30 Eylül 2010

Eto'o & Zlatan & Villa, kontra Drogba



FC Barcelona, son 6 yılda 4 defa La Liga şampiyonu oldu ve bu sezonların üçünde Eto'o kadrodaydı.

2004 - 2005, 2005 - 2006, 2008 - 2009 yıllarında ligde 35 maçın üzerinde oynadı, toplamda 45 maçın üzerinde sahada yer aldı. Gol sayıları da 29, 34 ve 36 idi.

Şampiyonluğun kaçırıldığı 2 sezonda, 2006 - 2007 ve 2007 - 2008'deyse ligde 18 ve 19 maç oynadı, toplamda da 27 ve 28 maç sahada yer aldı. Gol sayıları da 13 ve 18'de kaldı.

Barça'dan CL kazanan sıfatıyla Inter'e geçtiğinde, orada da bu unvanını korudu. Maç sayısında bir azalma olmamasına karşın, 47 maça çıktı, sadece 16 gol atabildi Eto'o, Mourinho sezonunda. Bu durum, bir teknik adamın oyuncusuna dayattığı görevlerin ve oyuncu veriminden çok takım başarısını önemsemesinin ürünüydü. Mourinho'yu bu sebepten ötürü eleştirmek yersiz olur, başarılı olduğu sürece bu yöntemi hiçbir zaman sorgulanmayacak, verimi azalan oyuncular ve görsel zevki çalınan seyirciler tarafından.

Rafa Benitez dönemine bakalım bir de, 9 maç 11 gol, inanılmaz ve Eto'o klasında.

Eto'o ile takas edilen İbra için aynı şeyleri söyleyemiyoruz.

Internaziole döneminde 116 maçta 66 gol atan oyuncu, FC Barcelona'da beğenilmeyen performansına karşın 42 maçta 22 gol atmayı başarmış ve yaklaşık bir oran yakalamış. Mourinho'nun 2008 - 2009 sezonunda 46 maçta 29 gol ile en yüksek gol oranına ulaşmış ve Barça'ya geçişinde küçük bir düşüş yaşamış sadece. Yani beklentileri karşılamamış olsa da, verimliliğini koruma noktasında teknik adam değişikliği herhangi bir fark yaratmamış, Mourinho'dan Pep'e uzanan yolculuğunda.

Farklı açılardan da bakılabilir konuya elbette. Wesley Sneijder'in Mourinho'nun yöntemiyle parladığı düşünülebilir örneğin. Aslında bu da bir yanılsamadır. Real Madrid'in son şampiyonluğunda, 2007 - 2008 sezonunda 37 maçta 9 gol atan Sneijder, Mourinho'nun Inter'inde de 41 maçta 8 gol atmış, benzer bir performans sergilemiştir. Bir orta saha oyuncusunu gol istatistiği üzerinden değerlendirmeyi de sakıncalı bulduğumu belirtmeliyim.

Şu da var, verimlilik sadece gol sayısı mıdır diye düşünüldüğünde, elbette hayır cevabı alınacaktır ancak forvet özellikle hedef santrfor için dikkate alınması gereken asli unsurların başında da gol sayısı gelir. Futbolun hiçbir zaman hiç kimse tarafından yasaklanamayacak meyvesi gol olduğuna göre ağaca tırmanmaya sabırsızlanmanın da gayet anlaşılır bir yanı vardır.

Zlatan'ın AC Milan istatistiğini de belirtelim, 6 maç 5 gol, belki de aradığı yerdedir, ne dersiniz?

Eto'o yerine Zlatan, onun da yerine getirilen David Villa'ya göz atalım, verimlilik açısından.

Valencia'da 212 maçta 129 gol gibi harika bir golcü performansı var. Barça'daysa 8 maçta 4 gol ile başladı, kabul edilebilir, % 10 gibi bir oran farkı mevcut. Zlatan'ın 22'de kaldığı, Eto'o'nun 34'lerde dolaştığı bir havuzda, ondan da beklenti 30 gol ve üzeridir her daim, bunu da yapabilecek koku duyusuna fazlasıyla sahiptir Villa. Belki biraz daha zaman geçmesini bekleyeceğiz ve Pep'in en azından Mourinho gibi başarılı olurken de oyuncu verimini düşürmediğine dair örneklemelerde Eto'o'nun isminin yanına onu da yazabileceğiz.

Keza burada Drogba örneğine de geçiş yapılabilir. En verimli sezonunun, tesadüf olmasa gerek, Mourinho'nun Chelsea'den ayrılmak zorunda olduğu seneye denk gelmesi de düşündürücüdür. 2006 - 2007 yılında Drogba 60 maçta 33 gol gibi muhteşem bir istatistiğe erişmiş ancak Jose'nin kellesini kurtaramamıştır. Mourinho'dan sonraki iki sezon büyük bir düşüş göstermiş, AC Milan'a savunma futbolu oynatmakla eleştirilen Ancelotti'yle de yeniden sahalara dönüş yapmıştır, 44 maçta 37 gol ile. Bu sezon da aynı performansı devam etmektedir, 7 maçta 5 gol ile.

Mourinho'nun takımı başarıya götürürken uçtaki santrforu verimsizleştirmesine dair küçük bir tahlildi bu, keza Drogba örneğinde görüldüğü gibi tersi de gerçekleşmiştir, başarısızken verimin artması şeklinde.

Şu da unutulmamalı, bu oyuncular gol istatistiklerini ne kadar önemserler ya da transferleri düşünülürken, bu sayılara ne kadar dikkat edilir verimlilik anlamında, ayrı bir tartışma konusudur çünkü Mourinho'nun, takımlarına kazandırdığı başarılarla, oyuncuların da pek çok apolet taktıkları ve bu apoletler üzerinden de değerlendirildikleri gerçeği asla değişmeyecektir.

30 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Barselona'da Grev & Rubin Kazan İntikam Listesinin Başında



İspanya'da genel grev var ve yaklaşık 10 milyon işçi sokak, cadde, meydan ve alanlarda. Polisle en şiddetli çatışmaların yaşandığı şehir Barselona'ydı, beklenildiği üzre, direniş geleneğinin oluşturduğu etkiyle;













Rubin Kazan maçına da değineyim kısaca. Barça, klasik oyununu, Messi'nın etkenliği dışında, sahaya yansıttı, maçın başında öne de geçebilirlerdi Pedro'yla. Keza oyun 1 - 1 iken Alves, Messi ya da Iniesta ile skoru lehlerine çevirebilirlerdi, son vuruşlarda kaleciye takıldılar.

Geçtiğimiz sezon Rubin Kazan'ın başlattığı ceza sahasına otobüs park etme savunmasına karşı da çözüm üretmeye devam ediyorlar, maçın berabere bitmesine bakmayın, Barça istediği pozisyonları fazlasıyla buldu ancak değerlendiremedi. CL'den elenilen Inter maçında çok az pozisyon şansı yakalamışlardı. Bir nevi bu tür maçlar, takımın böyle oynayan rakiplere karşı alışkanlıklar üretmesini sağlıyor. Bilbao maçından dün geceye taşınamayan tek durum, Keita'nın olmayışı ve içeri katlarından yoksun kalınmasıydı, keza o maç özelinde kilidi açan da Keita'nın bu varyasyonuydu.

Pep, rotasyon yapıp Mascherano'ya yer vermiş, Sergio'yu öne sürmüştü, üçlü savunma devam ediyordu. Burada bir zaafiyet oluşuyor, Sergio topla ileri çıkan bir oyuncu değil ve bu tür dar alan savunmalarına karşı çözüm sağlamıyor, Cesc Fabregas'ın istenme sebebi de buydu, Xavi pasifize edildiğinde onun yakınında bulunan ve topla ilerleyebilen bir isim, Iniesta'yı kanada gönderince bu sorun da büyüyor. Pep'in buna dair çözümü, Iniesta'yı merkeze almak, Villa'yı sola kaydırmak ve hedef santrforsuz oynamak oluyor. Bence akıllıca, Kazan'da sonucu alamadı ama Messi olduğunda, Xavi'nin yanına dönen Iniesta'yla daha rahat bir oyun sergilenecektir.



Rubin Kazan 3 maçtır Barça'ya kaybetmiyor, bu da onları çözülmesi gereken meseleler listesinin ilk sırasına oturtuyor haliyle.

FC Barcelona, bir karakter takımı. Görülmesi gereken bir hesap varsa, intikam sesleri yankılanıyorsa dört bir yanda, bunu er ya da geç gerçekleştiriyorlar. Rijkaard & Mourinho sürecini hatırlayın, sonra yakın bir zamandaki Atletico Madrid'i ya da geçen sezon Copa Del Rey'den elenme sebebi olan Sevilla'nın sezon başında perişan olmasını.

Sırada Rubin Kazan var, Camp Nou'da acı bir tecrübe yaşayacakları kanaatindeyim. Ondan sonra Espanyol, Inter ve Mourinho'ya gelecek sıra, bu takım böyle şeyleri seviyor çünkü, onların ihtiyacı olan motivasyon daha önce yapamadıklarında gizli.

Her zaman ve her yerde;

Açò és del poble

30 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Rıza Çalımbay'ın Sözleri & FDD



Pek üzerinde durulmadı, arada kaynadı gitti sanki Rıza Çalımbay'ın sözleri;

Çalımbay, bazı futbolcuların kendilerini kulüpten üstün gördüğünü belirterek, şunları kaydetti: “Kadro dışı bıraktığımız Ümit Karan’ın bazı futbolcuları arayarak ‘İyi oynamayın, Rıza hoca gitsin, tekrar geleceğim’ dediğini duydum. Ümit’e ‘Yanlış işlerle uğraşma’ dedim.”
Haberin gerçeklik payına dair şöyle bir yargı oluşturdum zihnimde, Rıza Çalımbay ve Ümit Karan'ın ekranlarda sergiledikleri davranışların sonucu olarak iki isim üzerinde karakter analizi yapıp. Yanlış da olabilir elbette, Rıza Çalımbay yalan söylüyordur, Ümit Karan da böyle birşey dememiştir ama ben tam tersine inanıyorum nedense, bu karakter analizinden ötürü.

Ve bu tür durumların Galatasaray'da da vuku bulabildiğine dair örnek olabilir bu, Ümit Karan özelinde.

Yazının tamamı;

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=&ArticleID=1021398

Konuyla ilgili eski bir yazım;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/08/futbolcuya-dayal-duzen-v20.html

30 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

27 Eylül 2010

Rubin - Barça, Cüneyt Çakır



Rubin Kazan - FC Barcelona Şampiyonlar Ligi Grup maçını Cüneyt Çakır yönetecek. Yıllardır FC Barcelona karşısına bir takım çıkaramayan ülke futbolu, en azından bunu bir hakemiyle gerçekleştirmiş olacak. Puyol'la tokalaşıp poz verecek, Xavi'yle şakalaşacak, belki de oynaması muhtemel Messi'yle, yeryüzünün en özel futbolcusuyla aynı sahada olma şansını yakalayacak Cüneyt Çakır. Mutlaka bunların farkında ve etkisindedir, keza çevresinden de ona karşı benzer söylemler geliştiriliyordur, haber alındıktan sonra. Ülkede ciddi bir Barça sevgisi olduğunu da dikkate alırsak, baskı altına girebileceğini bile söyleyebiliriz.

FC Barcelona bir Türk takımıyla karşılaşmayalı tam 8 yıl oldu, hafızam beni yanıltmıyorsa. Son 4 maçlarını da bizle oynadılar Şampiyonlar Ligi'nde. Aslında yıllardır sözcüğüyle, 2005'ten bu yana müthiş işler başaran ve 2009'la birlikte tarihin en iyisi olarak lanse edilen oyuncular topluluğunu buraya getirememenin üzüntüsünü anlatmak istemiştim;

13 Kasım 2002 @ Camp Nou, Barselona, CL 1. Gruplar, 3 - 1, 10' Dani 20' Cihan 44' Gerard 56' Geovanni

24 Eylül 2002 @ Ali Sami Yen, İstanbul, CL 1. Gruplar, 0 - 2, 27' Kluivert 59' Luis Enrique

Ankara'daydım, meşhur meşale olayının yaşandığı maç, Terim'in geri dönüşüydü. Xavi ve Puyol sahadaydı.

19 Mart 2002 @ Ali Sami Yen, İstanbul, CL 2. Gruplar, 0 - 1, 58' Luis Enrique

Gol ofsayt idi, Yeni Açık tarafındaki kaleye atılmıştı, çok da görememiştim Eski Açık'tan diye anımsıyorum. Cebimde FC Barcelona anahtarlığı vardı o gece, Rivaldo'yu görme hayali ve heyecanıyla yerimi almış ancak hüsrana uğramıştım. Overmars büyülemişti çıplak gözle, o kadar hızlıydı ki. AS Roma maçında da aynı duyguyu Cassano yaşatmıştı tek başına ve o günlerin Mourinho'su Fabio Capello'yu hatırlıyorum çok net, sürekli alanını ihlal ediyor, hatta sahaya giriyordu, son dakikadaki rövaşata golüyle yıkılmıştım, gözümüzün önünde, Eski Açık tarafında olmuştu. Tekrar Barça gecesine dönersem, sahada Puyol ve Xavi vardı, o zamanlar çok bilinmeyen bu iki ismi dikkatli gözlerle izlememiştim, nasıl bir pişmanlık anlatamam, tek bir an dahi hatırlamıyorum onlara dair.

5 Aralık 2001 @ Camp Nou, Barselona, CL 2. Gruplar, 2 - 2, 5' Ümit Karan 42' Fleurquin 49' 66' Saviola

İlk yarıda 2 - 0 öne geçip, beraberliğe üzülmek, Camp Nou'da kazanmaya bu kadar yaklaşmak, Lucescu'yu ellerim patlarcasına alkışlamak gibi eylemlerle dolu bir geceydi, taptığım adam Rivaldo sahadaydı ancak sahneye çıkan o günlerin Messi'si Saviola'ydı.

