılım görünümü AKP'nin seçimlerdeki haline çok benziyor, ironi olmalı!

İstanbul: %36 FB %34 GS %21 BJK
Ankara: %34 FB %33 GS %22 BJK
İzmir: %37 GS %32 FB %18 BJK
Bursa: %34 GS %28 FB %20 BJK
Adana: %39 GS %24 FB %20 BJK
Büyük şehirler içerisinde Galatasaray'a ilgi duyanların en yüksek ve aynı zamanda Fenerbahçe'ye ilgi duyanların en düşük seviyede olduğu yer Adana, memleketim, toprağım Çukurova.

Kazanılan şampiyonluklardan sonra, sokak ve caddelerin doluluk oranlarından az çok anlaşılıyordu aslında böyle bir durumun olduğu ama bu sadece bir gözlemdi. Bir araştırmada da benzer bir sonuç çıkması mutluluk verici.

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Florya, Gururla Sunar



Türk Futbolu'na 3 olağanüstü futbolcu daha takdim etmeye çok az kaldı. Fotoğrafta görüldüğü gibi soldan sağa şekliyle, Serdar Eylik, Emre Çolak ve Cem Sultan'dan bahsediyorum elbette.

Cem Sultan ve Emre Çolak hakkında çok şey söylendi bu zamana kadar. Bu anlamda biraz da hakkı yenen Serdar ile ilgili yazacağım.

Serdar Eylik'i izlediğimde zihnimde Hasan Şaş beliriyor birden. Futbol tarzı çok benziyor. Topla fazla oynaması ama zor kaybetmesi, ilerleyişi, oyunun her bölgesinde hücuma katılması gibi özellikleri var. Hasan Şaş kadar olabilirse Galatasaray'a çok fayda sağlar.

Cem Sultan, Emre Çolak ile birlikte en çok gelecek vaad eden 3 oyuncudan biri kanımca. Diğer 2 oyuncunun ismi daha çok ön plana çıksa da, Serdar'ın, özelliklerini biraz da oyun disipliniyle birleştirirse, Emre ve Cem'den daha iyi bir konuma gelebileceğini düşünüyorum. Orta Sahanın ortasında ve kanatlarda oynayabilmesi, evrilebilmesi açısından çok önemli.

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Nihat'ın Geri Dönüşü



Bilgiler yanlış olabilir, Wikipedia'dan alıyorum, tahminime göre yaklaşık olarak doğru veriler, bize de yorumlama açısından bir pencere oluşturabilirler.

Nihat Kahveci'nin kariyeri;

1997 - 2002 arası Beşiktaş 122 maç 30 gol
2002 - 2006 arası Real Sociedad 145 maç 59 gol
2006 - 2009 arası Villareal 62 maç 24 gol

Dikkat çekici olan birkaç detay var, Nihat'ın herhangi bir takımda Şampiyonluğu yok. Sakat geçirdiği sezonlar bulunuyor ve son sezon gol atamamış. Performansı ciddi bir düşüş içerisinde.

Nihat, çok yetenekli, Türk futbolcusunda pek de görülmeyen farklı özelliklere sahip. Yapısına çok uygun 2 takımda oynadı ve tartışmasız Avrupa'da oynamış ve oynayanlar arasında en başarılı olan Türk oyuncusu.

2 farklı tablo var karşımızda.

Bunun yanında, Türkiye Ligi'nin Nihat'ın özelliklerine uymayan yapısını, Beşiktaş'ın ihtiyacı olup olmadığını ve transfer bedelini de dikkate almak gerekir Nihat transferine göz atarken.

4.5 Milyon Euro'dan bahsediliyor, normal kanımca. 7 yıllık İspanya macerasında 83 gol atmış bir oyuncudan bahsediliyor, Türk olmasa, 14 milyon Euro'ya başkalarının alabileceği birisinden.

Beşiktaş'ın psikolojik olarak böyle bir transfere çok ihtiyacı vardı. Topuz, sonra Gökhan, ardından Nihat'ın hayır dediği haberleri de yayılınca, zor duruma düştüler. Toparlanma süreci olarak görülebilir. Kadro yapısı olarak ihtiyacı var mıydı, kanımca hayır. Nihat, hem Milli Takımda hem de İspanyol takımlarında forvet oynamaya alıştı, BJK dönemindeki gibi kanatta oynamıyor, ki bu onun verimini çok düşürüyor. 4 - 3 - 3 formasyonunda en uçta oynaması gerekir ama o bölgede Nobre ve Bobo da mevcut, kanatlarda ise Holosko, Tello, Yusuf, Delgado alternatifleri var. Belki de farklı formasyonlar denenebilir Nihat'ı yerleştirmek için, muhtemelen 2'li forvet uygulamaları içeren.

Bir de not düşelim, Villareal resmi sitesi daha transferi açıklamadı.

27 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

26 Haziran 2009

2009 NBA Draft



1 Blake Griffin - PF - LA Clippers
2 Hasheem Thabeet - C - Memphis
3 James Harden - SG - Oklahoma City
4 Tyreke Evans - SG - Sacramento
5 Ricky Rubio - PG - Minnesota

Tahminlere yakın seçimler oldu. 1 ve 2 konusunda süpriz yok, 3 için Harden ve Rubio düşünülüyordu, Harden'i tercih etti Oklahoma. 4. tercih hakkına sahip olan Sacramento'nun Evans seçimi konusunda şüpheler var haliyle, üçten seçilemeyen Rubio'nun 4. sıradan drafta girmesi bekleniyordu.

Ricky Rubio'nun Rudy Fernandez'den daha büyük bir patlama yapması bekleniyor. Seçildiği sıra da buna işaret ediyor. Rudy ancak 24. sıradan seçilebilmişti. Herhangi bir transfer sorunu olmaz ise Badalona ile Sacramento arasında, seneye onu NBA'de izlemek büyük bir keyif olacaktır.

26 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Kaka, Ronaldo ve Son Olarak Albiol, Az Kaldı?



Söylentilerin doğru olmasına çok da kalmadı. Kaka ve Ronaldo'dan sonra Raul Albiol de Real Madrid'e transfer oldu. 15 milyon Euro civarında bir transfer bedelinden bahsediliyor;

http://uk.eurosport.yahoo.com/250620...al-madrid.html

93 + 65 + 15 = 173 Milyon Euro yaklaşık olarak.

Geriye kalanlar Ribery, Xabi, David Silva ve Villa. Kanımca en az ikisi transfer olacaktır Madrid'e.

Makina gibi bir düzen tuttururlarsa bu transferlerden sonra, çok doğru rotasyon yapmaları gerekecek. Uzun süre yedek bekleyebilecek oyuncular;

Huntelaar, Van Nistelrooy, Higuain, Saviola, Raul, Robben, Van Der Vaart, Sneijder, Guti, Lass, Gago, Diarra, Drenthe, Metzelder, Heinze.

Daha saymadığım isimler de var. Bu oyuncuların yarısı muhtemelen çok az süre alacak, bir kısmı rotasyona dahil olacak, kalanlar da 18'e dahi giremeyecektir. Belki transferlerine izin verme stratejisi de izleyebilirler, oyuncular muhtemelen paralarını almanın rahatlığı dışında, oynayamamak gibi bir tedirginlik yaşıyorlar.

Bizim yöneticilerin Real Madrid'in durumunu iyi takip, uygun bedellerle çok iyi oyuncular transfer etme şansını kaçırmaması gerekir, eğer böyle bir strateji izlerse Madrid.

Şöyle bir kadro dolaşıyor net ortamında, Aceto'dan alıntılıyorum;

Kalede Casillas, defans dörtlüsü Sergio Ramos, Pepe, Albiol, Marcelo, önlerinde Xabi Alonso, sağda Ribery, solda David Silva, forvette Cristiano Ronaldo, David Villa arkalarında Kaka.

Bu kadronun başarılı olma şansı yok, Perez aynı hatayı ilk versiyonda da yaptı, Makelele'yi göndererek, çok büyük eleştiriler aldı, dinlemedi. Kendinizi CM'de zannedip, hücum özellikleri en iyi oyuncuları sahaya bir şekilde yerleştirmek, başarının anahtarı değil. Birbirinin eksiklerini kapatan, uyumlu, yeterli fizik gücü ve yeteneği olan oyunculardan kurulu, belli bir sistemi oynayabilen, takım olabilenler başarılı oluyor.
26 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Kazım Koyuncu Yaşıyor!



Al şalım yeşil şalım da
Dünyayı dolaşalım
Sen yağmur ol ben bulut
Maçka’da buluşalım

...

Yaz geldi bahar geldi da açti yeşil yapraklar
Ben sana doyamadum doysun kara topraklar


Dört yıl geçti Şair Ceketli Çocuğun aramızdan ayrılışından. Özledik be!

26 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

24 Haziran 2009

Yabancı Sayısı, 6 + 2 = 8 ???



TFF'nin tanıdığı hak 6 + 2 yabancı oyuncu şeklinde.

Lugano - Sözleşme Bitiş Tarihi 31 Mayıs 2009
Edu
Roberto Carlos
Josico
Maldonado - Sözleşme Bitiş Tarihi 31 Mayıs 2009
Deivid
Alex
Guiza
Kezman

Bilica da transfer edildi. Şu an 8 yabancı kontenjanları dolu durumda. 2 oyuncunun ise sözleşmesi bitmiş ve yeniden anlaşma şansları yok kontenjan sebebiyle. Kezman'ın kiralık durumu devam ederse, 1 oyuncu daha transfer etme hakları oluyor sanırım. Josico gönderilirse, kontenjan 2'ye yükseliyor. Mehmet Topuz ve Özer hamlesi biraz da zorunluluktan gerçekleşmiş gözüküyor, bilinçli atılan adımlar değil. Üstelik bu oyuncular benzer bölgelerde oynuyorlar, birinin yedek kalma olasılığı çok yüksek.

Daum'un 4 - 3 - 1 - 2 formasyonuyla oyuncuları kullanması, Deivid, Özer, Kazım, Boral gibi oyuncuların kulübeye hapsolması anlamına gelir, Alex, Semih ve Guiza tercih edilir. 4 - 2 - 3 - 1 formasyonu da Semih'i ilk 11'in dışına atar.

Deivid, Alex, Guiza, Semih, Topuz ve Özer'in aynı anda sahada olma şansı yok, muhtemelen bu oyunculardan ancak dördü sahada olur, bir veya iki yabancı takviyesi de düşünülünce. Muhtemelen Selçuk yerine yabancı bir orta saha alınacaktır. Emre'nin yeri garanti gibi.

Sercan'ı da transfer ederek rotasyona katmaya çalışmak kadar anlamsız bir hamle olamaz şu görüntüde. Semih ve Guiza'nın yan yana oynaması Deivid'e sıkıntı yaratırken, bir de Sercan'ı çürütmeye çalışmak, Türk Futbolu'na zarar vermekten öteye gitmez.

Yazık Amatör Şube harcaması olarak gösterilen bu kara paralara, yazık bu oyunculara, silinip gidecekler kısa bir zaman sonra.

Federasyon, Fenerbahçe'nin yasal olmayan yolla, eldeki yabancı oyuncuları göndermeden yenilerine resmi imzalar attırıp 8 yabancı kontenjanını hiçe sayması olasılığına dikkat etmelidir.

24 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

23 Haziran 2009

Transfer Saatleri



Linderoth - 14 Haziran 2007 saat 19 suları

Lincoln - 21 Haziran 2007 saat 21 suları

Nonda - 31 Ağustos 2007 saat 1 suları

Kewell - 3 Temmuz 2008 saat 21 suları

Meira - 22 Temmuz 2008 saat 22 suları

De Sanctis - 31 Temmuz 2008 saat 16 suları

Baros - 26 Ağustos 2008 saat 2 suları

90'lı yıllarda gece yarısından sonra Spor Bültenleri olur, telefon bağlantıları yapılır, yeni transferler heyecan içinde beklenirdi.

Artık sabahlara kadar beklemenin bir anlamı yok, transferlerin geliş saatleri belli, üstelik bu oyuncuların transfer haberleri 2 - 3 saat öncesinden net ortamına düşüyor, bazı durumlarda günler öncesinden de açıklanıyor. Resmi olarak duyuru saatleri de genelde 16 - 22 arası.

23 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

22 Haziran 2009

Doğru Alternatif Düşünce, Gökhan Zan



Euro 2008 Yarı Finali, Almanya maçı kadrosu:

Rüştü, Sabri - Gökhan - Topal - Balta, Colin - Hamit - Aurelio - Ayhan - Boral, Semih

Euro 2008 Çeyrek Finali, Hırvatistan maçı kadrosu:

Rüştü, Sabri - Gökhan - Aşık - Balta, Colin - Hamit - Topal - Arda, Tuncay - Nihat

Euro 2008 Gruplar, Çek Cumhuriyeti maçı kadrosu:

Volkan, Hamit - Servet - Güngör - Balta, Tuncay - Aurelio - Topal - Arda, Nihat - Semih

Euro 2008 Gruplar, İsviçre maçı kadrosu:

Volkan, Hamit - Servet - Aşık - Balta, Gökdeniz - Aurelio - Tümer - Arda, Tuncay - Nihat

Hafızalardan uzun yıllar çıkmayacak, her biri kendi içinde başka hikayeler barındıran, heyecanın en uç noktalarında gezilen, çok özel bir süreçti Euro 2008.

