29 Mayıs 2011

Tarihin En İyisi | We Love Football | ”El futbol et torna el que li dónes” & ”La Gloria es Nostra"



Futbolda romantizmden avangarda geçiş yolculuğu 19 yılını aldı Barça'nın, iki Wembley arasında.

Yeryüzüne çokça mesaj verdiler futbol üzerinden ve en anlamlısı insana dair olandı.

2004 Ağustos'unda Luis Enrique'den kaptanlık bandını devralıp 13 kez ellerinde yükselen kupayla fotoğraf vermişti. Bu sezon sadece 28 maç oynadı, Kral Kupası Finali'ne çıkamadı, son 3 ayda Real Madrid maçları dışında da pek tercih edilmedi, sakatlığından dolayı. Pep, maç öncesi Puyol ile konuştuğunu ve onbir başlamamayı anlayışla karşıladığını belirtti zafer sonrası basın toplantısında. Son lig şampiyonluğunda, 14. kupayı Xavi'yle birlikte kaldırma olgunluğunu da göstermişti kaptan, Bülent Korkmaz'ın UEFA Kupası'nı Hakan Şükür ile paylaşması gibi, cesurun da son demleriydi.

Takıma ruh katma ve liderlik anlamında Puyol'un daima bir adım gerisinde duran Xavi de, gururla taşıdıkları Katalan bayrağını koluna geçirip sahaya çıkmalıydı bir gün, aydınlık gölgeden kurtulurcasına. Gelip çatmıştı o gün işte, 15. kupası için Puyol soyunma odasının ruhuydu, Xavi sahanın. Puyol ve Xavi'nin ortak kararıydı kupayı Abidal'in kaldırması, düşünceyi ortaya atan Puyol'du, olgunlukla karşılayan ve hep o anı beklese de zerre tereddüt etmeyen Xavi.

Yalnızca 72 gün geçmişti hayat kurtaran operasyonundan, Eric Abidal, Lance Armstrong gibi tarihe bambaşka bir boyut katarak yazdırdı kendisini. Şampiyonlar Ligi Şampiyonluğu Kupası'nı kaldırdı doyasıya ve kolunda senyera vardı.

Sergio'yu ırkçılıkla suçlayanlara, yalan yanlış konuşanlara, iftiralar savuranlara, çamur atma yoluyla tarihi bulandıranlara da verilmiş bir mesajdı, siyahi bir oyuncunun elinde yükselen kupa.

Barça'nın Madrid serisinde çirkinleştiğinden bahsedenler olmuştu ve onlara karşılık olarak bunun Mourinho ve Madrid'in nasıl olursa olsun kazanayım kaynaklı bir sorun doğurmasıyla ilgisi olduğunu izah etmiştim. Dün gece yüzünü tutup yere yatan, hakemin etrafını saran, itiraz eden, rakiple kavgaya tutuşan var mıydı, hayır. Sebep? Karşısında Real yok çünkü. Onlar savaş istediler, çirkince olsun dediler, kuralları belirlediler ve öyle oynandı. Barça da futbolun geleceğini bu karanlık zihniyete bırakmamak adına gerektiği kadar, dozajında onlara benzemeliydi, faul oluyorsa göstermeliydi, kart istemeliydi. Madrid elendi ve eleştiri okları gönderdi Barça üzerine, soruşturmalar, karşılıklı demeçler.

Sir Alex Ferguson maçtan sonra teknik direktörlük kariyerim boyunca karşıma çıkan en iyi takım dedi 2010 - 2011 Barça'sı için. Vidic, Ferdinand, Hernandez aynı şeyleri tekrarladılar, en iyi takım onlardı, hak ettiler ve kazandılar, tartışılacak bir şey yok sözleriyle.

Real Madrid ve Mourinho aynı büyüklüğü gösteremedi. Franco'nun derin izlerini ve bıraktığı kültür mirasını taşıyan bu kulüp, tarihsel yönden incelenmesine gerek kalmadan yarattığı bu algıyla da yüzleşiyor, "iyi, kötü ve çirkin" üçlüsünden iyi olmayı bir türlü beceremiyor veya kazanırken iyi olamıyor, iyi olurken de kazanamıyorlar, yakalarını bırakmıyor gelenekleri.

Hak edene hak ettiği gibi davranmasını biliyordu Barça.



Kazandıktan sonra köşesine çekilip rakibin hüznünü seyretmedi onlar, çılgın gibi sevinmediler, United seremoniye çıkarken. İspanya Ligi'nde şampiyon için gösterilen saygıyı dünyanın en üst düzey organizasyonuna taşıdılar hiç çekinmeden. Kupanın verileceği sahneye çıkılan merdivenlerin sağına ve soluna dizilip aralarından geçen Manchester oyuncularını, Sir Alex Ferguson'u alkışladılar, tebrik ettiler tek tek.

"We love football" şeklindeydi koreografi. Biz futbolu seviyoruz meali. Bir kulüp, bir kulüpten öte olmayı daha nasıl başarabilir, futbol uğruna hizmet verdiğini, güzelleşmesini elinden geleni yaptığını daha nasıl gösterebilir! Şampiyonlar Ligi Finali'nde oyuncularını motive etmek, Katalanca bir destek cümlesi yazmak varken, onlar sadece futbolu sevdiklerini anlatmayı tercih ettiler.

Kaptan Puyol kupayı Real Betis oyuncusu Miki Roque'a adadığını söyledi. Geçen hafta kanser sebebiyle ameliyat olmuştu o da.

Villa, Liverpool kalecisi ve La Masia öğrencisi, kadim dostu Pepe Reina'ya ithaf etti kupayı.

Javier, ayrılırken bir parça da olsa üzdüğüm Liverpool taraftarları için United zaferi dedi.

Kimlerin finalden önce Barça'nın kazanmasını istediğine bakıp futbolu nasıl yaydıklarına bizzat tanık olalım;

Dortmund'un lig şampiyonluğu hasretine son veren Jurgen Klopp, her şeyin harika olduğu Barcelona dışında Borussia'dan iyi kulüp yok diyor ve ekliyordu Barcelona'nın taraftarı, atmosferi, oynadığı futbol tarzı, kupalar kazanması, çok parası olması var ve elbette şehrin güzelliği.

Flippo Inzaghi, Barça'yı seviyorum, finalde onları ve güzel futbolu destekleyeceğim diyordu.

Bilbao'dan Llorente, çocukken Barça'yı çok severdim, rüya takım zamanlarıydı, Romario, Cruyff, Stoichkov, Laudrup, Ronaldo, onları izlemek olağanüstüydü diyordu.

Efsanevi Teknik Direktör Ottmar Hitzfeld de El Clasico serisi sonrası Jose'nin Madrid imajını sarstığından ve Barça'nın onu sahada cezalandırması gerektiğinden dem vurmuştu cesurca. Onu sevmediğini bile söylemişti, Barça'yı destekliyordu.

Tottenham menajeri Redknapp, son 30 yılda gördüğüm en iyi takım diyordu onlara, belki de tarihin en iyisi.

Arsenal'den Van Persie, onlara çok büyük saygı duyuyorum. Oynama şekillerinden keyif alıyorum. İspanya Milli Takımı'ndan bile iyiler demişti.

Roma'dan Pizarro, umarım Barça finale ulaşır ve kazanır çünkü güzel futbolu seviyorum diyordu.

Shakhtar teknik direktörü Lucescu, Barça eğer ŞL'ni kazanırsa çok mutlu olacağım şeklinde belirtiyordu gönlünden geçeni.

Filistin Devleti Başkanı Mahmud Abbas, torunlarım Barça'yı tutuyor, ŞL'ni kazanmaları gerekir demişti.

Ajax'ı şampiyon yapan eski Barça oyuncusu Frank De Boer, kalbim onlarla, bir gün döneceğim diyordu.

Cesc Fabregas, Barça taraftarı olan aile üyelerine, New York'ta olduğu için kendi final maçı biletlerini verdi.

Henrik Larsson, Manchester'da arkadaşlarım var ama kusura bakmasınlar, Barça'yı tutuyorum diyordu.

Jack Wilshere, Barcelona da bizim gibi oynuyor, onların futbolunu seviyorum ve kazanmayı hak eden bir takım varsa, o da Barça'dır diyordu.

Kadınlar tenisinin 1 numarası Carolina Wozniacki, iki harika takım ancak ben Barça'yı beğeniyorum, umarım kazanırlar şeklinde görüş belirtiyordu.



Futbol sevdalıları onların yanındaydı güzel oyun kazansın, güzel oynayarak da kupalar, şampiyonluklar kazanılabildiği anlatılsın diye. Yeryüzünün dört bir yanında epik hikayeler doğuyor onlardan. Fatih Terim'i maç anlatımında, Lucescu'yu ekran başında, aynı anda, farklı pencerelerden futbola baksalar da kendi çatısı altında birleştirebilecek bir etki yarattı Barça, özel olan bu.

Belki de yeryüzünde insanlığın üzerinde uzlaşabildiği ender konulardan biri FC Barcelona ve güzel oyunu, çok bozulmamış, saf, temiz bir öykü.

Onlar adalet, vicdan gibi kavramları çiğnemeden kazandılar, gönüllerden başladılar meseleye, en zor olan kısmı da buydu belki.

"Güzel oyun asla kaybetmez" mottolarıydı, kaybetmediler ve en önemlisiyse oyun güzel kaldı, kazanmaktan bağımsız. Futbolun amatör ruhunu da barındıran geleceğinin inşa edildiği yapıya bir tuğla daha koydular. 2004 Yunanistan ve 2006 İtalya'nın yıkma girişimlerinden sonra hem de.

Altyapıdan 7 oyuncuyla çıktılar finale, 2009'da 6'ydı bu sayı. Önlerinde hala UNICEF yazıyordu. Boyları kısaydı, çelimsiz sayılırlardı rakiplerine göre, mahallede olsa topları alınır, sahalarına el konulurdu burda oynayamazsınız diyerek, öyle bir imajları vardı ve böyle imaja sahip olsalar da bu çocuklar sevdalılardı ayak topuna, dışlandıkça, itildikçe, küçümsendikçe, yıllar yılı kaybettikçe büyüdüler, asla vazgeçmediler ve 2006'dan beri kazanıyorlar, adalet ve vicdan, onların lugatında yazan anlamı derin iki sözcük, yanlarından ayırmadılar. Güzel oyun, mahalledeki gibi, bayır aşağı kontrolü zorlaşan topu sürekli ayağında tutmaya çalışarak.

Cruyff Dönemi

1988 - 1989 Kupa Galipleri Kupası
1989 - 1990 Kral Kupası
1990 - 1991 Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası, Kupa Galipleri Kupası'nda Final (Sir Alex Ferguson ve United'a karşı)
1991 - 1992 Şampiyon Kulüpler Kupası, Lig Şampiyonluğu, Süper Kupa, İspanya Süper Kupası
1992 - 1993 Lig Şampiyonluğu
1993 - 1994 Şampiyonlar Ligi Final, Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası
1994 - 1995
1995 - 1996

Toplamda 11 kupa

Van Gaal Dönemi

1996 - 1997 Süper Kupa
1997 - 1998 Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası
1998 - 1999 Lig Şampiyonluğu
1999 - 2000

Toplamda 4 kupa

Rijkaard Dönemi

2003 - 2004
2004 - 2005 Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası
2005 - 2006 ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası
2006 - 2007 Puan eşitliğiyle kaybedilen lig
2007 - 2008 ŞL Yarı Final

Toplamda 5 kupa

2008 İspanya Avrupa Şampiyonu oldu.

Ve Guardiola Dönemi

2007 - 2008 B Takımı'yla lig şampiyonluğu, 2. lige yükselme
2008 - 2009 ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası, İspanya Süper Kupası, Süper Kupa, FIFA Kulüpler Dünya Kupası
2009 - 2010 ŞL Yarı Final, Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası
2010 - 2011 ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası Final

Toplamda 10 kupa

2010 İspanya Dünya Kupası'nı kazandı.



Bu yaz Real Madrid ile İspanya Süper Kupası için, Porto ile de Süper Kupa için karşı karşıya gelinecek, onları da hesaba katabiliriz. Pep'in sezon tamamen sona erdiğinde 12. kupaya uzanıp Cruyff'u geçme şansı var. Maç sonrası Guardiola, bir sezon daha kontratım bulunuyor, ilerisine bakarız şeklinde cevap verdi ayrılık sorularına. Alex Ferguson modelini de İspanya İngiltere'ye benzemez, o kadar uzun kalabilmek onlara özgü gibisinden değerlendirdi. Tahmin ettiğim gibi takımı 4 yıl üst üste şampiyon yaparsa önümüzdeki sezon Cruyff'un bu rekoruna eşlik edecek ve ancak o zaman ayrılmayı hesaba katacaktır. Xavi ve Puyol, bir yıl daha onunla, ardından neler olur bilinmez, yerleri dolarsa birkaç sezon daha zorlayacaktır Valdes, Alves, Pique, Sergio, Iniesta, Messi omurgasıyla. Luis Enrique Barça B'yle kontratını uzatmadı, bakarsınız Villas Boas'ın karşısına Xavi çıkar ve Mourinho & Guardiola mücadelesi ordan devam eder, gerçi Jose de sahneyi bırakmayacaktır.

Mourinho'nun adı tekrar geçmişken 2009'da ŞL'ni kazanan en genç teknik direktör ünvanını elinden almıştı Guardiola. 2011'de de ŞL'ni 2 defa kazanan en genç teknik direktör payesini söktü kopardı Jose'nin ceketinden, 40 yaşında.

Josep Guardiola 3 yılda 10 kupa kazandı. Real Madrid'in efsanevi teknik direktörü Miguel Munoz 15 yılda 15 kupa, Barça'nın yaratıcısı Johan Cruyff 8 yılda 11 kupa, Liverpool tarihi Bob Paisley 9 yılda 19 kupa, Jose Mourinho değişik takımlarla 10 yılda 17 kupa ve Sir Alex Ferguson 24 yılda 36 kupa kazandı Manchester United ile. Pep tarihin en iyileri arasına şimdiden girdi ancak bir sezon sonra başka işlerin üstesinden gelerek çok daha erişilmez bir noktaya çıkabilir;

2011 - 2012'de en önemli hedef lig şampiyonluğu olacak, şimdiden not edin bir yerlere.

Şampiyonlar Ligi'nde 2 yıl üst üste kupayı kazanan takım yok, bu da göz kırpıyor başarılması gerekenler listesinde. Eğer böyle bir şey gerçekleşirse Pep, Paisley'in 3 Avrupa Kupası rekoruna da eşlik edecek, Mourinho ve Ferguson'u geride bırakıp.



Kulübün yakın tarihçesine kronolojik olarak değinelim kısaca;

1973 Cruyff Barselona şehrine ayak basar.
1974 Lig şampiyonluğu kazanılır 14 yılın ardından. Real Madrid Bernabeu'de 5 - 0 mağlup edilir.
1975 Franco ölür.
1979 Demokrasiye geçiş ve Katalunya'nın otonom bölge ilan edilmesi, şehrin ve ülkesinin her alanda yükselişe geçme evresinin başlangıcı olur.
1979 Cruyff, Ajax altyapı modelini Barça'ya önerir, La Masia kurulur.
1984 Guardiola 13 yaşında La Masia okuluna yazılır.
1988 Cruyff Teknik Direktör olarak geri döner.
1990 Guardiola 19 yaşında ilk maçına çıkar.
1991 Xavi 11 yaşında La Masia'nın yolunu tutar.
1992 Cruyff Barça'ya ilk Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandırır.
1994 Cruyff Barça'yı 4 yıl üst üste lig şampiyonu yapar.
1995 Puyol 17 yaşında La Masia'ya gelir.
1996 Iniesta 12 yaşında La Masia'ya seçilir.
1997 Guardiola kaptanlığa yükselir.
1998 Messi'nin büyüme hormonu tedavisi görmesi gerekmektedir.
1998 Xavi 18 yaşında ilk maçına çıkar.
1999 Van Gaal Barça'yı 2 yıl üst üste lig şampiyonu yapar.
1999 Guardiola Iniesta'ya bir turnuvadan dolayı ödül verir.
1999 Puyol 21 yaşında ilk maçına çkıar.
2000 Messi Barselona şehrine ayak basar, kulüp tedaviyi karşılar.
2001 Luis Enrique kaptanlığa yükselir.
2002 Iniesta 18 yaşında ilk maçına çıkar.
2003 Rijkaard, Cruyff'un tavsiyesiyle teknik direktörlüğe getirilir.
2004 Puyol kaptanlığa yükselir.
2004 Messi 17 yaşında ilk maçına çıkar.
2006 Rijkaard Barça'ya ilk Şampiyonlar Ligi'ni kazandırır.
2006 Rijkaard Barça'yı 2 yıl üst üste lig şampiyonluğuna taşır.
2007 Guardiola Barça B'nin başına geçer.
2008 Xavi, Iniesta, Puyol'un olduğu İspanya Avrupa Şampiyonu olur.
2008 Guardiola Barça B'nin şampiyon olup 2. lige yükselmesini sağlar.
2008 Rijkaard ayrılır, yerine Guardiola geçer. Tavsiyeyi veren Cruyff'tur yine.
2008 Luis Enrique Barça B'nin başına geçer.
2009 Guardiola Barça'ya ikinci Şampiyonlar Ligi'ni kazandırır. Üçleme yapılır, bir sezonda 6 kupa elde edilir.
2010 Xavi, Iniesta, Puyol'un olduğu İspanya Dünya Kupası'nı kazanır.
2010 Şampiyonlar Ligi Yarı Finali'nde Mourinho'nun Inter'i Barça'yı eler.
2011 Guardiola Barça'yı 3 yıl üst üste lig şampiyonu yapar.
2011 Guardiola Barça'ya üçüncü Şampiyonlar Ligi'ni kazandırır.

Döngü şeklinde ilerliyor. Ve bu kulübün neden başarılı olması gerektiğini anlıyorsunuz her bir satırı okuduğunuzda. Birileri "por que" diyor ya işte, cevabı bu tablo, kısır olmayan, doğurgan çember, toprağı tırnaklayarak elde edilmiş.



Pep oyunculuğu döneminde 16 kupa görmüştü. Toplam olarak 26 kupada imzası var. Johan Cruyff'sa her şeyin altına paraf atıyor.

Kulüp son 7 yılda 5 lig şampiyonluğu 3 Şampiyonlar Ligi kupası kazandı. Muazzam bir başarı. Nerdeyse aynı oyuncular 1 Avrupa Şampiyonası 1 Dünya Kupası'nı da İspanya'ya getirdiler.

Finale yeniden dönelim, ilginç, akılda kalan bilgiler aktarayım, teknik taktik analizi sıkıcı olmasın diye en sona saklayıp;

2006, 2009 ve 2011 ŞL Final maçlarının konferansına hep Puyol ve Valdes katıldı. Bunun kura sonucu tesadüfen gerçekleştiğini söylediler ancak ardından gülerek totem yapıldığını ifşa ettiler. Ulu Manitu yine onların yanındaydı.