Umarım 2. bir Orhan Erdemir vakası olmaz (Fiorentina - Tirol maçında, Terim'i saha dışına göndermişti, Galatasaraylı bilinmesinin de katkısıyla) ve güzel bir maç yönetir.







27 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

26 Eylül 2010

Gelişim?



Takımda zerre ilerleme yok oyun anlamında. Ne zaman Galatasaray'ın kanat oyuncuları topu sırtı dönük ve marke vaziyette değil de, yüzü kaleye dönük ve demarke vaziyette top alırlar, o andan itibaren bir gelişimden bahsedilebilir ancak. Çünkü her seferinde rakibe müdahale şansı veren bu durum, Galatasaray'ın rakip yarı alana yerleşmesine, tempo yapmasına, hücumda çoğalmasına olanak sağlamıyor. Bunun da ana sebepleri, top kazanımının orta sahaya yakın olmaması ve top dolaşımının istenen seviyeye getirilememesidir.

Olumlu gelişmeler de yok değil, Buca maçı öncesinde Ali Turan'ın yerine sağ bek bölgesinde, bek özelliklerinden ötürü denenmesi gerektiğini belirttiğim Serkan Kurtuluş'un performansını devam ettirmesi ve ilk iki golde büyük payı olması önemliydi. Sabri geldiğinde formayı alacak olsa da, ciddi bir alternatif yaratılmışa benziyor bu bölgede.

Ufuk, ısrar edildikçe daha iyi olacak gibi duruyor, birkaç önemli kurtarışı vardı ilk yarı. Duran top organizasyonundan yenilen golü sadece ona hata olarak yazmak haksızlık olur. Ayağını kullanamama sorunu devam ediyor.

Servet, fizik gücüyle doğru orantılı olan formunu inanılmaz bir seviyeye getirdi, Kalli dönemindeki gibi, takımın açık ara en iyisi, hep ayakta kalıyor. İkinci duran top golünü çizgiden çıkararak, maçın sonlarında vuku bulması olası bir duran top golünü de engellemiş oldu ve üç puanı kurtardı kanımca. H Balta gelince, Rijkaard'ı çok zor bir karar bekliyor.

Lucas Neill'in formsuzluğu giderek derinleşiyor, böyle karakterli adamları birkaç maç yedek bırakmak doping etkisi yaratır, bence denenmelidir bu yöntem.

Insua, oyunun savunma yönünde başarılıydı, bire bir kalınan pozisyonlarda vücud vücuda koşup, oyundan düşmemeyi beceriyor, hücuma çok katılmadı, daha çok takımın sağ kanadı kullanma eğiliminden dolayı.

Ayhan da hiç olmadığı kadar top kazandı, çok etkiliydi. Cana'ysa geçen haftaki 10 dakikalık ışıltılı performansına gölge düşürdü. Hatalı paslar, aşırı sert müdahaleler, her maç sarı kart geleneği, Ayhan'la uyumsuzluk gibi eksileri var, haftaya Rijkaard, tekrar bir başka oyuncuya görev verirse bu bölgede, çok şaşırmam. Savunmanın önünde oynayan Cana da, Ayhan da topla dikine ilerleyebilen oyuncular değil ve bu da, takımın yavaş top dolaştırması, gol bölgesine erken gelememesi gibi sıkıntılar doğuruyor. Cana'nın yine de dinamik oyunundan örneklemeler sunduğunu belirtebiliriz, maçı izlerken not almıştım, 28. dakikada orta sahanın sağında bir top alıp pas verdi, görüntüden çıkmıştı ki, 3 - 5 saniye içinde orta sahanın solunda top dolaşımına katıldı. Ekrana gelmemesi, daire şeklinde tur atarak oraya geldiğinin göstergesiydi ve Galatasaray'ın aradığı iki ilaçtan biri bu, diğeri de topla ilerleyen orta saha oyuncusuydu, en azından hastalıklardan birini gidermek adına Cana bir şans. Umarım tek maçlık bir performans göstermiştir bu gece ve uyum sürecinin etkisindedir.

Misimovic'in ya fizik gücü bu kadar, ya da bize gelmeden önce bir süre çimlere hiç çıkmamış. Anlamak mümkün değil, adamın adım atacak hali yoktu, takımın en kötüsüydü. Bakalım kaç haftaya düzelme gösterecek, takımın ikinci ilacı da ancak o olabilir, geriden gelip çıkaracağı ve dağıtacağı toplarla.

Aydın'ın eli ayağına dolaşmaya, Pino'ysa yanlış tercih haklarını kullanmaya devam ediyor. İki oyuncunun oyuna en önemli katkısı, hızlı olmalarından dolayı arkalarına adam kaçırmamaları ve kovalamalarıdır. Kewell ve Elano oynadığında kanatlardan rahatlıkla gelebiliyor rakip takımlar.

Elano faslı kapanmış, Baros çıkarken 6. yabancı olarak oyuna girmemesi bile buna işaret kanımca. Adam çok mutsuz, Appiah, Kezman, Guiza meselelerine dönmez umarım.

Ve Baros. Kuvvetli olduğunda neler yapabileceğini gösterdi. Tam bir santrfor, 3 gol attı, 2 de pozisyonu vardu karşı karşıya, koşu yoluna atılacak ve tek vuruş yapmasını sağlayacak her pozisyon tehlike.

Ayhan, Ufuk, Servet'in performansını koruması, Sabri / S Kurtuluş'un bekleneli vermeye devam etmesi, Cana'nın üst düzey oynaması, Misimovic'in kuvvetlenmesi, sağ bölgede maçına göre tercihde -Kewell / Pino / Elano- doğruluk olması, Baros'un sakatlanmaması ve Arda şart daha iyi olabilmemiz için.

Teknik taktik kısımlarda genel çerçeve değişmediğinden eklemelerde bulunmuyorum, Buca maçı yazısı geçerliliğini koruyor;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/09/p-r-c-l.html

26 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Hafta 5, Mourinho'dan 1 Puan Önde, 4 - 3 - 3 - 0



Hercules maçındaki garip rotasyon ve uyum eklemleme süreci olmasa 5'de 5 ile zirvedeydi Barça, şimdilik Real Madrid'den 1 puan önde olmayla yetinecekler.

Cruyff'un sözünde duruyordu Pep, sadece tek oyuncuyla -Adriano- rotasyona giderek. Messi'nin olmayışından dolayı da Keita sahadaydı, onu rotasyondan saymıyorum. Takımın iskeleti sahada olunca haliyle de bu, oyuna yansıdı.

Pep, Sistem -model- Teknik Adamlığı'na, birşeyler katarak Taktisyen Teknik Adamlığı'nı da hanesine yazdırmaya kararlıydı, zaman zaman bunun örneklerini sergiliyordu, en son Vicente Calderon'da müthiş bir iş çıkarıp Sergio'yla savunmayı üçlemiş ve iki forvetle önde baskı yapan Atletico'yu alt etmişti, takım 3 yıldır orada kaybediyordu ve çözümü bulmuştu Guardiola.

Bilbao'da bir başka çözümleme sahnedeydi, Messi'nin yokluğunda. Sert oyunuyla rakibi yıldıran, çok top kazanan ve kazandığı topları Llorente'yle buluşturup onun yanına seri oyuncular sokma çabasını her an hedefleyen bir takımdı Athletic. Bunu engellemenin yolu, topu kazandıkları ve sert oynadıkları bölgede, orta sahada kalabalık bulunmaktan geçiyordu. Pep, Messi'nin olmayışını da dikkate alıp en uçta oyuncu oynatmadı.

Klasik;

-----------Messi-----------
Villa-----------------Pedro
-----Iniesta----Xavi-------
----------Sergio-----------

şeklindeyken, Bilbao'da;

---------------------------
Villa-----Iniesta-----Pedro
-----Keita------Xavi-------
----------Sergio-----------

şeklinde bir yerleşim vardı. Villa, takım daha çok sağ bölgeden Alves ile hücum alışkanlığı yarattığından, sol taç çizgisinde kalmayıp ceza sahasına, içe kat ediyordu. Ayrıca Keita da Messi türü kısa ceza sahası koşularıyla savunma arkasına sarkmaya çalışıyordu.

Bu taktik kusursuz işledi, top sürekli Barça'daydı, orta sahada çok olmak top kaybı riskini de iyice azaltmıştı, Villa'nın maç öncesi düşünülen varyantlardan biriyle pozisyona girip direkten dönen topu, Keita'nın Xavi to Messi -Stockton to Malone- pasıyla ilk yarıda girdiği ve kaçırdığı pozisyon, bu yerleşim ve görev dağılımının sonuçlarıydı.

Takımda sistemi işletemeyen, sekteye uğratan iki isim vardı, Villa ve Adriano. Pep, Adriano'ya 45 dakika bile tahammül etmeyebilirdi, çok sırıttı ve bir süre forma şansı bulamayabilir Abidal de döndüğünde, belki sağ bek bölgesinde. Türlü acemilikler yaptı ve uyumsuzluğun etkisiyle nerde, kime pas vermesi, ne zaman koşu yapması gerektiği konusunda kararsızlıkla yanlış tercihlerde bulundu. Villa, kendisinden istenen temel görevi -soldan içe kat etme- başarıyla uygulasa da, hala ısınma turlarında. Kendisi de bunun farkında ve takımın gerisinde olmak onu kızdırıyor. Doğru koşuları yapmaya başladı, Iniesta'nın pasında direkten dönen topu, ikinci yarı Pedro'nun kesmesine havada vurduğu vole, Alves'in kaleye kadar getirip dışarıya doğru çıkardığı topa dönerek vuruşu Barça'nın istediği şeyler, sadece gol olmadılar, zamanla fileler de havalanacak ve o zaman kahraman David olacak. Keza maçın anahtarı ilk goldeki asisti de olağanüstüydü.

Rakibin 10 kişi olmasından sonra Alves makinaya bağlayıp, sonsuz sayıda med cezirleriyle doyumsuz bir ziyafet sundu gözlerimize. Bu aralar bir başka moda var, Barça'nın futbolunu monotonluğa bağlamak üzerine kurgulu. Bir anlamda haklılar, kusursuzluğa yaklaştıkça oyun ve rakibi hiç oynatmadıkça bu tür eleştiriler, göz alışkanlığının etkisiyle gerçekleşecektir. Real Madrid maçını da seyrettim, onu daha estetik bulanlar da olacaktır çünkü orda kaos var, ne olacağı kestirilemiyor, heyecan mevcut. Madrid, sağlı sollu ve bilinçsizce bastırıyor, sistemden ödün verip ikinci santrforu oyuna alıyor, risk bolca serpiştirilmiş, pek çok şey organizasyonsuzlukla oluşuyor. Barça'ya bakıyorsun, herşey organize, kimin nerede kime pas vereceği, topu aldığında ne yapması gerektiği hep belli, bildiğin set hücumu oynanıyor. Alves'in makina gibi çalıştığı 50 - 60. dakikalar arası nerdeyse 20 saniyede bir pozisyona girdiler bilinçli tercihlerle, sürekli sabrediyorlar, açık arıyorlar. Futbol 101 dersini TV üzerinden yeryüzüne anlatıyorlar, teorik futbol nedir diye sorulsa, verilecek cevabı sunuyorlar. Ben bundan büyük keyf alıyorum, heyecandan öte futbolun özünü gözlemlediğimi, tarihe tanıklık ettiğimi -yıllar sonra bu takım kesinlikle pek çok yerde referans olacak- düşünüyorum, göz alışkınlığına, her hafta aynı şeyleri yapıp sonuca ulaşan bir takımdan sıkılanlara, heyecan arzulayanlara da saygım var.

Villa'nın sorumsuzca gördüğü kırmızı kart hiç yakışık almadı. Barça'da bir oyuncu kırmızı kart görecekse, ya son adamdır gol pozisyonunu engeller, ya kaleye giden topu elle çevirir, skor dezavantajına düşmemek adına bir hamledir kart görmek. Villa, bundan ders çıkarmasını bilecektir, 2 maç olmayacak muhtemelen, tam da lig 2 maçlığına Camp Nou'ya taşınırken, büyük bir fırsatı tepiverdi kanımca, Bojan'a son bir şans doğdu, umarım iyi değerlendirir, büyük bir hayalkırıklığı sezon başlangıcı oysa geçen sezonun sonunda harika bir performans sergilemişti.

Pep, bu maçta da kimi zaman Sergio'yu Pique ve Puyol'un ortasına alıp ve kanatlardan ileri iterek oynattı takımını, bu hamle müthiş bir genişlik kazandırıyor takıma, yayılma anlamında, Alves çok ilerde kalabiliyor örneğin ve kontra atak zaafiyeti üç oyuncuyla geride bulunulduğundan ortadan kalkıyor. Oyunun genelinde 4 - 3 - 3 - 0 formasyonu vardı, bazı anlarda 3 - 4 - 3 -0'a dönüşüverdi. Merkez savunmanın sağında oynayan Pique'nin de topla çıkış yapabilme özelliği, oyunu sağ koridordan açma konusunda müthiş bir avantaj sunuyor Barça'ya.

Pep'in eleştirileceği tek nokta Xavi ve Iniesta'nın aynı anda oyundan alınmasıydı, bence en azından biri sahada kalmalıydı. Villa'nın atılıp skorun 1 - 2'ye geldiği an bunu mutlaka düşünmüş ve bir daha yapmamak üzerine bir karar da almış olabilir Joseph. Çıkması gereken isim Villa'ydı Bojan girerken ancak Villa'nın özgüvenini artırması adına onu sahada tuttu, gol de atabilirdi aslında Villa, şanssızdı.