Ortada bir Yarı Final başarısı var, en güzel oyunun sergilendiği maç da Almanya ama futbol, 22 kişinin topun peşinde koşturduğu ve sonunda Almanlar'ın kazandığı bir spor işte. Gittikçe daha iyi oynayan, özellikle oyundan düşmeyen, yüksek fiziksel mücadeleye ve bireysel beceriye dayandırılmış, sürekli geri düşse de kaybetmemeye konsantrasyon sağlamış bir takımdı Türkiye.

Terim'in tercihleri üzerinden değerlendireceğim Gökhan Zan transferini. 45 defa uluslararası seviyede maça çıkmış bir oyuncunun özellik ve yeteneklerinden şüphe edilmemeli ama bunun yanında geçmiş performansları da incelenmelidir.

Kaleci seçimine bakalım, Volkan yoksa Rüştü. Sağ bek tercihi Hamit yoksa Sabri. Savunmanın merkezinde Servet yoksa Gökhan. Orta Sahanın ortasında Aurelio yoksa Topal.

Galatasaray'ın savunmasının merkezinde kimler vardı geçtiğimiz sezon, Meira, Servet, Güngör ve Aşık. Galatasaray Spor Kulübü'nü yönetenler, Servet'in de isteğiyle, bir transfer anlaşmasına varmışlar Marsilya ile. 7 - 10 milyon Euro arasında bir transfer bedeli isteniyor. Sezon içerisinde buna yakın bedellerle Meira da transfer olmuş. Kadroda 2 merkez savunmacı kalmış, bir de genç oyuncu Semih.

Servet'in transferi belirsizliğini korusa da, gitmesi durumunda Türk oyuncular içerisinde alternatif olabilecek tek oyuncu da Gökhan, Servet'e yakın fiziksel özellikleri ve geçmiş performansları sebebiyle. Terim de bu eksende değerlendirmiş durumu Euro 2008'de, daha öncesinde yan yana da oynatmış iki oyuncuyu.

Galatasaray Spor Kulübü'nü yönetenler, alternatif olma durumunu çözümlemiş olmalılar ki, böyle bir transfere yöneldiler, üstelik bu durum pek çok futbolseverin zihnine dahi gelmemişken. Gökhan'ın sözleşmesi 1 Haziran'da sona ermişti, bundan yararlanarak transfer bedeli de ödenmedi.

Bu bir transfer başarısıdır, emeği geçenleri kutlamak gerekir. Gökhan başarılı olur ya da olmaz, önemli olan bu türden -Servet, Gökhan alternatif olma durumu- düşüncelere sahip bir vizyon taşıyabilmektir, Rijkaard hamlesinde olduğu gibi.

Şu an savunmanın merkezinde Servet, Gökhan, Aşık, Güngör gibi 4 Milli Takım seviyesinde stoper ve bir de genç ve gelecek vaad eden Semih var. Bunun yanında Balta, Topal ve Uğur da bu bölgede oynayabiliyor, alternatif sayısı 7, belirtelim. Servet gitmese dahi bir yabancı stoper alınacaktır Meira düzeyinde. Servet giderse, Gökhan tandemin ana oyuncusu olur, yanına da bir yabancı oyuncu transfer edilir.

Hayırlı ve uğurlu olsun.

Galatasaray'ın havası, Florya'nın taşı, toprağı, suyu başkadır, bu da unutulmamalı.

22 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

21 Haziran 2009

Seimone, WNBA Sezonunu Kapattı!



Seimone Augustus, 17 Haziran Çarşamba gecesi Phoenix'le oynanan maçın 2. Çeyreği'nde sakatlanarak oyunu terk etmek zorunda kaldı. Yapılan açıklamada, ön çapraz bağlarının koptuğu ve ameliyat olacağı, WNBA sezonunun geri kalanını dinlenerek geçireceği belirtildi;

http://www.wnba.com/lynx/news/Seimone_Augustus_Injury_Update-090619.html

Bu durum Galatasaray kariyerini nasıl etkileyecek, bekleyip göreceğiz.

Geçmiş olsun demekten başka elden birşey gelmiyor, sakatlıklar çok can yaktı bu sene, Işıl'ı da özlemle bekliyor, sahalara döneceği günü iple çekiyorum.

21 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Rakocevic Efes Pilsen'de



Efes Pilsen kaybedilen iki 4 - 0'lı seri sonrası, 4 maç üst üste Fenerbahçe'yi yenerek ve şampiyon olarak kendine gelmiş gözüküyor. Köklü bir basketbol kültürüne sahip olduğu zaten biliniyor.

Şampiyonluk sonrası yaşanan olaylardan çok etkilenmeden, biraz da Türkiye'de yaşadıklarının bilincinde bir korku haliyle, vurucu hamleler yapmaya erken başladılar.

Avrupa Ligi Sayı Kralı Igor Rakocevic, Tau'dan Efes'e transfer oldu. Fenerbahçe Ülker'in kısa ömürlü ve müessese destekli yarattığı devrin kapanacağı mesajını veriyor Efes Pilsen, bu transfer ile, bu derecede bir algı yaratabilecek kadar önemli bir oyuncu Rakocevic.

http://www.efesbasket.org/guncel/detail.aspx?SectionID=iEoeRr%2bnHqzp7mNkChjxqA%3d%3d&ContentID=pLoKZrmOuR6KYqh4olGZSw%3d%3d

Fenerbahçe Ülker'in, bu seneki olaylardan ders alması şart, gelecek sezon 4 -0 süpürürse Efes, sinirleri daha da gerilecektir, şimdiden uyaralım.

21 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

19 Haziran 2009

Nadal, Wimbledon'da Yok!



Fiziksel güce dayanan oyunu sebebiyle, tarihin hiçbir döneminde Federer gibi bir dominasyon sağlayamayacağını tekrarlayıp durmuştum önceki Nadal yazımlarımda. Çok erken başladı sakatlanmaya.

Nadal, Hewitt'le oynadığı gösteri maçında kendini test ettikten sonra, % 100 olmadığını gözlemleyip, amcası Toni'yle birlikte, Wimbledon'a katılmama kararı aldığını açıkladı;

http://www.wimbledon.org/en_GB/news/articles/2009-06-19/200906191245395523523.html

Geçmiş olsun Nadal'a ve Nadal severlere.

Yine Federer Zamanı, 15 için!

19 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

K. Tolga Demirtaş & Maç Analizi & ProZone



Resmi Sitede, Sağlık Kurulu Başlığı altında Maç Analizi diye bir bölüm var, K. Tolga Demirtaş'ın bu görevi yürüttüğü görülüyor. Ne kadar sıklıkla güncelleniyor site bilmiyorum ama Roca yok misal, Neeskens ve Rijkaard olmasına rağmen.

http://www.Galatasaray.org/idariteknikkadro/

Tekrar konuya döneyim. Aklıma takılan başka hususlar da var.

Acaba bu görev biriminin Sağlık Kurulu başlığı altında olmasının özel bir sebebi var mı?

Eğer yoksa tahmin edildiği üzere rakip takımları ve bizim maçları izleyen birisi olmalı Tolga Demirtaş. Kendisi hakkında ne tür bilgilere ulaşılabilir, başarılı mıdır işinde, Avrupa ve Dünya Futbolu'nu yakından takip eder mi, haftada kaç maç izler, kaç maçı kayıt altına alıp tekrar izler, ne tür çalışma yöntemleri kullanır, maç raporlarına ulaşabilmek olası mıdır, akademik bir geçmişe sahip midir, Futbolda başarılı olmuş kulüp ve modelleri saha içi olarak incelemiş midir, bu konuda bilgileri ne kadar günceldir gibi pek çok soru geliyor zihnime.

Ayrıca ProZone Sports firmasına ait bir maç analiz programı var, dünyada pek çok takım bu programları kullanıyor, acaba Florya'da ProZone sistemi var mı, varsa verim alınıyor mu, yoksa neden kullanılmıyor, zihnimi kurcalayan bu sorulara Galatasaray Spor Kulübü'nün cevaplar bulması gerekiyor, istikrarlı bir başarı sağlayabilmek adına bir başlangıç oluşturabilmesi için.

Firmanın resmi sitesine göz atılırsa ne kadar detay içeren, profesyonel bir program olduğu, Real Madrid, Chelsea düzeyinde kullanıldığı görülebilir;

http://www.prozonesports.com/index.htm

Teknik Ekibin 5 kaleminden biri olan bu husus, kanımca en az diğerleri kadar önemlidir. Diğer kalemler, kaleci çalıştırıcısı, Sağlık Ekibi, Fitness çalıştırıcısı, tesisler ve organizasyondan sorumlu bir yönetici şeklinde açıklanabilir.

Rijkaard, Neeskens, Roca ile farklı bir yola girildi madem, konuşulmayan konu kalmasın, herşey çok daha profesyonel olsun inancındayım.

19 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Katalanlar Basketbolda da Şampiyon!



İspanya Basketbol Ligi ACB'de, Final Serisi'nde, rakipleri Tau Ceramica'yı 3 - 1 yenerek başardılar bunu. Normal sezonu Tau lider, Barça 2. kapatmıştı ve favori Tau idi.

Önce ilk maçı rakip sahada 80 - 82 kazandı Katalanlar ve ev sahibi avantajını elde ettiler. 2. maçı 75 - 67 kaybettiler. Seri, evlerine, Palau Blaugrana'ya 1 - 1 ile taşınıyordu. Barcelona B takımının maçlarını oynadığı Mini Estadi ile Camp Nou arasında yer alır Palau Blaugrana Salonu.

Xavier Pascual'ın oyuncuları, şampiyonluk için kararlı olduklarını 3. maçta gösteriyorlar ve maçı 85 - 67 kazanıyorlardı.



5. maça bırakmadan, işi bitirmeleri gerekiyordu 4. maçta, öyle de oldu. 2 yıldır Final serilerini kaybetmenin verdiği psikolojik sıkıntıyı yaşamadan, son maçı 90 - 77 kazanan Regal FC Barcelona, 2008 - 2009 sezonunda ACB Şampiyonu oldu. 12. ACB Şampiyonluğu, toplamda ise 15 oldu. ACB 1983 yılında başladı ve bu dönemde Barça 12, Madrid 8 şampiyonluk kazandı.

MVP elbette Juan Carlos Navarro seçildi. Puyol'un basketbol hali Juan, 2003 - 2004'te kazanılan şampiyonluk kadrosundan geriye tek kalan adamdı, bayrak olan türden.

Genç Teknik Adam, Xavier Pascual'in Barça'sı daha önce asistanlık yaptığı Dusko Ivanovic'in Tau Ceramica'sını da devirmiş oldu, bu ilginç detayı da not düşelim, Guardiola örneğini hatırlayıp. Pascual'ın oyuncu tercihleri ve rotasyonları özellikle Euro League'de çok eleştiri alsa da, bu başarı, özgüvenini artıracak ve daha doğru kararlar almasını sağlayacaktır önümüzdeki dönemlerde. Ersan da bu tercihlerin başında geliyor, son maçı da sayı atmadan tamamladı.

2009 Katalanların yılı demiştim, kesinlikle öyle!

Futbolda FCB, 3 kupayı da müzesine götürdü, 105 gol attı ligde ve Real'i, Madrid'te 6 - 2 mağlup etti.

Basketbolda da Lig Şampiyonu oldular. Euro League'de Final Four'a kaldılar, 3. bitirdiler.

NBA Şampiyonu LA Lakers'ın oyuncusu Pau Gasol, eski bir Barçalı.

MotoGP'de, sıkı bir Barça'lı olan ve kaskında FCB logosu taşıyan Jorge Lorenzo, 106 puan alıp ilk sırayı paylaşıyor, Fiat Yamaha'dan takım arkadaşı Rossi ve Ducati'den Stoner ile.



19 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

18 Haziran 2009

Yazıklar Olsun!



Efes ulan, Bira ulan, Pilsen ulan!

Basketbol Tarihi'nin en kara günlerinden biriydi demiştim 5. maç için.

Dün, en kirli, en siyah günüydü basketbolun, belki de Türk Spor Tarihi'nin.

Bir takım, 4 maç üst üste, 3'ünü de rakip sahada kazanarak Şampiyon oluyor ama sevinemiyor, izin vermiyorlar buna, neden, çünkü onlar Fenerbahçeliler, yenilgi nedir bilmezler.

E hani adı konamazdı, ne şampiyonluk, ne de kupa büyüklüğü idi, ne oldu sonradan çıkma mottoya?

Bu kadar değersizse bu şampiyonluk, neden bu yapılanlar, bir izahı var mı? Hakları mı yenmiş, kuyruklu yalan, 4 - 0 geçerken serileri hak arayan yoktu değil mi?