Sir Alex Ferguson, son on yılın en iyi finali olabilir şeklinde nitelendirmişti maçı, oynanmadan önce. Sanırım bir takımın diğerine en baskın olduğu karşılaşmaydı, istatistiklere değineceğim sonra.

Guardiola'ysa, oyuncularının final maçına saygı ve biraz korkuyla çıkmalarını, ayrıca son final maçları olabilirmiş gibi düşünmelerini umduğunu belirtti. Wembley'e 7 - 8 altyapı oyuncusuyla çıkacağını ve bu yüzden Barça'nı bir parçası olmakla gurur duyduğunu da sözlerine ekledi.

1992 Şampiyon Kulüpler Finaline çıkarken Cruyff sadece bir cümle kurmuştu; "Keyif alın"

Alves ve Xavi 12 final oynadılar bugüne kadar. Alves 10, Xavi 9'undan galip ayrıldı. Çok yüksek oranlar, oyuncuların ne denli kazanma karakterine sahip olduğunu ifade ediyor aslında.

Barça Avrupa Kupaları'nda 17. finaline çıkarken Madrid'in 16 final istatistiğini de geçmiş oldu.

Xavi, bu sezon Şampiyonlar Ligi'ni faul yapmadan tamamladı. Amor'un 17 kupa rekoruna bir adım daha yaklaştı.

Aynı şehirde Avrupa Kupası kazanan kulüp sayısı dörde yükseldi;

Real Madrid (Paris, Glasgow), AC Milan (Atina), Liverpool (Roma), FC Barcelona (Londra) şeklinde.

Barça Avrupa Kupası kazandığı her sezon ligde de şampiyon oldu. (1992, 2006, 2009, 2011) Ligde bileğini hakkıyla, kollanmadan zafere ulaştığına dair bir işaret.

La Liga tarihinde ilk defa aynı iki takım ligi ilk iki sırada bitirdi, 1. Barça ve 2. Madrid olarak. Bir başka dominasyon.

Maçtan önce Barça 27 gol ile ŞL'nin en çok gol atan, Manchester United'sa 4 gol ile en az gol yiyen takımı konumundaydılar. United finalde 3 gol birden gördü kalesinde.

Messi (53), Villa (23) ve Pedro (22) gol atarak 2011'de 98'e ulaştılar. Messi ( 38) Eto'o (36) ve Henry (26) gol atıp 2009'da 100'ü yakalamışlardı.

Messi ŞL'nde bu sezon 12. golünü kaydedip 2002 - 2003'te Manchester United'dan Ruud Van Nistelrooy'un rekorunu egale etti. Maçtan önce futbolu içgüdülerimle oynuyorum tarzı bir demeci vardı Leo'nun. Uruguaylı yazar Eduardo Galeano onunla ilgili, bir çocuk gibi keyif aldığı için oynuyor, kazanmak asıl amacı değil diyor.

Yine Messi ŞL gol krallığını üç yıl üst üste kazanan ilk oyuncu oldu.

2009 ŞL Finaline dair;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2009/05/triplete-copa-lliga-champions-visca-el.html

Süre 36.18 iken başarılı pas sayıları, Barça 140 - United 138

Süre 58.09 iken topla oynama oranları, Barça % 52 - United % 48

Maç sonunda da % 51'e 49 idi topa sahip olma. Guardiola dönemi Barça'sının 179 maç sonunda yakaladığı en düşük oran da bu, çok ciddi bir referans.

Guardiola üç yıl boyunca takımı iki alanda çok geliştirdi. İlki takımın topa sahip olma oranını artırma ve ikincisi de topu geri kazanma süresini kısaltma. Şu an Barça'nın 2009 finalinden farkı da burada yatıyor. O zaman Eto'o ve Henry vardı, takım dikine daha hızlıydı, açık ara hücum bölgesinde yetenekliydi.

Sayılar da aynı noktayı işaret ediyor;

2009'da 62 maç 158 gol atılan, yenilen gol 55. -Gol ort 2.55 civarı-
2010'da 59 maç 138 gol atılan, yenilen gol 39.
2011'da 62 maç 152 gol atılan, yenilen gol 39. -Gol ort 2.45-

Guardiola topa daha çok sahip olarak takıma daha az gol yemesini öğretip, gol atma oranını da korumaya çalışmış teorik açıdan. Sapma yok, az bir fark gözüküyor. Villa veya Pedro'dan biri biraz daha iyi performans gösterse hedefine tam olarak ulaşacakmış. Bu iki oyuncunun verdiği savunma katkısını da göz ardı edemeyiz, özellikle Pedro'nun. Baskı konusunda takımın en önemli isimlerinden biri.

2009 Finali'nde takımın topa sahip olmasını % 51'e düşüren sebeplerden en önemlisi Alves'in yokluğunda Puyol'un o bölgede oynamasıydı. Geride Pique & Toure yer alırken, sol bek Sylvinho idi. Ön kesici de Sergio ancak 2 yıl önceki hali bu kadar iyi değildi. Bu etkiler takımı otomatik olarak % 60 civarlarına çekecektir United karşısında.

Aslında Sir Alex Ferguson'un maç başlangıcına özel hazırlandığı belliydi, ilk 10 dakika abluka altına almışlardı Barça kalesini ancak golü Iniesta'nın kat etmesiyle Katalanlar buldu ve oyuna dahil oldular birdenbire. United da biraz oyundan kesildi.

Fletcher'in cezası sebebiyle olmadığı finalde Carrick, Anderson ve Park tercihleri vardı Fergie'nin. 65'ten sonra Ronaldo sol, Rooney sağ, merkez Berbatov arkalarında Tevez, geride de Giggs ve Carrick oynayacaktı, çılgıncaydı Jose Mourinho düşünüldüğünde, onu sir yapan da buydu belki. Kazanamadı ama Manchester United'ın nasıl bir takım olduğunu final maçında göstermişti.

Elinde Ronaldo ve Tevez yok artık, Hernandez geldi ve Barça için en yaralayıcı isim kanımca o olabilir. Giggs formunda zirvesinde, geri dörtlü hala aynı ve bir o kadar etkileyici. Ferguson, Mourinho'dan tavsiye almayı bekliyor, muhtemelen bu kez geride bekleyecek Barça'yı.


Ve dün gece, teknik taktik işler;

Üçlemenin (Dörtleme oluyor gerçi) son filmiydi denebilir, diğerleri 5 - 0 Madrid, 3 - 1 Arsenal ve 5 - 1 Shakhtar idi.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/11/de-te-fabula-narratur-los-lunes-al-sol.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/03/g-u-z-e-l-o-y-u-n.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/04/yeryuzu-askn-yuzu-oluncaya-dek.html

İstatistikleri hemen hemen aynıydı bu üç maçın. Grafikler her şeyi açık seçik gösteriyor.





Manchester United'ın kaleyi bulan şut sayısı 1 ve gol oldu, ofsayt elbette.

Duran topları çok etkili kullanan bir takım için köşe vuruşu kazanamamak da bir başka faktör.

Kontratak ararken 5 kez ofsayt pozisyonunda yakalanmak da zaaflardan biriydi.

Van Der Sar 8 kurtarış yapmış, 12 defa gelmişler kalesine.

Topla oynama % 63 -37, isabetli pas sayıları 667 - 301, Barça bunun yanında 5 km fazla koşmuş.



Kadrolara bakıldığında Barça için Puyol & Javier değişikliği gözlemlendi. Hız istiyordu Pep geride, Rooney & Hernandez tehlikesine karşı.

Pique merkez sol savunmacı, Pedro hücum üçlüsünün solunda, David Villa sağında başladı. Aslında 4 / 11 gibi ideal yerleşimle oynama tehlikeliydi. Oyun içersinde Villa & Pedro yer değiştirdiler, nitekim ilk gol esnasında Pedro sağdan akıyordu ceza sahasına. İkisinin konumu 2 / 11'e kadar düşürüyordu denge / uyum oranını ve oyun ritminin sağlıklı kalmasını sağlıyordu.

Esas mesele kırmızı şeytanların nasıl bir formasyon ve görevlendirmeyle sahaya çıkacağıydı. Cesc Fabregas'ın maç öncesi bildirdiği kadroda Hernandez yerine Fletcher vardı;



Belki de doğrusu buydu çünkü Xavi & Iniesta ve sahte 9 numara oynayan Messi'yle sahanın orta kısmında sayısal üstünlük sağlıyordu Barça. Paslaşmalarını ve dikine ilerleyip pozisyona girmelerini kolaylaştıran bir hamleydi.

Giggs & Scholes / Anderson bile düşünülebilirdi ortada, daha dirençli, akıcı, dinamik Barça oyuncuları karşısında pozisyonunu kaybetse de takibini sürdüren bir oyuncu gerekliliğinden dolayı.

10 dakika insanüstü bir ön alan baskısı, ilk toplara hep doğru müdahale ile Barça ritmini bozdular. Blaugrana biraz da Wembley, Londra, İngiltere gibi rakibinden daha uzak olduğu kavramlara yabancılık hissiyle hafif panik havasındaydı bu süre zarfında.

10. dakikadan sonra pas şiddetini oturtmaya, doğru yerlere kayarak pas açıları ve opsiyonları yaratmayı başardılar. Gerisi rahat geldi. Carrick & Giggs gibi bir ikiliyle United'ın ortayı kapatması olası değildi, Messi sürekli oralarda dolandı ve bunun anlamı ağır bedel ödemek idi.

Bunun yanında Rooney’in Sergio’ya baskı uygulaması, Xavi’yi biraz daha inisiyatif almaya zorladı ve Messi’nin daha önde top alıp etkenliğinin artmasının da yolunu açtı.

Sir Barça'yı çözmek konusunda geriden geliyordu, daha Mourinho'nun 5 - 0'ını yorumluyordu. Özel biri de o maça Khedira & Alonso ikilisiyle çıkıp dersini almıştı oysa.

Orta yuvarlağın içinden başlayan bir hücum, Iniesta, Xavi, derin bir top Pedro'ya ve klasik bir Barça golü.

Rooney'in golünde Abidal'in taç atışını ileri doğru savurması, Sergio'nun kayıp yerde kalması ve savunmanın ön kesicisiz yakalanıp geride hamle amaçlı beklemesinden dolayı paslaşmaları engelleyememesinin etkisi vardı.



Grafik ilk yarıda formasyonların oyun akışkanlığına göre nasıl kaydığını anlatıyor.

2. yarıyla birlikte Barça kontrolü tekrar eline aldı, zaten golü yese de 10. dakikadan sonra rakibe hiç nefes aldırmadılar. Messi ve Iniesta'nın driblingleriyle sürekli rahatsız ediyorlardı rakibi. Yine bir slalomla ceza sahası dışından Leo harika bir gol atarak takımı öne geçirdi, hırsı görülmeye değerdi, onu belki de ilk defa böyle izledik.

Kaçan goller, oyunu tutma derken Villa'nın harika plasesiyle sonuç belli oldu, gerisi teferruat idi.



Guardiola, neden bir kulüpten daha öte sorusuna, çünkü yalnızca futbol değil, kültür, tarih, özgürlük ve haklar için savaşmak şeklinde cevap veriyordu.

Gary Lineker, bir İngiliz ancak yüreğinde Barça'yı hissedenlerden bir başkası. BBC'yle yaptığı bir söyleşide şöyle diyordu;

"Katalunya kimliği Barça taraftarları için çok önemlidir. Onlar bir kulüpten daha öte diyerek her şeyin, bastırılan Katalunya ve diğer bölgelerin, Franco rejimi boyunca acı çekmesine kadar gittiğini ifade ediyorlar, izin verilmeyen bir dönem, kendi dillerini konuşmalarına bile.

Bunu yapabildikleri ve birlikte olabildikleri tek yer Camp Nou'ydu. Pek çok yolla onların odak noktası Franco'nun Madrid'ine karşı olmak haline geliyordu. Real Madrid ile olan bu büyük rekabetin çıktığı yerde buydu, bir futbol maçından daha öteydi. Politik ve tarihsel bir anlam taşıyordu. Açıkçası zaman geçiyor ve hatıralar unutulup gidiyor ancak yaşananlar kalacak. Gizli bir eğilim hep olacak, neden bu büyük takımın diğerlerinden daha çok keyif verdiğiyle ilgili."

18 Mayıs 2010'da yazmıştım;

Pep, maçtan sonra yaptığı "Bir haftamız daha vardı, Madrid'te olmalıydık, hepinizden özür diliyorum, herşeyi hak etti bu takım, seneye size bir şampiyonluk borçluyuz" konuşmasıyla FC Barcelona'yla her türlü kupayı kazanmış bir teknik adam olmasına karşın doygunluk denilen kavramın rekabet unsuru içeren bir alanda yer alamayacağını anlatıyordu. Borcunu ödeyeceğinden kimsenin şüphesi yok, gereksinim hissetmeseler de önlerinde bir amaçları var artık, kazanamadıkları bir kupa, alacaklar!

Pep sözünü tutmayı başardı.



Bugün geçit töreni vardı Barselona sokaklarında. 850 bin civarı bir kalabalık eşil etti onlara. Yaklaşık 3 saat sürdü yüzbinlerce Katalan eşliğinde ve üzerinde 2 kupa bulunan otobüs Camp Nou'ya geldi. Tribünler tamamen doluydu.

Lig kupasını Valdes, Puyol, Xavi, Iniesta birlikte getirdiler, Şampiyonlar Ligi kupasını da Pep ve Tito taşıdı Camp Nou çimlerinde kurulan platforma. Diğer oyuncular onlardan önce büyükten küçüğe doğru forma numarasına göre çıktılar sahaya. Messi'ye tapınma hareketi yapıldı diğer oyuncular tarafından.

Puyol'un tişörtünde "anims Miki" yazıyordu. Diğer siyah tişörtlerdeyse ön tarafında " Champions" arka tarafında ”El futbol et torna el que li dónes” ve ”La Gloria es Nostra" yazıları vardı. "Futbola ne verirseniz futbol da size onu verir, bizim zaferimiz budur" olarak çevrilebilir kabaca.

Mikrofonu sırayla Puyol ve Pep aldı, Guardiola özellikle Messi'ye uzattı ve iki hafta önce tek o konuşmadı diyerek. (Messi Wembley'de konuşacağım demişti) Ardından Xavi, Abidal, İniesta, Valdes, Pique kısa cümleler kurdular.



Xavi, Barça taraftarı ve Katalan olmaktan gurur duyuyorum dedi. Abidal dünkü jesti için kaptanlara teşekkür etti. Iniesta Barça taraftarı olmayı bir insanın başına gelebilecek en güzel şey olarak nitelendirdi. Valdes ve Puyol, geçen yıl bir sözümüz vardı size, söz verdiğimiz gibi ŞL kupasıyla karşınızdayız diyorlardı.

Pique "por que" sorusuyla mideleri bulandırana sesleniyordu, ilaç (doping) kullanmıyoruz, sahte hareketler yapmıyoruz, sadece futbol oynuyoruz şeklinde. Hepinizi Shakira konserine bekliyorum sözleriyle bitirdi konuşmasını.

Geç saatlerde Shakira konserine gidecekler ayrıca, çok daha önceden bugünü seçmişti Latin şarkıcı.

Bu kadar mütevazi, bu kadar sahici, bu kadar samimi, kimliğine, kulübüne ve birbirlerine bu kadar bağlı bir oyuncu topluluğunun kimyası üzerinden de değerlendirmek gerekiyor başarılarını.

Olayın bir de futbol devrimi boyutu var.

Pep’in taktik yönden katkılarını da atlamayalım bu sezon. Ibra’dan vazgeçip Messi’yi sahte 9 numara gibi oynatması ve Leo’nun 50 gol barajını geçip, asist rekoru kırması onun dehasının eseriydi. Ayrıca üçlü savunma konusunda da büyük bir gelişim gösterdiler. Topu en hızlı kazanıp, topa en çok sahip oldukları ve en fazla pas yaptıkları sezondu 2010 – 2011. Bunların yanında Javier’in merkez savunma oynatılması tercihi önemli ve doğruydu. Villa hamlesinin yararları görüldü. Altyapıdan isimlere şans verildi yine. En göze batansa Mourinho’nun onun yöntemleriyle alt etmesiydi. Kaldı ki, sezonun ilk yarısında da tarihi bir 5 – 0 zaferi kazandı ona karşı.



Hentbolda da Avrupa şampiyonu oldular bu gece.

Tarihin en iyisi tanımını alabilecek bir takım izliyor, keyif alıyoruz, 3 yıldır yaşanan sürecin güzelliği taçlanmış durumda. Umarım güzel oyun birkaç sene daha devam eder çünkü çocuklara / torunlara, bizden sonraki jenerasyonlara bırakılabilecek en özel anları taşıyorlar, hayalleri yaşatıyorlar, iyiler emek verir ve örgütlenirse doğru bir kimya, organizasyonla kazanırlar inancını aşılıyorlar bünyeye, adalet ve vicdan muhakemelerine yepyeni bir boyut kazandırdılar, futbolu Gaudi'nin eserlerine dönüştürdüler, onlar sevmeyi bile öğrettiler, insan olmayı, insanca davranmayı.

Gönüllerde de, spor tarihi kitaplarında da kazandılar.

"O le le, o la la, ser del Barça és el millor que hi ha”

29 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

26 Mayıs 2011

8 Selçuk İnan, Omurga Şekillendiricisi



Selçuk forma numarası olarak 8'i tercih ediyor, atıf buraya değil, Barış Özbek yolcu anlamı da taşımıyor, yine Barça üzerinden. İspanya'nın 8 numarası Xavi, 6 numarası Iniesta, aralarındaki bağın tezahürü, asıl numaraları kulüplerinde ve çaprazlama 6 Xavi, 8 Iniesta.

Türkiye'nin Xavi'si benzetmesi elbette forma numarasından bağımsız sahaya yansıttıklarıyla ilgili. Barça modelinin yarattığı hüsran ve bünyede bıraktığı hasar, onun aracılığıyla bir nebze aşılabilir. Aksi durumda lanet devam edecektir.

Takım iskeletini oluşturmak adına Selçuk / Hamit türevi bir orta saha transferi, üç sezondur kangren olmaya yüz tutan bölgeye dışardan yapılan atardamar takviyesi gibi. Bacak / kol kesmeye gerek kalmadan vücudu kurtarma operasyonun başlangıcı, omurga / iskelet şekillenmesinin merkezi.

Sonunda Galatasaray, taraftarının orta saha zaafiyeti yoluyla oluşturduğu derin psikolojiyi de kırarak, Fenerbahçe oyuncularının bile son haftaya kadar şampiyonluğu kovalayıp kendilerini yerinden yurdundan edebilme olasılığına karşın Selçuk İnan'ı transfer etti. Türkiye'nin en iyi oyuncusu tanımlaması kayda değerdir, özellikle de futbol aklına güvenilen Alex'in.