Bakalım Mourinho şimdi ne diyecek, 3 hafta içersinde Barça lider de olacaktır Camp Nou'da, Messi'nin dönüşüyle. 1 puan geride, Barça oyununa taktiksel derinlikler katıyor, yeni oyuncularını ısındırmaya devam ediyor, Xavi ve Iniesta'nın formu üst düzeye geldi, Puyol sadece beklentilerin altında, Alves, Pique ve Pedro da sezona iyi başladı. Kanımca Mourinho kariyeri açısından çok büyük bir zamanlama hatası yaptı Madrid'e gelerek. Birkaç yıl daha Inter'de kalıp, Barça'nın düşmeye başladığı an -Xavi ve Puyol miladını doldurduğunda- hançeri vurmaya gelmesi daha akılcı olabilirdi. Barça'yı yenmeyi yaşamının en büyük hazzı olarak tanımlayan Mourinho'nun, bundan mahrum kaldığında ve Barça'nın gerisine düştüğünde, Puyol'un ellerinde yükselen kupalar gördüğünde ne yapacağını hiç düşünmeden İspanya'nın yolunu tuttuğu görülebiliyor, bunun sebebi de tatmin olmayan yüksek egosudur herhalde, tersi bir durumu aklının ucuna getirmemiştir. Pep'in onun psikolojik oyunlarına, boş söylemlerine hiç cevap vermeden, dersini çalışması, işini yapması gerekiyor, yeni taktiksel hamleler bulmaya devam etmeli genç bir teknik adam olarak.

Son olarak, o nasıl bir yağmurdu öyle yahu, yine de durmadı Barça!

26 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

25 Eylül 2010

Yeni Anayasa Seçimden Sonra!



AKP, seçim önceleri aynı stratejiyi uyguluyor ve bunu öyle başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor ki, hayran olmamak mümkün değil!

Stratejinin iki ana kısmı var, mazlum psikolojisi, ajitasyon ve seçim sonrası, kazanılması halinde söz verilen bir eylem.

2007 Genel Seçimleri'nde 27 Nisan e-muhtırası ve Abdullah Gül'ün haksız bir biçimde Cumhurbaşkanı seçilememesiydi, seçim meydanlarında halka söylenenler.

Referandumu 12 Eylül'e denk getirip, geçici 15. maddeyi de süs niteliğinde pakete koyup, bir başka yöntem kullandılar, stratejik biçimde. Halk oylamasıyla partinin alabileceği en yüksek oy oranını öğrenmiş oldular, dev bir anket yapıldı aslında. MHP'den koparabildikleriyle, parçalanmasını uzaktan kıs kıs gülerek izledikleri -en tehlikeli rakipleri ve partilerine davet etme gereksinimi hissettikleri Numan Kurtulmuş'tu- SP ve BBP'ni de yanlarına alıp % 58 bir oy topladılar, muhafazakar çatı altında. Ayrıca Genel Başkanı yenilenen ancak zihniyeti eskimeye devam eden CHP'nin potansiyelinin ne olabileceğine dair de bir ipucu edindiler ve korkulacak bir şey olmadığını şimdiden düşünmeye başlayıp, makro plana devam kararı aldılar. Doğu ve Güneydoğu'daki BDP etkinliğini her yönüyle tahlil edip, yeni Anayasa adına ilk görüşmeyi de onlarla yaptılar, çünkü çoğunluk diktasına giden yolda muhafazakar tabana katılması gereken en yoğun kesim de, referandumda % 58'e katamadıkları Kürtlerdi. Üstelik tüm bu verileri elde ederken sürekli meşgul oldukları, önlerini tıkayan iki mekanizmayı da -HSYK ve Anayasa Mahkemesi- paketin omurgasının oluşturan iki maddeyle değiştirdiler. Bunu da öyle bir matematik ile yaptılar ki, durum karşısında takınılacak tavrın şaşkınlık olması bile hafif kalır;

Meclis'te Anayasa Değişikliği 367 / 550 = % 67 ile gerçekleşiyor, 330 - 367 = min. % 60 ile referanduma gidilebiliyor, öyle de oldu. Halktansa % 58 ile geçti paket, yani Mecliste temsil edildiği oranın altında bir değerle. Meclis % 60 bana yetmedi, halka gidiyorum diyor, halk % 58 ile pakedi geçiriyor, bence bu işte bir terslik var, sorumlusunun kim olduğunu bilmediğim.

Şimdi 2011 seçimlerine gidilecek yaz aylarında. Başbakan ve iktidar partisinin takvimi ortaya çıkmaya başladı, referandum zaferinin olduğu gece ağzından kaçırmıştı zaten, seçimden sonra yeni bir Anayasa diye. Seçim propagandası yeni bir Anayasa üzerinden yapılacak ve bu tanıtımın içersinde Kürtlere yönelik maddeler olacak, ilk gün toplantısından anlaşılan da bu. Hayır, şuna da anlam veremiyorum, iktidar partisi elinde meclis gücü var iken, mini paket hazırlamak yerine tamamen sivil bir anayasa değişikliğine hangi amaçla gitmez de, sırayla, zamanı gelince yapmayı tercih eder? Sırayla ve az az olmasının iktidarda kalmasına olanak sağlayabilmesinden başka bir şey gelmiyor aklıma. Anayasa Mahkemesi iptal ediyor örtüsü de geçersizliğini yitiriyorsa bu paketle, ileri demokrasi ve özgürlükler adı altında her yerde dile getirdiğiniz değişimleri de ekleyeverseydiniz ya! Parça parça olmalı, Tayyip Erdoğan'ın Devlet Başkanı olacağı Başkanlık Sistemi'ne geçişin başka yolu yok çünkü, sırayla ve sabrederek bugünlere gelindi.

Bir de işin ironi boyutu var. 12 Eylül ile hesaplaşma adı altında dev puntolarla manşetler atılacak, pakedin devrim niteliğinde olduğuna inandıracaksın pek çok kesmi ve referandumdan kısa bir süre sonra, yeni Anayasa değişikliği gerektiğini de söyleme acziyetinde bulunacaksın. E daha dün değiştirdik ya, yetmedi mi!

Yetmez ama evet diyenlerin referandum sonrası hemen yeni Anayasa istekleri güme gidecekmiş gibi duruyor bu söylemlerin ışığında, ortada bir iktidarda kalma planlaması var ve bunun Amerika eksenli olmadığına inanmak saflık olur kanısındayım, AKP'nin geldiği nokta göz önüne alındığında.

Ergenekon'un Kontrgerilla'nın kendisi değil, Kontrgerilla'nın sözünden çıkıp duruma müdahale etmeye çalışanlar olduğu iyice su yüzüne çıkmaya başladı, bu planlamanın ortasında. Ve 12 Eylül 1980 sonrasında sağ ve sol grupları, yönetime talip olanları, hapislere, sürgünlere, işkencelere gönderip orta yolun yolcularına, sokağa çıkmayan dindarlara, cemaatlere ülkeyi yönetme fırsatı sunan, bu evreyi özellikle Laiklik söylemiyle yükselten, 28 Şubat ile doruğa çıkartan ve AKP'yle resmileştiren bir olaylar silsilesi var, inkar edilmesi mümkün olmayan. Irak Savaşı'ndaki tezkere olayıyla başlayan, şu günlerde İran meselesinde aracılık yoluyla Ahmedinejad'ı kandırma göreviyle devam eden bir süreç, arada pek çok olay da gerçekleşti mutlaka. Görünen o ki, adına ne denirse densin, ılımlı İslam modeli, Büyük Ortadoğu Projesi'nin sac ayaklığı vs. plan kusursuz bir biçimde işlemeye devam ediyor -ne de olsa istikrar ve büyüme var, borsa rekor üstüne rekor kırıyor, özelleştirmelerin önü açıldı- ve uzun bir süre daha devam edecek, bozacak birileri çıkmadığı sürece.

25 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

FCB 89 RM 55



Geçtiğimiz sezon Ettore Messina'yı takımın başına getirmişti Real Madrid Başkanı Florentino Perez. Messina için basketbolun Mourinho'su denilse yanlış olmaz, başarıyı çeken bir mıknatıs adeta. Ancak aşı tutmuşa benzemiyor, Euroleague şampiyonu, Lig Play Off Finalisti FC Barcelona karşısında bir türlü şansları yaver gitmiyor ve her defasında fark giderek açılıyor. Dün gece de 34 yediler. Aynı tarife futbolda da uygulamaya geçerse, ne Perez, ne de Jose kalır, darmadağın olur Madridistalar. Geçtiğimiz sezonun başından itibaren Mourinho'nun Real Madrid'e geleceğini öngörüp, aslında bunun başvurulabilecek son çare olduğunu gözlemliyor ve eğer bu ilaç da hastayı düzeltmezse, ölümü beklemekten başka ellerinden bir şey gelmeyeceğini düşünüyordum. Yara giderek derinleşiyor, basketbol pansuman olmayacak, belli oldu, tek ve son kale Mourinho, o da düşerse, tam anlamıyla ve her yönüyle çok baskın bir Barcelona dönemi olarak tarihe geçecek bu zamanlar.

Rudy de gelsin, Rubio'yla Navarro'nun yanına -tıpkı Jasikevicius, Bodiroga dönemi gibi- ve seyri iyice doyumsuz bir hal alan takım oluversin Barça.

25 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

21 Eylül 2010

İspanya'da Katalan



İtirazın İki Şartı

Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Çok olan tarafta olmayacağız
Türkiye'de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya'da Türk olacağız
Hollanda'da Surinamlı
Fransa'da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka kızılderili
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı takımı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız
Bu itirazın ilk şartı

Solda da az olacağız
Devrimi çoğaltırken çünkü
Bir başka devrime hızla azalacağız
Bu da itirazın ikinci şartı.

Nevzat Çelik


Cruyff'un genel konular hakkındaki son yazısından bahsedeyim biraz. Şehrin ruhani lideri Johan'ın, hakikaten bir deha, kimsenin aklının ucundan geçmeyecek düşünceleri bulmakta üstüne yok, onu Cruyff yapan da bu herhalde.

Messi'nin sakatlığıyla ilgili, eğer 3. gol atılabilseydi -maçın sonlarına doğru akıl almaz bir gol kaçırdı Leo- Atletico Madrid beraberlik için her türlü eylemi denemek hususunda ısrarcı olmayacaktı, sert fauller de maçın koparılmamasının sonucuydu diyor.

Guardiola'nın bu durumdan ders çıkarması gerektiğini, eğer takım hızlıca rahatlatıcı skoru bulamazsa, acı çekmeye devam edeceğini, yapılacak faullerden dolayı da savaşı kaybedeceğini belirtiyor. Bu bir uyarıydı, sezon hiç de kolay olmayacak, diye de ekliyor.

Ayrıca, Pep'in bundan sonra oyuncuların form durumlarını da göz önüne alarak, üç oyuncudan fazlasını rotasyona uğratmaması gerektiğine vurgu yapıyor. Doğru olanın Atletico maçında sahaya çıkanların 9 ya da 10'uyla sahaya çıkmak olduğunu anlatıyor.

21 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Küfür ve Zemin Meselesi



Pino'ya edilen küfür konusunda her iki tarafın da, aslında birbiriyle çelişmeyen, doğru bir yaklaşım sergilediğini düşünüyorum. Futbolcu da taraftar, yönetici, sokaktaki vatandaş gibi küfreder, bunu samimiyetle, art niyetle ya da durum üzerine doğal tepki vermeyle gerçekleştirebilir, Sarp'ın hangisini referans alarak böyle davrandığını bilmek güç!

Erkeklerin sürekli birlikte bulunmak zorunda olduğu bir ortamda küfrün olması kaçınılmazdır, askerlik bunun en çarpıcı örneğidir. Futbolcular da antremanda, maç içersinde, kendi aralarında mutlaka argo ve küfürlü konuşuyorlardır diye tahmin ediyorum.

Sarp'ın pozisyon gereği, kendisine verilmeyen bir pasdan dolayı arkadaşına veya pozisyonun gole dönüşmemesine olan kızgınlıkla küfretmesini doğal karşılamak gerekir.

Diğer bakış açısından da durum değerlendirilebilir. Sarp, pası vermeyen Ayhan, Arda ya da Sabri olsaydı aynı küfrü edemezdi savını ortaya sürmenin geçmişe dayanan pek çok yansıması bulunmaktadır ve hiç de yabana atılacak bir düşünce değildir bu. Tahminim Sarp'ın benzer bir küfrü bahsi geçen isimlere edemeyeceği yönündedir ama bu tahmin, küfrün hangi amaçla edildiğine dair de bir yargı oluşturmamaktadır.

İlk senaryoya inanmak ve olayın üzerinde çok da durulmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bu zemin konusuna farklı bir bakış açısı getireceğim;

Güzel futbolu bu coğrafyaya getirme hususunda bir zamanlama hatası yapıldı gibime geliyor, kulüp tarafından. Skibbe'yle sütten ağzı yanan ve Rijkaard'la yoğurdu üfleyerek yiyen bir konumda şu an Galatasaray. İkisinin de getirilme sebebi, yerden kısa ve hızlı paslarla oynayan bir takım yaratma hayaliydi. Bunun içinse şartlar pek oluşmamıştı, mesela zeminlerin durumu ya da Galatasaray'ın futbol karakteristiğinin uygunluğu düşünülmemiş, gözden kaçırılmıştı. AKP'nin neo liberal politiklarının sonucunda Türkiye, ABD ve Avrupa Birliği'ne iyice eklemlenme sürecinde Avrupa Şampiyonası, Dünya Şampiyonası, hatta Olimpiyatlar gibi organizasyonlar alacaktır ve bu da haliyle zeminlerin düzelmesi anlamına gelir, ülkenin pek çok yerinde stad çalışmaları var zaten. Tahminen 2016 gibi Lincoln'ün oynayabileceği zeminlere kavuşulacak ancak Galatasaray güzel oyun projesinden vazgeçip, özüne, savaşçı karakteristiğine dönecek ve yine zamanın ruhunu yakalayamamış olacağız, tamamen sezgisel bir gelecek tahminidir, somut verilere dayanmayan.