Efes Pilsenli basketbol oyuncularının, maç bittiği an sevinmelerine izin verilmedi, taraftar sahaya girdi, oyunculara saldırdı, tekme tokat kavga edildi, Ergin Ataman yerlerde sürünüyordu. Sahaya maddeler atıldı, ne olduğu belirsiz. Oyuncular ve Teknik Ekip, soyunma odasına kaçtı, yeterli oldu mu, hayır.

Oraya da girdiler, saldırmaya devam ettiler. Ergin Ataman koridorda röportaj verirken "Umrumda değil Şampiyonluk, çocuklarıma bir şey olmasın" diyordu. Böyle mi şampiyon olabiliyorsunuz siz, böyle korkutarak mı yenebiliyorsunuz rakiplerinizi, 9 yıldır Galatasaray'ı Kadıköy'de böyle mi sindirdiniz? Biz biliyoruz da, bari Türkiye'ye, masum Fenerbahçelilere ifşa etmeyin kendinizi.

SkyTürk kameralarına soyunma odasına girenleri gösteriyordu Ataman, çeksenize diyordu, kamera dönmüyordu nedense. Tiyatro dedik ya Aziz Yıldırım kurmuş bir düzen, herkes kukla. Şu maçta Mirsad oynadı, Tanjevic kenarda, taraftar tribündeydi ya, ne desek boş bu Federasyon'a.

Polis, taraftarın sahayı işgal etmesine engel olmuyor. Kadıköy'de, Sami Yen'de Galatasaray taraftarına sıkılan biber gazları, vurulan coplar yok nedense! 2 defa boşaltılmıştı Abdi İpekçi, benim de bulunduğum Galatasaray - Fenerbahçe maçlarında. Yapamadılar, emir almışlardı, müdahale etmediler. Vali, Fenerbahçe Kongre Üyesiydi, Cihan Kamer, Topbaş yöneticisiydi, Turgay Federasyon Başkanı'ydı çünkü.

Sahada yaklaşık yarım saat Fenerbahçe taraftarı fink atıyor, Ali Koç denilen zat da, yatıştırmaya çalışıyor güya. Olayların bu noktaya gelmesinin sebeplerinden biri kendisi. Organizasyonun arkasında O var. Taraftar gruplarıyla konuşulmuş, neler yapılması gerektiği söylenmiş, ondan sonra pabucuma anlatsın yatıştırma masalını. Sen, demeçler ver 3 gün, tehdit et federasyonu, tahrik et taraftarını, ondan sonra böyle davran.

Hadi ordan derler adama!

Yine kanına dokundu mu Şampiyonluk?

Bir takımın, Şampiyonluğu kazanmış bir takımın sevinmesini engellediler, saldırdılar, küfrettiler, hakaret ettiler, çocuklara, kadınlara vurdular.

Fenerbahçe, Aziz Yıldırım'ın diktatörlüğündeki Cumhuriyet, kişisel tarihine bunu da yazdı. Hiç çıkmayacak, unutulmayacak, kapkara bir leke sürdü.

Tarih şunu yazacak, Galatasaray UEFA Kupası'nı aldıktan sonra, Fenerbahçe evrim geçirdi, bünyesinde olan zehri döktü ortaya, korkuyu saldı, Spor Tarihi'nin en nefret edilen kulübü oldu şu son 10 yılda ve bu nefreti en başarılı olduğu için değil, adalet duygusu olmadığından, hak etmese de kazanmak istemesinden, en çok zihniyetiyle yıkanmış beyinleri kaybetmeyi hazmedemediğinden, kirli olduğundan, korkutarak kazanabildiğine inandığından yarattı. Yıllarca değişmeyecek bu nefret algısı, Aziz Yıldırım ayrılsa da 3 yıl sonra.

Yazıklar olsun size de, zihniyetinize de!

Ne denir ki bu saatten sonra, boynunun borcudur Galatasaray'ın, bu kokuşmuş, sahte, faşist düzenin karşısında dimdik durmak, korku imparatorluğunun her kumdan kalesini tek tek yıkmak.

Adalet yerini buldu, Efes Şampiyon oldu, eşkiya dünyaya hükümdar olamadı, olamayacak da!

18 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

15 Haziran 2009

Eto'o & Transfer Olasılıkları




Konuşulan isimler David Villa, Forlan, Zlatan ve Ribery, kim nasıl etki yapar kısaca göz atalım;

David Villa'nın FCB'de Eto'o kadar etkili olabileceğini sanmıyorum. Barça'nın 4 - 3 - 3 modeline en uygun hücum oyuncuları, öndeki 3'lünün her yerinde oynayabilecek özelliklere sahip olanlar. Henry, çok güzel bir örnek bu konuda.

Villa tam bir santrafor, ceza sahası golcüsü, hareketli, çabuk, son vuruşları beceri dolu bir oyuncu. Aslında Eto'o da kanat bölgelerinde oynayamıyor yüksek verimle ama bazı maçlarda, Messi'yi oyuna dahil olması amacıyla öndeki 3'lünün ortasına alıyordu Pep. Villa risk olur, daha önce Henry gibi kanatlara açılarak hücuma derinlik kazandıran bir oyuncu olmadığı için. Eto'o seviyesine çıksa da, bir Henry etkisi yapamayacaktır.

Bir de Villa, Mourinho'nun Dünya Futbolu'na girişine kadar çok sık kullanılan eski bir hücum modelinin ürünü bir oyuncu. Çift Forvet diye tanımlanan hücum hattının 2. yani tamamlayıcı oyuncusu. Bir kısa bir uzun, bir hızlı bir ağır, bir dağıtıcı bir bitirici gibi de söylendiği çok olmuştur bu modelin. İspanya Milli Takımı'nda Torres'in yanında oynar Villa. Mourinho devrimi ile artık tamamen Drogba türü tek forvet oyuncularına kanat destekli bir hücum anlayışı oluşturdu takımlar ve bu pek çok takıma orta sahada üstünlük kurma şansı tanıdı, 2 bek, 3 orta saha, 2 hücum oyuncusuyla yani 7 kişiyle iki ceza sahası arası kontrol edilebiliyor. 4 - 4 - 2'de ise bu kontrol 6 kişiyle sağlanıyor ve oyuncu başına düşen alan artıyor.

Drogba, Torres, Eto'o, Zlatan gibi hem teknik hem de fizik gücü yeterli oyuncular tek forvet modelini başarıyla uygularken, Owen, Saviola gibi hıza ve beceriye dayalı, fizik mücadeleden kaçması gereken oyuncular silinip gittiler. Villa bu 2 modelin arasında kalsa da, fiziksel özellikleri gereği 2. gruba daha yakın.

Forlan Barça için daha uygun, öndeki 3'lünün her bölgesinde oynayabilen, orta saha özellikleri Villa'ya göre çok daha iyi olan bir oyuncu. Ribery de bu kategoriye girer, Eto'o'nun bölgesinde oynamak dışında. Forlan'dan daha yetenekli olduğu da kesin.

Zlatan ise 1. gruba dahil, belirttiğim üzere. Barça'ya en uygun isim, özellikleri çerçevesinde O. C Ronaldo gibi sevimsiz olması da dikkate alınmalı, değer kaybı yaşayabilir Barça. Egosunu da törpülemesi gerekir Camp Nou'da başarılı olabilmesi için.

Sanırım Forlan ve Villa, yaklaşık 40 milyon Euro. Zlatan'a istenen para da bu. Ribery daha pahalı olabilir. Barcelona'nın vereceği en yüksek transfer bedelleri bu civarda olur zaten asla 60 milyon Euro'ya falan çıkacağını sanmam.

Barça, zaman zaman, oyunun sıkıştığı anlarda Çift Forvet'e evrilebilmek için, öndeki 3'lünün kanat oyuncularından birini hücum özellikli -santrafordan devşirme- diğerini de orta saha özellikli oyunculardan seçiyor. Bu da dikkate alınması gereken bir husus, tercihler açısından.

Zlatan nasıl bir karakterdir, takımın havasını bozar mı, Eto'o ile takas olmadan gelebilir mi, sahadaki kadar sevimsiz bir adam mıdır, bu sorulara olumlu cevaplar bulursa Barça, Zlatan en uygunu olabilir. Geriye kalanlardan ise Forlan, kanımca çok başarılı olur Barça'da Villa'ya göre. Ayrıca Laporta Ribery'e talip olmayacaklarını söylemişti bir ara.

Eto'o kalmalı, kim gelirse gelsin.

15 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Hazımsızlar!



Türk Basketbol Tarihi'nin en kara günlerinden biriydi dün.

TBL Final Serisi 5. maçından bahsediyorum, öncesinde, Abdi İpekçi'de yaşanan rezaletlerin, verilmeyen cezaların bilindiğini varsayarak.

Fenerbahçe'nin anlayışıdır, sporu algı biçimidir dün gece oynanan maç.

Yöneticisinden basketbol oyuncusuna, teknik heyetinden taraftarına kadar içine düştükleri dehlizin resmidir yaşananlar.

En pahalı, e haliyle en kalite oyuncular, en çok para, tesis, stad bizde, Federasyonlar bizde, nasıl olur da biz yeniliriz algısı yaratıyor yalanlarla kandırılmış bünyelerinde.

En çok formayı biz sattık, Fenerium, Fenercell, Ülker ortaklıkları var, Başbakan bizden, Cihan Kamer'i aldık yönetime, Topbaş'ın oğlunu da, 3 yılda 3 defa şampiyon da olacağız, söz veriyorum diyebilenlerin yarattığı bir algıdır bu.

Sezonun bütün başarısızlığını bir Mehmet Topuz transferiyle halının altına süpürenlerin, Fenerbahçe bir Cumhuriyettir -demokrasinin olmadığı- diyenlerin, adı konamaz büyüklüklere inandırılanların oluşturduğu bir yanılsamadır bu.

Fenerbahçe yenilemez, yenilmemeli algısını oluşturduysan, her yenilgiye bahane bulur, başını bir kere de eğip salondan, sahadan ayrılamazsın, bünye kabul etmez çünkü kaybetmeyi, zehirlenmiştir.

Oyun 68 - 68, faul var veya yok, kanımca var da, top kenardan oyuna dahil olduğu için sportmenlik dışı faul çalınır ve olaylar gelişir.

Rasim Başak, kameralara ağzından salyalar saçarak küfrederken yakalanır, hakem duyduğu ve gördüğü halde, oyundan da atılmaz. O kadar karaktersiz bir adamdır ki bu, hızını alamaz, skorboard bilgilerinin tutulduğu masaya saldırır, muhtemelen bilgilerin tekrar girilmesinin de sorumlusudur, sanırım oradaki alet erdevat da tahrip oldu. Masa civarında bir kadın, masada oturanlardan olmalı, duruma isyan etti, haklıydı da. Kadınların bulunduğu bir masaya da saldırdılar, yaptılar bunu. Mirsad'dan bahsetmeye gerek var mı, sahte ben ne yaptım bakışları, taraftarı galeyana getiren eylemleri ve küfürleriyle yine ön plandaydı. Sahaya atılanlar var bir de. Federasyon ceza vermez ne kulübe ne de oyunculara, böyle de bir tiyatrodur Fenerbahçe'nin maçları.

Haislip boşuna atmamıştı o yumruğu, bu coğrafyadan olmayan birinin isyanıydı yapılan haksızlıklara!



Maç sonunda, bu hakemlerin kapasitesi yetersiz diyen Fenerbahçeli yöneticiler vardı ayrıca. Özaydınlı, Aziz Yıldırım'ın kurduğu düzeni açıkça ortaya koyuyordu:

"O zaman biz hep beraber Federasyonu görücez. Ciddi bir şekilde görücez. Nasıl seçimleri kazanıyolarsa, onlar anlıyolardır, biz de bazı şeyleri görmeye başlicaz."

Onlar anlıyorlardır diyor, aba altından sopa gösteriyor, sizi biz oraya getirdik, indirmesini de biliriz, ne zaman diyor bunu, Efes'e karşı 3 yıldır oynanılan serilerde ilk defa geriye düştüğünde.

Nerdeydin 2 yıldır demezler mi adama, aynı hakemlerdi, 4 - 0 biterken seriler.

Adalet varsa, seri Abdi İpekçi'de, hazımsızların gözlerinin önünde biter, eğer yoksa da Aziz Yıldırım'ın her spor dalında kurduğu bu sahte düzen böyle devam eder.

Türk Sporu, Aziz Yıldırım'ın oyuncağı Fenerbahçe irininden kurtulmadıkça, bir adım öte gitmez, gidemez.

Tv kumandasına yazık oldu ama olsun, sinirimi aldı en azından.

15 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

14 Haziran 2009

Rijkaard & Neeskens & Albert Roca



Fotoğraf 8 Ocak 2007 tarihinden, Rijkaard 2006 yılında Dünyanın En İyi Kulüp Teknik Adamı ödülünü almış, yanında da Teknik Ekibi var. Juan Carlos Unzúe, Eusebio Sacristán, "Frank" Rikaard, "Johan" Neeskens, "Paco" Seirullo, Albert Roca sırasıyla.