Transferin tek psikolojik kırılma noktası Galatasaray tarafında değil suyun öte yakasında ve Maslak dolaylarında da ayrı bir şaşkınlık, ne yapacağını bilememe, yüksek ateş sonucu afallama, dengeyi kaybetme gibi semptomlar görülüyor.

Türkiye'nin en iyi yerli oyuncusu Arda Turan, su götürmez bir gerçek, herhangi bir milli maçı seyretmek bunu anlamak için yeterli. Karşı yaka Arda'yı lacivert içinde görmek istiyor, özel futbol yeteneği ve Galatasaray'ı yüreğinde yaşatan bir çocuğun sevdasını yüreğinden söküp alma kudreti taşıyan bir mesajı kamuoyuna iletme ihtiyacından.

Gökhan Gönül ve Emre Belözoğlu çıktıkları bir programda Arda'nın yurtdışına gitmesinin hayırlı olacağı yönünde açıklamalar yapıyorlar, kendilerine ve takım arkadaşlarına bakmadan. Gökhan Gönül, Volkan Demirel, Mehmet Topuz gibi isimler Avrupa'da oynayabilir demeyi ihmal ve imtina ederek. Fenerbahçe'liler Avrupa standartlarında oyuncu kalitesine sahip olsa da burda kalsınlar ama Galatasaray'ın veya bir başka ülke kulübünün takımında çıkan birisi hemen pasaport kontrolünden geçip sınırı aşmalı, kendi sağlığı ve ülke futboluna hizmet için. Hem ortamı yaratıyorlar, Arda'nın üzerine gidiyorlar, hem de büyüğü gibi yönlendirmeyi de gerçekleştiriyorlar, özellikle medya kanalıyla. Fenerbahçe'nin yerli omurgası bozulmasın, zaten çok fazla alınabilecek isim de olmadığından Galatasaray'ın çölleşmiş yerli oyuncu borsasında çökmesini istiyorlar.

Strateji temel olarak doğru çünkü 6 + 5 kuralı olduğu süreci en az 4 iyi, sürekliliği olan yerli bulundurmayan bir takımın zirveye oynama şansı yok, hastalığın farkında olup ilaç tedavisi önermiyorlar. Fenerbahçe'yi taşıyan omurga belli, Volkan, Gökhan, Emre, Mehmet Topuz, Lugano ve Alex, geri kalanlar destek timi.

Böyle karanlık bir ortamda yapılan Selçuk transferi, ülkenin en iyi ikinci, bölgesinin en iyi yerlisi olarak çok önemli, omurga şekillendirme evrelerinin ilk adımını atma yönünden. Üstelik Fenerbahçe'ye kaptırılmamış olmasına da ayrı bir parantez açmak gerekir, omurgalarını sağlamlaştırma şansları ellerinden alındığı için.

Ayrıca Selçuk İnan nasıl olur da Galatasaray'ı tercih eder temalı ve dram içerikli dizi filmler de piyasaya sürüldü hemen. Onu isteyen Fenerbahçe ve takımı Trabzonspor ŞL'ne giderken, Avrupa'ya transfer olma şansı varken. Arda'yı göndermeye çabalarken Selçuk transferini anlamlandıracak beyin lobu bulunmuyor birçoğunda.

Karalama yahut gölgeleme kampanyasına transferin ilk anından itibaren başladılar, bu da ayrı konu. Muhtelif televizyon kanalları -elbette tetikleyici Fenerbahçe resmi sitesi, Selçuk haberini bekleyip üzerine Emenike'yi kondurdular- Selçuk haberini arka plana alıp Emenike'ye yoğunlaştı. Ülkenin en iyi iki yerlisinden biri olduğuna dair ortak bir kanı oluşan oyuncunun Galatasaray'a gelmesi satır aralarına düştü. Üstüne bir de utanmadan sıkılmadan para hesabına girdiler ve yanıltıcı bilgilerle. Emenike'ye ödenen bonservis bedelini Selçuk'un alacağı ücretle değerlendirme gibi bir elma armut karşılaştırma gafletini gösterdiler. Bir şeylerin üzerini örtme, gündemi ve gözleri itinayla başka manzaralara çevirme telaşıydı ancak yakalandılar.

KAP'a bildirilen 5 yıllık sözleşme, her yıl 2 milyon Euro sabit ücret + maç başı 15 bin Euro şeklinde normal ödemelerdi. 40 maç üzerinden yapılacak bir matematik, toplamda (5 X 2 + 5 X 40 X 0,015) = 13 milyon Euro tahmini değer olarak karşımıza çıkıyor. El insaf, pes denir buna, ederinden fazla para ödediler algısı oluşturma girişimiydi, başarısızlıkla sonuçlandı. Amaç biraz da Emenike'ye ödenen fahiş paranın normal karşılanmasını sağlamak idi, bırakılan ilk intiba genelde kalıplaşmış ön yargı de düşünce ürettiğinden emellerine ulaştıkları söylenebilir ama gerçek bu değil işte.

Emenike'nin 7 + 2 milyon Euro ödenerek transfer edilmesine şaşırmamak gerekiyor. Karabük - Fenerbahçe maçından önce oynamaması Serkan Kırıntılı'nın geçen sezon 33. hafta 4 gol yiyerek transfer hakkı kazanmasıyla eşdeğer. Üçlemeyi Sezer Öztürk'le tamamlayabilirler, Trabzonspor karşısında canını dişine takıp Fenerbahçe maçında yan gelip yatan oyuncu hani. Sivas maçının bilet parasını Fenerbahçe Spor Kulübü'nün ödemesi de ayrı bir operasyon. Bir kulübün kasasından diğer kulübün kasasına giden en dolambaçsız yol. James Bond çantaları tarihe karışıyor.

Medyanın psikolojik harbi sürdürüp Galatasaray'ın imaj düzeltme çabasına köstek koyacağını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. Olayın diğer boyutları bunlardı, gelelim teknik meseleye;

Barça'dan yola çıkarsak yine yazının başlangıcına benzer, 8 Selçuk ve 6 Arda / Yekta türü bir kombinasyon orta sahanın iki yönlülüğünü sağlayabilir. Bu tür bir kombonun arkasında Gökhan İnler gibi işin savunma kısmına daha çok odaklanan bir oyuncu gerekir.

-------------G Inler---------------
-----Selçuk----------Arda----------

şeklinde bir yayılım, Arda yerine Yekta da olabilir. Onu yeni Ayhan olarak görüyorum ve futbol aklını kısa Galatasaray macerasında beğendiğimi söyleyebilirim, farklı bölgelere adaptasyon sağlayacak bir tarzı var.

Selçuk, takım omurgasını şekillendirirken varyete konusunda da sınırsız bir portföy sunuyor. 4 - 3 - 3 ve 4 - 2 - 3 - 1 ağırlıklı bir kurguda, kritik iki pozisyonu sürükleyecek bir isim.

Takım omurgası demişken, hemen ona da değineyim. Yabancı Kaleci (Frey), Yabancı Stoper, Selçuk, Arda ve Yabancı Santrfor (Drogba) bunlara bir de orta sahada Gökhan İnler eklenebilir. Fenerbahçe'ye göz atarken 6 oyuncunun 4'ü yerliydi, Galatasaray ana omurgayı bunun üzerine kurmasa da yardımcı rolleri iyi dağıtma şansına sahip, Sabri, Servet, Yekta, Colin Kazım gibi isimlerle. En az 4 yerli koşulunu yerine getirmesi için de bu kısmın çok ciddiye alınması gerekiyor. Selçuk transferi bazı oyuncuların -Sabri, Servet, belki H Balta- performansını artırıcı bir etki sunabileceğinden de omurganın genişlemesine katkı veriyor.

Pozisyonlama işine tekrar dönecek olursak, Selçuk'un Milli Takım ve Trabzonspor maçlarına göz atmak gerekecek.

Son Avusturya maçında Hiddink;

--------Selçuk------Nuri-----------
-Hamit-------M Ekici-------Arda----
--------------Burak----------------

benzeri bir yerleşim vardı, zaman zaman Selçuk'un ön kesici gibi kaldığı ve Nuri'nin öne çıktığı da oldu, Selçuk & Colman birlikteliği gibi.

Selçuk şu alternatifi de değerlendirmeye sokuyor;

---------------Selçuk--------------
--------XXXXX----------YYYYY-------

Ancak Galatasaray özelinde aranan konumlamanın bu olduğunu zannetmiyorum. YYYYY Culio'nun tam pozisyonu esasen.

Gönüllerin şampiyonu Trabzonspor'un omurgasına geçelim burdan. Onur, Serkan, Egemen, Selçuk, Burak şeklinde en az 4 yerli koşulunu kolay sağlayan bir yapı. Bunun yanında Umut, Jaja, Colman gibi çok iyi tamamlayıcılar var.

Dikkat çekici nokta Serkan ve Egemen. Gençlerbirliği ve Bursaspor dönemlerinde de olumlu yaklaştığım bu iki oyuncunun Selçuk ile birlikte seviyesini artırması rastlantı değil. Galatasaray'da muadilleri Sabri ve Servet olacak gibi gözüküyor. Selçuk, top alan, topu saklayan, tutan, öne doğru rahat oynayan yapısından dolayı merkez savunmacıların hata riskini ortadan kaldırıyor ve beklerin daha çok gidip gelmesini sağlıyor.

--------Selçuk------Colman----------
-Burak--------Jaja-------Alanzinho--
--------------Umut------------------

düzeni, bilindiği şekliyle. Colman'ın ofansif özellikleri olsa da, alanını savunan yapısı formasyonu kullanışlı kılıyor. Özellikle Türkiye Ligi açısından, iç saha maçlarında çok etki bırakabilecek bir tercih. Burak, Umut, Jaja gibi sprinter oyuncularla da dış saha maçlarında başarı kolaylaşıyor. Zorluk derecesi yüksek bazı maçlardaysa Ceyhun opsiyonu düşünülebiliyor, üçlünün bir isminden feragat edilerek.
Selçuk & Colman uyumu ve birbirini tamamlamaları önemli, öndeki hücum üçlüsünün doğru yer ve zamanda topla buluşmalarını sağlama hususunda.

Selçuk, takım hücum bölgesine yerleştiğinde geride kalmayıp öne çıkarak ve bu sayede dönen topları kazanarak kendisine şut olanağı da yaratıyor. Ayrıca üçüncü bölgeye çıkışları, otomatik olarak savunma dörtlüsünün onunla öne doğru kayması, mesafelerin kısalması, takımın rakip yarı sahaya yerleşmesi ve baskı kurmasının da altyapısını oturtuyor aynı zamanda. Selçuk'un oyun görüşünün yüksek oluşu, pas dağıtımı ve tehlikeli ara pasları şeklinde de bir geri dönüşüm sağlıyor.

Kenarlardan atılan duran topları kavisli kullanması en çarpıcı bireysel özelliklerinden biri. Kafayı vuracak Alex, Ivanovic'in bulunması kaydıyla.

İlk alternatifi revize edersek;

-------------G Inler----------------
-----Selçuk----------ZZZZZ----------

ZZZZZ için nasıl bir oyuncu düşünülmeli, buna da kafa yormak gerekecek. Bu isim Kallström olamaz, eğer olacaksa Sabri türevi hıza dayalı bir bek daha ve bu üçlünün önünde yer alacak kenar oyuncularının gol bölgesine çok uğrayan, bu görevi gerçekleştirirken de çizgiyi ihmal etmeyen tarzda isimlerden oluşması gerekiyor. Elmander ve Arda bu tanımlamaya uymuyor. Sadece Colin Kazım iki işlemi aynı anda başarabilir.

Arda'nın hızını kaybetmesinden mütevellit ortaya çekilmesi ve sol için dikine gidebilen tarzda bir oyuncu düşünülmesi daha akıcı bir yapıya kavuşmamıza olanak tanıyacaktır.

--------Selçuk------G Inler---------
-C Kazım--------Arda----------AAAAA-
--------------Drogba----------------

gibi bir senaryo çalışması yaparsak, AAAAA'nın Kalou / Gervinho tarzı oyuncu olması gerekliliği gözler önüne serilir. Zorluk derecesi yüksek maçlarda Culio vb. bir eklemeyle C Kazım'dan vazgeçilmesi de B planı olarak zihnin bir köşesine yerleşir. Arda'nın solda kalması ortaya yeni bir ismin düşünülmesi ve Arda'nın arkasında oynayacak sol bek pozisyonundaki oyuncusunun sürekli onun arkasını doldurup, içe kat etmesini ve ceza sahasına yaklaşmasını gerçekleştirme zorunluluğu da doğar. Diğer türlü Arda'nın çizgiye yakın topu alıp sağına çekerek orta yapmasının stratejik bir yönünün olmadığı tecrübeyle sabittir.

Selçuk üzerinden genel bir senaryo üretelim;

---------------Frey-----------------
Sabri----Servet----BBBBB-------CCCCC
--------Selçuk------G Inler---------
--C Kazım-------Arda---------AAAAA--
--------------Drogba----------------

C Kazım bir sezon boyunca güvenilir olmadığından bu yapının da sekteye uğrama şansı var. Bu kadronun avantajı bilinmeyen 3 ismin de yabancı seçilmesinde kontenjan sorununa takılmamasdır. Arda solda kaldığında veya C Kazım alternatif görüldüğünde, 4 yabancı oyuncu hakkı da doğuyor.

---------------Frey-----------------
Sabri----Servet----BBBBB-------CCCCC
-------------G Inler----------------
------Selçuk---------ZZZZZ----------
---AAAAA---------------------Arda---
-------------Drogba-----------------

ZZZZZ ve Arda değişimi de bir başka alternatif. ZZZZZ Kallström olursa CCCCC'nin Zhirkov gibi, AAAAA'nın da Gervinho / Kalou / Burak benzeri bir oyuncu şeklinde planlamaya katılması gerekiyor. BBBBB'nin de Lucio / Alex türü olması takımın teorik olarak zirve yapması anlamını yükler bünyelere.

---------------Frey-----------------
Sabri----Servet----BBBBB-------CCCCC
-------------G Inler----------------
------Selçuk---------Arda-----------
---AAAAA--------------------DDDDD---
-------------Drogba-----------------

Burda da AAAAA ve DDDDD'nin orta saha özellikleri de olan bir isim düşünülmesi elzem. Culio'nun daha iyi bir versiyonu. Arda yerine Yekta da olabilir. Sabri'den dolayı AAAAA bahsettiğim türden olursa DDDDD yine dikine giden bir oyuncu, CCCCC ise savunmacı bek şeklinde öngörülebilir, Arda'nın yaratacağı zaaftan dolayı.

Çok alternatif var ancak takımı dengeli kurmak ve her bölgede birbirine yakın oyuncular seçmek adına bir transfer stratejisi çizmek Selçuk transferinden sonra daha da önem kazanıyor kanımca. Belirli bölgelere yoğunlaşıp -bu sezon da orta saha- diğer kısımları eksik bırakmak yine baş ağrılarına sebebiyet verecektir.

Ufuk, Sabri, Servet, G Zan, H Balta, Çağlar, Yekta, C Kazım, Arda, Selçuk, Elmander

Aydın, E Çolak, Anıl, C Sultan, A Kesim, SinanBerk, Berkin, Caner, Cumhur gibi isimlerden en az 3 - 4

Yabancı kaleci + Yabancı Stoper + Yabancı Sağ / Sol Açık + Yabancı Orta Saha + Yabancı Santrfor + Yerli Sağ / Sol Bek + Yerli Orta Saha İç / Açık + Yerli Santrfor) Frey, Alex, Zhirkov, Atila Turan, Taner Yalçın, G Inler, Kalou, Drogba gibi isimlerden en az 4 - 5

Culio, Stancu, Cana ve Pino gibi isimlerden ikisi

Santrfor transferi olmazsa Baros, üçüncü bir santrfor olarak alternatif bir yerli oyuncu da hesaba katılabilir.

Yaklaşık 22 - 24 aralığında bir kadro ve zor anlarda A2 takviyesiyle bu sezon hedeflenen kupa ve lig şampiyonluğuna ulaşılabilir.

Garip olan kadro mühendisliği yoluyla sağlam bir omurga oluşturup zirveye oynamanın en az 2 yıl sürebileceğine inanmışken Selçuk İnan'ın tüm bu düşünceleri al aşağı etmesidir. Bu denli başarılı bir transferdir.

Bir başka vurgulanması gereken de yeni yönetimle birlikte "Galatasaray kendisini isteyeni ve istediğini alır" mesajını dosta düşmana göstermesidir.

22 Mayıs 2011

Kadro Darlığından Büyüyen Gençlere



Bir konuyu açıklığa kavuşturarak başlayayım. Madrid ve Ronaldo'nun son düzlükte Barça ve Messi'yi gol sayılarında geçmeleri üzerinden argüman türetme çabaları oluşmaya başladı, bu durum biraz incelenirse nasıl yanıltıcı değerlendirmeler doğuracağı rahatlıkla görülebilir;

16 Nisan'da başlayan El Clasico serisinin başlangıcında Barça ligde istediğini alıp, dört gün sonra oynanan kupadan üzülerek ayrılmıştı.

31. hafta sonunda Barça 85, Madrid 72 ve Messi 30, Ronaldo 28 gol kaydetmişti.

ŞL öncesi arada tek lig maçı vardı ve Osasuna karşısında Messi, Iniesta, Xavi, Pique, Pedro, Puyol oynatılmadı, Abidal hala iyileşmemişti.

Mourinho da Valencia karşısında benzer tercihlere gitti ancak kadro genişliğinden dolayı sahada Kaka, Higuain gibi isimler de vardı. Ronaldo sonradan oyuna girdi. 8 puan fark korundu.

3. El Clasico'da kazanan Barça, Pep ve Messi'ydi.

Hafta sonu lig maçlarında son El Clasico düşünülüp yedek ağırlıklı kadrolar çıkacaktı sahaya. Jose Mourinho, Zaragoza karşısında Ronaldo'yu yine oynatmadı, savunma ideal kurgusundaydı ve takım iki farkla geriye düşünce 3 as oyuncusunu -Mesut, Di Maria, Marcelo- birden aldı oyuna.

Barça'ysa Messi, Xavi ve Pique'yi oynatıp diğer ideal isimlere yer vermedi. 8 puanlık fark gene korundu.

Camp Nou'daki ŞL maçının ardından Barça tur atlayınca iki takımın da stratejisi tamamen değişti.

34. hafta sonunda Barça 89, Madrid 81 ve Messi 31, Ronaldo 29 gol kaydetmişti.

Barça'nın odağı 15 gün boyunca El Clasico serisindeyken Wembley'e kayıyordu bu haftadan sonra.

35. hafta, şampiyonluğu Camp Nou'da kazanma uğraşıyla tam kadroya yakın bir onbirle sahadaydı Barça, Messi, Iniesta ve Xavi barındıran. Madrid'se biraz eziyet edercesine şampiyonluğu geciktirmek istiyordu, onlar da tam kadroya yakın bir onbirle sahaya çıktılar ve Ronaldo 4 defa ağları buldu. 3 hafta kala 8 puan fark korundu. Burada asıl mesele 2 - 0'dan sonra gol atmaya ihtiyacı olmayan Barça'yla, elinde kupadan başka hiçbir şey bulunmayan Madrid'in açlığını karşılaştırmamaktı.