21 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Sergio & Defansif Orta Saha



3 yıldır aynı yerde, aynı taktiksel hamleye -çok önde basıp pas hatasına zorlama- yenik düşen Pep, bu defa Sergio'yu üçüncü bir merkez savunmacı gibi oynattı, tam da Puyol ve Pique'nin ortasında. Çözüm başarıya ulaştı, Barça geride çok pas hatası yapmadı, rahat top dolaştırdı, topa % 70 oranında sahip oldu ve en önemlisi kalesinde karambol, duran toplar dışında da tehlike görmedi. Bunda Kun Agüero'nun sakat olmasının da etkisi vardı.
Pazar günü, maç sonrası yazmıştım bunları, çok dikkat çekiciydi Sergio'nun görev ve formasyonu. Pep, bu sezon önce 4 - 2 - 3 - 1 denemesiyle başladı, şimdi de bir başka çözüm arayışına girdi. Formasyon değişimi olacağını zannetmiyorum, Barça için kryptonite etkisi olan Atletico Madrid'e dair bir hamleydi kanımca Sergio'nun geriye çekilmesi. Çok önde basan, iki forvetle oynayan ve iki merkez savunmacının karşısına dikilip görüş açısı daraltan oyunu bozmak üzerine kurguluydu Pep'in maç öncesi stratejisi, tuttu da. Hercules ise Internaziole benzeri savunma anlayışını, Barça'nın rotasyonun da etkisiyle hücum varyasyonlarıyla birleştirivermişti. Sergio'nun Atletico Madrid maçındaki görev ve konumuna dair çok daha detaylı bir yazı, dün kaleme alınmış;

http://www.zonalmarking.net/2010/09/20/atletico-madrid-1-2-barcelona-busquets-takes-modern-centre-half-role-a-little-further/

Busquest'in Dünya Kupası'nda da benzer görev ve yerleşim şekilleri aldığını gözlemlemek mümkün;

http://www.zonalmarking.net/2010/07/16/sergio-busquets-world-cup-final/

Taktiksel varyasyonlar ve çözümler adına defansif orta saha çok önemli bir konum teşkil etmeye devam ediyor, görüldüğü üzre. Sergio Busquest çok yetenekli bir oyuncu değil ama taktiksel disiplinden ödün vermeden ve futbol aklını sürekli sahaya yansıtarak oynuyor, pozisyonunda oynayan pek çok yetenekli isimden en önemli farkı da futbol eğitimini La Masia'da almış olması.

21 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

M u z



Bu maçların tatil edilmesinin müsebbibi futbolu kirleten, terörize eden, taraftarına linç kültürünü yerleştiren Fenerbahçe Spor Kulübü'nün yöneticileri, onların çıkar ilişkileri ve bunun sonucunda doğan standartsız uygulamalardır.

Yıllarca, rakip futbolcuların koridorda yumruklandığı, maçtan önce kasten kavga çıkartılan, kaleci antrenörlerinin yaralanıp kafasının sarıldığı, sahaya yabancı madde atma kültürünü futbola aşılayan, iğrenç cinsel karikatürleri stad müdürlerinin süprizlerimiz var diye sunabildiği, yayıncı kuruluşların kablolarının kesilip görüntü aktaramamasına varacak boyutta sansüre uğradığı, Teknik Adamların kulübelerinden çıkamadığı, çıkanların da alnının yarıldığı ve son olarak maçın hakeminin de atılan cisimlerden nasibini aldığı maçlar oynandı Kadıköy'de, Galatasaray'a karşı. Tüm bunlar olurken maçlar tatil edilmedi, son olayda hakem korktum 50.000 kişi engellenmesi mümkün olmayan olaylar çıkarır bile dedi, linç kültürünü kazanmak için her yol mübah anlayışına dönüştürmüşlerdi bir kere ve bunun adını da galibiyet serisi koydular zavallıca.

O gün, maçı tatil edemeyen, kuralı uygulayamayan, korktuğunu belirten -bu ortamda adaletli maç yönetmesi bekleniyor bir de düşünün vehameti, sonra Galatasaray neden kazanamıyormuş- Bünyamin Gezer, maçı tatil etmemesini sağlayan tüm unsurlar, özellikle bu ortamı yaratan, korku imparatorluğu oluşturan Fenerbahçe Spor Kulübü, Anadolu'da yükselmeye başlayan olayların da sorumlusudur. Olaylar Diyarbakır'da, Gaziantep'te olunca maçlar tatil, Kadıköy'de olunca maçlar oynansın, tabii o şehirler Türkiye Cumhuriyeti'ne, Kadıköy'se Fenerbahçe Muz Cumhuriyeti'ne bağlı.

Bir de Anadolu takımıyız derler, hadi lan ordan yavşak herifler!

http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/12786316.asp

21 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

20 Eylül 2010

Leo'nun Sakatlığı



Sonunda beklenen açıklama geldi, ağza gelen yürekler tekrar yerine inebilir, Messi en az 2 maç sahalarda olmayacak. Onun sakatlığı maç üzerinden değerlendiriliyor çünkü ailemizin en küçük çocuğu, evimizin bir parçası Messi'yi her an sahada görmek istiyor bütün anne, baba ve çocuklar, yeryüzündeki tüm futbol sevdalıları ve bir halk, Katalanlar;

Messi definitely out for at least two games

After an MRI taken this morning at the Hospital de Barcelona, doctors have concluded that Leo Messi has a sprain in the internal and external ligaments of his right ankle, but confirmed that there is no damage to the bones.

Leo Messi will definitely miss the matches against Sporting and Bilbao this week after doctors confirmed their earlier diagnosis following the nasty foul he received from Ujfalusi on Sunday. His availability after these two games will depend on how he recovers from the injury.
http://www.fcbarcelona.com/web/english/noticies/futbol/temporada10-11/09/20/n100920113021.html

Bir süre takımı Iniesta'nın taşıması gerekecek Messi'nin yerinde.

20 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

19 Eylül 2010

Ujfalusi Futbol Katili & T e l a f i & Karakter Takımı



Bir kere oyunun baştan sona hakimi FC Barcelona'ydı, sayısız gol fırsatını harcayıp sadece tek farklı bir skorla Vicente Calderon'dan ayrıldılar, korkulan olmadı.

3 yıldır aynı yerde, aynı taktiksel hamleye -çok önde basıp pas hatasına zorlama- yenik düşen Pep, bu defa Sergio'yu üçüncü bir merkez savunmacı gibi oynattı, tam da Puyol ve Pique'nin ortasında. Çözüm başarıya ulaştı, Barça geride çok pas hatası yapmadı, rahat top dolaştırdı, topa % 70 oranında sahip oldu ve en önemlisi kalesinde karambol, duran toplar dışında da tehlike görmedi. Bunda Kun Agüero'nun sakat olmasının da etkisi vardı.

Barça adına maç boyu söylenecek tek olumsuz şey, üçüncü golü bir türlü atamamasıydı. David Villa, Messi, Pedro pek çok pozisyonu harcadı, Atletico'nun genç kalecisi David De Gea'da harika bir performans sergiledi, belirtmek gerekiyor.

Hala uyum sorununu atlatamayan Villa, bunun farkında olduğundan, son vuruşlarda başarı sağlayamıyor, güvensizliğin verdiği psikolojik etkiyle. Ibra'nın uyumsuzluğuyla asla karıştırılmamalı onun durumu, sürekli hareketli, pozisyonun içinde ve arkaya sarkıyor ancak nerede ve ne zaman bulunması gerektiği konusunda çelişkiler yaşıyor, zamanla doğru koşuyu yapacak, son vuruşuyla işi bitirecektir, bu gece üç gol atabilirdi aslında.

Takım, karakterini ortaya koydu ve dördüncü bir yenilgiye izin vermedi. Kaldı ki, burada kaybedilecek puanlar, Real Madrid ve Mourinho'nun da iştahını kabartacaktı. Her yıl 0 puan yazılan bir yerden 3 puanla dönülüyor, bu da Hercules yenilgisinin telafisi anlamına gelir.

Hakem hakkında da birkaç kelam etmek gerekir, çok ama çok kötüydü. İspanya'da bazı stadlarda -Valencia, Sevilla gibi- hakemler baskı altında kalıp yanlış kararlar veriyorlar evsahibi lehine. Reyes'ın her atlayışına faul verip duran top tehlikesine sebep olması affedilir değildi. Keza Barça bir gol yerse bu duran toptan olacaktı. Transferlerden dolayı -Marquez, Dmitry, Toure, Henry, Ibra- kadroda yer alan oyuncuların boyunun kısalması, bu sezon duran topların tehlikeli geçeceğine dair bir öngörü uyandırmıştı, üç maçta ikinci duran top golünü kalesinde gördü Katalanlar.

Maç sonundaysa bir futbol katili, Ujfalusi sahne aldı, Messi'nin bileği şişmişti yakın çekimden görüldüğü üzre. Futbolu izleme sebeplerimizden biri olan Messi'yi kasıtlı bir şekilde sakatlamaya kimsenin hakkı yok, çok ağır bir ceza alır umarım. Yarın kontrole gidecek, bileğinde çatlak ya da kırık olabileceği belirtiliyor. Durum belirginleşsin, daha detaylı bir yazı gerekecek bu konuya dair.

Barça, hafta içi S. Gijon'u ağırladıktan sonra, hafta sonu Bilbao'ya gidiyor, ordan da çıkarsa Ekim ayında 3 Camp Nou maçıyla liderlik ele geçirilecektir. Dileyelim de Messi'nin sakatlığı ciddi olmasın.

Ekleme: En fazla 15 gün sahalardan uzak kalacağına dair haberler var, haydi hayırlısı diyorum, umarım doğrudur, daha fazlasını bünye kaldırmaz!

19 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

P a r ç a l ı



Lucescu'nun hücumun arkasından savunma önüne aldığı, Hagi'nin 4 - 4 - 2'nin orta dörtlüsünün solunda oynattığı ve çalıştığı her teknik adamın değer verdiği bir isimdi Ayhan. Türkiye'de oyunun iki yönünü de belli bir seviyenin üzerinde oynayabiliyordu. Birkaç yaş daha genç olsa ve beyni ayaklarına tamamen hükmedebilse -bir pozisyonda pas hatası yapıp topu taca attı ve kendine kızıp çime tekme savurdu, istediğini yapamayan ayaklarından ötürü- Rijkaard'ın Xavi'si olmaya da ilk adaydı Galatasaray'ın mevcut kadrosundan. Golün oluşumuna bakıldığında bile görülebiliyordu, bir bütünlüğün eseri olduğu, topu saklama, koruma, etrafında dönüp topla ilerleme ve ceza sahası dışından şutu gönderme gibi savunma ve hücuma dair farklı eylemlerle. Rijkaard'ın şut atmak dışında taktik istekleri de vardı Ayhan'dan. FC Barcelona'da olduğu gibi ön süpürücünün merkez savunmacıların arasına girip kaleciden top alması ve oyunu başlatması ilk gözlemlenenlerden biriydi. Türbülent'in, Ayhan / M Sarp zaafiyetine baskı yapın stratejisiyle sahada yer alması, bir pozisyonda Ayhan'ın kaleci atışından top alırken ceza sahasını ihlal etmesine sebep oldu, hatırlayın. Kaleciden top almasıyla, merkez savunmacılar taç çizgisine doğru kayıyor, çizgiye sıkışan beklerde öne ilerliyorlardı. Takımı kaleciden itibaren ileriye itmenin yollarından ve Rijkaard'ın Ayhan'a güvenme ve onu sevme sebeplerinden biriydi bu. Asıl etkense Rijkaard'ın istediği futbola olan uyumuydu Ayhan'ın. İlk yarıda ceza sahası önünde baskıdan kurtulmak için verkaca girip pas almak için boş olan öne fırlaması ve topla buluşması, FC Barcelona'nın uzay futbolunun temelini oluşturan pas açısı yaratmanın en güzel örneklerinden biriydi, Xavi'yi görür gibi oldum bir an.

Aynı sebepten ötürü Rijkaard, H Balta'ya da güveniyordu. H Balta pası verdikten sonra boşa kaçıp tekrar top istiyor ve arkadaşının baskı anında topu kaptırmasını da engelliyor, eğer öne doğru boşa kaçtıysa da takımı da öne doğru itmiş oluyor, Rijkaard'ın futbol felsefesinde bunlar çok önemli. Servet'in fiziksel gücü şu an çok iyi durumda, formayı sırtına geçiriyor böylelikle. Yine de formda bir H Balta'yı Servet'e tercih edecektir Rijkaard merkez bölgesinde. Servet'in Rijkaard'ın oyun yapısına hiç uymayan eylemlerini, G Zan'ın son dakikalarda tek bir pozisyonda -eline çarpıp önüne düştü ve o topla ilerlemeyi tercih etti dan dun vurmak yerine- gözlerden silmesi de dikkate değerdi.

Takımda top kullanıp tekrar boşa kaçmayı, pas açısı yaratmayı en belirgin yapan isim Lucas Neill, formsuz bile olsa bunu beceriyor ve Rijkaard ondan asla vazgeçmiyor. Performansında meydana gelen düşüşü Lincoln'un ilk geldiği haliyle -çatala top asan- ortama uyum sağladıktan sonraki haline benzetiyorum. Yabancı oyuncular, oynadıkları ligin tempo seviyesiyle belli bir fiziksel gücün üstünde buraya geliyorlar ancak burada temposuzluğun etkisiyle gerileme devrine giriyorlar, bunu önlemenin yolu farklı antreman metodları üzerine yoğunlaşmak olabilir diye düşünüyorum.

Insua ve Serkan, tam anlamıyla bek oyuncunun karşılığı özelliklere haizler. Aralarında iki fark var, biri özgüven, ikincisi mantalite. Taç atışları örneğin, Insua boş oyuncuya topu çok kısa bir sürede aktarırken, Serkan'ın taç atması için tören gerekiyor. Çok ileri çıkma şansı bulamadılar, savunma yönünden kusurları yoktu denilebilir. Insua'nın yararı elbette Kewell'a oluyor, öne doğru çıktıkça, aut çizgisine sıkışmamak için Kewell yana doğru, içe kayıyor, bu da onun kaleyi uzaktan yoklama şansını artırıyor, yakın zamanda böyle bir gol -Ankaragücü, suni çim- bekliyorum Harry'den.