Bu isimlerden üçü, gelecek sezon Galatasaray için emek harcayacak. Hayali bile güzel olan bir şeyin gerçekleşmesi, şairin mısralara döktüğü erişilmez bir sevdanın sonucunda, sözcüklerin anlamını yitirmesi gibi bir duygu.

Kondisyoner Albert Roca'dan bahsedeceğim biraz.

Albert Roca Puyol, Rijkaard ile geldi Barça'ya 2003 - 2004 sezonunda ve birlikte ayrıldılar 2007 - 2008 sezonu sonunda.

Guardiola Dönemi, 2008 - 2009 sezonu FC Barcelona Coaching Stuff şu şekildeydi;

Assistant manager: Tito Vilanova
Goalkeeping coach: Juan Carlos Unzué
Fitness coach: Lorenzo Buenaventura / Paco Seirullo / Aureli Altamira / Francesc Cos
Doctors: Ricard Pruna / Daniel Medina
Representative: Carles Naval
Physiologist: Esteban Gorostiaga
Podiatrist: Martín Rueda
Physiotherapists: David Álvarez / Jaume Munill / Emili Ricart / Juanjo Brau


Şu notu da ekleyeyim, Pujol Kastilyanca, Puyol Katalanca yazılışı aynı ismin. Real Madrid, Santiago Bernabeu'deki maçlarda dağıtılan takım listelerinde Carles Puyol'un ismini Pujol olarak yazar.

Carles Puyol Saforcada, kulübün kurucu üyelerinden birinin ismini taşıyacak kadar Katalan kimliğiyle yoğrulmuş bir Bayrak Adam'dır. Kaptanlık görevini O'na ilk veren de Frank Rijkaard'dır, 2003 - 2004 sezonunun sonunda. Görevi devreden ve gecikmeye yol açan ise Luis Enrique'dir, şu an Guardiola'nın eski konumu, Barcelona B Teknik Adamlığı işini yapıyor. Barça'nın, aynı isimler etrafında dolanan, kimliğine bağlı bir görev devretme ve alma anlayışında olduğu görülüyor.

Puyol şöyle diyor zaten: "Barcelona bana hiç para ödemese de ben yine ölene kadar bu formayı giyerim. Bu takımda futbol oynamak bir insanın başına gelebilecek en güzel şey.”

Gamper, known in Barcelona as Joan, had moved to the Catalan capital in 1898 for business reasons and just over a month after placing his ad, on 29th November 1899 he preside over the first club meting at the Gimnas Sole. Together with Gamper, Gualteri Wild, Lluís d'Ossó, Bartomeu Terradas, Otto Kunzle, Otto Maier, Enric Ducal, Pere Cabot, Carles Pujol, Josep Llobet, John Parsons and William Parsons attended that historic gathering. The meeting established the club and Englishman Gualteri Wild became the first President, combining his executive duties with his playing skills, since Wild, like the rest of the founders, was first and foremost a player.

Rijkaard, Neeskens ve Albert Roca. Heyecanımı bastırmaya zihnimin gücü yetmiyor.

Artık Galatasaray'ın kendi Johan'ını yaratacağı bir Frank'i, bir 2. Johan'ı, bir de Puyol'u var, Barselonalaşma'ya devam, gelecek güzel günler yakındır.

14 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

12 Haziran 2009

Perez ve Laporta'nın Transfer Anlayışı!



Perez, Kaka ve Ronaldo'yu, nereden geldiği belli olmayan bir parayla ve anlamsız, zorlama, uçuk transfer bedelleriyle Madrid'e getirdiği sırada, FC Barcelona ve Laporta, başka coğrafyaların çocuklarını, yaşama transfer etme uğraşı içerisindeydi;

http://www.fcbarcelona.com/web/english/noticies/club/temporada08-09/06/n090611105486.html

http://www.swazilandorphans.org/swaziland-eng.html

http://www.unicef.org/infobycountry/spain_49970.html

12 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

Hedo & Ersan



Hidayet'in Orlando'sunu beat LA formatında destekleyen biri olarak üzüldüm bu sabah. Oyun 82 - 82 iken Mr. 4th Quarter, Kobe'den de rol çalarak 5 sayı gönderdi Lakers potasına. 87 - 82'ye gelinmiş, büyük bir avantaj yakalanmıştı Orlando adına. Sonra boş dönülen bir hücum, Kobe'nin Gasol sihriyle 87 - 84'e geldi oyun. Howard, kendisine yapılan faul sonrası 2 atıştan birini sayıya çevirse, fark 4'e çıkacak ve Fisher'in 3'lüğünün bir önemi kalmayacaktı, olmadı. Uzatmada geriden gelme avantajını iyi kullanan ve tecrübesini konuşturan Lakers seriyi 3 - 1'e getirdi.

Bir başka temsilcimizden haber verelim, Ersan'dan;

İspanya Basketbol Ligi (ACB) Final Serisi'nin ilk maçında Tau Ceramica ve Regal FC Barcelona karşı karşıya geldi, Tau Ceramica'nın sahasında. Katalanlar, Basile'nin maçın bitimine 2 saniye kala attığı üçlük ile 82 - 80 kazandılar ve seride 1 - 0 öne geçip, saha avantajını da ele geçirdiler.

Ersan 8 sayı ile oynadı. Maçın en skoreri 21 sayıyla Barça'dan Andersen olurken, Tau'da Rakocevic'in 19 sayısı galibiyet için yeterli olmadı.

Normal sezonu lider bitiren Tau, bu yenilgiye rağmen serinin favorisi olmaya devam ediyor. Katalanlar'ın basketbolda da Navarro önderliğinde şampiyonluk yolunda mücadele ettiğini görmek ise güzel.

12 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

11 Haziran 2009

7 Cristiano Ronaldo



Bayrak Adam Raul'un, oynadığı bölgeye daha iyileri ve pahalıları gelince ve biraz da yaşlanınca pabucunun dama atılması, ilk 11 yazımlarında zihne bile gelmemesi, silinip gitmesi, Real Madrid'in futbol karakteristiğini ve asla FC Barcelona gibi geleneklerine, değerlerine sımsıkı bağlı bir kulüp olamayacağını, bir kulüpten öte olmanın ne anlama geldiğini hiçbir zaman anlayamayacağını, çok güzel özetliyor.

7 numaralı formayı da versinler Ronaldo'ya, tam olsun.

Olay oynatıp oynatmamak değil Raul'u, Madrid Yanlılarının bakış açısı. Daha iyisi geldiği an, Raul'un performansının ne olacağının bir önemi olmadan, kadrolardan silinir, zihinlerden uçar gider.

Puyol için bu geçerli değil, iyiyse de kötüyse de oynar, oynadı da. Katalan halkı da, başka coğrafyaların Barcelona sevgisiyle dolu halkları da, Puyol'u silmez zihninden, yerine daha iyisi de gelse, O, Bayrağı taşıyan adam olarak, yeşil çimlere takımın önünde, kolunda Katalunya Bayrağı ile çıkacaktır, kabullenilmiş bir olgudur bu, La Masia fotoğraflarında Puyol'un en önde olması gibi.

Valdes olayından bahsettim, dün. Barcelona da biliyordu, Victor'un yerine daha iyi bir kaleci almayı, yıllar geçti ve almadılar. Puyol'un yerine de almadılar, Xavi ve Iniesta'yı büyüttüler.

Kıstas başarı değil, anlatmak istediğim, hiç değil. Barcelona 2 şampiyonluk kaybetti ama modelini bozmadı, geleneklerini, değerlerini yitirmedi. Real Madrid'in Raul'u önce kulübeye mahkum edip, sonra da kapı dışarı etmeyeceğini kim garanti edebilir, üstelik sezon başı anketlerinde Raul gitsin oranı diğer oyunculara göre daha yüksek çıkarken As ve Marca'da.

Bu yüzden Barcelona bir olgu, anlayış, kültür, bu yüzden İspanya'nın değil, Katalunya'nın başkenti, bu yüzden Akdeniz'in kıyı şehri, bu yüzden Miro'nun tablosunda Barça logosu var, bu yüzden Lorca şiirler yazdı, bu yüzden Gaudi eşsiz eserler bıraktı, bu yüzden Borges, Picasso, Dali yaşadı orada, bu yüzden sanatı seviyorlar, bu yüzden 5 milyon Katalan tutkuyla bağlıdır FC Barcelona'ya, bu yüzden dünya halkları onların özgürlüğü için savaştı faşizmin karşısında, bu yüzden bir kulüpten daha ötesi, sahada olanların yok bir önemi, bu yüzden başkan, teknik adam değişse de, transfer yapılsa da, bakış açısı değişmez, bu yüzden Puyol oynar, kaybederler, kazanırlar, bu yüzden Cruyff Camp Nou'da aynı koltuktan izler maçı, bu yüzden La Masia vardır, bu yüzden sabrederler, bu yüzden değerlerine bağlılar, bu yüzden en güzel futbolu oynarlar, bu yüzden formalarında reklam yoktu, bu yüzden her giden mutlu.

11 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

10 Haziran 2009

La Masia vs Galacticos 2.0



Real Madrid, futbol kültürü ve karakterine uygun şekilde, çok yüksek bedeller ödeyerek oyuncu transfer etmeye devam ediyor. Son isim, Kaka'ydı. Aslında Galacticos döneminde başarıya ulaşılan bu formülden sapılmamasını anlayabilmek de gerekiyor Perez açısından bakıldığında. Sırada David Villa, C Ronaldo ve Ribery'nin olduğundan bahsediliyor. Galacticos döneminde gelişim böyle değildi, her yıl, bir önceki sezonun uyumlu hale gelmiş, sağlıklı yapısına eklenen yeni bir yıldız oluyordu. 2000'de hain Figo, 2001'de Zidane, 2002'de Ronaldo, 2003'te Beckham sırasıyla oluşmuştu o takım. Son hamle, çöküşün de başlangıcıydı. Şimdi ise aynı sezon bu kadar çok transfer yapıp, yedek bekleme şansı olmayan adamları toplama düşüncesi var, bu durum uyum gibi sorunları da beraberinde getirecektir. Galacticos döneminin bir benzeri olmayabilir, düşünce aynı olsa da uygulama biçimi farklı çünkü. İyi bir model mi bu, asla değil. Türkiye'deki temsilcisi de Fenerbahçe, Mehmet Topuz'un köle olduğunu tescil etmeye çalışıyorlar, bakalım ne olacak.

Tek Model Yok! diye bir yazım vardı, sistemler üzerine. Aynısı kulüp yönetimlerinde de geçerli. Real Madrid için bu model uygun olabilir, Perez'in eski formülü tekrar piyasaya sürmesi de bunun sonucu ama bu model başka pek çok takıma örnek olamaz. Yine deneyecekler, başlangıcı iyi, bitirişi kötü olan bu modeli. Benzer biçimde olmayacak ama bu, her yıl tek oyuncu değil, tek yıl çok oyuncu gibi yeni bir acil kriz paketi oluşturuyorlar, kanımca çözüm olmayacak. Sebebi ise Galacticos modelinin asıl versiyonunun dayandığı bir temelinin olması, 2.0'ın böyle bir altyapısı yok şu an.

Aslında çok başarılı gösterilen Galacticos modeli iyi incelenmeli;

1998 ve 2000 yıllarında CL Şampiyonu olmuş, uzun süredir yan yana oynayan -Helguera, Hierro ilk aklıma gelenler- sağlıklı ve kanımca çok başarılı bir yapısı vardı Real Madrid'in, Capello tarafından kurulan ve altyapıdan da beslenen. 2000 yılında CL Şampiyonu olmasına rağmen, finansal yapısındaki sorunların ve Figo'yu getireceğim kozunun da etkisiyle Sanz'ın yerine Perez seçildi Madrid'de. Perez'in hem finansal durumu düzeltip hem de sportif başarıları devam ettirecek makro bir planı vardı, Galacticos.

İlk hamle, söz verildiği gibi Figo oldu. 2000 - 2001 sezonu başlangıcında Galatasaray'a Süper Kupa'yı kaybeden Figo'lu takım, CL Çeyrek Finali'nde rövanşı alsa da, Yarı Final'de Bayern'e elenmekten kurtulamadı. Ligi şampiyon tamamladılar. 2001 - 2002 sezonu Zidane transferiyle başladı ve CL Finali'nde Leverkusen'i yenerek Perez döneminin ilk ve tek CL şampiyonluğunu kazandılar. Ligde ise şampiyon olamadılar.

2002 - 2003'e giriş Ronaldo'yla oldu, her yıl bir yıldız sözünü tutmaya devam ediyordu Perez. Ligde yeniden şampiyon olunduysa da, CL Yarı Finali'nde Juventus'a elenilmesi, Perez'i memnun etmedi ve Del Bosque'nin görevine son verildi. Makelele gibi çok önemli bir oyuncunun gönderilmesi de, sağlıklı yapının hastalanması anlamına geliyordu. Pek çok oyuncu, yıllar sonra Makelele'nin takımın en kilit ismi olduğu ve gitmesinin çöküşü başlattığı yönünde demeçler verdiler. Makelele Chelsea'ye giderek, Mourinho döneminin başlangıcının da ana unsuru oldu.