36. hafta şampiyonluk için sahadaydı takım, ideal onbir yakınlığında bir kadroyla, Iniesta yoktu sadece ve beraberlik yetiyordu, buna göre oynadılar, zorlamadılar hiç, son 18 dakika orta sahayı geçmediler, izleyenlerin dikkatini çekmiştir. Madrid de nerdeyse tam kadro sahadaydı, Ronaldo 3 gol daha attı.

37. ve 38. haftalarda Barça tamamen yedek ağırlıklı oyuncularla sahaya çıkarken, Mourinho biraz da kaybedilen ŞL sonrası oyuncularını dinlendirmeyerek takımın sezonu en üst limitlerinde bitirmesini istedi.

Ronaldo 4 gol daha attı son 2 hafta ve gol sayısını 40 yaptı, Messi'yse 31'i geçemedi. Barça 95, Madrid 102 gol kaydetmiş oldu.

El Clasico serisinin ilk gününden bu yana -31. haftadan- Madrid 29 gol atarken Barça sadece 10 defa ağlarla buluşturdu topu.

Barça 61 maçta 148, Madrid 59 maçta 148 gol atıp aynı sayıyı yakaladılar. Son düzlüğün getirdiği haklı odak kayması olmasa Barça 10 - 15 gol aralığıyla öndeydi.

Messi 54 maçta 52 gol, Ronaldo 54 maçta 53 gol attı. Messi'nin ŞL'de 12, Ronaldo'nun 6 gol attığını da not düşelim. Son düzlük olmasa Messi de Ronaldo'nun önünde bitirecekti yarışı. Gol / Şut oranına bakmak bile gereksiz, Messi açık ara iyi.

Mourinho, son maçlarda Ronaldo'yu ve as oyuncularını sahaya çıkararak biraz da bu tartışmaların yapılmasını istedi. Yeri gelecek bir basın toplantısında öve öve bitiremediğiniz Barça'dan daha çok gol atan bir takım yarattım diyecekti. İşin iç yüzünü bilmeyen, La Liga'yı sıklıkla takip etmeyenler için yanıltıcı bir bilgiydi bu ama onun işi manipülasyon zaten. Keza Ronaldo'yu psikolojik olarak diri tutmak istedi ŞL yenilgisi sonrası, önümüzdeki sezonu düşünerek. Messi turu ellerinden alıp götürmüştü çünkü, Ronaldo'ya motivasyon gerekiyordu.

Gelelim Malaga maçına kısaca;

Gol istatistikleri ve özellikle Barça'nın son bir ay gösterdiği performans aslında kadro darlığının da bir sonucuydu. Mourinho geniş kadrosuyla istediği oyuncuyu dinledirirken, Guardiola B takımdan takviye yapmak zorundaydı.

Birkaç maç bocalayan La Masia'nın talebeleri sonunda A takımdaki bazı isimlerle birlikte bir arada oynayabileceklerini de gösterdiler. Aslında tek tek, ideal yapının, as onbirin içersine yerleştirildiklerinde daha verimli bir performans sunabilirler ancak hepsi birlikte de üç beş hafta sonra ligde ilk 5 yapabilecek bir seviyeye yükselebileceklerini de anlattılar.

----------------Pinto------------------
Adriano----Bartra-----Abidal----Maxwell
----------------Fontas-----------------
--------Thiago---------S Roberto-------
--Jeffren-----------------------Bojan--
----------------Afellay----------------

şeklindeydi yayılım, klasik 4 - 3 - 3 ile. Afellay'ın Messi imitasyonu görevi devam ediyordu. Bojan da Villa konumundaydı.

Alves & Adriano değişikliğiyle saha içinde bir farklılık olmadı, 67. dakikada Jeffren & Javier değişikliği sonrası Fontas Abidal'ın, Abidal Maxwell'in, Maxwell S Roberto'nun ve S Roberto da Jeffren'in yerine geçtiler.

----------------Pinto------------------
Alves------Bartra-----Fontas-----Abidal
----------------Javier-----------------
--------Thiago---------Maxwell---------
--S Roberto---------------------Bojan--
----------------Afellay----------------

4 dakika sonra hem Abidal'i daha fazla yormamak hem de takımın pozisyon dengesini sağlamak için Pedro & Abidal değişikliği geldi.

----------------Pinto------------------
Alves------Bartra-----Fontas----Maxwell
----------------Javier-----------------
--------Thiago---------S Roberto-------
--Pedro-------------------------Bojan--
----------------Afellay----------------

son haliydi takımın ve goller bu değişikliler sonrası geldi.

Devre Bojan'ın penaltısıyla -tekrar göstermediler net görülmedi- sona ermiş ve oyun benzer şekilde ilerlerken özellikle Alves değişikliği önemli bir katkı verdi hücum yönünden.

Bojan harika bir maç çıkardı ve fizik gücünü kesinlikle geçen sezonun son üç ayındaki seviyeye taşıdığını gösterdi. Bence her daim kadroda bulundurulması gereken bir isim.

Thiago, Fontas ve Bartra pişmeye devam ediyorlar A Takım için. Bartra'nın eksikleri var ancak üçü de gelecek vaad ediyor. Fontas'ın pas yeteneğiyle savunmanın önünde de oynayabildiğini gösterdi bize Pep. Daha önce de sol bek oynatılmıştı, orjini merkez savunma.

En çarpıcı gelişme S Roberto'ydu. Olağanüstü bir maç çıkardı ve gelecek adına çok iyi bir izlenim bıraktı bende. Guardiola da maç sonu basın toplantısında oyuncusunu övmekten çekinmedi. Barça B'nin her daim hazır olduğunu ve ek olarak bazı transferler de yapacaklarını söyledi.

Zor bir tercih gerçekten. La Masia'dan son dönemde yetişen her oyuncu müthiş değerli, Nolito 24 yaşında olmasına karşın Benfica'nın yolunu tutabiliyor. Barça'nın yine de birkaç üst düzey isme ihtiyacı bulunuyor.

Gecenin en etkileyici performansı Afellay'a aitti. Aslında maç içersinde çok fazla olumlu hareket yaptığı söylenemez belki ama performansın bütünü, özellikle Ocak ayından bu yana incelendiğinde ne tür bir ilerleme sağladığı anlaşılabiliyor. Bunun yanında dikine çok hızlı giden ve adam eksilten, bir de uzaktan şut çıkarabilen özellikleriyle takımın hücumuna derinlik kattığı da söylenebilir. Hep temkinli davranmıştım hakkında yorum yaparken ve zaman tanımıştım ona. Artık rahatlıkla önümüzdeki sene takımın önemli bir parçası olabileceğini belirtebilirim, hatta biraz daha ileri gideyim üç sene içersinde dünyanın en iyi oyuncularından biri olarak gösterilebilir, o potansiyel var, Ronaldovari yeteneklerinden dolayı.

Maçın kazanılması önemliydi, çünkü Barça biraz kazanma ritmini de kaybetmişti as oyuncuların sahaya çıkmamasından. Arsene Wenger, Sir Alex Ferguson'a Barça'nın iyice yorgun düştüğü ve bunun United için Barça'ya karşı en iyi şansı olduğu mesajını yolladı. Barça % 70 topa sahip olacaktır, maçın kaderini United'ın kalan % 30'u ne kadar verimli kullandığı çizecek diye de ekledi.

Haklılık payı var, Barça düşüş gösteriyor Şubat'tan bu yana. Özellikle son 1 ay sadece kazanmaya ve gerekli sonucu almaya odaklanmak zorunda kaldılar. Biraz İspanya Milli Takımı'na benzedi, kazanan ama zor bela bunu sağlayan bir tarz.

Xavi & Iniesta kazanmayı, Messi çok gol atmayı sağlıyor.

La Liga'nın en centilmen takımı Barça ve 2. ligin en centilmen takımı da Barça B, bu da bir şey, hem de birilerinin -üstelik fütursuzca ve 2 maça bakarak çok çirkef bunlar eleştirileri getirerek- hiç önemsemediği ama aslında değerli bir şey, kaybetmek kadar saygın.

Filistin Devleti Başkanı Mahmud Abbas, torunlarım Barça'yı tutuyor, ŞL'ni kazanmaları gerekir diyor. Ajax'ı şampiyon yapan eski Barça oyuncusu Frank De Boer, kalbim onlarla, bir gün döneceğim diyor. Ve Luis Figo, Wembley demeci vermiş kupayı Inter adına getirdiğinde. İtibar edilmez bir hainin sözlerine.

28 Mayıs'ta ada coğrafyasında hiç gol atamayan Messi'yle ve ona eşlik eden Xavi & Iniesta'yla kazanacaklar, şüphe yok.

22 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

20 Mayıs 2011

III. Fatih Terim Dönemi



Gelişinin emareleri ortaya çıktığından dün değinmiştim biraz konuya;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/05/futbol-akl.html

Devamını da getirelim.

Başkan Ünal Aysal 19.05.2011 tarihinde saat 19.05 itibariyle Terim Galatasaray'ın yeni teknik direktörüdür dedi televizyon ekranlarından. Ve söylemini de özellikle 20.45 sekansına denk getirdi, detay açısından güzeldi. Seçimde 1905 oy alıp başkanlığı garantilemesi de bir başka sayı büyüsüydü. Burdan girmişken, Terim'in ilk geldiği 1996 - 1997 sezonunun öncesinde şampiyonluğa oynayan iki takım Fenerbahçe ve Trabzonspor'du, kazanan sarı lacivertliler olmuştu ve son golü atan Aykut, teknik direktör de Şenol Güneş idi. Zaman makinasıyla 15 sene geriye gidiyoruz gibi.

Öncelikle biraz başkan hakkında izlenimleri yazayım. Bir kere çok kısa ve net ifadeleri, futboldan anlamadığını ve bu işi bilenlere bıracakağını belirtmesi de etkileyici. Kurumsallaşmayı çok önemsiyor ve Terim'i de sanırım bu yapıyla ikna etmeyi başarmış. Çim sahaya kadar futbolu bir kurul yönetecek -Öztürk, Dürüst- ve çim sahada takımın başında Terim olacak. Yani Fatih hoca sadece teknik taktik işler ve antrenmanla ilgilenecek. Geriye kalan transfer, organizasyon, destek, lojistik gibi kavramları kurul kararlarıyla sonuçlandırılacak. Aysal ve Terim de kurulda yer alacak. Bülent Tulun başkanın futbol danışmanı, muhtemelen bu kurulda olmayıp rapor sunacak, Abdürrahim Albayrak da futbolcu yönetimiyle ilgilenecek sanırım, Terim burdan da elini eteğini çekiyor, sopalı adam değil artık başkanın tabiriyle. Sportif A.Ş.'nin başında Thomas Kurth gibi bir profesyonel getirilecek. Peter Kenyon başkanın yurtdışı işlerinde danışmanlık yapacak.

Yapı aşağı yukarı bu şekilde, başlangıç olarak hiç fena durmuyor ancak işleyişini, çekişme ve çakışmaları, kriz anlarını görmek gerekir yargı oluşturmak için. Terim'in adaptasyonu meselesi çözüme kavuşur kısa zaman sonra.

Bunun dışında Aysal'ın ekonomik yönden kulübü Ekim ayına kadar 100 küsür milyon Euro'luk bir borçtan kurtarması gerektiğini ve bunu banka kredileriyle çözeceğini ifade etti, cebinden para harcamak yerine, bu da önemliydi.

Centilmenliği, Galatasaray kültürüne yaptığı atıflar da dikkat çekiciydi.

Fatih Terim'e dönersem;

2008 Avrupa Şampiyonasıyla gösterdiği görece başarıyı, 2010 Dünya Kupası elemelerinde tekrarlayamayıp köşesine çekilmişti yeniden. Hatası Türkiye'yi yeni bir format ile tanıştırmamasıydı, özellikle Almanya'daki genç oyuncularla.

Bu son şansı, teknik direktörlük yapmak istediği ve hırsını koruduğu söyleniyor. Yanlışlarından arınabilirse, kendisinden beklentilerin düştüğü bir ortamda ve kurumsallaşmanın etkisiyle başarılı olma olasılığı var. Takımın başında birkaç sene kalıp, kısacası durumu düzeltip üst yapıya çıkacakmış gibi bir hava da esebilir bir süre sonra.

Fatih Terim, Galatasaray Spor Kulübü tarihinin en başarılı teknik direktörüdür futbol branşında. Toplamda 12 kupayı müzeye sırtında taşımıştır. 4 sene üst üste lig şampiyonluğu gibi hayal kurması bile zor olan bir işin altına imzasını atmıştır. UEFA Kupası'nı getirmiştir bu ülkeye, üstelik de turnuvanın zorluk derecesinin en yüksek olduğu dönemlerden birinde. 2000 senesinin 4 yarı finalistinden üçü -Arsenal, Leeds ve Galatasaray- ertesi sene ŞL'nde çeyrek final oynama başarısı göstermiştir.

Galatasaray'a gelmiş en iyi teknik direktör sıfatını da ona verebilir miyiz, bu tartışılır. Lucescu ve Rijkaard önce sayılabilir ancak onların da Galatasaray'a ne kazandırdıkları bizim için elbette daha sahicidir.

Rijkaard'ın 1 ŞL kupası ve 2 La Liga şampiyonluğu vardı ancak onu hesaba katmamak gölge etmemesi açısından daha doğru. Türkiye'de hiçbir varlık gösteremedi çünkü.

Lucescu'ysa 2 yıl zarfında 1 Süper Kupa, 1 ŞL Çeyrek Finali ve 1 lig şampiyonluğu kazandırdı Galatasaray'a. Ayrılmak zorunda kalıp Beşiktaş'a geçti ve yine lig şampiyonu oldu takımı, toplamda 2 yıl üst üste şampiyon apoletini diktirdi ceketine. ŞL gruplarından üç defa çıkmayı başardı, Terim bunu hiç beceremedi, dikkate değer bir nüans. Ali Sami Yen'de 16 maç üst üste kaybetmedi Avrupa kupalarında, aslında sadece ŞL'nde. Ligde de 17 maçta 17 galibiyet çıkardı iç sahada, seri uzmanıydı. Abartılı bir yorum olduğunu kabul etmekle birlikte, haksızlıklar olmasa Türkiye'de 4 sene üst üste şampiyonluk görebilirdi. Beşiktaş'ı UEFA Kupası'nda Çeyrek Final'e taşıdı ayrıca.

Ukrayna'da 5 lig şampiyonluğu yaşadı. UEFa Kupası ve ŞL'nde Çeyrek Final son 2 yılda başardıkları. Tablo şöyle;

2000 - 2001 Süper Kupa, ŞL Çeyrek Final, ligde 2.
2001 - 2002 ŞL 2. gruplar, lig şampiyonluğu
2002 - 2003 UEFA Kupası Çeyrek Final, lig şampiyonluğu
2003 - 2004 - (17. hafta sonunda yenilgisiz 43 puanda iken meşhur Samsun maçıyla başlayan düşüş)
2004 - 2005 lig şampiyonluğu
2005 - 2006 lig şampiyonluğu
2006 - 2007 ligde 2.
2007 - 2008 lig şampiyonluğu
2008 - 2009 UEFA Kupası, ligde 2.
2009 - 2010 lig şampiyonluğu
2010 - 2011 ŞL Çeyrek Final, lig şampiyonluğu

11 yılda 7 lig şampiyonluğu ve 3 ikincilik, 2 Avrupa Kupası ve 3 Çeyrek Final, sürekli gruplara yükselen takımı yaratmak aynı zamanda, süreklilik ve gelişimini sürdürme, başarılarında hep bir devamlılık olması.

Terim'inse 96 Avrupa Şampiyonası'na Türkiye'yi götürme, 2008 Avrupa Şampiyonası'nda Yarı Final gibi ekstra bir kariyeri var. AC Milan tarafından tercih edilmesi ve bence Fiorentina'da görece başarılı olması da hanesine yazılır.

2002 - 2003 sezonu Lucescu ve Terim'in yollarının biraz hüzünlü bir şekilde kesişmesiydi. Yine abartılı olmakla birlikte, 2 derbiyi de kaybederek şampiyonluğu vermişti Terim ancak haksızlıklar olmasa 5. şampiyonluğuna uzanabilirdi de. Adanaspor maçında diğer taraftaki yardımcı hakemin bayrağı hala zihinlerde.

1992 - 2000 arasını sürekli yükselerek geçiren Terim, sonraki on yıl düşüşler yaşadı. Lucescu'ysa tam tersi 2000'den sonra yükselişe geçti. Buradaki fark biraz da futbolun gelişimine ayak uydurmakla ilgili.

Türkiye'ye tandem, dörtlü çizgi savunma ya da markaj yerine alan savunması modelini 90'larda Parreira getirmişti 1994 Dünya Kupası'nı kazanan Brezilya'dan uyarlayarak. Uche & Högh merkez savunma ve önlerinde Kemalettin şeklinde.

Bu uygulamayı, Derwall'den bu yana süregelen Alman ekolüyle donatılmış Galatasaray'a taşıyarak modern futbolun gereğini yerine getiren Fatih Terim'di. Medya devrimi anlamakta güçlük çekti. Terim'in getirdiği en verimli yenilik de ön alanda baskı yapıp topu çabuk kazanan bir takım yaratmasıydı, Avrupa hiç böyle bir futbola tanıklık etmemişti.

2000 Avrupa Şampiyonası'nda Çeyrek Final, 2002 Dünya Kupası üçüncülüklerinin de mimarıydı elbette.

Lucescu, devrimciden çok iyi bir yöneticiydi, taktisyendi, bu yüzden gruplarda başarılıydı. Galatasaray, Beşiktaş kontrol, Shakhtar hücum futbolu oynuyordu, değişkenlik gösterebiliyordu.

2002 Dünya Kupası kazananı Brezilya'nın üçlü alan savunması -ki 1994'le tarihe gömdükleri libero sistemine markaj yerine alan boyutunu katarak- modelini Beşiktaş'a getirmesi ve daha da ilginç olanı, bu denemeyi Galatasaray'ın başındayken bir hazırlık turnuvasında Bayern Münih'e karşı gerçekleştirmesiydi.

Terim'se, bu ülkeyi futbol alanında Avrupa seviyesine taşıyan adamdı, bu yüzden yeri ayrıdır ve pek çok veriden bağımsız değerlendirilmelidir. Elbette Galatasaray için de bambaşka bir

Ünal Aysal'ın transfer açıklamaları da oldu.

