23 Haziran 2010

Mourinho Effect & El Diego



Dünya Kupası tüm hızıyla devam ediyor, Arjantin ve El Diego ilerliyor. İlk maçlar kaynaklı bir temkinli oyun, vuvuzela ve Ömer Üründül gibi etkenler bir bıkma hali yarattığından dem vuranların sayısı az değil.

İkinci maçlarla birlikte ilk maçlardaki heyecansızlık katsayısının azaldığını söyleyebilirim. Ancak hala izlenen futbol istenen seviyede değil. Grubun son maçlarının daha dikkatli oynanması gerekliliği ve sonrasında eleme usulü de başlayınca güzel futbol beklemek hayal olmaktan öteye geçmeyebilir.

Çok iyi alan savunması yapan takımlar seyredildi, bu da haliyle aradaki makasın ne kadar kapanabileceğini gösterdi açıkçası. Oyuncu kalitelerindeki fark artık eskisi kadar çok değil, verilen görevleri doğru uygulayan takımlar kök söktürebiliyorlar. Fransa'yı saymıyorum, Domenech faciası ama İngiltere'nin, Brezilya'nın ve İspanya'nın çektiği sıkıntı tam da buydu.

Aslında buna Mourinho Effect de denilebilir. Şampiyonlar Ligi'nde Barça'yı saf dışı eden bu oyun algısı giderek yaygınlaşıyor ve dünya futbolunu kanımca büyük bir tehlike bekliyor. Endüstriyel futbolun sadece kazanan takımlara prim sağladığı bu düzen, gözünü hırs bürümüş, kibirli, kariyer isteyen, para kazanması gereken teknik adamları da 1 - 0'a zorluyor.

Güzel oyun, güzel futbol ölmeye mahkum ediliyor yavaş yavaş. Elde kalan son kale FC Barcelona, direniyor, direnecek!

Yine de İspanya karşısındaki Mourinho etkisinde kalmış olan İsviçre'yi beğendim, topu kazanabildikleri sürece hücum etmeyi de düşündüler, etkiden kurtularak. Sadece yetenekleri kısıtlıydı, 2 - 3 defa gelip tek gol atabildiler. Inter ise dünyanın en iyi oyuncularıyla 15 metrede beklemeyi tercih etti.



İspanya neden kaybetti çok sorgulanıyor ve cevabı kanımca Mourinho Etkisi. Bir de Barça'nın futbol felsefesinin tam yansıması değil İspanya, bir alt versiyonu. Sebebiyse Barça'da oynamayan oyuncular ve onlara uyum sağlamak zorunda kalan Barcelonalılar. Jesus Navas'ın sürekli sağ kanatta topla buluşup ceza sahasına orta kesmesini Barça'da görmek zor ya da bir Messi etkeni yok İspanya'da. Bek oyuncuları Xavi ve Iniesta'nın alanı yanlamasına kullanmasında üretkenlik yaratamıyorlar. S Ramos eskisi gibi değil, Türkiye maçında Alves ötesiydi. Iniesta'nın sakatlık sonrası eski gücünde olmaması da bir başka sıkıntı, Cesc de öyle. İngiltere'de Rooney de aynı sorunla boğuşuyor, sıradan bir futbolcu görüntüsünde fizik kondüsyonu yetersiz olunca.

Kuzey Kore, Şili, İsviçre ve Amerika oyunlarıyla göz dolduran ülkeler. Seviyelerinin üstünde bir performans sunuyorlar ve büyük keyif veriyorlar bizlere. Futbolu geç keşfeden Amerikalılar resmen akademik futbol oynuyor, futbolu da kendi sporlarına benzetmeye başladılar, her hücumun setini çiziyorlar muhtemelen, Bradley, oğul olan, sahadaki teknik adam, kenardakinin elçisi, babasının.

Bir de Arjantin var elbette. Pablo -Diego Armando Maradona- Neruda, biz orada! felsefesinin bize dayattığı, Emir Kusturica belgeselinin ağlattığı, Tanrı'nın eli, sol ayağı, kendisi. O oynuyormuşçasına heyecan dolu, Messi sanki çocuğuymuşcasına, kupayı 10 numaralı formasıyla Thatcher'ın İngiltere'sinden çalacakmış gibi, hakkını alacakmış gibi seyreyliyorum.