Galacticos terimi ne zamandan beri kullanılıyor bilmiyorum ama en çok yakışan takım 2002 - 2003 sezonuna ait olandı. 2003 - 2004 sezonunda ise çöküş başladı. Beckham transferi, uzakdoğu seferleri gibi imaja yönelik atılımlar, finansal olarak başarı sağlasa da sportif anlamda herhangi bir katkı getirmedi.

Real Madrid 3 yıl, 2006 - 2007'ye kadar ligde şampiyon olamadı, 1992'den bu yana Kral Kupası kazanamadı, 6 yıldır da CL'yi şampiyon tamamlayamıyor. 2006 - 2007'de gelen Barça ikramı mucizevi şampiyonluk ve sonrasında gelen 2. şampiyonluk Real'i toparlanma sürecine soksa da, Barça'nın son 6 yılda 3 Şampiyonluk, iki 2.lik, 1 Kral Kupası, 2 CL Şampiyonluğu kazanması, 2005 - 2006 sezonunda görevi bırakan Perez'in tekrar Başkanlığa seçilmesine aracı oldu. Calderon özelinde açığa çıkan skandalların da etkisi vardı başkanlık seçiminde.

Perez, 11 Mart 2009 tarihli Forbes en zenginler listesine 397. sıradan girecek kadar zengin bir adam, finansal düşünceleriyle ufuk açıcı bir kişilik, futbolu yönetmek açısından ise ne kadar başarılı, kanımca bu tartışılır. 6 yıllık Başkanlığı döneminde sadece 1 CL, 2 Lig Şampiyonluğu kazanmış olması, Galacticos'un abartıldığı kadar başarılı bir model olmadığını gösteriyor, doğru inceleme yapılırsa.

Bu söylediklerim Galacticos ve Perez ekseninde bir değerlendirme. Real Madrid'in elbette daha öncesi de var, transfer politikasının buna benzer olduğu dönemler yine yaşanmış olabilir. 9 CL / CCC Şampiyonluğu'nun sadece 3'ünün, 31 Lig Şampiyonluğu'nun sadece 6'sının son 20 yılda olması Real Madrid'in kendi modelini sorgulaması gerekliliğin en temel göstergesidir yine de, endüstriyelleşen futbol süreci içerisinde. Futbolun amatör ruh ile oynandığı dönemlerde daha başarılı olmalarının altında belki de bu modele hiç bulaşmamaları yatıyordur, incelemek gerekir. Di Stefano döneminin dominasyonu en önemli etken tabi bu başarıda. Krallık zoruyla kazanılan şampiyonlukları, kupaları da göz ardı edilmemeli, Di Stefano'nun zorla Madrid'e gitmesinin yanında.

Perez, abartıp, takımı hücum gücü yüksek yıldızlarla doldurursa, futbolun matematiği başarılı olmalarını engeller, ilk versiyonda olduğu gibi.

Şöyle bir kadro dolaşıyor net ortamında, Aceto'dan alıntılıyorum;

Kalede Casillas, defans dörtlüsü Sergio Ramos, Pepe, Albiol, Marcelo, önlerinde Xabi Alonso, sağda Ribery, solda David Silva, forvette Cristiano Ronaldo, David Villa arkalarında Kaka.

Bu kadronun başarılı olma şansı yok, Perez aynı hatayı ilk versiyonda da yaptı, Makelele'yi göndererek, çok büyük eleştiriler aldı, dinlemedi. Kendinizi CM'de zannedip, hücum özellikleri en iyi oyuncuları sahaya bir şekilde yerleştirmek, başarının anahtarı değil. Birbirinin eksiklerini kapatan, uyumlu, yeterli fizik gücü ve yeteneği olan oyunculardan kurulu, belli bir sistemi oynayabilen, takım olabilenler başarılı oluyor.

Parasal sistem 2 + 2 = 5 cümlesini söyletmeye çalışsa da, direnişe devam etmeli.

Barcelona, yıllardır bu tür para eksenli oluşturulan toplama takımlara başka bir model sunuyor, daha aidiyet sunan, daha öz, daha mutluluk verici. Onlar da para harcıyorlar ama kıymetini bilerek, har vurup harman savurarak değil. Eski oyuncusu, Altyapı Hocası'nı göreve getirmek, Altyapı'dan oyuncular oynatmak, Katalan kültürüyle yetiştirilmiş çocuklara daha çok şans vermek ve hep sabretmek üzerine kurulu bir model. Laporta, Valdes için dünyanın en iyi kalecisi dedi birkaç gün önce, aslında değil bunu Laporta da biliyor ama Katalanların gözünde Katalan çocuğu Valdes, onlar için en iyi ve yeterli, anlatmak istedikleri bu.

Bir fotoğraf karesi veriyorlar, La Masia'dan yetişen oyuncular olarak. En önde Puyol var, Barcelona'nın ta kendisi olan adam. Kültürleri, bakış açıları bunu gerektiriyor, en önde Puyol olur, bayrağı taşıyan adam, Bayrak Adam, Katalan Puyol. Messi ben daha yetenekliyim, en iyiyim, yıldızım öne geçeceğim demiyor. Futbolcular hem şehri hem de kulübü çok seviyorlar, bunu her söylemlerinde dile getiriyorlar. Şehrin büyüsü, sanatla iç içe oluşu, kulübün tarihi, amatör ruhu, profesyonel işleyişi, halkın sevgisi, kültürleri, FC Barcelona'yı erişilecek son nokta yapıyor futbolcuların gözünde. Başarının bir sırrı da bu.

Konuyu uzatmadan, bir de yeni sezona dair bir haber geçeyim.

Barça'nın Yaz Takvimi (GMT +1):

Cuma, 24 Temmuz (21:00)
Tottenham-FCB. Dostluk maçı. Sezon Öncesi

Pazar, 26 Temmuz (14:15)
Al-Ahly-FCB. Dostluk maçı. Sezon Öncesi

Cumartesi, 1 Ağustos (05:00)
Los Angeles Galaxy-FCB. Dostluk maçı. Sezon Öncesi

Çarşamba, 5 Ağustos (04:30)
Seattle Sounders FC-FCB. Dostluk maçı. Sezon Öncesi

Pazar, 16 Ağustos
Athletic Club-FCB. İspanya Süper Kupası 1. Maçı


10 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

09 Haziran 2009

Taraf Olunmadan, Seyir Zevki Olur mu?



Olmuyor, taraf olunmadan seyir zevki alınmıyor oyunlardan. Elbette bunun tersini düşünenler, sadece oyunu sevenler vardır, onların görüşüne de saygılıyım ancak Iniesta Chelsea'ye son dakika golünü attığında, oyunu sevip sevinmek ile Barça'yı tuttuğunuz için sevinmek arasında alınan haz açısından bir fark yok mu, kanımca var. Örnekler çoğaltılabilir, Federer'in FH'inden alınan haz, eğer onu tutuyorsanız başka, tenisi seviyorsanız başkadır ki bu o sayıya verdiğiniz tepkiden ölçülebilir.

Bir bakalım nerede, nasıl, hangi sebepten taraf olmuşum;

Bir kere Galatasaray, her şeyin üstündedir. Dayım kaynaklıdır ki O'nun da Galatasaraylı oluşu, abilerinden dolayı yani diğer dayımlardan gelir. Onlar da Metin Oktay'dan etkilenmişlerdir, dedem iyi bir Beşiktaş'lı olduğu halde. Babam futboldan hiç anlamazdı, annem de öyle, zira ailem, kız kardeşlerim de dahil ben üzülmeyeyim diye çocukluğumdan itibaren futbola ilgi duydular, her biri benim kadar olmasa da, iyi Galatasaraylılardır, annem benden daha çok heyecanlanır, birlikte maç izleme fırsatım olduğunda. Babam da bu uzun süreçte futboldan anlamaya başlamış ve her maçı takip eder bir konuma yükselmiştir. Ailemin büyük çoğunluğundaki ilginç Galatasaray tutkusu -amcamlar da Galatasaraylıdır, haliyle kuzenlerimin büyük kısmı da- belki de bende bu sevginin fanatizm boyutuna erişmesine olanak sağlamıştır. Sporun her alanında Galatasaraylıyımdır, futbol A ve altyapı, basketbol, voleybol, su sporları, her türlü karşılaşmasına gidip desteklemişliğim, tribünde ultrAslan - Üni kurucularından biri ve taraftar olarak da yer almışlığım vardır.

Adana Demirspor sevdası, memleket ayağına. Terim ve Şaş, yoğunluğu artıran unsurlardır.

İspanya: FC Barcelona (90 - 94 Rüya Takım kaynaklı başlayan bir ilgi, Katalan halkından biri gibi hissettiğimi söyleyebilirim)

İtalya: AC Milan (88 - 94 Efsane Takım, Kızıl Kara Tugaylar eksenli bir başlangıcı var, Berlusconi'den nefret etsem de)

NBA: Detroit Pistons (Bad Boys kaynaklı), Chicago Bulls (Michael Jordan)

F1: Ferrari, Michael Schumacher, Nico Rosberg (Benetton döneminden bu yana MS, Ferrari ise hem İtalyan oluşu, hem de kırmızı renginden ötürü, Akdeniz kültürüne sonuna kadar bağlıyım)

Arjantin: Boca Juniors (Diego'dan dolayı, River taraftarına göre Di Stefano daha büyük oyuncudur)

Tenis: Roger Federer, Novak Djokovic, Ana Ivanovic (Roger tek idi ama yarattığı dominasyonun getirdiği heyecansızlık başka alternatifleri de bünyeye kattı)

Snooker: Ronnie O'Sullivan (Oyun tarzını, hızlı oluşunu sevmem sebebiyle)

Beyzbol: Boston Red Sox (Jack Shepherd'dan ve Yankees rakibi olmasından dolayı)

Anti olunanlar: Fenerbahçe'nin hiçbir şeyinden haz etmem, Kadıköy'de oturuyorum, yaptıkları her şey daha çok gözüme batıyor. Anti tez olayının da bunda etkisi var. Yaptıkları hiçbir şeyin doğru olduğunu düşünmem, hep bir açıklamam olur.

Real Madrid ve Inter 2. sırada gelirler. Franco'dan girmiyorum, beni bilen biliyor zaten. Nadal'dan ve Alonso'dan da nefret ederim yine. Nicole'den ve son sene hileli 1. liğinden ötürü Hamilton'ı da sevmem, zaten İngilizlere her alanda -müzik, sinema, tv dizileri, spor gibi- çok büyük saygı duysam da kalitelerinden dolayı, Akdeniz kültürüyle hiç bağdaşmayan ve beni yansıtmayan yapıları sebebiyle sıcak bakmam. McLaren'ı da sevmem bu sebepten.

Düzen takımları Chelsea ve ManUtd'den haz etmem. New York'un hiçbir takımını tutmam Amerikan Sporları'nda, hele de Yankees, uzak olsun. Elbette düzenin karşısında biri olarak, nasıl ki Franco'nun Madrid'ini sevmiyorsam, Hollywood'un Lakers'ından da nefret ederim. Beat L.A. her zaman ve her yerde.

Brezilya'yı sevmem, Katalan oluşumdan ötürü Milli Takım tutma gibi bir ihtiyaç hissetmem zaten, Türk Milli Takımı için çoğunlukla heyecanlanmam, milliyetçi değilimdir. Diego kaynaklı bir Arjantin ilgisi vardır.

9 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

08 Haziran 2009

Sampras ve Nadal'ın Federer Yorumları



Rafa Nadal'ın 2008 Wimbledon Finali sonrası Federer tanımı:

"Well, it is disappointing for me I am in the same time as the best player in history, Roger Federer. So it's very tough always to play against him, especially here. I had lots of chances to win the match [earlier] but I just congratulate Roger, because he always fights unbelievably. His attitude is always excellent when he wins, when he loses. So just thank you very much, Roger. For sure, to beat Roger here after his five years. I lost the last two finals, close finals. But he's still the number one. He's still the best. He's still five times champion here. Right now I have one, so for me it's a very, very important day."

Pete Sampras'ın, Federer'in 2009 Roland Garros Şampiyonluğu sonrası Roger tanımı:

"What he's done over the past five years has never, ever been done - and probably will never, ever happen again, Regardless if he won there or not, he goes down as the greatest ever. This just confirms it. I'm obviously happy for Roger, If there's anyone that deserves it, it's Roger. He's come so close. He just is a great, great player that is a credit to the sport and is a positive influence for young kids and just tennis in general, It looks pretty tough to beat now with 14 majors, and I'm sure he's going to go on and win a lot more. Now that he's won in Paris, I think it just more solidifies his place in history as the greatest player that played the game, in my opinion. I'm a huge Laver fan, and he had a few years in there where he didn't have an opportunity to win majors. But you can't compare the eras, and in this era, the competition is much more fierce than Rod's."