Elmander'i söyledi, ardından söylemek "çok sakıncalı" tanımıyla Selçuk'u işaret etti ve en son bir orta saha -Kallström- ve çok süpriz bir kaleci gelebilir haftaya dedi. Süprizden kastının dünya çapında biri olduğu anlaşılıyordu. Buffon, Julio Cesar, Frey gibi yaşı ayrılmaya uygun biri olabilir. Muhtemelen Frey. "Çok iyi isimler" tanımlamasından Drogba da çıkarılabilir.

Elmander ve Selçuk için bonservis ödenmeyecek, yine bu yöntem tercih öncelikli.

Bence Baros + Elmander dönüşümlü olacak, Nonda zamanı gibi. Sakatlık, ceza ve rotasyon hallerinde birbirlerinin yerini alacaklar.

Stancu ne olur bu durumda, muamma. Bunun yanında Pino'nun da ne olacağı belli değil. Bence ikisine de yeterince şans verilmedi, ortam çok sağlıksızdı bir oyuncunun patlama yapması için. En azından Stancu'nun +2 kontenjanından kalmasında yarar olabilir.

Kallström gelirse Culio ne yapılır, ikisi de sol iç.

Arda kalır + Selçuk olacak, etti 2, Sabri'yi de say oldu mu 3, Servet'i de koyacağız mecburen, al sana 4 yerli diyeceklerdir. H Balta kalır da onbir oynar mı şüpheliyim.

4 - 3 - 3

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Yabancı / Yerli Sağ İç, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Arda, Baros (Elmander)

4 - 2 - 3 - 1

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Arda, Yabancı / Yerli Sol Açık, Baros (Elmander)

Frey, Sabri, Servet, Yabancı / Yerli Stoper, Yabancı / Yerli Sol Bek, Selçuk, Kallström, Yabancı / Yerli Sağ Açık, Yabancı / Yerli Forvet Arkası, Arda, Baros (Elmander)

4 pozisyondan birini yerli seçecekler onbir için. Asıl önemlisi alternatifi iyi bir yabancı da düşünülmesi, sol bek bulurken + kontenjanından bir de yabancı sol bek akılcı olabilir. Uzun süreli sakatlıklar da takım omurgasını bir şekilde dengelemek çok önemli, diğer türlü zayıf bölgelerden ritmi bulamıyoruz. Yerli Sağ İç Yekta veya Yerli Sağ Açık C Kazım tercihlerini de görebiliriz veya Baros'un konumunda Drogba.

"Hatalarımdan ders aldım" demiş sanırım Adanalı.

Hayırlı uğurlu olsun, umut ve heyecan yeniden bünyelerde, artık yeni ve güzel günlere uyanma zamanı, yuvana hoşgeldin Fatih Hoca, hiç ayrılma bizden.

***

Hamit de Real Madrid'de

Yine Mourinho tercihi, 28 yaşında takımında yedek olan bir oyuncuyu Real Madrid'in alması enteresan. Geçtiğimiz sezon ŞL Finali'nde oynamıştı Inter'e karşı, ordan da not etmiş olabilir. Paralar suyunu çekti belki de, Hamit bonservissiz, Nuri 12 milyon, Mesut 15 milyon Euro'ydu.

Sanırım o bölgede alternatif olarak düşünüldü, ayrıca sağ bek de oynayabiliyor. Tam tahmin ettiğim gibi, özel biri orta sahayı komple Alman yapacak nerdeyse, Bastian'ı alamıyor sadece. Sneijder ve Fabregas'ı da takımları vermiyor yine. Lampard yaşlandı, Gerrard Liverpool'dan koparılamıyor. Mecburen alternatif üretmek zorunda, dikine çok hızlı topu aktarmak ve kontratak için.

Son ihtimal Mourinho Barça'yı nasıl alt ederim diye diye balatayı sıyırdı, takımın seviyesini düşürüyor.

Biraz da eğlenelim;

Real Madrid Türk oyuncu sayısında Fenerbahçe'ye yaklaştı.

Ayrıca Real Madrid'in Türk oyuncu sayısı, İspanyol sayısına yaklaştı, en azından as kadroda, bilinen oyuncularda. Kaleci -Volkan- sağ bek -Gökhan- ve Barça maçlarında sürekli hakem, rakip oyuncularla didişen orta saha -Emre- İspanyol, pardon Türk, pardon İspanyol. Karıştırdım iyi mi! Casillas, Ramos, Alonso'ydu doğru! Türkler de hafiften Güney Amerika kolonisi kurmaya başlarlar.

***

N'aptın Lars Von Trier baba, az mı ağlandı "Dancer In The Dark" filminde, umarım bir anlık, lafın gelişi söylenmiştir, zaten toparlayamadım diyerek saçmaladığını da belirtmiş o esnada. Brecht'ten esinlenirdin hani, Dogville ve Breaking The Waves hatrı var, biraz susalım ve yanlış anlaşıldığına inanalım;

http://www.ntvmsnbc.com/id/25214766/

***

Pirlo boşta, sözleşmesi sona eriyor ve ayrılma niyetinde.

Albertini'nin son demlerinde Barça'ya gitmesini hatırlatıyor, belki gelir tarihin en iyi takımına, Mascherano'yu savunmaya almışken, sevimsiz Sergio'dan süre çalar. Demetrio hiç oynayamamıştı, çok yaşlıydı sanırım transfer edildiğinde. Pirlo daha 31 - 32, Xavi'yle aynı.

***

İlkay Dortmund'a Nuri yerine, Mehmet Ekici Bremen'e Mesut yerine transfer edilmişler bile.

Ömer Toprak Leverkusen'e, Tunay Torun Berlin'e yol almış.

Hamit ve Nuri Madrid'de, liste daralıyor.

***

Son çeyrek 4.28'e kadar 73 - 73 ve King James sahneye çıkar. 9 sayı -tamamı şut- 3 ribaund 1 top çalma ile maçı kazandırır. Jordan'ın gölgesi gibiydi. Seri 1 - 1 ve Florida'ya taşınıyor, Chicago'nun işi zorlaştı.

20 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

19 Mayıs 2011

Y o l

Son kavşağa ulaşınca geciken dinamik
Orda başlıyor aradığın steril ortam

Kararsızlık kararlılığından kurtulma seansında

İstemsiz kasılan toplum bilinci

Belli belirsiz
Nerden koku alsa uzayan burun

Boş -bir- anma töreni

Geride bırakılanlar için örtülen toprak, ölüymüşçesine
Ve yitirilen yığınla zaman

Ruh birlikte(siz)liği
Beden dili ve edebiyatı ayrılık üzerine

Yatak,
Bir şehrin ortadan ikiye bölünmesine doğru serilmiş

Çift ve tek sayının savaşı
Bağ(ım)lılık ve özgürlük arasında

Suç işlenip ceza çekilmiş
Geçmiş gitmiş ve gelecek

Tarihin sorduğu hesap, kitap gerektirmez

Gönlünün kuytusu açılır pandoraya inat
Saçılır İstanbul denize, ak martılar şenliği

19 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

18 Mayıs 2011

Futbol Aklı



Teknik Direktörler;

2007 - 2008 Feldkamp (Şampiyon)
2008 - 2009 Skibbe + Bülent Korkmaz
2009 - 2010 Rijkaard
2010 - 2011 Rijkaard + Hagi

2007 - 2008 -
2008 - 2009 Mustafa Denizli (Şampiyon)
2009 - 2010 Mustafa Denizli
2010 - 2011 Schuster + Tayfur Havutçu

Transferler;

2007 - 2008 Lincoln, Linderoth
2008 - 2009 Kewell, Baros, Meira, De Sanctis, Nonda
2009 - 2010 Keita, Elano, Leo Franco, Lucas Neill, Jo, Gio
2010 - 2011 Misimovic


2007 - 2008 -
2008 - 2009 Ernst
2009 - 2010 Ferrari
2010 - 2011 Quaresma, Guti, Simao, Almeida, Fernandes

Şu tablo Beşiktaş'ın Galatasaray'ı emsal aldığını ve gecikmeli olarak benzer uygulamalara gittiğini gösteriyor. 2008 - 2009'da Mustafa Denizli takımı şampiyon yaptığından ertesi sene de kalıyor, ardından başarısızlık gelince Galatasaray modeli deneme sürecine giriyorlar.

Belli ki Galatasaray'ın Rijkaard'ı getirmemizden çok etkilenmiş Beşiktaş ve bu yolu benimsemeyi kararlaştırmış. Yol derken kastım başka liglerde de yaygınlaşan Guardiola tarz Teknik Direktör modeli + Barça tarzı güzel oyun modeli üzerine, buna bir de Galatasaray'ın cehennemden çıkış kapısı olabileceği düşünülen yurtdışında yetişmiş -özellikle Almanya, buna da değineceğim- yerli oyunculara yönelme stratejisini katıyorum.

Rijkaard'dan Schuster'e ve Bülent Korkmaz'dan Tayfur Havutçu'ya Galatasaray'ın deneyip başarısız olduğu yolu bir sene arayla (2009 - 2010'dan 2010 - 2011'e) yürürlüğe sokuyorlar gibi. Oyuncu transferlerinde gözlemlenen benzerlik de doğru orantılı ilerliyor bununla. Kariyeri düşüşe geçmiş -Baros, Quaresma- veya sözleşmesi sona eren -Kewell, Simao- tarzında eşleşmeler de bulunabilir.

Şampiyonluklar bir sene arayla ve takım omurgası bunun üzerinden inşa edilip yabancılar getiriliyor, yaklaşım farklı değil temelde.

Forlan transferini de bu minvalde değerlendiriyorum, Haldun Üstünel tarzı devam ediyor, ismi değişti Serdar Adalı oldu. Ve en son Atila Turan haberleri de çıkınca, Galatasaray'ın düşlediği piyasaya el atacaklarını ve sacın üçüncü ayağını da tamamlayacaklarını hisseder oldum.

Beşiktaş'ın biraz da Galatasaray deneyinden ders çıkararak Almanya'ya yöneleceğine dair bir teorim var. Tayfur Havutçu da sanırım aynı ortamdan geçmiş biri, bu da avantaj.

Rijkaard'a kadro verilirken atlanan, altyapı eğitimini doğru almış, futbolun teorisini bilen oyuncu azlığını, yerli bazında ancak Almanya'dan kapatabilmektir. Bunu gördüler kanımca ve hamlelerin bu yönden olup olmadığını zamanla göreceğiz.

Almanya'yı çok göz ardı ediyoruz, öyle bir noktaya geldiler ki, İspanya'nın yıllarca hatırlanacak hegemonyası, parıltılı başarıları biraz gölgede kalmalarını sağlıyor. Geçtiğimiz sene Bayern, bu sene Schalke ŞL'de Final ve Yarı Final yakaladı, Almanya Dünya Kupası'nda Yarı Final'de elendi. Löw jenerasyonu akıl almaz bir hızla yükseldi.

Mesut ve Nuri'nin Jose Mourinho tarafından tercih edilmesini çok iyi irdelememiz gerekiyor kanımca ve Almanya'yı atlamamalıyız, gelecek orda 3 - 5 sene. Nuri gidince İlkay alınıyor hemen, bu noktaya çıkmayı başardı yerli oyuncular ve biz de burdan pay almalıyız Avrupa'da söz sahibi olmak istiyorsak çünkü bizim mevcut bir organizasyonumuz ve doğru bir altyapı eğitimimiz yok, dışardan bir yerlerden beslenmek zorundayız.

Almanya çok önemli ve Guus Hiddink de fark ediyor bu mevzuyu. Futbol aklı stratejisini de bu minvalde kullandım, yani model teknik adam + şöhretli oyuncular yanında bir de yurtdışı yerli takviyesi koşulu. Yönetimsel akıl ve organizasyon şemasına girmiyorum, o bambaşka bir boyut ve kimsede yok daha.

Beşiktaş başarılı olur mu bu yöntemle, bence zor, yeniliğe daha açık bir kültüre sahip olmasına karşın Galatasaray'ın beceremediği devrimi onların gerçekleştirme olasılığı düşük kanımca ancak önlerinde bir Galatasaray deneyinin olması, uygulanamayan bazı işleri doğru yapıp arabanın yoldan çıkmasına ve şarampole yuvarlanmasına engel oluyor.

***

Sinyor Terim Galatasaray'da diyebiliriz artık.

Üstelik yardımcısı Bülent Ünder'in ne hallere düştüğü gözümüzün önündeyken böyle bir tercih intihar gibi.

Terim'in olduğu bir yapının profesyonel kalması olası değil. Teknik Direktör olarak meziyetleri hala var mı, günümüze ayak uydurabildi mi, o da tartışılır.

Tüm olumsuzluklara karşın Arda'nın kalmasında, Selçuk ve türevi yerli oyuncularının ikna edilmesinde etkili olacaktır. Yurtdışında oynayan yerli oyunculara yöneleceğine ve Florya'da operasyon yapacağına ihtimal vermiyorum. Mevcut kadroyu ıskartalardan -Barış, Sarp gibi tek tük- kurtarıp yerli omurgasını -Hamit, Selçuk ve belki Milli Takım'a çıkmayı başarmış birkaç isimle, Mehmet Ekici gibi- takviye etmeyi planlar.

2000 UEFA Kupası kadrosu çok sağlam bir yerli omurga + Hagi, Popescu ve Taffarel gibi üç çok tecrübeli ve iyi yabancı kurguluydu. Terim'e göre;

Ufuk, Sabri, Servet, G Zan, H Balta, Çağlar, Arda, Yekta, C Kazım listesinin yanına Selçuk + Hamit ve birkaç yerli takviyesiyle omurgayı oturttuğunu zannedecektir. Yanlarına da yabancı kaleci + yabancı stoper + şöhretli bir yabancı açık oyuncusu + ofansif bir yabancı orta saha + yabancı santrfor ile de transferi kapatır. Culio, Cana, Pino ve Baros'un kalması yönünde de karar verebilir. Kontenjan açık.

Kısa vadede bu planlama bize bir şampiyonluk kazandırıp Avrupa yolunu açabilir eğer kimya tutarsa. Selçuk + Hamit gibi bir orta saha bazı oyuncuların performansların artmasına da sebebiyet verecektir. Veya 2. Terim dönemi gibi kaos ya da daha yakın dönem, Dünya Kupası elemeleri de zihinlerde. Seneye şampiyon bile olunsa kanımca organizasyon yönünden bir sene daha kayıp anlamı da taşır. Sadece Terim'in getirdiği birkaç sağlam yerli oyuncuya tamah ederiz.

Fatih Terim'in futbol aklının ne olduğu, 2009 ve 2010 Türkiye maçlarında Emre Belözoğlu'nu Nuri Şahin'e tercih etmesinden anlaşılabilir.

http://erenlogoglu.blogspot.com/2011/05/turklesen-real-madrid-futbolun-gelecegi.html

Mesele salt Nuri Şahin de değil, Terim'in zihniyetinin emsali oldu Real Madrid'e Mourinho tercihiyle gitmesi. Servet varken Ömer Toprak, Hakan Balta varken Atila Turan, Colin Kazım varken Taner Yalçın, liste genişletilebilir, tercih etmemesi ve etmeyecek oluşudur. Almanya eksenli gelecek modelinden vazgeçiyoruz algısı oluşmuş durumda ve bunun da başlangıcında Nuri Şahin var ama o sadece başlangıç ve Dünya Kupası'na aynı oyuncularla gidemeyip, bu yeni, yurtdışında altyapı eğitimi almış isimlere yer vermemek de Terim'in seçimiydi.

Üzüntüm tam da bu isimleri arayıp bulma takıma kazandırma işine girme aşamasındayken, en azından yönetimsel olmasa da saha içi adına bir futbol aklı yaratacakken Fatih Terim'e sarılmaktır. Şerh koyma sebebim de bunla ilintilidir.

Yine de Benitez, Hitzfeld gibi birisi olmayacaksa Fatih Terim'e boyun eğmekten başka da ilaç gözükmüyor.

Terim'in yerli hamleleriyle eldeki oyuncular düzelme emareleri gösterir. Artan yabancı kalitesiyle de takım istenen seviyeye yaklaşır ve Terim üst yapıya geçer, yerini de başarıyı sürdürecek, Avrupa surlarına tırmanacak birisi devralır, sağlıklı bir ortamda.

Umarım senaryo bu ikincisi olur, hiç inandırıcı durmasa da.

18 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

16 Mayıs 2011

"Her Telden" Bölüm 2



19 Mart'ta, Tayfur Havutçu'nun Teknik Direktör olarak çıktığı ilk maç sonrası yazmıştım bunları;

Beşiktaş en doğru kadroyla (Rüştü, Ekrem, Toraman, İsmail ve Necip 5 yerli + 6 yabancı, Ferrari, Ernst, Guti, Quaresma, Simao, Bobo) ve formasyonla (4 - 2 - 3 - 1) sahadaydı.

Devreyi yenik de kapasalar, ikinci yarı çok güzel oynadılar, kağıt üzerinde ve taraftarın zihnindeki doğruların kesişimiden yararlanmıştı Tayfur Havutçu. Yedekleri tamamını bilmiyorum ama ortak akıl, Bobo & Almeida ve Ernst ya da Guti & Fernandes değişiklikleri olabileceği yönündeydi, ikisini de kullandılar, hakikaten ilginç. Tayfur'un ilk maçından, Schuster'in haftalardır yapmadığı -doğru- hamleleri yapması beni çok şaşırttı, takdir ettim kendisini.


Bu süre zarfında 9 maça çıkmış lig + kupa ve 4 galibiyet 4 beraberlik 1 yenilgisi var, bir de Bursa'nın hükmen yenik sayılması. Beraberliklerden biri de kupa finali, penaltılarda kazandılar. Hiç fena değil, Schuster sonrası, şimdilik beni yanıltmadı.

2 + 1 yıllık sözleşmeyle devam kararı alınmış, bence çok daha başarılı olabilir.

***

Sergio Busquets UEFA tarafından yapılan ırkçılık soruşturmasında suçsuz bulundu. Oyuncu ve Guardiola'nın söylemi zaten maymun değil sinirlisin dediği yönündeydi. (İspanyolca veya Katalanca birbirine yakın iki sözcük) Herhangi bir kanıt, rapor, tanık olmaması kararı almada etkili olmuş. Real Madrid yine her şeyi çarpıttı, Karanka ısrarla üzerinde durdu olayın, Mourinho cezalıydı, bir şey diyemedi, son bir çabayla zarar vermeya çalıştılar ama başaramadılar. Çamur at izi kalsın mantığı, kimse bu kararı hatırlamaz, dezenformasyon sonucu maymun demişti olur bu olay beş on yıl sonra sosyal medyada.

http://www.uefa.com/uefa/footballfirst/matchorganisation/disciplinary/news/newsid=1631780.html

***

Mehmet Akyüz haberleri sonrası;

1. ligden savunmaya yönelik oyuncu dışında yerli -yabancı değil, Emenike, Zenke doğru yatırım aslında- almamak daha doğru. Bizdeki altyapılarda genelde oyuncu yetenekliyse hücumdan başlayıp kaleciliğe doğru geriye gitme oluyor, gerçi Avrupa'da da bu şekilde. Çok yetenekli adam hücum bölgesinde kalıyor genellikle ve bu adam belli bir yaşa gelip keşfedilemediyse, 2. ligde kaldıysa yani, o kadar da yetenekli değildir algısı oluşuyor haliyle.