M Sarp'ın oyuna etkisi hala çok az. Nasıl başarıyor bilmiyorum ama sürekli topun olmadığı bölgede yer alıyor. 2 ön süpürücüyle oynadığımızdan, alanı sol ve sağ diye ikiye ayırmış olması muhtemel Rijkaard'ın ve her pozisyonun içinde yer almaması makul karşılanabilir. 4 - 3 - 3 içersinde oynayan orta üçlünün arkası yani ön süpürücü, FC Barcelona'dan Sergio, dikkat edin top neredeyse orada bitiveriyor, adamın özelliği bu, bence altyapıda öğretilmiş bir iş de. Onu Mascherano'dan ayıran en temel fark da aynısı. Mascherano savunmanın önünü hiç terketmiyor, sürekli merkezde. Sergio'ysa oyunun akışına göre sağa ve sola kayarak oynuyor, oyunu iyi gözlemliyor arkadan, ona göre pozisyon alıyor ve ters kanada top atılmadığı müddetçe topun olduğu bölgede yer alıp, müdahale şansını artırıyor, taç çizgisi kenarında misal. Top hızlı bir biçimde kazanılınca da takımın boyu uzamıyor, kısa kalıyor ve yeniden hücum olgunlaşıyor hızlı top dolaşımıyla, topun kazanıldığı bölgeden ters tarafa doğru, çizilmiş basketbol seti gibi. Ayhan / M Sarp'ın bu özelliği malesef çok zayıf ve topu savunma dörtlüsü kazandığından geri itiliyor takım, boy uzuyor,
Baros yalnızlaşıp etkisizleşiyor.

Kısa süre oyunda kalan Cana'ysa tam da bu işi yapan adam, toparlayıcı bir nevi. 10 dakikada bile bunu gözlemlediğimi düşünüyorum. Rijkaard, Misimovic'i çıkarırken, Cana & Ayhan şeklinde oluşturdu savunmanın önünü ve Misi'nin yerine M Sarp'ı çekti, keza Pino'nun gol pozisyonunda M Sarp doğru koşuyu yapıverdi ama pas alamadı. Sarp'ın oynama sebebi de ileriye dönük yaptığı bu koşular olmalı, başka bir artısı yok ön süpürücü için, sert değil, top kazanamıyor, boşa çıkma yok, kaymaları gerçekleştiremiyor. Belki de bu 10 dakikalık süre bir denemeydi Cana ve Ayhan'ın yan yana oynaması adına. Cana birkaç haftaya formayı alır ve bir daha bırakmaz.

Misimovic, umarım Lincoln sendromu yaşamaz. Tek adam eksiltir, ara pasını atar özetini doğrular nitelikteki oyununu devam ettiriyor, verimsiz bir şekilde, onu yorumlamak için daha çok erken. Lincoln sanki daha yetenekliydi gibi bir izlenim oluştu bende şimdiden, topu ilerde tutabilir, rakip yarı sahaya yerleşir, hücumda ve ceza sahasında çoğalırsak faydalı olur, diğer durumlarda bir markajcıyla kontrol edilebilir bir hali var.

Pino da yanıltıcı olmayan öngörüleri devam ettiriyor, olağanüstü fiziksel özellikleri var ancak bunu futbol aklıyla birleştirip final paslarında doğru tercihe dönüştüremiyor. 20 m Euro olmamasının altında yatan sır da bu kanımca. Zaman zaman parlayacak, bazen de saç baş yolduracak. Maçın son beş dakikası topu köşede tutan bileklerineyse diyecek yoktu, muhteşemdi. Ufuk'un topun üzerine kapaklanıp zaman geçirmesiyle ya da taç atmak konusunda ağır davranan bir oyuncuyla Pino & Baros eylemini bir tutmuyorum. Maçın sonlarında, uzatmalarda bu türden davranışlar normal. 80. dakikadan buna girişmek de bir o kadar anormal, daha doğrusu güvensizlik sorununun dışa vurumu.

Ufuk konusunda tereddütlerim devam ediyor, ayağıyla attığı her top, kayıp olarak haneye yazılmaya devam edecek ve hücum etmek yerine karşılama pozisyonuna geçecek takım. Yine de başarısız bir performans bile göstermiş olsa, bir kalecide ısrar etmek, kaleci kazanmanın temel prensibidir.

Baros'un etkisizliğinden dem vurmak yersiz, ona yakın oynayan oyuncular olmadıkça, takımın en sönük ismi olarak kalacaktır.

Transferler sonrası oynanan iki maçın ardından son durum değerlendirmesi, 4 - 2 - 3 - 1 sürekliliği koşuluyla;

Yabancı kontenjanı üzerinden ilk 11'deki yeri kesin olması gereken 5 oyuncu - Lucas, Insua, Cana, Misimovic, Baros.

6. adam - Elano / Pino / Kewell üçlüsünden biri. Pozisyon itibariyle benzer görevler alan bu isimler rotasyon yoluyla kullanılabilirler, keza sakatlanan veya cezalı oyuncular olduğunda durumlar tamamen değişecektir. Elano, orta sahanın merkez kısmında daha fazla olunması gerektiğinde, Pino, öne geçildiğinde, kontra atak futboluna uygunluğuyla ve Kewell, özellikle iç saha maçlarına ikinci bir santrfor gibi ceza sahasında çoğalma istendiğinde tercih edilebilir.

Kalan 5 yerli için;

Ufuk,
Sabri,
H Balta / Servet / A Turan / G Zan,
Barış / Musa / Cumhur / Ayhan / M Sarp,
Arda

üzerinden Ufuk, Sabri, Arda'nın pozisyonları kesin, diğer ikisi alternatifler arasından tercih edilmelidir.

Bu isimlerin dışında kalanlar, sakat veya cezalı olduğunda kadroya girebilirler gibi duruyor.

Aykut / Emirhan,
S Kurtuluş,
Çağlar,
E Çolak,
S Özkan / Aydın,
M Batdal

şeklinde bir liste var, B Takımı, acil ihtiyaç paketi de denilebilir.

Bu teşhislerden sonra Rijkaard'ın ideal onbiri kanımca şöyle;

Ufuk, Sabri, Insua, Lucas, H Balta, Ayhan, Cana, Elano / Pino / Kewell, Misimovic, Arda, Baros

19 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

16 Eylül 2010

Let the game begin!



Efsane oyunun Eylül 2010 data güncellemesi yayınlandı, iyi eğlenceler;

http://champman0102.co.uk/forum/downloads.php?do=file&id=193

16 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

15 Eylül 2010

Wembley Yolunda



Formül biliniyordu, Dünya Kupası kazanan 8 oyuncu + Messi + Alves + sol bek.

Beklenen oldu;

Valdes, Alves, Abidal, Pique, Puyol, Sergio, Xavi, Iniesta, Pedro, Messi, Villa

Puyol'un bu kadar kısa sürede dönmesi mucizeydi ve o mucizelere inanan biriydi.

Fantastik kadro seçimiyle bozguna uğranılan Hercules maçından ders çıkarmış, sahaya kararlılık koymak yerine, yanlışından hemen dönmeyi tercih eden ve gerçekliği gören bir Teknik Adam vardı bu gece Camp Nou'da.

Yedekler, Pinto, Milito, Maxwell, Mascherano, Keita, Adriano, Bojan şeklindeydi.

Başlama vuruşuyla birlikte alışkın olunan Barça yeniden karşımızdaydı. Güzel futbola olan bir maçlık özlem ilk 10 dakika içersinde giderilmişti.

Biraz beceri, biraz da şans eksikliğinden olsa gerek, Barça pozisyonları hoyratça harcadı ve Pana, kaleye geldiği -degajla- ilk pozisyonda golü buluverdi. Herkesin aklına bir anda Hercules faciası geliverse de, Messi ve arkadaşlarının buna izin vermeyeceği bilinen bir şeydi ve cevap gecikmedi.

Gol, tedirginliği atıverdi ve Barça azgın okyanus dalgaları gibi akıyordu Pana ceza sahasına. Pana'ysa takım otobüsünü ceza sahasına park etmekle meşguldü o sıra. Maç sonunda gösterilen istatistiklerde en çok pas yapan oyuncusu, 13 ile Boumsong'du.

Altıpastan kaçan akıl almaz pozisyonlar, kaleciye teslim edilen penaltı, geçit vermeyen direkler bile Barça'nın 5 gol atmasına engel değildi. Xavi ve Iniesta'nın uzun bir aradan sonra merkezde yan yana oynaması, arkalarında harika bir toparlayıcı olan Sergio'nun varlığı, Alves & Messi işbirliği, Villa'nın yavaş yavaş ısınması, Pedro'nun deliciliğiyle Hercules maçının geçici bir durum olduğu mesajını verdiler Pana maçında. Birkaç maç daha geçsin takım kazanma alışkanlığına iyiden iyiye bürünecektir. Pep de rotasyonu daha dar çerçevelerde tutarak -her maç bir ya da iki oyuncu değişikliğiyle- dengeyi bozmamaya özen gösterecektir bundan sonra.

Atletico Madrid maçı kayıpsız geçilebilirse Hercules yenilgisi de telafi edilmiş olur, bakalım haftasonu Calderon'da yine neler olacak?

15 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

14 Eylül 2010

Nadal Dönemi Başlıyor mu?



Daha 9. Grand Slam'ini kazanmış -Federer'in yarısını yeni geçmiş- ve Career Grand Slam yapan 7. kişi -Federer de 6. idi ve bunu yaparken Sampras'ı yakalamıştı, fark vardı- olabilmiş biri için kopartılan yaygarayı anlamakta güçlük çekiyorum. Bunun iki temel sebebi var kanımca, ilki Nadal'ın yaşının genç olması ve Federer'i geçme şansının hala bulunması, ikincisi tenis tarihinin en büyük oyuncusu olduğu pek çok tenis oyuncusu tarafından bile kabul edilen Federer'e karşı olan maçlarında üstünlük sağlamasıdır. Birinci düşünceye büyük saygı duymakla birlikte, ikincisine zerre önem vermiyorum, bu maçların çoğunun toprakta oynanmasının da bilincinde olarak. Rekabet kavramının sürekli ısıtılıp önünmüze konulmasında Nadal'ın farklı oyun tarzı, Federer'e ters gelmesi, Federer'in kariyerinin hala devam ediyor oluşunun da etkisi bulunuyor.

Futbol alanında Türkiye'nin en başarılı spor kulübü Galatasaray'dır, su götürmez bir gerçek bu ve Fenerbahçe'nin varlık sebeplerinden biridir Galatasaray'ı daha çok yenmesi ancak bu durum, onları tarihin en başarılısı yapmıyor, Galatasaray'ı en çok yenen olarak kalacaklar, daha çok kupa kazanmadıkları sürece.

Career Grand Slam çok önemli ve zor bir iştir tenis tekniği açısından bakıldığında. Farklı zeminlerde başarılı olabilmek, zeminlere uyum sağlamak, o zeminin en iyi oyuncularını yenebilmek, bunları hiç kimse göz ardı edemez ve Nadal'ın başardığı olayı küçümseyemez.

Küçümsememekle birlikte onun başardıklarını Federer'le karşılaştırırken de dikkatli olmak gerekir. Nadal'ın performansa dayalı bir dominasyonu var, başarı bazlı değil ve her seferinde bunu gözlerden kaçırmak istiyor Nadal hayranları. Federer'in herşeyi başarıp düşüşe geçtiği ve sahneyi Nadal'a bıraktığı 2010 yılında, Nadal unutulmaz bir performans sergileyip 4 -5 ay içersinde 3 Grand Slam birden kazanıyor, farklı zeminlerde, çok önemli ama asla yeterli değil!

Başarı dominasyonu şudur açıkça;

7 yıl üst üste Wimbledon Finali, 6 şampiyonluk -5 üst üste-
6 yıl üst üste Amerika Açık Finali, 5 Şampiyonluk -5 üst üste-
7 yılda 5 Avustralya Açık Finali, 4 şampiyonluk -2 üst üste-
6 yılda 4 Fransa Açık Finali, Tek şampiyonluk

El insaf yahu, böyle bir etki yok herhangi bir sporda. Federer, Career Grand Slam'i Roland Garros ile tamamlıyorken, diğer bütün turnuvalarda ezici bir üstünlük sahibiydi. Fırtınalar koparılan Nadal'ın, Tek Avustralya Açık ve Tek Amerika Açık Finali var, başarısı ikisini de kazanmış olmasında ancak bu asla sporda büyük bir etki değil, süreklilik için daha önünde yol var, bunu söyleyeni matematik bilimi reddeder önce.

Nadal, Fransa Açık'ta 5 şampiyonluk ve Wimbledon'da 4 Final, 2 Şampiyonluk gibi bir dominasyona sahip ve bu durum bile Federer'in çok çok gerisinde hala.

Nadal daha önce de pek kere dile getirdiği Federer en büyük söylemini yinelemiş;

"I think talk about if I am better or worse than Roger is stupid, because the titles say he's much better than me, so that's true at that moment. I think will be the true all my life," he said.

"For me, always, always Roger was an example, especially because he improved his tennis I think during all his career, and that's a good thing that you can copy, no?

"So I try to copy this, and I know Roger and me are different, much different styles. Being better than Roger I don't think it is the right moment to talk about that, because I don't think that."
http://www.smh.com.au/sport/tennis/roger-federer-or-rafael-nadal--the-best-ever-debate-is-back-on-20100914-15aew.html

Nadal bunları söylüyorken, hayranlarının durumu abartarak önümüze sunması çok sağlıklı değil, karşılaştırma açısından. Mesele Amerika Açık turnuvasını set vermeden sadece bir defa kazanmak değil, sürekli bu noktada olabilmek, Nadal daha ilk defa finalde, keza Avustralya'da da durum aynı. Nadal doğru olanı yapıyor, beklemede, eğer bir gün Federer'den daha iyi yani en iyi olarak anılacaksa, bunun zamanı şu an değil, gelecekte bir gün ve bu yüzden karşılaştırılmak istenmiyor. Keza Federer'in açıklamaları da Nadal'ın söylemlerine paralel. Gerek koşul olarak Nadal'ın Amerika Açık kazanmasını gösterdi, doğruydu ancak yeter koşul değildi. 16 şampiyonluğa ulaşmasa bile Federer tarzı bir dominasyon yakalaması da gerekecek Nadal'ın bundan sonra, kendini kabul ettirebilmesi için. 4 Grand Slam'ın 2'sinde sadece 2 Final oynayabilmiş bir oyuncuyu tarihin en iyisi yapmaya hiçbir sihirbazın gücü yetmez.