8 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

07 Haziran 2009

Federer, En Büyük



Tarih 7 Haziran 2009, yazılsın bir kenara.

2008 Roland Garros ve Wimbledon'ı kaybettiğinde, artık kazanamaz, kariyeri bitti, geri dönemez dediler, bilmedikleri bir şey vardı, Şampiyon Roger'in hafife alınmaması gereken yüreği.

Ve işte;

Öldürücü Forehand vuruşları, servisleri ve müthiş konsantrasyonuyla sahnedeydi bugün.

Tarihin en iyi tenis oyuncusu Roger Federer, 3 yıl üst üste Finali'nde kaybettiği Roland Garros'u, Nadal'ın da elenmesini iyi değerlendirerek, kazanmayı başardı. 2009 Roland Garros Şampiyonu Fedex. Nadal'a selam olsun.

Yıllarca, Federer'in akıl almaz rekorlarını geçmeye çalışacak Rafa, işi çok zor. Üstelik, Federer hala karşısında olacak En Büyük olarak, önce Wimbledon, sonra da sadece 1 defa Yarı Finali'ne yükselebildiği Amerika Açık turnuvalarında.

RF'in kariyerinin 14. Grand Slam Şampiyonluğu 19. Finali'nde. Sampras'a da selam olsun.

Mats Wilander, sana da selam olsun, son soruya verdiğin cevap sebebiyle.



Kazanmadığı Grand Slam kalmadı, Avustralya Açık, Amerika Açık, Wimbledon ve Fransa Açık. Kazanmadığı zemin yok, toprak, çim, sert, farketmiyor. Kırmadığı rekor, yenmediği rakip kalmadı.

Roger, bu oyunun en iyisi, gelmiş geçmiş ve gelecek. Öyle şanslıyız ki Diego Maradona, Michael Jordan, Michael Schumacher ve Roger Federer'i izleme şansına sahip olduk diyebileceğiz.

Tenis tarihinde bir dönemdir artık Roger, 2000 yıllarla anılacak, Federer Era şeklinde.



7 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu

06 Haziran 2009

Barselonalaşma Süreci Başlıyor, Rijkaard'la



Önce Bernd Schuster, sonra Juande Ramos ve sonunda Frank Rijkaard.

Üçünün bir ortak noktası var, FC Barcelona.

Schuster 8 yıl oyuncu, Ramos 1 yıl Barcelona B Teknik Adamı ve Rijkaard 5 yıl Barcelona A Teknik Adamı olarak görev aldılar FCB'de.

Schuster daha sonra 2 yıl Real Madrid'te oynadı ve 1 yıl Real Madrid Teknik Adamlığı yaptı. Aynı zamanda Barcelona Kongre üyeliği var Schuster'in.

Ramos, asıl başarılarını Sevilla'nın başında yakaladı ve O da 1 yıl Real Madrid Teknik Adamlığı yaptı.

Real Madrid'in Barcelona tabanlı başarı arayışlarının birer işaretiydi bu 2 isim. Neyse ki Madrid Rijkaard'ı düşünmeyip, Villareal'in Teknik Adamı Pellegrini'yi göreve getirerek, Barça'yla yollarının kesişmediği bir değişime girmiş oldu. Chelsea'ye gideceği konuşuluyordu Frank'in, Abramovich'in tutarlı Ancelotti tercihiyle birlikte, bu olasılık da ortadan kalktı. Rijkaard da sanırım Kewell'ın ilk geldiğinde söylediği 'a new challenge' düşüncesine tutunarak Galatasaray'ın yeni Teknik Adamı oldu.

Galatasaray'ın Barçalaşma, Barselonalaşma süreci Hagi ve Popescu'yla başlamıştı aslında. Bu başarılı operasyon Galatasaray'a 4 sene üst üste yerel şampiyonluk, UEFA ve Süper Kupa zaferleri yaşatmıştı. Bir anlamda Galatasaray, Türk Spor Tarihi'ni sil baştan yazmıştı.

Barcelona'nın bir başka efsanesi Frank De Boer hamlesi ise tutmamıştı, Terim döneminde, tabi bu durumu kendi içinde değerlendirmekte fayda var, oyuncu transferi ile sistem / model transferini ayırt etmek gerekiyor.

Galatasaray'da Rijkaard ile 2. bir Barcelona dönemi başlıyor, heyecanlanmanın tam sırasıdır.



Bu yıl farklı coğrafyalarda pek çok insan, FCB'nin oyunundan büyük bir keyif aldı, Iniesta golüyle sevindi, Şampiyonluğu hak ettiklerini düşünerek Katalanları destekledi. Bizim diyarlarda da durum bundan farksızdı.

Sezon başından beri, defalarca, Barça modeli, başarılı olacağı, Barcelona B Takım Teknik Adamı Guardiola'nın küçük rötuşlarla Rijkaard'den kalan sistemi devam ettirdiğinden bahsettim, yine yeni yeniden ve sıkılmadan bunlara da değineceğim, Frank coşkusuyla.

Benim için ayrıca güzel oldu Rijkaard'ın gelişi. Yaklaşık 1 yıldır Barcelona'yı anlatmaya çalışan, yıllardır tutkuyla Katalanları destekleyen ve Rijkaard dönemini, Guardiola gibi çok yakından takip eden biri olarak, Galatasaray'ın yeniden Barselonalaşma sürecine Rijkaard'la girmesini tarif edilemez duygularla karşıladım.

Rijkaard'ın Barça performansına girmeden önce, Barcelona Belgeselleri'nde sıklıkla rastladığım birkaç olaydan bahsetmeliyim.

Barcelona'nın yönetilme biçimi ve Joan Laporta üzerinden Rijkaard'ın 5 senelik Barça kariyerine geçiş yapılmalı aslında. Tabii Hollanda Milli Takımı Teknik Adamlığı da ayrıca incelenmelidir, bunu da yapacağım.

22 yıllık Nunez dönemini 2000'de sona erdiren Gaspar'dan görevi devralmıştı Laporta 2003 yılında. Laporta presidente, Cataluna independiente! tezahüratları arasında yaptı ilk başkanlık konuşmasını. Avukat olan Laporta, aynı zamanda aktif siyasetin içinde yer alan bir Katalan Milliyetçisiydi. İnsan ilişkilerinde çok başarılı olan Joan, Cruyff'dan aldığı tavsiyeyi dinleyip Rijkaard'ı göreve getirdi.

Rijkaard, 1998 yılında Hollanda Milli Takımı'nın başında yer alan Guus Hiddink'in yanında Koeman ve Neeskens ile birlikte görev aldı ilk olarak. 2000 Avrupa Şampiyonasında göze hoş gelen bir futbol oynayan Hollanda ile dikkatleri çekmeyi başardı. Yarı Final'de üst üste 5 penaltı kaçırmak gibi bir mucizeyi gerçekleştiren Hollanda, İtalya'ya elenmekten kurtulamıyordu.

Laporta için referans bu olmalıydı, bir de Barcelona'nın yaratıcısı Cruyff'un sözleri. Vaad edilen Beckham'in Madrid'e kaptırılması, kulübün sportif tarihini olumlu yönde değiştirecekti. Ronaldinho transfer edildi 2003 yazında. Rijkaard'dan beklenti, Barça'nın yaklaşık 15 yıldır -Cruyff'la başlayan- başarıyla uyguladığı pasa dayalı, dikine oynanan ve göze hoş gelen futbol ve bunun sonucunda gelmesi muhtemel başarılardı. Bu durum Hollanda tekniğiyle, Katalan Ruhu'nun birleşimi olarak da algılanmalıydı.



Rijkaard 2003 - 2004 sezonuna çok kötü başlıyor, takım bir türlü istenen sonuçları alamıyor, üstelik de Camp Nou'da kaybediyordu. Barça'nın bir kulüpten çok daha öte bir şey olduğunun bilincinde olan Laporta, takım için 7 / 24 mesai veriyor, Rijkaard'ın da yer aldığı gece toplantıları yapıyordu. Burada devreye Barça'nın yönetilme şekli giriyor. Laporta, alisamiyen.net forumunun Galatasaray'ın adının geçtiği her konuya hakim oluşu gibi bir ilgiye sahip kulüp üzerinde. Kulübün ekonomik durumunun grafikler üzerinden tartışıldığı, oyuncular, kontratları ve performansları hakkında düşüncelerin belirtildiği, gelecek sezon için bonservisi olmayan ya da takımın eksikliklerini kapatabilecek oyuncularla ilgili hararetli konuşmaların yapıldığı sabahlanan bir ekibe sahip Laporta. Yeri geldiğinde evrakların arasında kaybolan bir işçi, işveren ya da başkan değil asla. Bu toplantılara Sportif Direktör Beguiristain da katılıyor, Barça TV yöneticileri de. Kupaların bulunduğu müze benzeri bir ortamda toplanıyorlar, belki de bu bir motivasyon sağlıyor. Bir de Joan Miro'nun Barça logolu resmiyle süslü Başkan'ın odası var, Yönetim Kurulu toplantıları için. Laporta'nın masası, Barça'nın nasıl yönetildiği anlatıyor. Başkan masasından çok toplantı masası gibi kullanılıyor ve Laporta, masanın herhangi bir üyesi gibi kısa kenarda oturuyor, uzun kenarın ortasında değil. Ya da başkanın makam arabasında, arka koltuğa 3 kişi, sıkışarak oturmaları. Toplantılarda El Mundo Deportivo ve Sport gazeteleri okunuyor. Kulüp o kadar şeffaf ki, bu toplantıların neredeyse tamamı kayıt altına alınıyor.



7. haftayı lider Valencia'nın 10 puan gerisinde, 11. sırada tamamlıyor Barça, 9 puanla. 15. haftada Camp Nou'da kazanan Madrid, 33 puanla lider durumdayken, Barça sadece 20 puan ile 11. sırada yer alabiliyor. Maçın sonunda arabasıyla evine dönen Laporta, Katalanların kızgınlığıyla değil, ilgisiyle karşılaşıyor ve onlara imza dağıtıp, Visca El Barça y Visca Cataluna şeklinde bağırarak karşılık veriyor. Rüştü'nün akıl almaz goller yemeye devam ettiği haftalardan birinde, 18. haftada, 3 - 0'lık Racing mağlubiyetiyle, lider Real Madrid ile puan farkı tam 18'e yükseliyor Barça'nın, sıralamada ise 12.liğe geriliyorlar 24 puan ile. Laporta'nın ekibi üzgün, Katalanlar mutsuz ama hiç kimsenin yüzünde umutsuzluk yok. Güveniyorlar başkanlarına ve başkanları da Rijkaard'a. Barça formaları giymiş küçücük Katalan çocukları Laporta'yı El Cant Del Barça söyleyerek selamlıyor, kaybedilen son maçın dönüşünde.



Devre arasında Edgar Davids transferi yapılır Rijkaard'ın isteğiyle. Sistemin eksiklerinden birinin iyi tespit edilmesi ve çözümlenmesiyle, takım 21. haftada yükselişe geçip 7. sırada kendine yer bulur, lider Madrid'in 15 puan gerisindedir yine de. 22. hafta puan farkı korunsa da, Barça 5.liğe çıkar. 24. hafta fark 13'e düşer, Barça 4.dür, yüzler gülmeye başlamıştır. 29. hafta lider Madrid'le puan farkı 6'ya iner, Barça 55 puan ile 3. sıraya yükselmiştir. Ekip, o kadar mutludur ki, eşleriyle birlikte maç sonunda boş Camp Nou'a gelirler. Laporta'nın Barçaa! ve Visca El Barça y Visca Cataluna haykırışları yankılanır stadda. 34. hafta Bernabeu'da kazanır Katalanlar, puan farkı 5'e düşer lider Valencia ile. 38 hafta sonunda Barça, ligi 72 puanla ve Valencia'nın 5 puan ardında 2. bitirir.



Son 20 hafta, 60 puanın 48'ini alıyor Katalanlar. Kulüp tarihinin en önemli geri dönüşlerinden biri, şampiyon olunamasa da. Halk mutlu, Laporta ve ekibi huzurlu, Rijkaard'a olan güven daha da artıyordu.

Gözlemlerim Confidencial isimli bir Canal + yapımı belgesele dayanıyor. Barcelona'nın La Masia, More Than A Club gibi belgeselleri de var, kulübün yapısını, Futbolu Yönetme Biçimi'ni daha iyi anlamak ve buradan Rijkaard'a geçiş yapabilmek için. Barselonaşma sürecinde bu yönetme, ekip evresinin kesinlikle atlanmaması gerekiyor. Laporta'nın yeni transfer edilen insanlara kulübün tarihini ve Katalan Kültürü'nü anlatması, başarılı futbolculuğu ve kulübü yönetenlerin insan ilişkilerindeki samimiyeti ilgi çekici.