Xavi La Masia'da forvet başlamış, oyun görüşü, pas yeteneği hemen keşfedilince ve hızlı olmadığı anlaşınca, anında orta sahaya kaydırmışlar. Bu tür emsaller çok var. Mehmet Akyüz, Mehmet Batdal çok yetenekli olsaydı zaten şimdiden daha iyi yerlere gelirlerdi, hücum bölgesinde kaldıkları için. Samsunspor'dan Kemal'in kariyeri böyle gelişmiş olabilir, bu yüzden hayal kırıklığı yaratacak bir performans sunmaz, Adanaspor'dan Ersan Gülüm gibi. Elbette genellemeyi bozan isimler çıkacaktır, Altay'dan Okay misal, gerçi o da daha 17 yaşında, 24 - 25 yaşına geldiğinde hala aynı seviyede takımlarda kalırsa, bu kategoriye girer.

***

Adana Demirspor 1. lige yükselme yolunda ilerliyor. Çarşamba Bandırma ve 22 Mayıs'ta final var Antalya'da. Mavi Şimşekler'in şeytanın bacağını kırmasının zamanı geldi de geçiyor.

***

Sivas'ta taraftar çoğunluğu Fenerbahçe'de olacakmış, şimdiden şampiyonluk psikolojisi üretiyorlar, Samsunspor maçını anımsadım 2001'deki. İlhan ve Tümer'in ön protokol imzaladığı dedikoduları ayyuka çıkmıştı. İlk golü -ertesi sezon Fener'e giden Ali Akdeniz atmıştı sanırım- yiyip devreden sonra şahlanabilirler yine, çok belli olmasın hesabına her şey.

http://www.dha.com.tr/sivas-4-eylul-stadinda-oynanacak-sivasspor-fenerbahce-karsilasmasinda-tribunlerin-yarisi-fenerbahcenin-son-dakika-haberi_162213.html

***

Tavşanlı Linyit'in Teknik Direktörü Mustafa Reşit Akçay yardımcı antrenör olarak çok iyi bir yabancı teknik adamın yanında -Louis Van Gaal gibi bir Hollandalı özellikle, Ajax'da çalışmış sanırım- yarar sağlar. Adam bildiğin filozof.

Barçalaşma süreci bitmiş ayrıca, bizim Calzada'yı dışlamışlar, Kurth ve Kenyon duruyor hala dedikodu tandanslı haberlerde.

Terim geliyor gibi, enteresan bir deneyim olacak her yönden.

***

UNICEF anlaşması devam edecek, Mourinho endişeli. Formanın arkasına taşınıyor, sırt numarasının altına. Önde Qatar Foundation yazacak bilindiği üzre.

16 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

Bir Pazar Yazısı, Her Telden



Nasıl bir gündü öyle!

Ajax - Twente şampiyonluk maçıyla başladı pazar, kupanın rövanşıydı. De Jong kardeşlerden büyük olan kazanıyordu, evinde.

***

Premier Lig vardı yine, Chelsea - Newcastle maçında son dakika golü, Liverpool'un Anfield Road'da Tottenham'a boyun eğmesi ve Avrupa yolunda büyük yara alması dikkat çekiciydi.

***

Keza Beşiktaş - Galatasaray basketbol maçını da izledim. Bizimkiler seriyi 3 - 0 ile bitirdiler, tebrikler her birine.

Gelecek sene şampiyon olmak istiyorsak mutlaka ikili oyunu Tutku'dan çok daha iyi yapan -ki o da harika- bir Avrupalı PG, Amerikalılar savruk oluyor, kendi şutunu yaratabilen bir SG ve pota altına, hem dışardan şut tehdidi olan, hem de pivot hareketi yapabilen bir isim, Rancik + Andric türünde birisi şart. Darius, Jasaitis, Wilkinson'dan biraz daha iyi üç adam bulursak Euroleague seviyesi bir takıma dönüşebiliriz. Tutku, Ermal, Evren, Shumpert, Haluk + gençler, belki Andric ve yeni yabancılar şeklinde bir strateji.

Ataman'ın Mahmudi'den daha başarılı bir coach olduğunu düşünüyordum, sanırım bu algımı değiştirmem gerekecek. Ataman daha pragmatik, Mahmudi sistem adamı belki de.

***

Fenerbahçe ve Trabzonspor yarışının giderek kızışmasına tanıklık ettik ardından. 8 dakikada 2 gol atan Karadenizliler ve 4 dakikada 2 penaltı, bir de kırmızı kart ile avantaj yakalayan Kadıköylüler.

***

Diego Forlan'ın Beşiktaş'a transfer haberi geçti kanallarda, ne kadar doğru bekleyip göreceğiz, bence gelebilir pozisyonda konum olarak, müthiş transfer olur.

***

Bu esnada Djokovic - Nadal Roma Masters Finali'nde toprak kortta karşı karşıyaydı. Bu sezon üst üste dördüncü defa Novak mağlup etti solak raketi. Dünyanın bir numarasını ard arda yenmek büyük bir iş elbette. Daha da önemlisi tarihin en iyi toprak kort oyuncusunu iki defa üst üste alt etmeyi başardı Sırp raket. Üst üste 39 maç kazandı, 2011'de 37 bu sayı, olağandışı bir seri. Bunu tarihin en iyi oyuncusu hala kortlardayken ve tarihin en iyi toprak kort oyuncusunu, dünyanın bir numarasını yenerek yapıyor. Nadal karşısında son 9 maçın 7'sini kazandı, inanılmaz.

H2H istatistiğinde 16 - 11 geride hala ancak böyle giderse Nadal'ı geçebilir ve o zaman, Federer'i sırf bu karşılaştırmada Nadal'ın gerisinde olduğu için -sebep toprak kortta fazla oynamak- tarihin en iyisi ilan edemeyenler, Nadal için ne diyecekler acaba? Kaderin garip cilvesi işte, Federer'in karşısına nasıl Nadal çıkıp onu yavaşlatmayı ve GS sayısının 16'nın üzerine geçmemesini sağladıysa, Djokovic de aynısını Nadal'a yapacak gibi duruyor böyle oynamaya devam ederse.

Novak'ın son galibiyetleri hep 3 set üzerinden oynanan turnuvalardı, bunu da değerlendirmek gerekir. Roland Garros 5 set ve Nadal daha dirençli olacaktır ancak Djokovic finalden 17 saat önce çok zorlu bir yarı final maçını bitirmesine karşın ayakta kalan taraf oldu, bu da çarpıcı.

***

La Liga'ya geçildi sonra. Barça - Deportivo, Villarreal - Madrid ve küme düşmeyi ilgilendiren kritik bazı maçlar.

Guardiola, tahmin edildiği üzre oyuncularını dinlenme moduna aldı, özellikle en çok süre alandan en aza doğru bir liste ekseninde.

Alves'in alternatifi olmadığından -Montoya sakat, Puyol riske edilmiyor- sağ bek sorunsalını çözmek adına üçlü savunmaya yöneldi yine Pep. Bu tercih daha çok kontratak arayan takımlara karşı kullandığından takımın hücum akışkanlığına işlerlik kazandırmadı.

Üçlü savunmada üç merkez savunmacı, sağ Bartra, orta Fontas, sol Abidal şeklinde bir yerleşimleri vardı. Önlerinde Javier oynadı ve kalede de Valdes. Pinto ŞL Finali'nde cezalı olduğundan, oynamasına gerek görülmedi.

Javier'in önünde bir üçlü yer aldı, sağda Jonathan Dos Santos, orta Thiago, sol Keita şeklinde. Kenarlar Jeffren ve Bojan'ın idi, en uçta da Afellay oynadı.

Pep'in sezon içinde de Messi'ye alternatif denediğini biliyoruz, takım içinde başka kim sahte 9 numara oynayabilir yönünden. Bu kez cevabı buldu, Afellay. Iniesta ve Messi'den sonra takımda dikine en rahat gidebilen oyuncu o çünkü, hızlı, seri ve topu kaybetmiyor. Gelecek sezon çok daha fazla forma şansı bulacaktır.

53. dakikaya kadar üçlü savunmanın yarattığı sayısal azlığın etkisiyle hücum üretkenliği sağlamadı. Ne zaman ki Alves ve Maxwell girdi, Javier ve Abidal yerine, oyuna biraz hareket geldi ancak bu da yeterli olmadı.

Bunun temelde iki sebebi bulunuyor. Birincisi Barça'nın kusursuzluğunu belirleyen sistem değil oyuncular, Xavi & Iniesta ve Messi sahada yoksa gol bulmak çok zor. Buna karşın takımın topa hükmetme, yerden kısa pas yapma felsefesinde zerre zayıflama olmuyor. Altyapı o denli de doğru eğitim veriyor. Ballon D'or adayı üç oyuncunun her jenerasyondan çıkmasını beklemek abartı olur.

Bir sürü yeni ve genç ismin yan yana oynamasından ziyade, kusursuz yapının içine tek tek monte edilmesiyse her zaman olumlu sonuç veriyor, Pedro ve Sergio emsalinde olduğu gibi. Bu açıdan bakıldığında sorun gözükmüyor, Thiago da, Bartra da -Fontas'dan daha iyi kanımca- zamanla daha çok kendilerini gösterecekler.

Maç başladığı gibi bitti ve her iki taraf da mutsuz değildi bundan. Kupa töreni yapıldı, çocuklar gibi şendi oyuncular. Puyol kupa kaldırmaktan yorgun düşmüş sanırım, Xavi'yle birlikte uzandı bu sefer ve kolunda senyera da yoktu, özensizdi biraz. Oyunculuk dönemi Puyol 14, Xavi 15 ve Guardiola'nın 16 kupası var, çok yaklaştılar teknik direktörlerine. Ancak Pep'in onların başındayken kazandığı 9 kupası daha bulunuyor.

Sürekli fotoğraf çektirdiler ve en son bu sezonun ritüeli haline gelen orta yuvarlağı tam ortalarına alan bir halka oluşturdu tüm oyuncular ve ekip, saat yönünde salınıp bir süre sonra saat yönünün tersine salınma tarzı bir oyun çıkardılar ordan da, az da olsa eğleniyordu. Çarşamba'dan bu yana futbolla ilgileri kalmamıştı, haklı olarak. Taraftarlara kırmızı biber fırlattılar bir de.

Beraberlik ve puan kaybı, sezon sonu için bir Guardiola Barça'sı klasiğiydi. Eylül, Şubat ve Mayıs ayları. Ligde son 4 maçta 7 puan kaybettiler, bir şeyin kesinleşmesi Barça bile olsanız konsantrasyonu öldürüyor ve kazanmanızı engelliyor. Teknik taktik yanında bu yüzden oyuncuları moral motivasyon yönünden her maça ayrı hazılayabillmek de bir teknik direktör meziyeti. Guardiola da bu özellik fazlasıyla var, sadece bu maçlarda gerek duyulmuyor, rotasyona gidiliyor genellikle.

Ronaldo 38 gole ulaştı, nerdeyse tam kadro sahadaydılar, maçı ciddiye almıştı Mourinho. Seneye basın toplantılarında puan farkı sadece 4 idi veya onlardan daha çok gol attı takımım gibi argümanlar üretmenin yolunu yapıyor şimdiden, fırsat bu fırsat ya. Ne zaman bu maçı açsam hakemlerle sarı denizaltıların tartışmaları vardı, maç sonunda da benzer görüntüler devam etti, ligin ilk maçında da büyük bir hakem fiyaskosu yaşanmıştı hatırlanırsa. Villarreal'den Cani hakemi itmiş sanırım sebebini bilmiyorum. Maça da iyi başlamışlardı, Rossi'yle pozisyona giriyorlardı, kontratakta az adamla yakalanıp Marcelo'dan golü yediler, rutin Jose takımı golü, üç pas ile gol nasıl atılır dersi. Ronaldo'nun duran toplarına da şapka çıkartılır.

Avrupa'nın saygın liglerinde geçen sene şampiyon olup bu sene başarısını tekrarlayan tek takım FC Barcelona. Kaybedenler kulübü Inter, Chelsea ve Bayern Münih. Bu sebeple de önemliydi şampiyonluk.

***

Behzat Ç. kaçırıldı haliyle. Amirim Bahar'la da vedalaştı, savcı Esra'ya kaldı. Harun da öğrenseydi Selim'in pisliğini, Eda'yla birlikte olma şansı doğardı.

***

OKC - Memphis Konferans Yarı Finali, 7. maç seride, kazanan tur atlıyor. Daha güzel ne olabilir! 8. sıradan play off yapıp bu noktaya gelen Memphis'i kutlamak gerekir, Rudy Gay olsa belki eleyebilirlerdi. Zach Randolph yıldız sayılırsa, o vardı sadece ellerinde. Gerisi takım işte, başlı başına, mücadele, birlik olma, birbirinin açığını kapatma, iyi taraflarını gösterme, takım oyununa dair ne varsa. Oklahoma'ysa genç, kanı kaynayan, hırsı dağları delen süper star adaylarının takımı. Westbrook triple double ve Kevin Durant 39 sayı. Dirk Nowitzki'den bu yana bileği bu kadar yumuşak birisi olmamıştı. Bakalım Dallas'a bir süpriz yapıp Chicago - Miami galibinin karşısına, NBA Finals arenasına gelebilecekler mi?

***

Peter Kenyon ve Drogba haberleri de varken, ismen ve transfer formatı olarak bu seviyeye uygun, top klas takımlardan makul transfer önerileri -scout tarzı değil, pozisyona dayalı ve salt yarar bazlı kısa vadeli çözüm- yapayım;

Manchester United

- Antonio Valencia, sağ kanat, 25 yaşında, 7 milyon Euro civarı alınabilir, gelecek sezon Sir Alex Ferguson bırakmazsa paraya kıyıp Rooney ve Hernandez'in yanına bir süper star daha getirecektir, haliyle bu oyuncu gözden düşer.

Chelsea

- Alex, merkez savunma, 28 yaşında, David Luiz gelince pabucu dama atıldı, 5 milyon Euro civarına alınabilir.

- Yossi Benayoun, sağ ve sol kanat, 31 yaşında, nerdeyse hiç oynatılmadı, çok ucuza transfer edilebilir.

- Salomon Kalou, sağ ve sol kanat, 25 yaşında, çok fazla forma şansı bulamıyor, sürekli onbir oynamak isteyeceği bir takıma gidebilir, 7 - 10 milyon Euro arası bir bedele alınır.

- Didier Drogba, santrfor, 33 yaşında, Torres'in gelmesiyle ve yaşının da etkisiyle önümüzdeki sezon ikinci plana düşeceği bir gerçek, ayrılmayı düşünebilir.

Arsenal

- Abou Diaby, merkez orta saha, 25 yaşında, Wilshere ve Ramsey artık forma şansı buluyor, ona fazla ihtiyaçları kalmadı. Zaten elde Song, Nasri ve Cesc de var. 5 milyon Euro civarına alınabilir.

Liverpool

- Christian Poulsen, ön kesici orta saha, 31 yaşında, forma şansı bulamadı, kadroda düşünülmüyor sanırım. 3 milyon Euro civarına alınabilir.

- Milan Jovanovic, santrfor, 30 yaşında, nerdeyse hiç oynamadı, ayrılmak isteyebilir, 3 milyon Euro civarına alınabilir.

Atletico Madrid

- Jose Antonio Reyes, sağ ve sol kanat, 27 yaşında, Atletico Madrid yeniden yapılanacak gibi, Arda'yı istemeleri, Simao'yu göndermeleri hep buna işaret, challenge arayabilir oyuncu, transfermarkt sitesine göre menajerinin ismi Türkçe, kontak kurmak zor değil. Aynı menajerin oyuncuları arasında Lassana Diarra, Raul Albiol, Granero ve Daniel Guiza da var, dikkate değer. 7 - 10 milyon Euro civarına alınabilir.

- Diego Forlan, santrfor, hücumun her bölgesi, 31 yaşında, benzer sebepler, değişimin parçası olabilir, 5 milyon Euro civarı alınabilir BJK'ye gitmediyse.

Inter

- Lucio, merkez savunmacı, 33 yaşında, Inter de kaçan şampiyonluk sonrası ayrılmalar yaşanacaktır, Ranocchia gibi yeni isimler forma şansı bulmaya başladı, devamı gelir kanımca, 2 milyon Euro civarına alınır.

- Walter Samuel, merkez savunmacı, 33 yaşında, benzer sebepler, 2 milyon Euro civarına alınır.

- Diego Milito, santfror, 31 yaşında, bu sezon çok az forma şansı buldu, ayrılmayı düşünebilir Pazzini'nin de gelmesiyle. 3 - 5 milyon Euro bir bedele transfer edilebilir.

Bayern Munich

- Hamit Altıntop, merkez orta saha, 28 yaşında, sezon sonunda ayrılması kesin, bonservisi yok.

- Ivica Olic, santrfor veya hücumun her bölgesi, 31 yaşında, bu sezon hiç şans bulamadı, çok ucuza alınabilir.

Yerlileri ayrıca değerlendirmek gerekir, yabancı kontenjanından ötürü onlar daha önemli aslında ve son dakika haberi Selçuk İnan Galatasaray'da, umarım yanlış çıkmaz.

16 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu

14 Mayıs 2011

Tricampions | Porque somos los mejores | 3 Sene Üst Üste Şampiyon



Son 21 yılda 11 defa başardılar bunu, ezeli rakipleri Madrid bu süre zarfında sadece 6 kez hedefe erişti. Son 7 yılda 5. şampiyonlukları ve üst üste üçüncü yıl ligi zirvede bitiriyorlar.

Cruyff sonrası Barça'nın geldiği noktayı anlatması açısından önemli bu sayılar.

1961 - 1980 arasında tam 14 şampiyonluk alan Real Madrid gibi bir dönem yakaladılar, 1990 - 2011 şeklinde.

Guardiola da bunlardan bahsetti maç sonu toplantısında, depremde ölenleri unutmayarak.

Kulüp tarihinin 21. lig şampiyonluğu. Pep Guardiola'nın 9. kupası 3. sezonunda. Önünde Şampiyonlar Ligi Finali duruyor daha. Cruyff'un kazandırdığı 11 kupa var müzede, bir de değeri ölçülemeyen felsefe.

Rijkaard Dönemi

2004 - 2005 Lig Şampiyonluğu -Rijkaard'ın Barça'yı hayata döndürmesi, Ronaldinho-
2005 - 2006 ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu
2006 - 2007 Puan eşitliğiyle kaybedilen lig
2007 - 2008 ŞL Yarı Final, kazanan United, Bernabeu'de son ve dersler çıkan yenilgi, Avrupa Şampiyonluğu

Ve Guardiola Dönemi

2008 - 2009 ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası -Pep'in Barça'sı-
2009 - 2010 ŞL Yarı Final, kazanan Inter, intikam için hazırlık, Lig Şampiyonluğu, Dünya Kupası
2010 - 2011 şimdilik ŞL Final, Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası finalde kaybedildi.