Nadal'ın dönemi şimdi başlıyor diyenlere saygım sonsuz, bekleyip göreceğiz, ben de Nadal gibi düşünüyorum, Federer hayatı boyunca ondan daha iyi olarak anılacak. Ve rekabetin kitabını yazan Federer tarihin en iyisiyse -ki öyle- 2 yıl içinde Wimbledon ve Amerika Açık'lardan en az birini hatta dört turnuvadan ikisini Nadal'a bırakmayacaktır, antrenör değişikliğinin sebebi de kanımca budur.

Nadal'ın fiziksel güce dayanan oyunuyla her seneyi 2010 gibi bir performans dominasyonuyla geçirebileceğine ben inanmıyorum, bu da başarı olarak Federer'in arkasında kalması anlamına gelir. Nadal'ın alamet-i farikası Federer'i yenmek zaten diyenlereyse, Fenerbahçe - Galatasaray örneğini yineliyorum.

14 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Tanjevic ve 12 Dev Adam ne kadar başarılı?



Mutluluk rüzgarları estirilen havanın dağılması vaktidir. Ülke basketbolu mutlak surette gelişim açısından yol kat etmiştir ancak alınan ikinciliklerin burada düzenlenen turnuvalarda olması ve diğer uzak turnuvalarda -özellikle Avrupa'da ilk 4- gösterilen başarısız performans çok düşündürücüdür. Seyirci etkisinin en yoğun olduğu sporlardan biri olan basketbolda evsahibi avantajının 2001 ve 2010'da iyi kullanılması, organizasyonlarımızın hanesine yine de artı olarak yazılmıştır.

Tanjevic'in Milli Takım performansı;

1997 - 2000 İtalya
2004 - 2010 Türkiye

daha eskilere gitmiyorum.

1998 Dünya Şampiyonası - 6.lık
1999 Avrupa Şampiyonası - 1.lik
2000 Olimpiyatlar - 5.lik
2005 Avrupa Şampiyonası - 9.luk
2006 Dünya Şampiyonası - 6.lık
2007 Avrupa Şampiyonası - 11.lik
2008 Olimpiyatlar - ?
2009 Avrupa Şampiyonası - 8.lik
2010 Dünya Şampiyonası - 2.lik

Tanjevic'i 1996 yılında Koraç Kupası Finali'nde Efes Pilsen karşısında tanıdım, Aydın Örs üstünlük kurmuştu o zaman.

2007 - 2010 arası dönemse çok ciddi fiyaskolar içerir, keza Mehmet Okur, Kerem Tunçeri, Ermal Kuqo gibi pek çok oyuncuyla da sorunlar yaşadığı bilinen biridir Tanjevic. 2006'da başarı olarak görülen 6. lık performansında da takımın daha da ileri gitmesine engelleyen bir tutumu vardır, Kerem'i turnuvaya götürmemek gibi.

Fenerbahçe Ülker teknik adamı olmasından mütevellit, kendisinden ayrıca da hiç haz etmem. Hastalığıyla ilgilenmiyor, acil şifalar da diliyorum, konu bu değil.

Tanjevic'in başarılı sayılmasını, bunun Fenerbahçe odaklı Federasyon ve medya tarafından dayatıldığını düşünen birisi olarak da asla kabul etmiyorum, kayıtlara geçsin.

Kevin Durant'ten de söz açmak gerek, potaya dahi yüklenme gereksinimi duymadan -kıvrıldığında asiste yöneliyor her seferinde- 30+ sayı atabilmek büyük maharet. Bu turnuva ona dair beklentileri çok yükseltti, Miami, Lakers, Celtics'den sonra bir de Durant takip edilecek artık, özellikle bu coğrafyada.

Seçilen ilk 5 de muazzamdı, Teodisic, Hedo, Durant, Kleiza, Scola şekliyle. Belki Juan Carlos Navarro da düşünülebilirdi, takımı iş yapmasa da nasıl bir oyuncu olduğunu, liderliğini her defasında tekrar tekrar gösterdi Katalan efsanesi.

14 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

13 Eylül 2010

Hepiniz Metin gibi oynayın / Yenilmekten sakın korkmayın!



İki maç izledim ard arda, Trabzonspor ve Galatasaray'ın. Aynı şablonla sahaya yayılan ve oynamaya çalışan iki takım, biri 6 gol atıyor ve sayısız pozisyona giriyor, diğeriyse gol yoksunu, sebep?

Çok basit, top kazanmak!

Farklara dikkat edelim, en can alıcı olanlara;

Maçın en kötü adamı açık ara Elano, en iyi adamı da Emre Güngör -penaltı yaptırsa da- her topa hamlesi vardı, Bülent Korkmaz gibi. Galatasaray'ın ekonomiye dayandırdığı transfer politikasının yanlışlığını da bu iki oyuncu üzerinden değerlendirmek olası, sahaya yansıyan da bu.

Elano tam bir fiyasko, yarım metre önüne bile pas atamıyor, bu adam mutsuz, olay pozisyon vs. değil. Lige uymayan yapısı da -çalım atamama, adam eksiltememe- diğer etkenlerden sadece biri.

Galatasaray'ın hücum hattı Trabzonspor'dan fersah fersah önde olmasına karşın bireysel yetenek olarak, top kazanamadığı için bunun bir önemi kalmıyor.

Trabzonspor daha fazla topa sahip, pas yapıyor, hücumda çoğalıyor, oyunu rakip yarı alana yıkıyor ve pozisyonlar buluyor. Fark, topu zaman kaybetmeden kazanma hususunda!

Bu işi Galatasaray'da M Sarp ve Ayhan'ın yapması gerekiyor, top kazanma özelliği çok yetersiz kalan bu iki oyuncudan böyle bir eylem beklemek de doğru değil. Bir pozisyonda Julio Cesar, ikisinden de topu söküp aldı, sakladı ve ilerledi ceza sahasının önünde, müdahale olmadan şutunu da attı. Ön süpürücü ceza sahasının önünde işe yaramayacaksa, vay o takımın haline! Ha bu oyuncular topu kazansalar bile dan dun ileri vurduklarından top bizde kalmıyor ve kazandıkları topun da bir anlamı yok.

Trabzonspor'daysa Selçuk ve Colman, hem top kazanma işini yapıyorlar, hem de çok iyi pas dağıtıyorlar. Colman ilginç bir oyuncu, hiç beklemezsiniz ancak Arda gibi o da zeki ve bir şekilde topu rakibinin ayağından kolaylıkla alıyor ve atağı olgunlaştırıyor.

Bir başka fark bek bölgesinde. Serkan Balcı gerçek bir bek, bindiriyor, seri, gerisine atılan topları ilerde bile olsa kovalayabiliyor, hızlı, pas yapabiliyor. Ali Turan, mücadele gücü üst düzey de olsa, çok sırıtıyor, akılsızca davranıyor her pozisyonda.

Insua'yı beğendim, o da tam bir bek, daha iyi olur mutlaka. Misimovic'se Lincoln'den farklı olmayacak gibi geldi, artısı, basit düşünüyor ve oynuyor, zeki, Lincoln gibi fantastik öğelerden medet ummuyor, önemli. Tek adam eksiltir ve ara pasını atar, mantalitesi belli. Alex tarzı bir katkısı olur oyun içinde, daha fazlası değil. Alex duran top organizasyonlarında da yararlı, Misi'nin bu katkıyı verebilmesi, kafayı vuracak isimlere ve çalışma yapılmasına bağlı, topu attığı yerler -altıpasın dışına kavisli- doğruydu maç boyunca. Ayrıca oynatılması gereken yerde de görev aldı, Rijkaard'ın 4 - 3 - 3'den ödün vermesi ve Misi'den en yüksek verim alma yoluna gitmesi son derece doğru bir hamle kanımca.

Pino, Elano'yu keser, hatta kesmeli. Orda hızlı ve ne yapacağı belli olmayan, patlama da yapabilecek birisine gereksinim var. Rijkaard, Arda'yı solda rahatlatmak için ters top atan birini de istese, Elano bu haliyle kadro dışı bırakılsa ne oluyor demem. Rijkaard'ın Elano & Aydın ve Ali Turan & Sabri değişikliklerinin takıma nasıl bir ivme kazandırdığı ikinci yarının 15 dakikası boyunca gözlemlendi. Pino da dengesizliğine karşın iyi işler yaptı, Baros'a son pası da verebilse zaten bonservisi 20 milyon Euro olurdu ve burada bulunmazdı bu fiziksel özelliklerle.

Öndeki oyuncuları suçlayamıyorum, top gelemiyor o bölgeye. Rakibin top yapmasını geride alan savunmasıyla bekliyoruz ve kazandığımızda da hızlı kullanamadığımızdan tehlikeli olamıyoruz. Mevcut kadroda savunmanın önündeki ikili için en ideal isimler Cana ve Barış, basmamız şart çünkü top kazanma adına. M Sarp kaçak güreşmeye devam ediyor, Ayhan'dan da her maç iyi oyun beklenemez, bu gece çok kötüydü, bu yaştan sonra Scholes gibi bir standard tutturması çok zor.

Servet pas hataları yapsa da, futbol aklından yoksun davransa da her topu aldığında, Rijkaard'ın takımında asla oynayamacak tarzda bir oyun anlayışına sahip olsa da, kendisini toparlamış, fizik gücünü eskisi gibi iyi kullanıp top kazanıyor, araya giriyor, aklı sahada gibi.

Aydın'da gelişme var, topu kaybetmiyor ve hızını yeniden kazanmış görünümü var, umarım devam eder böyle.

Ufuk konusunda pek çok kişiden farklı düşünüyorum, Aykut'tan artısı yok, iyi kaleci havasını hiç taşımıyor. Neill'in özellikle soluna attığı bir topu bile vurup tekrar saha içine düşüremedi, ayakları çok kötü. Öyle bir özgüven eksikliği var ki, topu tuttuğunda 3 - 5 saniye üzerine kapaklanıyor, büyük hedefleri olan takımların kalecileri bu şekilde zaman kaybetmez, kaybetmemeli. Hele ki Rijkaard, Pino ve Aydın'ı alıp, kontraatak oyunu için mesajı vermişse.

Bu özgüven eksikliği takıma da sirayet etmiş durumda, skoru koruma psikolojisinden son 15 dakika oyun adına hiç varlık gösteremedik. Tekrar nasıl kazanacağız bunu, merak etmekteyim. Gaziantepspor'u da hafife almamak gerekir, çok etkili oyuncuları var ve ligde üst sıralarda yer alacakları söylenebilir şimdiden.

Insua bir kazanım, Sabri'yle birlikte bek sorunu ortadan kalkar ve takım otomatik olarak oyunu daha ilerde kabul etmiş olur. Beklerin yanına gelip pas alışverişi yapacak ve en önemlisi topu kazanıp öndekilere -özellikle Misi- aktaracak ön süpürücüler Cana ve Barış -zıvanadan çıkınca Barış, Ayhan elbette, hatta Musa- olduğunda umutlanma katsayısı artabilir. 4 - 2 - 3 - 1 bu kadro ve Türkiye şartları için ideal bir formasyon, 4 blok en azından kopuklukları, oyuncular arası mesafeleri azaltıyor ve box to box ihtiyacını yokmuş gibi gösteriyor. Gerçi M Sarp ve Ayhan, ön süpürücünün nerede durması gerektiği konusunda da çok başarılı değiller. İlk yarının başlarında savunmanın arkasına bir top atıldı ve kameralar oraya döndüğünde dörtlü savunma bloğunun geriye doğru koştuğu gözlemlendi, kareye giren sadece buydu oysa dörtlü bloğun arkasından gelen en azından bir ön süpürücü daha olmalıydı kadrajda. Yerlerini kaybetmekte üstlerine yok, Ayhan ve M Sarp'ın.

Heyecanlanmak, şampiyonluk havasına girmek için çok fazla neden yok hala, Galatasaray şu an Ayhan ve M Sarp'ın kazandığı ve öndekilere topu doğru iletebildiği kadar bir takım. Böyle bir takımdan şampiyonluk beklemek de hayal olur, kendini kandırmaktır kısaca. Gelişme var mı, kesinlikle! Ancak asla yeterli değil ve bizim oyunu rakip sahaya yıkacak, baskı kuracak, 3 - 4 gol atacak, maç sonunda topu rakibe vermeyip psikolojik olarak koruma içgüdüsüyle puan kaybı yaşamayacak, özgüveni yüksek bir takım olabilmek için alınacak çok yolumuz var ve mevcut oyuncularla bu da çok olası değil.

Son olarak iyi ki Kewell var, iyi ki!

14 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

11 Eylül 2010

Şok mu, Asla!



Maçtan önce zor olacağını söylemişti Guardiola. İşleri biraz daha zorlaştıransa kendisiydi, tercihleriyle.

Bir kere Xavi'nin olmadığı Barça, alamet-i farikasını yitirmiş gibi davranıyor, bütün bağlantıları sağlayan oyuncu çünkü. Verimsizliğin en temel etkeni buydu ve Arsenal - Bolton maçını izleyenler tekrar ve tekrar aynı düşünceye odaklandı, Cesc Fabregas, Xavi'nin yerini doldurabilecek tek isimdi.

Barça'nın üç temel parçası var, üç blok üzerinde. Puyol, Xavi ve Messi. Diğer oyuncular her daim bu üçlüyü ve iskeleti tamamlayan isimler, Alves, Pique, Iniesta gibi. Üçlüden biri olmayınca takım ciddi olarak sıkıntılar çekiyor, tamamlayıcılar olmadığındaysa durumu idare edebiliyorlar.