Rijkaard, 2003 - 2004 sezonunu böyle geçiriyordu. Çok ama çok kötü bir başlangıç, ona duyulan güven, halkın sabrı ve yaşanan geri dönüş.

Sonraki 2 sene, sabredenlerin, Rijkaard'a güvenenlerin haklılığını ortaya çıkarıyordu. 2004 - 2005 sezonunu Barça, Madrid'in 4 puan önünde, 84 puanla şampiyon bitiriyordu, 73 gol atıp 29 gol yiyerek. 2005 - 2006 sezonunu Madrid'in 12 puan önünde, 80 puan alarak bitiren Barça yine şampiyon oluyordu Rijkaard önderliğinde. Bu sezon 80 gol atıp 35 gol yemişlerdi. Yine 2005 - 2006 sezonunda Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu'nu da kazanıyordu Barça. Rijkaard, Cruyff ve Van Gaal'den kalan futbol modelini, yeni jenerasyon Katalan çocuklarını da katarak kusursuzlaştırmıştı. Ronaldinho, Deco gibi uluslararası yıldızların da doğru yönetilmesi başarıyı getiriyordu. Rijkaard'ın 2003-2006 sürecinde yardımcısı Henk ten Cate idi. 2006 sonunda, tek çalışma ve asıl adam olma isteği ile Barça'dan ayrılıp Ajax'a gidiyordu Henk.

Rijkaard'ın yeni yardımcısı Johan Neeskens oluyordu. 2006 - 2007 sezonunun son haftalarına kadar Barça ligin lideriydi. Eto'o'nun sakatlığı sonrası büyük düşüş yaşayan Barça, 12 Mayıs 2007'de Madrid'in 1 - 3'den gelip 4 - 3 kazandığı mucizevi Espanyol maçıyla liderliği kaptırıyordu. 38 hafta sonunda, her iki takım da 76 puanla ligi bitiriyor, şampiyonluğu 2'li averaj ile Real Madrid kazanıyordu.

Kusursuz sisteme rağmen kaybedilen şampiyonluk moralleri bozuyor, takım içi huzur konusunda sıkıntılar baş gösteriyordu. Egosu yüksek oyuncular suçu birbirlerine atıyorlardı. 2007 - 2008 sezonu bu duygularla başlıyordu. Şampiyonlar Ligi'nde Yarı Final'e kadar yükselen takım, ligi Real Madrid'in 18 puan gerisinde 3. olarak bitiriyordu. Madrid yine şampiyondu.



Laporta, 2008 sonunda Rijkaard ve Neeskens'in görevine son vererek, Barcelona B Teknik Adamı Guardiola'yı göreve getirir. Son 2 yıldaki oluşan başarısızlık kötü futbolcu yönetilmesinin ve performans düşmesinin eseridir. Ronaldinho ve Deco gibi yıldızlara, kötü performanslarına rağmen, ilk 11'de yer bulunmaya çalışılması pahalıya patlamıştır da denebilir.

Tüm bunların sonucu zayıflayan ama kusursuzluğunu sürdüren Barcelona sistemi, Guardiola'nın temel futbol felsefesi olacaktır. Rijkaard'ın kaldığı yerden devam edecektir Pep.

2008 - 2009 sezonuna -CL Finali öncesi- bakalım bir de, Rijkaard'ın futbol modelini daha iyi anlamak için;

FC Barcelona / 4-3-3

Kaleciler: Valdes, Pinto
Savunmacılar: Caceres, Pique, Marquez, Puyol, Sylvinho, Milito, Dani Alves, Abidal
Orta Saha Oyuncuları: Xavi, Gudjohnsen, Iniesta, Keita, Toure, Busquets
Forvetler: Eto'o, Messi, Bojan, Henry, Hleb, Pedro


Akıl futbolunun, pas akışkanlığına dayalı oyunun en sanatsal temsilcisi Katalanlar. Şiir gibiler, estetik kaygıları yüksek davranışlar içindeler. Başarıya giden en kısa aynı zamanda da en zorlu yolu sunuyorlar bize. Xavi, Iniesta gibi oyuncuların bu erişilmez düzeye gelmesinin yıllar aldığını rahatlıkla söyleyebilirim, Barça'yı çok uzun zamandır takip eden biri olarak. Xavi de, Iniesta da gökten zembille inmedi, astronomik bonservis bedelleriyle transfer edilmedi. Emeklerinin, kendi yetiştirdikleri oyuncuların bu emeklerin karşılığını vermesini sabırla bekledi Barça altyapısı. Potansiyel görülen oyuncuların üzerinde uzun süreler durulması gerektiğini anlatıyordu bu anlayış. Altyapı konusuna değinmeden Barça'nın saha içi taktiksel başarısından söz etmek yersiz olurdu.

Sezona, altyapı hocasını, 90-94 arası büyük başarılar kazanan Rüya Takım'ın da parçası olan eski Kaptan Pep Guardiola'yı göreve getirerek başladı Barcelona. Takımdan ayrılanlar Ronaldinho, Deco, Belletti, Zambrotta'ydı. Performansı düşenler ve bekleneni veremeyenler, takımın belirli bölgelerini sekteye uğratanlar düşünülmemişti kadroda. Ronaldinho örneğini çok iyi incelemek gerekir. İlk geldiği zaman ile ayrılırken ortaya koyduğu fiziksel görüntü arasında Laurel ve Hardy kadar fark vardı, biraz da mübalağa edersek. Son yıl takıma çok büyük zarar verdi bu fiziksel düşüşü. Rijkaard O'nu zaman zaman şöhretinden dolayı oynatmak zorunda kalıyor, oynadığında ise takım zarar görüyordu. Henry'nin sahada olması gereken zamanlardan kullanıyordu Ronaldinho ve yine şöhretli olan Henry bundan çok rahatsız oluyor, istenen performansı sunamıyordu. Ronaldinho artık adam geçemez hale gelmişti, 3 yıl önce birisi böyle bir şey söylese yerküre üzerinde inanan bir insan bulamazdı herhalde. Neyse ki Milan'da eski hali kadar olmasa da, belli bir düzelme gösterdi fiziksel anlamda ancak körelmeye de başladı yetenekleri. Benzer bir süreci, üzülerek söylemeliyim ki Lincoln yaşıyor, müdahale edilmez ve oyuncu kendine bakmamaya devam ederse, daha vahim durumlar karşımıza çıkabilir. Beklenen performansı bir türlü sergileyemen Deco da, isminden dolayı, kimi zaman Xavi ve Iniesta'dan rol çalıyordu. Rijkaard, bazı maçlar üçünü bir arada da oynattı ve Xavi'nin savunma derinliğine geldiği bu anlayış, verimini çok azalttı. Üçünün bir arada oynaması, takımda her maç yer alması elzem olan Toure'nin kesilmesi anlamına da geliyordu. Bir de tipik sağ bek sorunu vardı Barça'nın, Zambrotta tutmamıştı o bölge için.

Ronaldinho'nun isminden kurtulan Barcelona takımı Messi'nin üzerine kurdu bizim coğrafyanın tanımlamasıyla. Henry ayrılmaktan vazgeçti böylelikle, ilk 11'de yeri garanti gibiydi. Sağ bek için bölgesinin en iyisi ve La Liga oyuncusu Dani'yi aldılar, Xavi ve Iniesta'nın yanına yardımcı olarak Keita'yı da kattılar kadrolarına.

Önceki sezonun analizini, bu kadar doğru yapan ve eksiklikleri mükemmele yakın tespit eden ekip 2 kişiden oluşuyordu, Guardiola ve Sportif direktör Beguiristain. Aslında Rijkaard'dan kalan anlayışa ve takıma -2 La Liga, 1 CL kazanmıştır o takım da- Pep sihirli değnekle dokunmamıştı. Çoğu zaman müdahale dahi etmeden, takımı kendi haline, sistemine bırakmış, değişen ve yağlanan dişliler sayesinde sistemin çarkları sorunsuz dönmeye başlamıştı, mesele bundan ibaret.

---------------Valdes-----------------
Alves-----Pique-------Puyol-----Abidal
----------------Toure-----------------
---------Xavi----------Iniesta--------
---Messi---------------------Henry----
----------------Eto'o-----------------


4-3-3 formasyonuyla, kısa ayağa paslarla, üçgenler kurarak, daha çok kendi sağ, rakibin sol bölgesinde oynuyorlar oyunu. Barcelona'yı Dünya Futbolu'nda konumlandıran, en belirleyici fark, savunma oyuncularının, en az orta saha oyuncuları kadar pas, top sürme gibi teknik özelliklere sahip oluşları. Savunma oyuncularının çok sert, markaj yapabilen, Rugby oyuncuları gibi fiziksel görünüme sahip olmadığını ve bunun Barça özelinde bir tercih olduğunu belirtmeliyiz. Cruyff'un futbol felsefesinde bu konu çok önemli.

90'ların başından itibaren ayağa oynayabilen ama savunma yönü kusurlu oyuncularla oynadılar bu oyunu. Guardiola, Nadal, Koeman, Popescu, Frank De Boer ilk aklıma gelenler. Pozisyon alma bilgisi çok yüksek olmasına karşın, Nadal'ın 1-4 Mallorca maçında düştüğü durumları, Popescu'nun ve Frank De Boer'in yaşlarının da etkisiyle oluşan yavaşlıklarının doğurduğu sonuçları hatırladıkça, Barça'nı bu riskli savunma seçimlerinin çok cesur ve sistemin her ne koşul olursa olsun sarsılmaz parçası olduğunu görebiliyorsunuz. Pas yapmak ile Barcelona'nın pas yapması arasında da ciddi farklar var. Valdes oyun başlatırken kanatlara açılan merkez savunmacılar, topu takım arkadaşına verdikten sonra, onun pasını tekrar alabileceği bir açıya koşu yapıyor yani süreki hareketli oluyor pas veren oyuncu. Bunu o kadar iyi yapıyorlar ki, topu çoğu zaman kaptırmaları söz konusu olmuyor, dikine oynamak dışında.

Bir başka özellikleri hücum bölgesindeki üçlünün yer değiştirmeleri. Bir deplasman maçında öne geçtiklerinde ortaya Messi'yi alabiliyorlar, hızından yararlanmak için ya da oyunun sıkıştığı anlarda Henry'yi de ortaya çekip, Iniesta'yı Henry'nin bölgesine kaydırabiliyorlar, bu tür esneklikler de sağlıyor, çok yönlü oyuncuların olması. Skibbe'nin temel futbol felsefesi de Barça'yla örtüşüyor. Barça'nın kusursuza yakın ama kusursuz olmayan sisteminin şöyle bir kusuru var. Oyun felsefesi pas üzerine kurulu olduğundan bu oyunculardan bazıları olmadığında sistem sekteye uğruyor, Barça gibi pas yapmak hususunda alışkanlıklar yaratabilmek çok önemli. Busquets, Keita, Gudjohnsen, Bojan oynadığı zamanlar, sistem sınırlı bir şekilde işliyor, bu oyuncuların yetenekleriyle sınırlanıyor kısaca. Aynı sorunu Galatasaray da yaşadı bu sezon, Skibbe'nin teoride kalan anlayışı, sakatlıklarla baltalandı, sistemin alışkanlığa dönüşecek kadar yoğun uygulamalar gerektiren temel oyuncu bütünselliği bir türlü yakalanamadı. Skibbe'nin düşüncesi doğru, uygulama alanı yanlıştı, temel futbol eğitimi yetersiz olan Türk oyuncularla Barça'nın futbol felsefesini birdenbire oturtmaya çalışmak intihardan da öte birşey olacaktı.

Küçük bir zaafiyeti daha var Barça'nın aslında iki. İlki sol bek bölgesi, CL Yarı Final ve sondan bir önceki Villareal maçlarında haksız olsa da pozisyon hatalarının kurbanı olmuştu Abidal. Barça sezon başında bu bölge için yaşlı Sylvinho dışında bir başka alternatif düşünmeliydi. Yine sezonu sakatlıkla geçiren Milito için de bir alternatif, en azından altyapıdan çıkarılabilirdi, Caceres'i sezon içerisinde tercih etmelerine rağmen, kritik noktada O'na güvenemeyip, geriye Toure'yi çekmek zorunda kaldılar bu alternatif olmadığından ötürü. Diğer zaafiyet ise kaleci Valdes'in değişkenlik gösteren performansı. Barça yıllardır bu duruma aldırmıyor, Casillas'ın ilk çıktığı zaman yediği hatalı gollere -Elber Bayern CL maçı- rağmen bu noktaya gelmesi, onlar için iyi bir örnek ve Valdes, vasat üstü haliyle bu bölgede idare edelim yeterli mantığının bir ürünü. Ayrıca Katalan ve altyapıdan gelme, kolay harcanmıyor bu sebeple. FDD söylemini duyar gibiyim.

Bir artısı da şu oldu Barça'nın. Xavi ve Iniesta'nın arkasını toplayan Toure, en iyi sezonunu geçirdi ve yeni Patrick Viera olma yolunda önemli bir adım attı.