Hercules yenilgisiyle başlayan bir sezon kafaları kurcalamıştı biraz. O maçın kadrosu çok fazla rotasyon içeriyordu ve Dünya Kupası etkisinden bahsediliyordu. Keza Guardiola da maç trafiğini dikkate alarak fiziksel ve mental yönden, zamanla en üst seviyeye geleceklerini belirterek, Kasım sonundaki Madrid maçını işaret ediyordu. 5. hafta Mallorca beraberliği kaza olarak görüldü çünkü öncesinde Atletico ve Bilbao deplasmanlarından 6 puan çıkarılmıştı. Tomas'ın Messi'yi sakatlama anı, korkunç bir sahne olarak akıllarda kaldı.



İlk yarısı geride kapatılan Valencia maçının ikinci devresiyle takım ritmini bulmaya başladı. Üst üste seri ve gollü galibiyetler geldi, Sevilla, Villarreal, Almeria ve El Clasico'da Real Madrid.

12 hafta sonunda Jose Mourinho'nun takımı lig rekorunu kırmış ve 32 puan toplamıştı, Barça'ysa 31 puandaydı. Futbol tarihinin en özel gecelerinden biriydi, Barça yıllarca unutulmayacak bir resital sundu ve maçı 5 - 0 kazandı. Mourinho kulübeye çöktü kaldı. Liderliği ve bunun yanında onurlarını, ahlaklarını, kontrollerini kaybediyorlardı. Ronaldo'nun Guardiola'yı itmesi, Carvalho ve Pepe'nin Messi'ye akıl almaz kaçak vuruşları, Ramos'un maç sonu kasaplığı, hazımsızlığın en çarpıcı emsalleriydi. Dişe dokunur ceza da almadılar.

Barça liderliği bir daha bırakmadı 29 Kasım'dan bu yana, türlü oyunlara karşın.

Osasuna maçı federasyona karşı oynanacaktı. Önce kulüple anlaşıp gitmemeyi onayladılar, ardından karardan vazgeçip durumu geç bildirdiler ve Barça maç başlangıcına yetişemedi. En zavallı kısmı da maça gidilmezse 3 puan silinme tehdidinde bulunmalarıydı, 5 - 0'ın intikamını masa başında almak istiyorlardı bir hafta ertesinde.

Aralık ve Ocak ayları muhteşem geçecekti. Bir de Ballon D'or ödül töreni. Xavi, Iniesta ve Messi adaydı, La Masia kazanandı. Mourinho ve Madrid medyası nifak tohumları ekmeye çalıştı, Messi ödülü alınca. Hak etmediğini söylediler, Casillas İspanya'dan takım arkadaşlarını kolluyordu. Kısa süre önce Inter'den kovulan Benitez'le alay eden ve ayrıldıktan hemen sonra Chelsea'yi finale taşıyan Avram Grant'ın kendisiyle alay etmemesini hiçbir zaman anlayamayacak bir adamın Barça'daki arkadaşlığı bozması beklenemezdi. Takım daha uçakta yan yana poz veriyor, dosta düşmana karşı bir aradayız, biz yılmayız mesajını iletiyordu.

21. hafta sonunda, Ocak ayı bittiğinde puan farkı 7'ye yükselmişti bile. Barça'nın uygulanan program sonucunda Eylül, Şubat ve Mayıs aylarında düşüş yaşadığı biliniyordu, beklenen oldu. Gijon beraberliğiyle fark 5'e düşüverdi. ŞL 2. tur ilk maçında Arsenal'e de kaybedince başkente motivasyon geldi.

Bunun etkisiyle 24. hafta oynanan Bilbao maçından sonra inanılmaz bir işe kalkıştılar. Alves'in içersinde yer aldığı bir ofsayt pozisyonunun fotoğrafında montaj yaparak Barça aleyhine gündem oluşturmak istediler. Akla hayale gelmeyecek yollar deniyorlardı.

Ligin en zor deplasmanlarından biri olan Valencia da atlatılınca yol yarılanmış oldu. Sevilla maçında alınan beraberlik ve Mart sonunda, 29. haftada puan farkı hala 5 idi. Psikolojik eşik korunuyordu.



Bu sefer de doping suçlamaları vardı sahnede. Dünya ve Avrupa şampiyonu ülkelerinin iskeletini oluşturan oyuncuları, kendi liglerinde doping almakla itham ediyorlardı. Kafayı sıyırmışlardı artık futbol dışı işlerle çünkü Barça sahada durdurulamıyordu ve Real Madrid bu yöntemleri hakikaten çok iyi biliyordu.

Tüm bu tartışmalar ve boş yere gündem meşgul eden olayların arkasında kalan bir de Real Madrid maçlarında yapılan hakem hataları vardı. Villarreal ve Valencia iç saha maçlarından sonra çetele tutmayı bıraktım, ağır geliyordu bünyeye, mide kaldırmıyordu. Sarı denizaltıların kulübesiyle Jose Mourinho'nun yaşadıkları anlatıyordu olan biteni.

Karışıklık devam ederken Abidal'ın kötü haberi duyuldu, kara bulutlar çöküverdi takımın üzerine. Bununla da mücadele etmeleri gerekecekti. Sınanıyorlardı resmen.

Nisan ayı Villarreal deplasmanında galibiyetle açılınca ligin kaderi de şekillenmeye başladı. Asıl bomba, onu bir insan olarak sevmiyorum diyen Gijon Teknik Direktörü Preciado'nun Bernabeu zaferiydi. Sezonun ilk yarısındaki maçta Mourinho ikinci lige düşeceksiniz diyerek alay etmişti meslektaşıyla, cezasını çekecekti, 150 maç sonra iç sahada kaybederek. Puan farkı 8'e yükseliyor, işler zorlaşıyordu.

El Clasico dönemine girildi sonra, savaştan da öteydi. İlk maç Mourinho pek riske girmedi ve maç beraberlikle sonuçlandı, Barça artık şampiyon gibiydi 32. hafta sonunda. Diğer maçlar da farklı geçmedi, Kral Kupası'nın uzatmalarında gülen Portekizliydi, ŞL'ndeyse Messi ve Guardiola sevinen taraftı. Kupadan sonra Barça hakemler hakkında herhangi bir eleştiri getirmeyip rakibini tebrik ederken, ŞL ilk maçı sonrası Mourinho zıvanadan çıktı ve kendisi dışında herkesi suçlu ilan etti, Barça'yı eleyemediği için. "Por que" neden anlamına gelen söz öbeği kazınacaktı hafızalara.

Ve 36. haftada takım Levante deplasmanına şampiyonluğu kesinleştirme adına çıktı. Bir oyuncunun zihnine beraberlik yetiyor düşüncesini girdiği zaman, onu kazanmaya motive etmek çok zordur, öyle de oldu. Barça öne geçti, Pique & Valdes anlaşmazlığı sonucu yenilen golle beraberlik geldi. Devreden sonra Messi'nin bireysel çabaları ve Afellay'ın kendini gösterme isteği dışında Barça rakibin üstüne gitmek istemiyordu. 72. dakikadan sonra orta sahayı geçmediler nerdeyse ve maç beraberlikle sona erdi. % 85 topla oynuyorlardı böylelikle. Katalanlar, üst üste 3. yıl da şampiyon oluyorlardı Guardiola öncülüğünde.

Abidal 60 dakika oynadı, heyecan vericiydi.

Biraz da Pep'in ligin sonunda yaşaşan düşüşü doğrulamasına ve transfer istemesine değinelim.

16 Ocak'ta gelinen ligin yarısında -19 maç- 61 gol atmışlardı. Geride kalan 17 maçta sadece 31 gol atabildiler. Mart ayından bu yanaysa yalnızca 16 gol bulabildiler.

Pep bu durumu Pedro ve Villa'nın formsuzluğundan çok yoğun maç programına bağladı. Son 3 yıldır bu oyuncular maksimum sayıda maça çıktılar. Dünya Kupası sonrasındaki sezon bir gerileme bekleniyordu takımdan ancak bu gerçekleşmedi, belki sezon sonuna bu yorgunluğun yansımaları oldu da denilebilir.

Rakiplerin sürekli savunmada çakılı oynaması da bir başka faktör. Levante de 4 - 5 dizilimini tercih edip hiç çıkmamayı düşündü. Bu sorun önümüzdeki sezon da olacaktır, rakiplerin başka bir şansı yok çünkü. Burda tek avantaj, Madrid'in Getafe maçını izleyenler fark etmişlerdir, Real Madrid de zorlanacak bundan sonra. Getafe maçında atılan gollere bakıldığında ya rakibin çıkarken kaptırdığı bir top ya da savunmada az adamla yakalanması sonucunda doğduğu görülecektir. Bu sezon pek çok takım Madrid'e karşı çok daha açık oynadı Barça'ya göre. Gelecek sezon bu kadar cömert olmayacak ve geride bekleyeceklerdir. Mourinho'nun rakibi bekleyen, cesaretlendiren, davetkar oyun anlayışının bir tuzak olduğunu şimdiden çözümleyen teknik adamlar var. Sırf bu yüzden ikinci bölgeyi çok önemsemiyor Jose, Nuri & Hamit isimlerinin temelinde de bu yatıyor. Orda tek amaç topu çok hızlı bir biçimde öne aktarmak, pas dağıtmak, organizasyon kurmak, topa hükmetmek zaman kaybı onun felsefesinde.

Barça'ysa boşluk aramaya ve bulmaya devam edecek. Bunun için transfere ihtiyaçları olacak. Ligin kalan iki maçında kondisyon kazanması adına Puyol ve Abidal'ın oynayacağını öngörebiliriz. Ayrıca önümüzdeki sezon A takıma yükselen Fontas ve Thiago da onbirde şans bulacaktır. Yine Afellay ve Jeffren'i de görmemiz olası. Bunun yanında Sergi Roberto, Bartra, Gerard Deulofeu'yu da izleyebiliriz. Maxwell ve Bojan da ikinci yarılarda oyuna girecektir, finale hazırlık yolunda.



Dinlenmeye en çok gereksinim duyanlar Alves, Messi, Pique, Iniesta, Villa ve Xavi. En çok süre alan isimler bunlar ayrıca.

Messi'nin oynama ve gol atma arzusu baskın gelip sahaya çıkmasına aracı olabilir. Keza Adriano ve Montoya'nın sakatlığında Alves'e de el mahkum gibi. Diğerleri muhtemelen yer almaz.

Barça bu sezon tam 31 oyuncuya yer verdi, lig, kupa ve Avrupa'da. B takımından 11 oyuncu çağırdı, etkileyiciydi. 31 oyuncunun 21'i altyapıdan, bu olağanüstü notu da ekleyelim.

Barça'nın ideal onbiri yeryüzünün en uyumlu ve eksiksiz sahada yer aldıklarında yenilmeleri imkansıza yakın kadrosu. Bu sezon Puyol 26 maçta forma giyebildi ve takım bunların hiçbirinde kaybetmedi, ciddi bir done. Mart'tan bu yana gerçekleşen görece düşüşü 2012'de engellemek için kadro darlığı meselesinin çözülmesi şart, Guardiola da buna işaret ediyor, Cruyff'un dört sene üst üste şampiyonluğunu yakalamak için.

Sağ bek, merkez savunmacı, belki sol bek, merkez orta saha, sağ veya solda oynayabilen uç oyuncusu, bir de sahte 9 numara alternatifi.

Umarım Madrid'in çok da akıllıca olmayan Türkiye hamlesine karşılık olarak Gökhan Gönül ve Andre Santos isimlerine yönelmezler. Böyle bir hata yapacaklarını sanmıyorum.

Thiago ve Fontas'ı da A kadroya kattıklarından yanlarına üç ya da dört isim düşüneceklerdir. Aslında sahte 9 numara Eto'o ve her iki kanatta oynayan uç oyuncusu Henry şeklinde de tanımlanabilir.

Villarreal'den Rossi, Messi'ye benzerlik açısından bulunmaz nimet. Eto'o tanımına uyan tek isim Agüero, Henryvari olarak görülebilecek de iki oyuncu var kanımca, Tevez ve Forlan. Barça'nın bu dört oyuncudan birini transfer etmesi çok olumlu bir hamle olacaktır. Henry 32 yaşında ununu eleyip eleğini asmıştı Barça'da, aynısı Forlan'da olur mu, bu da endişe yaratacaktır, 31 yaşında ve 2010 yılını muazzam geçirdi, Henry'nin 2009'u gibi. Mental yönden bitmiş duruyor aslında. En akla yatan yine Rossi ancak onun da kenar performansları ne olur, hiç bilmiyoruz.

Xavi'nin yaşlanması ve bu sene baz alındığında gerileyen performansı incelenmelidir. 2010 onun yılıydı, 2009 Xavi ve Iniesta'nın, 2011 tekrar Iniesta'nın oldu. Döngü gibi. Xavi elbette çok iyi bir sezon geçirdi ancak yarattığı beklentilerin kanımca altındaydı. Bu sebeple Cesc Fabregas'ın transfer edilmesi konusunda bu yaz daha ısrarcı olunacaktır, üstelik oyuncu Arsenal şampiyonluğa oynayacak kadroyu kurmayacaksa beni bıraksın diyerek restini de çekmişken.



Sezonun en iyileri Messi, Iniesta, Abidal, Pique ve Javier idi, bunu da es geçmeyelim değerlendirmelerde. Valdes'i katmıyorum genelde bu tür listelere, o da muazzamdı.

Savunma için de alternatifler aranacaktır. Chelsea'ye gitmese David Luiz olabilirdi. Puyol'un yaşlanması büyük bir sorun.

Pep’in taktik yönden katkılarını da atlamayalım bu sezon. Ibra’dan vazgeçip Messi’yi sahte 9 numara gibi oynatması ve Leo’nun 50 gol barajını geçip, asist rekoru kırması onun dehasının eseriydi. Ayrıca üçlü savunma konusunda da büyük bir gelişim gösterdiler. Topu en hızlı kazanıp, topa en çok sahip oldukları ve en fazla pas yaptıkları sezondu 2010 – 2011. Bunların yanında Javier’in merkez savunma oynatılması tercihi önemli ve doğruydu. Villa hamlesinin yararları görüldü. Altyapıdan isimlere şans verildi yine. En göze batansa Mourinho’nun onun yöntemleriyle alt etmesiydi. Kaldı ki, sezonun ilk yarısında da tarihi bir 5 – 0 zaferi kazandı ona karşı.

Bu yaz hareketli geçecek gibi gözüküyor. Barça B teknik direktörü Luis Enrique de yeni takımını arıyor, Atletico Madrid önemli bir aday. La Masia artık sadece oyuncu değil, teknik direktör de yetiştiriyor.

Guardiola ve oyuncular maçtan sonra kazanılan en zor ve haliyle en değerli şampiyonluğun bu olduğunu dile getirdiler hep bir ağızdan. Mesaj Mourinho'ya gidiyordu, Barça'yı şampiyonluktan edememişti, her pisliği denemesine karşın. Biz gene de şampiyon olduk diyordu Katalanlar, türlü iftira, suçlama, oyunlar ve haksızlıklar olsa da. Yüzüne vuruyorlardı tercümanın yaptıklarını, en zor tanımıyla. Psikolojik harb taktikleriyle yürüttüğü mücadeleyi kaybettiğini ve bunun önemini azaltma girişimlerine izin vermeyeceklerini bildiriyorlardı.

Barça resmi sitesi en özel hediyesini Rijkaard'a verdi üçüncü şampiyonluk sonrası. Kulübü karanlıktan aydınlığa taşıyan oydu ve unutulmuyor, her daim hatırlanıp hakkı teslim ediliyordu.

Parti zamanı diye ekliyordu Pep. Eğlencenin, kutlamanın, şampiyonluğun değerini bir kat daha artırmanın ve bunu yeryüzüne, özellikle tercümana göstermenin zamanı. Perşembe gecesi tüm takım yemekte buluştu, Shakira ve Eto'o da yer aldı kutlamalarda. Cuma şehir turu vardı otobüs üzerinde.



Otobüse asılan "Llorca al nostre cor" pankartı depremde yaşamını yitirenlerin anısına. Katalanların bağımsızlığını temsil eden mavi fon içinde yıldız barındıran estelada isimli bayrakları asılıydı yine ve bir şehrin, halkın takımı olmanın ne anlama geldiğini anlatıyorlar her geçilen caddenin köşesinde. Barça TV ve TV3 canlı yayındaydı bütün akşam boyunca. Camp Nou süslendi ve takımını karşıladı.

"O le le, o la la, ser del Barça és el millor que hi ha” diye haykırıyorlardı çıldırırcasına ve gururla. "Por que" söylemine inat çünkü biz en iyiyiz şeklinde cevap veriyorlardı.

Ters yüz ediyorlardı algıları. Bugünlere kolay gelinmedi. Güzel oyun felsefesini temsil eden bu kulüp yıllarca kaybetmeye mahkum oldu ama terk etmedi sevdasını.

Elindeki oyuncuların yeteneği ve yönetenlerin tercihleri ekseninde, güzel oynayıp kaybederek ama bundan asla vazgeçmeden devam ettiler yollarına.

Doğru bir şey gerçekleştirdiklerini, altyapıya güvenmenin ve sürekli topa sahip olup pas yaparak, savunmayı öne çıkararak hücum oynamaya çalışmanın bir gün mutlaka değerini bulacağını, karşılığını alacağını biliyorlardı, buna en azından inanıyorlardı, pes etmediler.

Van Gaal çok daha önce rüyayı gerçeğe dönüştürebilirdi Cruyff'tan sonra, hain Figo'yu çalıp kabusa çevirmeseler. Bu defa başaramadılar ama üçüncü şampiyonluk kutlanıyor şimdi.

Sergio Busquets'i ırkçılıkla suçluyorlar ve UEFA bu konuyu ciddiye alıyor. Oyuncu, ağız okuma yoluyla söylendiği iddia edilen sözcüklerin gerçeği yansıtmadığını ve Madrid işi olduğunu belirtti. Sözcükler farklıydı. Ve kutlamalarda kulübün ırkçılığa karşı çok güzel bir mesaj verdiği gözlemlendi. Rüzgarın hareketlerini kontrol ettiği dev oyuncu balonlarından biri siyahiydi, ilk defa karşılaştım böyle bir sahneyle.

Camp Nou çimlerine ön izleme amaçlı çıkan ve taraftarın mutluluk katsayısını artıran Xavi & Puyol ikilisiydi. Üstelik de İspanya Dünya Kupası'nı kazandıktan sonra verdikleri pozun aynısını verme gayretiyle. Tünelden Katalan bayrağıyla -senyera- çıktılar ve bütün sahayı bir defa turlayıp, ülkelerine olan bağlılıklarını bir kez daha gösterdiler.