Hercules maçında Puyol ve Xavi yoktu. Buna ek olarak Pep, Adriano, Abidal, Mascherano, Bojan gibi denemeler gerçekleştirmek istedi ve bu hal, takımın ritmini tamamen bozdu. Puyol dışında sakatlık yaşayan oyuncu olmamasına karşın, rotasyon amacı taşıyan bu tercihler çok tartışılacaktır çünkü uzun bir aradan sonra rotasyon uygulamanın pek izahı var gibi durmuyor. Sadece takıma yeni katılan oyuncuların oyun felsefesine uyumunu hızlandırmak amacı güdebilir ki bu bile çok tehlikelidir. Keza Alves'in olmadığı sağ kulvar işlerliğini tamamen kaybetti, Messi de etkin olamadı haliyle. Adriano, bal yapamayan arı misali çok çalışkan ancak verimsizdi. Barça'nın sisteminde yer almayan orta yapma işine kendini çok kaptırıp top kayıplarına sebep oldu, Messi'yi de oynatamadı içeri kat ederek.

Villa'nın ilk 30 dakika solda oynaması etkisizliğini çok artırdı, Bojan'ın da arkaya sarkacağı pozisyonları yaratamadı Iniesta. Mascherano'nun anlamsız faulleri, atılması da gerekiyordu kanımca, ikinci yarı oyundan alınmasına sebep oldu, hiç oynamamalıydı.

Muhtemelen Abidal'ın hızlı bir bek olmasından ötürü, kontra atak futbolunu iyi oynayan Hercules'e karşı merkez savunmacı olarak düşünülmesi makul karşılanabilirdi ancak onu sola atıp merkezde daha tecrübeli ve hava toplarında hata yapmayan Milito'yu oynatmak ve oyuncuların asıl bölgelerinde oynamaları sağlamak daha akıllıca olabilirdi.

Düzen bozulmaya görsün, cezasını hemen kesiyorlar, bu Hercules bile olsa. Üstelik bu takımın başında eski bir Barça oyuncusu Esteban Vigo var, Barça C'yi de çalıştırmış bir dönem.

Pep, ikinci yarının başında yanlış tercihlerinin farkındaydı ve değişikliklere gitti. Burada da ön süpürücüyü oyundan alıp yerine bir ön süpürücü koymaması, sisteminden taviz vermesi, riske girmesi kabul edilebilir değildi. Keza Hercules, ikinci golü buldu, daha fazlasını atabilecek pozisyonları da yakaladı.

Barça, % 80'e yakın topa sahip olup pek çok pozisyona da girdi ancak bunların hiçbiri kendi felsefelerinin yarattığı pozisyon şekilleri değildi ve kaleci Catalayud'un ellerinde eridi her seferinde. Kalecinin ve savunmanın kenardan gelen her topu karşılamasında Barça'nın sistemine ihanet eden kanat ortalarının etkisi yoğundu, arkaya top atamadılar, bu da ritm bulmalarını engelledi ve Villa'yı çok sıradan bir oyuncu haline getirdi.

Xavi'nin oynatılmamasına dair bir olasılık daha olabilir, İspanya Milli takımının hazırlık maçı için Arjantin'e gitmesi, yani yorgunluk.

Geçtiğimiz senelerde Real Madrid'in pek çok maçı geriden çevirdiğini biliyoruz, 0 - 2'den bile geldiler, Madrid kaos futboluna uygunluğuyla, kenarları ve duran topları çok iyi kullanmasıyla bunu başardı. Barça'ysa geri düştüğü maçları çevirmekte bu denli bir performans sergileyemiyor çünkü bu takım felsefe üzerine kurgulanmış ve kusursuzluk içeren, kitaplarda anlatılabilecek bir güzel oyun tasarlıyor, sistemde oluşan bir hatayı çözümleyip yeniden sonuca kavuşturmak zaman alıyor. Bir eksiklik, farklılık varsa çarklar dönmekte zorlanıyor.

Merak ettiğim tek konu, 2010 Dünya Kupası'nın Barça oyuncuları üzerinde fiziksel olarak düşüş anlamında etkisi var mı? 2008 Avrupa Şampiyonası sonrası böyle bir şey oluşmadı.

Laporta'nın ahı da tutmuş olabilir Rosell'e, çok yükleniyordu Sandro. Yine Cruyff'un da tavsiyelerini ciddiye alması gerekecek, adamın gazeteye yazdıklarının mürekkebi henüz kurumamışken, yenilgiyle karşılaşılması da enteresan, yukarıyla bağlantısı var gibi. Futbola odaklanılması şart artık, sezon 2 yenilgiyle başladı çünkü!

Pep'in de daha 3. sezonunu yaşayan, çok genç bir Teknik Adam olduğunu unutmamak gerekiyor, yanlış tercihleri olacak, bunları zamanla düzeltecek ve böylelikle kendini geliştirecektir.

Sakatlık yaşamayan Alves, Milito, Sergio, Xavi ve Pedro bu gece ilk 11'de olmalıydı ve düzen devam ettirilmeliydi, Hercules'ten korktuğunu belirtmesine karşın yeni isimler denemek, bile bile lades demekten başka bir şey değildi Pep için, umarım Rosell ve Guardiola dersler çıkarırlar.

11 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

10 Eylül 2010

En Çok Taraftar, Barça & Gala



Sport+Markt, 2010 taraftar sayısı verilerini açıkladı;

Galatasaray 6.8 ve Fenerbahçe 6.1 milyon taraftara sahip Avrupa'da. Ülkelerindeki oranları % 39 ve % 35. Kendini Türkiye'nin en büyüğü zannedip, nitelendirenlerin taraftar sayısında her daim gerilerde kalması tesadüf değildir, müteahhitler tarafından yalanlar üzerine inşa edilmiş muz cumhuriyetinin ürünüdür.

Sıralamanın en üstünde FC Barcelona var, 57.1 milyon ile. Ezeli rakibi, kendini önce İspanya sonra da dünyanın en büyüğü gören, Maradona'nın hırsız diye nitelendirdiği FIFA tarafından yüzyılın takımı atfedilen Real Madrid'se 31.3 milyon ile ikinci sırada. Bir farklılık bulunuyor, İspanya'da Real Madrid % 36 ile ilk sırada, Barça % 29 ile onu kovalıyor. Doğal olan da bu, Barça'nın Katalan kimliğinden ötürü. Di Stefano hükümet desteğiyle Barcelona'nın elinden zorla alınmasaydı ve şehir bazı dönemlerde sadece futbola odaklanabilseydi, tarihin en başarılısı olarak kalabilir miydi Madrid, şüphe içerir. Barça, 4 yıldır Real Madrid'in önünde gözüküyor taraftar sayısı anketlerinde.

Bu çalışma 12 - 69 yaş arası 10200 taraftarla gerçekleştirilmiş. Kurum, Almanya tabanlı uluslararası spor işi araştırmaları üzerine raporlar hazırlıyor, tanınmış bir şirket, daha önce bazı raporlarının Galatasaray Dergisi'nde kullanıldığını anımsıyorum, en çarpıcı araştırması Türkiye'nin en sevilen takımı Galatasaray iken, en sevilmeyen takımının Fenerbahçe olmasıydı. Genelde her ülkede aynı takım hem en sevilen hem de en sevilmeyen oluyor, bu durum istisna ve bizim bildiğimiz geçerli sebepleri çokça mevcut. FC Barcelona resmi sitesi, araştırmaya dayanarak anında haber yaptı bu olayı, güvenilirliği de yüksek çalışmanın.

Taraftarında en çok azalma olan takım Real Madrid, veriler geçen yıla ait olsa da, Mourinho etkisinin şimdiden başladığına işarettir bu da, antimadridista sayısının İngiltere ve İtalya'daki Mourinho nefreti bünyeleriyle artması doğal duruyor. Kanımca verileri en çok etkileyen yine de başarı / başarısızlık.







10 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Barcelonismo



Tanıl Bora'nın derlediği Takımdan Ayrı Düz Koşu kitabından Yiğiter Uluğ'un Barça tanımlaması;

“Bir kulüpten daha ötesi olmak, FC Barcelona’nın düsturudur ve Barca ile kıyaslanacak olursa, Manchester United, bir 3. Lig kulübü gibi görünür. United’ın her hafta BBC ekranlarında yayınlanan ve sadece kendisine adanmış bir hiciv programı yoktur, Salvador Dali’nin bile girmek için başvuracağı kadar prestijli bir resim yarışması düzenlemezler ve Papa’nın 108.000 seri numaralı sezonluk biletin sahibi olduğunu söyleyerek övünmeleri olası değildir. Kentin en çok ziyaret edilen yerlerinden biri de kulübün müzesi değildir (Barca Müzesi’ne gidenlerin sayısı, Picasso Müzesi’ne gidenlerden bile daha fazladır).”

Heyecan verici bu paragrafın beni baştan çıkardığını söyleyebilirim. Daha önce Barcelona’yı görmüş, dönüşünde o emsalsiz Nou Camp Stadı’nı ballandıra ballandıra anlatmış pek çok futbolsever dostum olmuştu. Futbol yıllıkları, bu köklü kulübün defalarca İspanya şampiyonu olduğunu, 1 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler, 4 kez de Avrupa Kupa Galipleri Kupası kazandığını yazıyordu. Saydıklarım da belki bir nebze olsun tahrik edici unsurlardı ama Kuper’in kulübün sosyal yapısını özetlediği paragraf, aklımı başımdan almıştı. Sonra, ışıl ışıl bir mart gününde Barcelona’ya yaptığım ilk ziyaret, Gaudi’nin La Sagrada Familia’sında geçen birkaç saat, daha önce yaşamımın hiçbir alanında veremediğim kadar radikal bir karara sürükledi beni… Ne yapıp edecek, ömrümün bir bölümünde mutlaka bu güzel şehirde yaşayacak, FC Barcelona kulübünün ne menem bir şey olduğunu kendi gözlerimle görecektim.

Kulübün basketbol şubesindeki ilişkilerimi kullanarak, bir süreliğine bu organizasyonu yakından görmek için başvuru mektubu yazdığımda, kararımın üzerinden iki yıl geçmişti. Şaşırmadılar. Çünkü dünyanın birçok ülkesinden gazeteciler, sosyologlar, siyaset bilimciler daha önce FC Barcelona’yı incelemiş ve ortaya neredeyse bir kütüphane dolusu kitap çıkmıştı. Şaşırdılar. Çünkü daha önce hiçbir Türk bu konuyla ilgilenmemişti. Kulübün kütüphanesine istediğim kadar girip çıkabileceğimi, ancak kaynakların daha ziyade İspanyolca ve Katalanca olması nedeniyle İngilizcemin bu araştırmada bana pek yardımcı olamayacağını bildirdiler. Bir de, önceden randevu istemek kaydıyla, bazı yöneticilerle söyleşiler yapabileceğimi…

Bu şartlarda İspanyolca öğrenmek, en azından okuduğunu anlayabilmek farz oluyordu. 35′inden sonra dil kurslarında sürtüp, ödev yapmak keyifli sayılmazdı. Üstelik de bu meşakkatli dönem yaz aylarına, tam bir Akdeniz güzeli olan Barcelona’nın kendini plajlara ve güneşin kollarına bıraktığı günlere denk geldi. Ama ant içmiştim bir kere…

Hoş Bir Sürpriz

Ekim ayı geldiğinde şehrin “yerlisi” büyük ölçüde evine-barkına dönmüş, Nou Camp Stadı önemsiz maçlarda bile dolmaya başlamış, bu arada Johan Cruyff’un önayak olmasıyla kulüp ile Barcelona Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği Uluslararası Spor Yöneticiliği Seminerleri de başlamıştı. Seminerdeki konuşmacıların çoğunlukla yabancı olması önceleri bana avantaj gibi gözüktü. Ama kısa bir süre sonra, özellikle Amerikalı akademisyenlerin tamamen farklı bir gezegenden söz ettiklerini, FC Barcelona üzerine bildirilerin azınlıkta kaldığını gördüm. Düş kırıklığıma en güzel tedavi, kulübün basketbol şubesi direktörü Antonio Maceiras’tan geldi. Sağlıklı transfer listesi oluşturabilmek için, Kuzey ve Güney Amerika ile Batı Avrupa’da birer adamları olduğunu, bu “ajanların” Barcelona adına sürekli oyuncu izleyip rapor ettiklerini söyledi. Hemen ardından da, benim de istersem aynı şeyi Türkiye, İsrail ve Yunanistan basketbol ligleri için yapabileceğimi ekledi. (Şimdi düşünüyorum da, bu cazip teklif aslında benim ilgime ve bilgime değil, o yıl inanılmaz bir patlama yaşayan Türk basketbol borsasına hürmeten yapılmış olmalı. Söz konusu tarihte Türkiye Basketbol Ligi’nde Mahmut Abdul Rauf, Zoran Saviç, Marko Miliç, David Rivers, Zan Tabak, Richard Petruska, Rashard Griffith ve Petar Naumoski gibi Avrupa’nın yakından takip etme ihtiyacında olduğu yıldızlar vardı.)

Maceiras’ın bu teklifiyle, birkaç aylığına gittiğim Barcelona’da tam bir yıl kaldım. Hem de aklımın kenarından geçmeyen bir işi, dünya üzerinde en çok ilgi duyduğum kulüp için oyuncu rapor etme işini yaparak… Bir kitap, insanın hayatını bundan daha fazla değiştirebilir mi?