Eto'o'nun performansı da ilgi çekici bu sezon. Eto'o ilginç bir santrafor, dünyanın en iyisi kesinlikle değil, -Zlatan, Torres, Drogba varken- aslında bu pas akışkanlığına uygun da değil pas yüzdesi diğer oyunculara göre düşük ancak çok hareketli oluşu, gol sezgisi, belli bir seviyedeki tekniği, çabukluğu, süpriz sayılmayacak sert şutlarıyla sistemi tamamlayan farklı bir parça gibi. Son haftalarda düşüş gösterse de vazgeçilmez.

Pas sistemini işleten ana damarlar Xavi ve Iniesta. Xavi'nin sağ bölgede pozisyon oluşturabilmek için sayısız kez Alves ve Messi'yle paslaşabilmesi, aynı şeyi Iniesta'nın Henry'le sol bölgede gerçekleştirmesi, damarların beslenmesini sağlıyor. Dikkat edin, 3. bir isim yazmadım sol bölgeye, Abidal, sol bek, zaman zaman katılsa da hücumlara daha çok geride kalmayı tercih ediyor, Alves'in aşırı çıkışlarında geç geri dönme olasılığına karşı kaymalı bir 3'lü savunma Pique - Puyol - Abidal şekline geçebiliyorlar. Tabii bu sistemden daha çok önlem nitelikli bir durum ve çok karşı karşıya kalmıyor bununla Barça. Alves'in yeri geldiğinde sert, kavisli ortalara başvurduğunu da hatırlatalım.

Barça'nın daha çok kontratak üzerinden gol yeme olasılığı yüksek olduğu için savunma oyuncuları da hamleli ve çabuk oluyor aynı zamanda. Puyol, bunun en iyi örneği, kendisinden fiziksel olarak üstün oyuncularla bile kora kor mücadele edebiliyor, hava topu kazanabiliyor.

Sistemin değişmezlerinde biri de 4'lü savunma, 2 bek, 2 merkez savunmacı seçimi. Oyun içerisinde top Barça'dayken 2'ye düşüyor bu sayı ve öndeki bloğa kayıyor oyuncular hücum yerleşkesi oluştururken;

---------Pique------------Puyol-------
Dani-------------Toure----------Abidal
----------Xavi----------Iniesta-------

Top rakipteyken ise;

Dani------Pique-----Puyol-------Abidal
------Xavi-----Toure-----Iniesta------


şeklinde bir alan paylaşımına giderek, daraltma sağlıyorlar. Rakibe önde basma gibi bir olgu asla yok, geride alanını bekleme ve basketbol tabiriyle pas arası yapıp kazanılan topu tekrar atağa dönüştürme eğilimi var bütün oyuncularda.

Barça savunmasının bir başka farklı yönü, ceza sahası içinde de alan savunmasını tercih etmesi. Adam markajı yapmıyorlar diğer takımların aksine. Duran toplardan gol yeme oranını azaltacağına inanılan bir düşüncenin ürünü bu da, çok faydalı olduğu söylenemez, geliştirilmesi gerekiyor oyuncular ekseninde.

Sisteme asıl farkındalık katan, estetik sağlayan ise Messi. Topu ayağına yapıştırıp herşeyi yapabilen bu büyücü, rakip savunmaların düzenini paramparça edebiliyor bir hareketiyle. Ters ayaklı olma -sağ bölgede sol ayaklı oynatma ritüeli- avantajına içeri doğru kat ederek çok iyi kullanıyor, şut konusunda bu yıl çok geliştiğini söylemek mümkün, hızına yetişilemiyor ve en önemlisi ikili mücadelelerde düşmeden devam edebiliyor. Oyun zekası yüksek, hızlı düşünüp karar verebiliyor, hep oyunun içinde yer alıyor, Barça'nın sistemini estetize eden, sunumunu yapan O, müthiş yetenekleriyle.

Pep'e tekrar dönecek olursak, genç ve tecrübesiz oluşu, karşısındaki Teknik Adamlara göre eksisi. Sisteme olan inancı ve bunu her türlü şartta -Chelsea direnişi- bozmayışı da artısı. Sezon öncesi teşhisleri ve uygulamaları başarılı, baskı anında doğru kararlar vermeyi daha bilmese de, zamanla öğreneceği şüphesiz. Rijkaard'ın 2 La Liga, 1 CL şampiyonluğu kadar süren sistemini, daha ötelere götürmesini, Guardiola'dan bekleyebiliriz. 1 La Liga, 1 de Copa Del Rey'i oldu şimdiden Barça'nın ve CL Finali'nde.




Frank'in futbol felsefesi Pep'le tamamen aynı. Zaten Pep'in takımını asıl yaratan adam Frank, Pep eksikleri tamamlayarak ve doğruları devam ettirerek uyguluyor bu felsefeyi.

Felsefenin, yıl içinde Barça'nın takip edilmesi kaynaklı çok iyi özümsendiğini düşünüyorum, bu sebeple biraz da Rijkaard'ın tercih ettiği formasyonlara bakalım;

Rijkaard Hollanda Milli Takımı'nda 4 - 4 - 2 ve 4 - 3 - 3 oynatmış. Davids, Cocu, Seedorf'lu bir 3'lü orta saha kullanırken, hücumdaki 3'lü Bergkamp, Overmars ve Kluivert'tan oluşmuş. Orta sahadaki 3'lüden birini eksiltip, kanatlardan birine Zenden'i koyarak, Bergkamp'ı 2. forvet olarak da kullanmış Frank.

Barça'da ise 4 - 3 - 3. Burada zihinleri kurcalayan Deco'nun pozisyonu olabilir. O'nu da şöyle açıklayalım. Rijkaard'ın en önemli teknik yanlışlarından biri, Deco'ya yer açmak amacıyla Xavi'yi 3'lünün gerisine -Toure görevine- kaydırmak olmuştu. Deco da kötü performans verince sistem işlemez bir hal aldı. Xavi, Iniesta, Deco'nun oynaması sonucunda Toure yedek kalıyor ve oyunun savunma yönünde önemli zaaflar açığa çıkıyordu. Yine kötü performans gösteren Ronaldinho tercihi ve kulübede fazla oturtulan Henry, son sezonun önemli yanlışlarıydı.



Gelelim olayın Galatasaray tarafına;

Rijkaard hamlesinin, Galatasaray Spor Kulübü'nün tarihini değiştirecek, bir model yaratacak, nesiller boyu aktarılacak kadar önemli olduğunu, yazımın başından beri vurguladım. Tam da burada Rijkaard'a ve Adnan Polat'a olan bakış açısının Katalan halkı ve Laporta gibi olması gerektiğinin altını çizmeliyim. Rijkaard, Barça'da yaptığı gibi bir model oluşturacak, transferlerle eksiklikleri tamamlayacak, Türk Futbol Yapısını çözümleyecek ve bunların sonucunda kusursuzluğa erişecek Galatasaray. Bu, çok zaman isteyen bir durum. 2 ya da 3 yıl, en kısa vadede. 2010 - 2011 sezonunda Rijkaard ligi domine eden ve Avrupa'da istikrar sağlamış bir Galatasaray'ı, Aslantepe'ye taşımış olur.

Rijkaard'ı getirmek, sorunların çözümü değil, sadece bir başlangıç ama en doğru şekliyle.

Polat ve ekibine önemli görevler düşüyor. Futbolu Yönetme Biçimi'ni de Barcelona'yı örnek alarak oluşturmaları gerek, Rijkaard'a yardımcı olmak için.

Rijkaard'a anlatılması gereken önemli bir konu daha var, Türk Futbolu'nun altyapısının, Hollanda ve Barcelona gibi olmadığı. Bu sebeple Rijkaard'ın, Barcelona futbol modelini, formasyon ve felsefesiyle Galatasaray'da uygulamaya geçirmeden önce, bu konuyu çok iyi özümsemesi gerekiyor. Skibbe'nin yaptığı gibi birinci günden ve maçtan itibaren, Türk futbolcusundan ayağa yerden pas, hızlı ve hareketli oyun beklerse, sonuç hüsran olur. Futbol altyapısı, fundemantali gelişmemiş oyuncularımızın bu modele uyum sağlaması zaman alacaktır. Rijkaard'ın mutlaka yumuşak bir geçiş süreci yaratması gerekiyor model konusunda. Galatasaray'ın futbol karakterini de katarak oluşturacağı ön yapıyı zaman içerisinde Barça modeline dönüştürecektir. Zeki bir adam olduğundan şüphem olmadığından ve kariyerli, zor zamanlardan geçmiş birisi olarak bu yanlışa düşeceğini zannetmiyorum.



Galatasaray'ın Rijkaard'a sunduğu takım iskeletine bakalım bir de;

Uğur, Sabri, Servet, Emre G, Balta, Barış, Topal, Ayhan, Linderoth, Lincoln, Arda, Kewell, Baros, Nonda şeklinde 14 kişilik bir yapı gözüküyor. Ayrıca Alparslan, Semih Kaya, Emre Aşık, Serkan Çalık ve Kurtuluş var, başarılı performansıyla Özgürcan, altyapıdan yükselmesi muhtemel Emre Çolak, Serdar Eyilik, Cem Sultan ile 23 kişilik bir kadroya erişilmesi mümkün kaleciler dışında. Aydın ve Mehmet Güven kiralık verilecekler sanırım.

Türk Milli Takımı'nın görünürdeki sağ beki Sabri'nin kalmasını isteyebilir Rijkaard, bu çok doğal, onun 5 yıllık performansını izleme şansı olmayacağından. Ümit Karan ve Hasan Şaş kesin olarak ayrılıyor. Linderoth, Lincoln ve Nonda'nın durumları belli değil, sanırım onların sağlık ve kalıp kalmamasına göre transfer listesi belirlenecek.

Rijkaard'ın gelmesiyle, Lincoln'ün, 4 - 3 - 3'e uymayan yapısı gereği, ayrılacağı söyleniyor, bu büyük bir yanılgı. Lincoln orta üçlünün sağında ya da solunda, diğer oyuncunun baskın savunma özellikleri olursa, oynayabilir. Bir nevi Xavi'nin Iniesta'yı dengelemesi eksenli Iniesta görevinde. Topal da Toure oluyor. Xavi ise ya Linderoth ya da yeni bir oyuncu olacak. Ayhan ve Barış yetersiz olur kusursuz bir sistemde.

+1 opsiyonu için Nonda kalmazsa, Kewell düşünülmeli, sürekliliği olmadığından ötürü. Rijkaard kanatlara transfer isteyebilir. Arda, Kewell ve muhtemel transfer iyi bir rotasyon olacaktır.

Rijkaard daha önce uyguladığı 3 farklı formasyonu da Galatasaray'da deneyebilir. Geri dörtlüde 2 oyuncunun yeri sağlam, Servet ve Hakan Balta. Topu oyuna sokabilen, oyuna derinlik katabilen bir stoper, Barça modelinin olmazsa olmazı. Bu bölgeye transfer yapılacaktır. Sağ bek bölgesinde Uğur, Sabri rotasyonu gözüküyor.

De Sanctis ayrılıyor, Rijkaard da onay verirse Leo Franco transfer edilecek sanırım, hayırlısı diyorum. Ligde az, Avrupa'da çok gol yer gibi bir tezim var Sanctis'e göre.

------------------Leo----------------
Uğur----Servet----Yabancı---Balta
-----------------Topal--------------
-------Linderoth------Lincoln------
----Kewell------------------Arda---
------------------Baros--------------

Lincoln, Linderoth ve Kewell'ın bölgelerine transfer düşünebilir Frank. Takımın duran top eksikliğini iyi gözlemleyerek, bu yönde bir transfer yapması şart kanımca. Tello ve Alex'in ligin kaderini bu kadar etkileyebildiği bir ortamda, bu konu kesinlikle atlanmamalı.

Futbolun basit kurallarını da takım zamanla öğrenecektir diye düşünüyorum, taç atışının ileriye doğru değil en boş oyuncuya atılması ya da kalecinin degaj yerine oyunu her zaman eliyle başlatması gibi.

Futbolculuk ve Teknik Adamlık kariyeriyle büyük saygı uyandıran Rijkaard'ın futbolcuları bu yönüyle de olumlu etkileyeceğine inanıyorum. Bu yıl pek çok oyuncunun performansı artacaktır.

Yarı Katalan Frank Rijkaard, Galatasaray'ın Barselonalaşma süreci için en doğru isim, O'na yardımcı olması gereken, Kulüp, Camia, Yönetim ve Taraftar buna hazır mı, yanıtlanması gereken soru bu.

Başkan Polat ve tüm emeği geçenler -İçimizden biri Haldun Üstünel- teşekkürler.

Ali Sami Yen Sokak'ta buluşulsun, umut dolu yüzlerle.

Galatasaray, yeni bir futbol modeliyle, Türk Futbolu'nun seyrini değiştirmeye çok yakın.

Hoş geldiniz Frank ve Johan, Bizim Takım'dan Bizim Takım'a.

6 Haziran 2009

A. Eren Loğoğlu