'Diego hala En Büyük' demek için 5 maç kaldı!

Yaşasın Futbol, Mourinho etkisinden kendini koruyabilenler ve daim olsun FC Barcelona.

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

22 Haziran 2010

MJ vs Kobe



Bir forum ortamındaki yazımdan, alıntılar üzerine cevaplar;

Kobe- MJ tartışmalarına girmek yersiz. İlk mesajımda da dediğim gibi Pele ile Maradona'yı aynı sahada buluşturacak teknoloji gelmediği sürece bu sorunun da yanıtı olmayacaktır.
MJ vs Kobe karşılaştırması, Maradona vs Pele'den kesinlikle ayrışır. Pele ve Maradona dönem olarak birbirlerinin devamı niteliğinde değiller, Pele 58 - 70 yılları, Maradona 82 - 90 arası gibi düşünülebilir, arada 12 sene var ve bu süreçte futbol her yönüyle çok ciddi değişimlere uğramış.

Jordan 87 - 98, Kobe 00 - 10 yılları arasında tarih sahnesinde yerlerini alıyorlar. Arada sadece iki yıl gibi çok kısa bir süre var. Basketbol bazı dönüşümler gösterse de -zone savunma gibi- temelinde çok ciddi değişiklikler olmamış. 80 öncesi basketbol ile günümüzü karşılaştırmak çok sağlıklı olmazdı örneğin, kurallar -3 sayı çizgisi yoktu- bile farklıydı. Üstelik Jordan ve Kobe, herhangi bir teknolojiye gereksinim duymadan sahada karşılaşmışlardır. 1998 Chicago zamanında, sonra Wizard devrinde, All Star maçlarında rakip olarak aynı sahadaydılar. Maçlar net ortamından bulunabilir, istatistiklere bakılabilir. Rakip olarak yer aldıkları maçlardaki istatistikler üzerinden -yani birkaç maç üzerinden- bu iki oyuncuyu değerlendirmek doğru olmayacaktır, tıpkı Galatasaray - Fenerbahçe rekabetini aralarında oynadıkları maçlar yerine şampiyonluk ve kupalarla kıyaslamayı uygun buluyorsak.

Kobe'in arkasında Shaq vardı şimdi Gasol var laflarına ise gülüyorum. Sanki MJ'in arkasında Limebeer, Rodman, Pippen, Kukoç yoktu Bill limebeer'i hafife almayın Pistons zamanı NBA'in kötü çocuklaırndan biriydi kendisi. Rodman'da çaylak sezonunu gene Pistons'da tamamlamıştı.
85'den beri NBA takip eden birinin bu denli vahim bir dezenformasyonu yapmaması gerekir. Bahsedilen isim Limebeer değil Bill Laimbeer'dir. Çok sıkı bir Detroit Pistons, Bad Boys taraftarı olmam sebebiyle kendisini çok da severim, zeki adamdır. Ancak Chicago Bulls'da oynamak şöyle dursun, MJ'i 3 yıl üst üste şampiyonluğa giden yolda engellemiş ve dördüncüsünde de 4 - 3'e müsaade etmiştir, böyle bir karakterdir. Jordan'ın takımında Laimbeer vardı bilgisine hemen düzeltelim, bu denli yakından ve uzun süredir takip ettiğinizi belirttiğiniz bir konu hakkında ciddi bir yanlış veri sunmanız hususunda şaşkınlığımı da belirtmeliyim.

Alıntıda adı geçen diğer 3 isimden sadece Pippen ilk üçlemede yer alırken, Kukoç ve Rodman 96 - 98 arasında Chicago Bulls'taydı, sürekli bir destekten bahsedilemez bu sebeple. Jordan'ın ayrı iki üçlemeyle şampiyon olduğu takımların kadroları birbirinden farklıydı ve görece olarak ikinci dönemindeki takım daha kuvvetliydi. Pippen 6 şampiyonlukta da vardı ki Jordan'la daha da büyüyen bu dev adam, NBA Tarihi'nin En iyi 50 Oyuncusu'na seçilecek kadar da önemlidir.