Barcelonismo

FC Barcelona, Katalan insanının “Mes que un club” (Bir kulüpten ötesi) diye tanımladığı, adlandırılması çok zor bir organizasyondur. Kulüp mü, değil. Her şeyden önce onlar, yalnızca bir kulüp statüsüne indirgenmiş olmayı hazmedemezler. Parti mi, olabilir… Örgütlenme biçimi bu tanımlamaya uygun ama siyasi bir faaliyeti yok. Üstelik çok farklı siyasi görüşleri de çatısı altında barındırıyor ki, “fraksiyonel yapı” yakıştırması bu durumu karşılamaya yetmez. Şirket mi derseniz, en çok buna uyuyor çünkü bir ekonomik büyüklük söz konusu. Ancak şirketlerin “müşterileri” olur ve onlarla ürün arasındaki gönül bağı -varsa eğer- bir yere kadardır. FC Barcelona’yı bir şirket, üyelerini, taraftarlarını ve dünyanın her köşesine dağılmış sempatizanlarını “müşteri” olarak tanımlarsak, kurduğumuz denklem bizi bu ateşli aşkı anlamanın anahtarlarına götüremez. En iyisi, “hepsi birden” deyip, çıkmak işin içinden… Evet; hem kulüp, hem parti, hem şirket… Hepsi birden! Bana kalırsa, FC Barcelona dünyanın en büyük sivil toplum örgütlerinden biri. 106 bin üyesi olduğu düşünülürse, örgütlenme amacının futbolu, maç sonuçlarını, müzeyi dolduran kupaları çoktan aştığı daha iyi anlaşılır. Zaten sözlüklerinde “Barcelonismo” diye başka dillere çevrilmesi imkânsız bir sözcük bulunduran bir milleti, yalnızca futbol oyunu üzerinden tarif etmeye çalışmak da, “işin kolayına kaçmak” olmaz mı?

Başta Barcelona’lılar olmak üzere, bütün Katalanlar kendilerini en iyi Barcelonismo’nun tanımladığına inanırlar. Bire bir ve kuru bir çeviriyle “Barcelona’lılık” ya da “Barselonizm” diye sözcük kılığına sokabileceğimiz Barcelonismo nedir? En çok dayanışmadır, “kol kırılır yen içinde kalır”cılık oynamak ya da kan kusup “kızılcık şerbeti içtim” demektir… Omuz omuza vermektir. Sorunlarını, yokluklarını birbirlerine sonuna kadar açıp, dışarıya hissettirmemek için olağanüstü bir gayret sarf ederler. Bu, zaman zaman Akdenizliliğin de verdiği gösteriş merakı ve onuruna düşkünlükle birleşerek inanılmaz örneklere ulaşır (edebiyatında Pembe İncili Kaftan gibi bir klasik bulunan bizler için bu durumu anlamak çok zor olmasa gerek).

“Dışarı” deyince de şöyle bir durup düşünmek gerekiyor. Kimdir dışardakiler? Öncelikle Katalan olmayan herkes. İkinci klasifikasyonda, Katalan olmasa da Katalanca konuşabilenler bir adım öne çıkar. Onları, Katalanca konuşamayan Barcelona sempatizanları izler ama bu son gruba “iç kapının dış mandalı” muamelesi yapılır. Kolayca görülebileceği gibi, Barcelonismo’nun omurgası dildir aslında… Konuşulması, yazılması on yıllar boyunca yasak olan, resmen tanınmayan, yok edilmeye çalışılan ama her köşebaşından, her dizeden, her şarkıdan, küllerinden doğmuş ve yenilgiye direnmiş bir dil.

Burada bir paragrafı da Katalanlar’ın kendi dilleriyle kurmuş oldukları “özel” ilişkiye ayırmak gerek. Franco döneminde İspanyolca dışında kalan tüm diller için uygulanan yasaklar eşit sertlik ve acımasızlıkta olmasına karşın, Katalanca’nın direnişi diğerlerinden, sözgelimi bir Baskça’dan çok daha güçlü olmuş. İstatistikler bunun kanıtı. ’70′lerin sonunda yapılan bir araştırmaya göre; Bask bölgesinde yaşayanların çoğu, kendi aralarında konuşurken bile İspanyolca’yı tercih ediyormuş. Bu rakam, genç kuşakların Baskça konuşmaya teşvik edilmesiyle bugün yüzde 55′in üzerine çıkmış durumda. Oysa aynı oran, yani günlük hayatta kendi dilini seçenler, Katalan bölgesinde yüzde 85′i buluyor. Basklar’ın Katalanlar’a oranla çok daha milliyetçi ve şahin olduklarını biliyoruz. İç savaşın sona erdiği 1939′dan günümüze Katalan milliyetçiliğinin silahlı direniş fikrine pek sıcak bakmaması, buna karşın Bask deyince akla eylemleri hâlâ süren ETA’nın gelmesi ve ana dile bağlılık konusunda iki toplumun farklı portreler çizmesi, tuhaf bir tezat oluşturuyor.

Hayat Faşizmle Dalga Geçiyor

İspanyol İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler’in teslim bayrağını çektiği 1939 yılından “Generalissimo” Franco’nun öldüğü 1975′e kadar tam 36 yıl boyunca ana dillerini konuşamamış Katalanlar. Hatta, resmi ideoloji tarafından “Sizin diliniz yok ki, o sadece farklı bir lehçe” diye aşağılanmışlar. Okulda, caddede, sokakta, mahkemede, her yerde Katalanca konuşmak yasakmış yasak olmasına da, nedendir bilinmez, stadyum bu uygulamanın dışında kalmış. Franco’nun, ters çevrilmiş bir faraşı andıran komik kepler giyen polisleri, Barcelona maçlarında Katalanca bağırıp çağıranlara ilişmemişler. Görmezden, duymazdan gelmişler. Haliyle stadyum, giderek direnişin mabedi, bordo-mavili forma bayrağı, futbol takımı da ordusu haline gelmiş. Zaten evvel-ezel başkente bir başkaldırı rengi taşıyan Barça-Real Madrid maçları iç savaşın “arkası yarını” formuna girmiş ve Barcelona taraftan, Numancia Caddesi ile Travessera Les Corts Bulvarı’nın kesiştiği yerdeki mütevazı stada sığamaz olmuş. İşte, Real Madrid’in dönemin en büyük yıldızı Alfredo Di Stefano’yu bir gecede Barcelona’nın elinden kaptığı (bu tereyağdan kıl çekme operasyonunu gerçekleştirirken hükümet desteği gördüğü) ve ruhu yaralanan Katalan milletinin de muazzam bir hemşehrilik dayanışmasıyla Nou Camp Stadı’nın inşaatı için bir tür seferberlik ilan ettiği dönem, bu dönem… II. Dünya Savaşı’ndan tuhaf bir biçimde güçlenerek çıkmış Franco, İspanya’nın (en çok da Katalunya’nın) üstüne kâbus gibi çöktüğü 50′li yıllar… Sonrası, FC Barcelona’nın “bir kulüpten ötesi” olmasının ve bugünlere gelmesinin hikâyesidir.

Biliyorum, epeyce uzadı ve dağıldı ama yukarıda “dünyanın en büyük sivil toplum örgütlerinden biri” olarak tanımladığım bu kulüplerüstü yapının en çok hangi yıllarda güçlendiğini, Barcelonismo’nun nereden çıktığını anlatabilmek ve bütün bunları aslında bir diktatöre borçlu olduğumuz tespitini yapabilmek için, tarihte küçük bir gezintiye ihtiyacımız vardı. Bir önceki cümleyi yanlış okumadınız. Bugün yalnızca spor alanında faaliyet gösteriyor gibi görünen ama devleti olmayan bir ulusun halkla ilişkiler şirketi olmak gibi fonksiyonları da haiz bu devasa sivil toplum örgütünü, yüzyılın en namlı faşist diktatörlerinden Franco’ya borçluyuz.

FC Barcelona, artık dünya üzerindeki bütün futbol tutkunlarının adını ezbere bildiği 98 bin koltuklu Nou Camp Stadı’yla, yıllık 170 milyon doları bulan denk bütçesiyle, gençlerine spor imkânı tanıdığı 16 spor dalıyla, gezegenimize yayılmış sayıları 1300′ü bulan fan kulüpleriyle, futbol istatistiklerine geçmiş şampiyonluklarıyla nümerik anlamda pek çok büyüklük ifade ediyor. Daha da ötesi, kulübün, post-Franco döneminde İspanya siyasetinin iç dengelerinde hatırı sayılır makamlarla eskiye oranla çok daha yoğun temas edebilmesidir. Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı Juan Antonio Samaranch’ın Barcelona’nın kulüp üyesi olması, Pinochet’nin korkulu rüyası “süper” savcı Baltazar Garzon’un kulüp yönetimiyle sıkı fıkı ilişkileri, “İspanya’da başbakanı Katalunya valisi, Katalunya valisini de Barca başkanı belirler” ifadesinin kent halkı tarafından sıkça kullanılması… Bütün bunlar, büyüklüğün, son 25 yıl içinde nümerik değerlerden çıkıp nüfuz boyutuna doğru hızla yol aldığının göze ilk çarpan kanıtlarıdır. Sayısız uzlaşma ilmeğiyle örülmüş ilişkiler ağını en iyi tarif eden şeyse kraliyet ailesinin bir fotoğrafı olabilir. Prenses Christina, Barcelona hentbol takımının kaptanı Urdangarin ile evlidir. Kral Juan Carlos, “damadının” maçlarını izlemek için arada sırada spor salonunun protokol tribününde yerini alır. Urdangarin’in Bask kökenli olması, “Birleşik” krallık tablosunu tamamlayan fırça darbesidir. Göğsündeki Barca ambleminde Katalan renklerini taşıyan bir Bask genci ve onu bağrına basan Kastilya kralı… İşte İspanya budur.
10 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu

Barça'da Son Durumlar



Kulüp çalkantılı günler yaşıyor arka odalarında. Gerçi artık sağır sultan bile duydu ya olayları, yine de değinelim;

'Ethical code of FC Barcelona' isimli bir duyuru yapıldı resmi siteden, maddeler içeren. Bir nevi düzenli bir yönetim için para israfı gibi durumların önlenmesi amaçlanıyor.

http://www.fcbarcelona.com/web/english/noticies/club/temporada10-11/09/07/n100907112774.html

Başkan Rosell, Laporta dönemine karşı olan savaşını devam ettirmek konusunda ısrarcı ve bunu medyayla da paylaşıyor. Cruyff uslüpten çok rahatsız ve hemen dile getirdi sıkıntılarını;

Kulüp, sportif tarihinin en şaşalı günlerini yaşıyor, takım 10 kupadan 8'ini kazandı ancak herkes para ve skandallar hakkında konuşmayı futbola tercih ediyor. Zaten bir kere basıldı mı bu tarz haberler artık her yerdedir ve herkes sadece bir gün için değil her gün konuşurlar. Eğer eski başkan ve yöneticiler çok para harcadı ve ahlak dışı işler yaptıysa bunu bilmek ister herkes. Bu tür suçlamalar doğru ya da yanlış, bütün bir organizasyonu etkilerler.

Guardiola'ya bakalım. 10 şampiyonluğun 8'ini kazandınız ve saygı duyulan bir tarzınız var. Ve bunu altyapıdan gelen oyuncularla başardınız. Tüm bunlara karşın futbol yerine para konuşuluyor, ne düşünürdünüz?

Laporta'yla bir devir sona erdi, seçimler oldu ve düşünce, yeni seçilenlerin geliştirilebilecek şeyler üzerine yoğunlaşmalarının gerekliliğidir. Laporta'dan miras kalan herşey olumsuz mu, hayır, kusursuz olmasa da pek çok olumlu işe imza attılar. Kusurlar neydi peki? Kimse bilmiyor daha. Kulübün ekonomisi hakkında çalışmalar devam ediyor. Buna karşın içerden daha önce bilgi sızdırılmış gibi kesin yargılarla konuşuluyor.

Artık futbola odaklanmak gerekiyor. İki şey çok önemli, huzur ve sıkı çalışma, teknik adamın oyuncularına aktarması gereken. Pep istediği halde Chygrinskiy neden satıldı? Kulübün ekonomik denge kitabının detaylarını bilemem, satılması zorunluluk olabilir ancak teknik adamın istediği bir oyununun ayrılması işlerin yanlış gittiğinin bir göstergesidir. Bu sorunları onaracaklarını düşünüyorum ancak Pep'in asistanına danışılmamış olmasını zihinime oturtamıyorum. Onun amacı zaten oyuncular, yönetim ve Guardiola arasındaki bağlantıları kurmak.

Takım sezona harika bir giriş yaptı, Güzel futbol oynayan ve herşeyi kazanabilecek kapasitede bir takımımız var ama buna karşın kirli çamaşırların ortaya dökülmesine anlam veremiyorum. Ve eğer işler kötü gitmeye başlarsa, bunun sebebi takımın nasıl oynayacağını bilmemesi ya da Pep'in kötü bir teknik adam olması değil, suçlamaların yatağa serilmesidir.

Cesc konusu da yanlış yönetiliyor. Gazetelere haberler yaptırılıyor, Cesc ve Wenger'in arası açıldı diye. Farklı bir yoldan bakalım. Hayal edelim, İngiltere'de Pep ve Messi arasında sorunlar var şeklinde haberler çıksa ve Manchester United, Chelsea bunu er ya da geç onunla sözleşme imzalamak için kullanmış olsa.


Futbol filozofu, deha Johan, tehlikenin farkında ve erken bir uyarı yolluyor Rosell'e. Bunda onursal başkanlık görevinden alınmasının da etkisi mutlaka vardır ancak söylediklerinde de zerre yanlışlık yok.

Futbola dönecek olursak;

Pep'in 5 meydan okuması manşetleri süslüyor Katalunya'da.

1- Repeating the 2008-2009's season treble.

2- Winning the third Liga in a row so he’d have won one less than Cruyff.

3- Be the first manager who wins two Champions League with Barça.

4- Winning again in Wembley, 18 years after.

5- To triumph over Mourinho in their personal duel.


Vizyon denilen şey, hedef koyma denilen algı bu olmalı işte, geri adım atmadan, geçmişinden güç alarak! Bunları başarır ya da başaramaz ancak bilinen bir şey varsa o da Barcelona takımının şehrin tarihsel misyonunda olduğu gibi sonuna kadar savaşacağıdır.

Puyol'a 3 hafta yok deniliyordu, salı günü Pana maçında sahada olabilir, biyonik adam.

Fotoğraf Şili'den, 33 madencinin kurtarılmayı beklediği yerden. David Villa formasını gönderdi onlara, babası, büyükbabası ve büyükbabasının babası da birer maden işçisiydiler, onlarla aynı ailenin bir parçasıydı, aynı duygularla yaşadı çocukluğunu, bir nebze destek Katalan diyarından!

10 Eylül 2010

A. Eren Loğoğlu