Stadın ışıkları söndü ve birkaç ışık gösterisinden sonra teknik heyet çıktı sahaya. Kenara dizilip her yeni ismi ekibe kattılar ve en son Tito ve Pep geldi.

Sonra oyuncular tek tek gözüktüler. Onlar sahanın ortasına doğru yol aldılar teknik heyet tünelinden geçerek. Çocukları vardı yanlarında, kucaklarında. Ve onların en çok ilgi duyduğu isim, onlar gibi çocuk olan Leo'ydu.

En çok alkışı da Messi ve Abidal aldı. Bütün oyuncular tamamlandıktan sonra Puyol kaptı mikrofonu ilk olarak. Hiyerarşi önemliydi ve kendisinden sonra gelen isimleri takdim eden, onlara sözü veren de Puyol'du, her yerde lider oydu.



Puyol, Pep, Xavi, Valdes, Abidal şeklinde ilerledi konuşmalar. Genelde içerik aynıydı, sizlere geçen seneden kalma bir borcumuz daha var, 29 Mayıs'ta buradayız yine şeklinde.

Konuşmaların en dikkat çekici kısmı bitirme cümleleriydi. İstisnasız, Katalan olsun ya da olmasın, La Masia'da yetişssin ya da yetişmesin her isim "Visca Barça i Visca Catalunya" diyerek sözlerini tamamladı. Bu kulübün nasıl bir aidiyet ve kimlik ürettiğinin, neyi, nasıl temsil ettiğinin, şehir ve halk üzerindeki etkisinin bariz bir dışavurumuydu yaşasın Barça ve Katalunya ifadesi. Bu bütünleşme sırrı uzun yıllar çözülemeyecek buralardan bakarak, orda yaşamak gerekecek biraz da. Bir kulüpten daha öte olmanın eşsiz sunumuydu bu slogan.

Bir diğer çarpıcı söylem Pinto'dan geldi. Daha önceki kutlamalarda Eto'o ve Pique ön plana çıkardı, bu defa sırayı o almış gibiydi, silahını Wembley'e gitme şansını elinden alan Jose Mourinho'ya doğrulttu;

"Si alguien se pregunta por qué estamos aquí... ¡Vamos chicos! Porque somos los mejores bueno y qué, bueno y qué. Porque somos los mejores bueno y qué..."

Kısaca çünkü biz iyiyiz diyordu. Tarihi bir karşılıktı kanımca. Sonra içinde "por que" sözcüğünün bolca geçtiği bir tezahürat yaptı bütün oyuncular. Zaten bu sezonun, geçtiğimiz yıldan daha zor nitelendirilmesinin sebebi tercümanın yaratttığı psikolojiydi.

Sadece kazanınca konuştular, cevap verdiler Mourinho'ya, sahada hem de. Bir sene boyunca biriken öfkenin sevimli bir yansımasıydı. Tercüman daha ağır bir davranış hak etti ancak onlara yakışmazdı, Guardiola sezon başından bu yana yorum yok dedi hep Jose sorularına ve Barça hakkında yaptığı eleştirilere. Sadece bu prensibi ŞL ilk maçından önce stratejik bir sebeple bozup Portekizliyi tuzağına düşürecekti.

Kutlama görselleri;

http://www.youtube.com/watch?v=IAVzDyTeYvM

http://www.youtube.com/watch?v=QcP8y4Vx5Uo

http://www.youtube.com/watch?v=ijrd-VV8RO8

http://www.youtube.com/watch?v=DC29smpBnlg

http://www.youtube.com/watch?v=3AvawAKpLUI

Leo çocuklarla oynadı bol bol, takım halka oluşturup Cant Del Barça'yı söyledi bütün tribünlerle birlikte ve ortaya çocukları aldılar, müthiş bir görüntüydü ve bu sezonun özetiydi, aynısını muhtemelen Wembley'de de göreceğiz. Pep ve Abi havaya fırlatıldı. Havai fişekler patlatıldı ve gecenin Camp Nou kısmı sonlandı.

Guardiola'nın Barça'sı üst üste 3 yıl şampiyon. Jose Mourinho'nun hiçbir takımı üç yıl üst üste bu başarıyı gösteremedi, not düşülmeli tarihe. Tercüman zaten bir takımda en fazla üç yıl kalabildi, bunun da irdelenmesi gerekir, niçin bırakıp gidiyor. Hep deniyor ya her coğrafyada başarılı oldu, doğru ancak aynı takımda durmak da kolay değil, unutuluyor. Sir Alex Ferguson bu yüzden tarihin en iyi teknik direktörlerinden biri, başka yere gitmesi şart değil. Farklı diyarlarda başarılı olmak da önemli, aynı takımda kalmayı başarıp zaferlere ulaşmak da, ayırdına varmak gerekir. Guardiola büyüyor, daha üçüncü yılı ve 9. kupasını kazandı şimdiden. Sözleşmesinde bir yılı daha var, Cruyff'un 4 sene üst üste şampiyonluk ve 11 kupa istatistiğini geçeceği aşikar.

***

Eski iki yazımla -çeviri- genişleteyim meseleyi bir nebze;

20 Yıldır Süren Direniş

Son birkaç yıl içinde, taktiksel savunma futbolu, güzel futbola karşı bir üstünlük kazandı. Ama ne zaman herkes umudunu yitirdi, yalnızca bir takım, artık güzel futbolla şampiyonluklar kazanılamayacağını anlamayı kabul etmedi. Ancak sonunda, onların uzun süreli sabrı ve güzel futbola olan inanışı, onları yeryüzünün en iyi ve en çok sevilen kulübü yaptı.

Futbol oynamanın farklı yolları vardır. Bazılarını izlemek keyifli ve güzeldir, diğerleri sıkıcı olabilirken taktiksel yönden zekice hareket şeklinde söyleniyor. Son 20 yılda eğlenceli ve güzel futbol yöntemi yok olmaya başlamıştı ve sadece bir hayal sayılıyordu. Ard arda takımlar, estetik oynayarak şampiyonluklar kazanılamayacağı düşüncesini kararlaştırmış görünüyor. Tedbirli oynayan takımlar daha iyiyi elde ediyordu. Hatta güzel oyunun telif hakkı sahibi 1970 Brezilyası, 90'larda bundan vazgeçti. Acı çekmiş Zico ve Socrates'in takımının zor ve tekrarlanan yenilgileri sonrası ülke travma geçirdi.

Her nasılsa Barcelona, baskıya dayandı ve futbol oynama tarzını değiştirmedi. Herreira ve Capello gibi dünyaya taktiksel (tedbirli) ama sıkıcı futboluyla (arkayı sıkı tutan ve kontratağa hızlı çıkan) hükmeden teknik direktörlerin stratejileri hakkında bir şey duymak istemediler. Barcelona'da onlar, dokunmak, temas etmek anlamına gelen "el toque" diye çağırdıkları güzel tarza yapıştılar. Ard arda topa temas eden oyuncularla, kısa paslarla, örümcek ağı dokumak. Bazen zaman alabilir. Rakibin savunmasında boşluk açmadan önce takım sabırlı olmaya ihtiyaç duyar. Sonunda sinek dokunmuş örümcek ağının içine düşecektir. Takım her zaman hücum alternatifleri için araştırır ve rakibe yarı sahasının derinlerine kadar baskı yapar.

Barcelona her geçen sene, hücum eden, eğlenceli ve güzel tarzda oynamaya bağlandı. Her şey, 1971'de kulüp için teknik direktörlüğü üstlenen Rinus Michels ile başladı. Hollandalı, kulübün bugün de arkasında durduğu Total Futbol tarzını getiren ilk kişiydi. Total Futbolda, hiçbir oyuncu mevcut görevinde sabitlenmiyordu; her oyuncu bir hücumcu, orta saha ya da durum dikte ederse savunmacıdır. Bu, Catenaccio'yu kullanışsız hale getirdi, sadece adam adama savunma total futbolu kapsamaya yeterli olmamasına karşın. Michels 1974'te kulüpten ayrıldı ve her şey tekrar normale döndü. Kulüp hemen hemen her sene, teknik direktörünü ve oynama tarzını değiştirdi, bir diğer Hollandalı, 1998'de teknik direktörlüğü üstlenene kadar: büyük Johan Cruyff. Oyuncu olarak Cruyff 1 İspanya Ligi ve 1 Kral Kupası kazandı FC Barcelona için ve şimdiden bir efsaneydi kulüp içinde. O, kulübün ve Katalunya ülkesinin içine yeni yaşam üfleyen olarak görülüyordu. 1974'ün bir Şubat gecesinde Real Madrid'i 5 - 0 yenmek, Katalunya'nın bağımsızlığı için bugün hala politik söylem sayılan bir zaferdi.

Böylece ne zaman kulübün "Hollandalı İntikam Meleği" Cruyff teknik direktör olarak belirdiğinde, Barcelona'daki herkes onun söylediği her sözcüğe inandı. "Cruyff her zaman haklıdır" herkesin zaten bildiği bir şeydi, özellikle Cruyff'un kendisinin.

O sadece bir oyun tarzını onaylamıştı. Onun başarılı Ajax'ının 70'ler boyunca oynadığı tarz. Johan, Ajax'tan pek çok emir kopyaladı, Katalan suç ortaklarıyla birlikte, Ajax tarzına incelik verdi ve Barça unsurlarını ekledi. Cruyff'un oynattığı tarz sadece A takım için değildi, o kulüp içersindeki bütün genç akademileri de değiştirdi. Onun sunduğu basit ama verimli olan, kulüp içersindeki bütün takımların bütün antrenmanlarını topla birlikte yapacağıydı.

Bugün hala, Barça'da A takım ve genç takımlar Cruyff'un 20 yıl önce getirdiği tarzla oynuyorlar. Bazı şeyler değişti ve düzeltildi ancak temel öğeler aynı. Herkes güzel oyundan umudunu kestiği zaman, FC Barcelona umudunu korudu ve buna inandı. 20 yıldan fazla, oyuncular kulübün akademilerinde sadece tek oyun tarzıyla "el toque" ile eğitildi. Bir mit var, güzel oynayarak kazanılamayacağını söyler, Barça taraftarlarının sık sık canlı tuttuğu bir mit. "Her zaman son dakikalarda trajik bir golle kaybetmemizle biter." Ancak gerçek hemen hemen hiçbir kulübün son 20 yılda Barça'dan daha çok kazanamadığıdır. Barcelona, 10 İspanya Lig Şampiyonluğu, 6 İspanya Kupası, 3 Şampiyonlar Ligi, 1 Avrupa Süper Kupası, 2 Avrupa Kupa Galipleri Kupası ve hatta Dünya Kulüpler Şampiyonluğu topladı.

Herkes bıraktığı zaman neden Barcelona'nın bu tarzla oynamayı kararlaştırmasıyla ilgili farklı teoriler var. Bir tanesi Real Madrid'in her daim daha çok şampiyonluğunun olması ve bundan dolayı Barça, en azından maçlarını seyretmek keyifli olsun gerçeğiyle teselli aramış olabilir. Bir başka teori, bu oyun tarzının ezilen ulusun Katalunya farklıdır deme yoluydu. Gerçek şu ki, takım ilk Avrupa Şampiyonluğunu 1992'de, pas yaparak ve maç boyunca baskı yaparak kazandı.

Kulübün içersindeki ve şehirdeki herkeste "bu bizim nasıl oynadığımız, bu oyun tarzımız" düşüncesi büyüdü.

Euro 2008 için İspanya Milli Takımı (yarım yüzyıldan daha fazladır major şampiyonluk kazanamayan) Barça tarzını ve bazı en iyi Barça oyuncularını ödünç aldı. Sonuç Avrupa altınıydı. Bundan sonra Xavi, Iniesta ve Puyol evlerine döndü ve Messi, Dani Alves ve diğerleriyle buluştular ve hareket ettiler. Sezon bittiğinde takım kazanabilme olasılığı bulunan her şeyi kazanmıştı, güzel tarzla oynayarak, ayıplanan tarzla, bundan sonra hiçbir şampiyonluk kazanamayacağın tarzla. Bir sonraki sezon takım bir kez daha ayıplanan tarzla dünyayı keyiflendirdi. Sonunda sadece lig şampiyonluğunu kazandılar ama insanlar Avrupa Şampiyonu Inter hakkında değil, Barça konuşuyorlardı. Sonra Dünya Kupası zamanıydı ve İspanya bir kez daha ödünç aldı Barça tarzını, bu defa üç fazla Barça oyuncusuyla (Pedro, Busquets ve Valdes). Takım evine, tarihinde ilk defa Dünya Şampiyonu olarak döndü.

Barcelona bütün şampiyonlukları bir sezonda kazandığı zaman, bazı insanlar hala tarzın ayıplandığını gördü. Bunun sadece bir seferlik bir olay olduğunu ve tekrar taktiksel tarzın futbola hükmedeceğini söylediler. Bir şekilde haklıydılar, Jose Mourinho'nun taktikleriyle Inter Şampiyonlar Ligi'ni kazandı bir yıl sonra. Ancak güzel oyun daha fazla ayıplanmıyordu ve FC Barcelona'nın başarısı, insanların bundan haberdar olmasını sağlıyor. Bu sezon onlar daha öncekilerden iyiler ve birçokları için oyunun gördüğü en iyi takımlar. Bu sezon içersinde bu takımın en çok kutlanan zaferlerinden biri 5 - 0 El Clasico'dur ve bir şey söyler. Goller sürüyor ve rekorlar İskandinavya'daki kar taneleri gibi düşüyor.

Bugün birçok büyük kulüp hala kendi oyun tarzına sahip değil. Pek çok kulüp, Barça'nın 20 yıl önce yaptığını yapıyor, her sezon başlarken hatta daha sık teknik direktör ve oyun tarzını değiştiriyor. Her nasılsa Barcelona'da, daha önce orada bulunmayan ve pek çok takımın sahip olmadığı bir güvenlik var: oyun kimliği. Rakibin kim olduğunun önemi yok. Barça her zaman aynı yolla oynuyor, her zaman aynı oyun tarzıyla. B planı yok ve "ceza sahasına otobüs park eden" savunma oyunu. Hayır. Burada, var olan tek şey hücum, Barça maçını eğlenceli hale getiren. FC Barcelona'yı özel kılan şeylerden biri bu, bir kulüp 20 yıldan fazla inandıklarını değiştirmeyi reddetti ve önümüzdeki 20 yıl içinde de bunu yapmayacak, güzel futbolun kabul edilebilir tek şey olduğu bir kulüp.

Bugün, biz Barça taraftarları kulübümüzün 20 yıldan fazla zaman önce bu tarzla oynamaya karar verdiğiyle ve o günden beri bundan vazgeçmediğiyle mutlu olabiliriz. Zor zamanlar oldu, kötü sonuçlar alındı. Ancak sonunda, biz şimdi sadece güzel futbol oynamıyoruz, biz ayrıca şampiyonluklar kazanıyoruz ve bizim takımımız, tarihin en güzel futbolunu oynuyor. Biz, FC Barcelona taraftarları olarak, bugün oluşan takım için bu süre zarfında kulübümüzde çalışmış herkese teşekkür etmeliyiz.

***

"Di Stefano'nun Madrid'i ya da 70'lerin Ajax'ı gibi, Pep'in Barça'sı da futbolu yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Futbol tarihinde bir devir olarak nitelendirilecekler mi? O yolda ilerliyorlar ve eğer Mayıs ayında Şampiyonlar Ligi'ni kazanırlarsa, bu tartışmalar sona erer. 3 yıl içersinde 2 Final ve 1 Yarı Final, yeterli olmalı! Lig şampiyonluğu ya da Şampiyonlar Ligi'ni kazanamazlarsa da bu takım futbolda yeni bir dönem yarattı aslında. Atılan gollerin çokluğundan, yenilen gollerin azlığından, rekor puanlardan, istatistiklerden ve kupalardan bağımsız olarak.

Asıl devrim futbol oynama şekilleri ve bunu kendilerine özgü oyuncularla yürütmeleri üzerinedir.

Sürekli kazanmak olmadan bir döneme imza atılabilir mi peki? Buna inanıyorum, 1974 Hollanda takımı hala övgüyle anılıyor. Total futbol kavramı hiç Dünya Kupası kazanamayan Hollanda takımıyla doğdu. Savunmacıların hücum, hücumcuların savunma yaptığı, topun bizde olduğu, topa hükmedip etrafa taşıdığımız bir oyun şekli. Benim sağa, senin sola gittiğin, sabit bir santrforla ya da santrforsuz. Hep topa sahip olarak ve ritimle. Enerjimizi koruyup, sürekli kaybedilen topları takım halinde kazanarak ve daima rakibin ceza sahasının civarında bulunarak.

Ve otuz küsür yıldan sonra total futbol, Barça'nın sergilediği oyundur. Eski, klasik 10 numaranın, sabit 9 numara gibi görev aldığı -Messi'nin üçlünün merkezinde oynayıp santrforsuz yapı sunmasına atfen- veya sağ bölgede kanat oyuncusu gibi davrandığı, hatta sadece 9 numara değil, en iyi sol bekler gibi hamlelerde bulunduğu bir düzen, 21. yüzyılın total futbolu, daha iyi bir versiyon. Merkez savunmacıları, hücuma birçok orta saha oyuncusundan daha iyi top taşıyabiliyor, ekstra kısa orta saha oyuncuları, aşırı teknikleriyle, birlikte kusursuzluk yaratabiliyor, forvetleri 7, 9, 11 numara gibi davranabiliyor ve ayrıca savunmanın ilk hattını oluşturuyorlar, çünkü kaybedilen topları kazanmak için o an bunu yapmaları gerektiğini görüyorlar.

Futbol oyununda devrimdir bu ve futbol tarihinde devrimler çok fazla değildir.

İlk Rüya Takım -Cruyff dönemi- ve sonrasındaki Rijkaard döneminden bir adım ilerisi. Sacchi'nin Milan'ı da bir adım öteye gitmişti ancak Guardiola'nın liderliğindeki Barça daha çok ilerledi. Ve ısrar etmem gerekiyor, kupalardan, şampiyonluklardan konuşmuyorum. Sadece yaşanan anları referans gösteriyorum, pek çok muhteşem rastlantıyı -teknik adamlar, oyuncular, cesur düşünceler ve oyun tarzı- barındıran.

Guardiola tarafından olası kılınan ve La Roja'nın -İspanya- da bundan yararlandığı -1 Dünya Kupası, 1 Avrupa Şampiyonluğu- devrim, pek çok unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Müthiş bir takım ruhu, yeryüzünün en iyi oyuncularının varoluşu, hücum düşünen cesur bir teknik direktör ve taktiksel olarak becerikli bir grup oyuncu. Bu takım gibi oynayabileceğine inanan varsa, yanlış söylemeyebilir ama en azından bunu yapmalarını bekleyebiliriz onlardan."
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek, güzel oyun ve Barça, vicdanlarda, gönüllerde, yeri ve zamanı geldiğinde sahalarda kazanmaya devam edecek.

13 Mayıs 2011

A. Eren Loğoğlu