Şu ayrım mutlaka yapılmalı eğer yapılamıyorsa zaten bakış açısında ciddi anlamda bir sorun var demektir. Pippen ve Jordan'lı Chicago Bulls'ın asıl adamı Michael Jordan'dır ki verilen ödüllerde her zaman bu durum görülebilir, Final ve Sezon MVP'si gibi. Pippen, yardımcı unsurdur ve bu görevi en iyi yapan, böylelikle de NBA Tarihi'ne altın harflerle yazılmayı hak eden bir konumdadır.

Sıkı bir Lakers taraftarı bilir ki 00 - 02 arası dönemde Lakers'ın asıl adamı Shaq'dir. NBA Tarihi'nin en dominant performanslarından birini sergilemiştir bu dönemdeki, Hack-a-Shaq dışında da durdurulma şansı pek olmamıştır. 3 yıl üst üste Final MVP'si olmasının da altında bu yatar. Kobe o zamanlar Pippen rolündedir ve bunu başarıyla gerçekleştirmiştir.

Burada Kobe'ye yardımcı rolde olmak konusunda eleştiri de getirilmemelidir çünkü kariyeri böyle şekillenmiştir, elinde olmadan. Jordan'a bakıldığında bambaşka bir kariyer yolu bulunacaktır. 3 yıl Pistons'a elenme ve bu süreçte mental olarak Jordan'ın yenilmez olmaya kendini hazırlaması gibi bir başlangıca sahiptir MJ. Cleveland'ın LeBron üzerinden şekillendirilmesine -yakın tarihten olduğu için örnekliyorum- benzer bir yapılanmadır Chicago'nun Jordan üzerinden yaptığı. Ancak Phil Jackson, LA Lakers'ı Shaq üzerinden biçimlendirmiştir, ilk zamanlarında. Shaq ve Kobe ne zaman ayrım noktasına gelmiş Phil doğru bir tercihle, takımı Kobe üzerine kurmuştur. İşte tam da bu noktada Kobe'nin Jordan'la yarışma serüveni başlar. Bu anlamda Kobe'nin 2 asıl adam şampiyonluğu ve 5 yüzüğü varken Jordan'ın 6 asıl adam şampiyonluğu ve yüzüğü vardır.

Kobe Shaq'in yardımcısıydı, Gasol Kobe'nin yardımcısı, Pippen'i. NBA'de yanında bu türden ikinci bir destek olmadan takımını şampiyon yapabilmek, hele de 80 sonrası modern basketbolda çok ama çok zor. Jordan ve Bulls burada şöyle bir farkla ayrılıyor pek çok NBA şampiyonu takımdan. Pota altı, şampiyon olan diğer takımlara göre -özellikle pivot, center mevkisi- zayıf olup da üst üste bu denli dominasyon yakalayan başka bir takım yok. Chamberlain, Russell, Jabbar, Mchale - Parish, Shaq, Duncan gibi. Lakers'da da Gasol şu an ve Bynum'a final serisinde ne denli önem verildiğini yakından gözlemledik. Basketbol temelinde iyi bir oyun kurucu ve pivot üzerinden kurgulanan bir oyundur ancak Jordan bu mantaliteyi de yıkan adamdır.

Kobe şu an 32 yaşında. MJ 32 yaşında iken 3 şampiyonluk yaşamıştı sadece, bu yüzden gene istatistiklere takılmayın diyorum.
Doğru bir nokta yakalamışsınız kanımca burda. Kobe'ye en ciddi haksızlığın yapıldığı kısım daha kariyerinin bitmemiş olmasıdır. Kobe basketbolu bıraktığında MJ'yle eşit koşullarda olacak ve her alanda MJ ile karşılaştırabilir konuma gelecektir ve muhtemelen kaybeden olacaktır -bence yakalaması imkansız, birazdan değineceğim- ki şu an kıyaslama yapılması Kobe'yi yenik göstermekten öteye gitmemektedir eldeki verilerle. Böyle bir olaya gerek yoktur, ihtiyaç yoktur.

Daha önce yazdığım gibi NBA organizasyonun da kabul ettiği üzre;

By acclamation, Michael Jordan is the greatest basketball player of all time

Kobe ve Phil Jackson'ın MJ hakkındaki sözleri tartışmayı bitirmek için yeterlidir ancak ben formasını asmış bazı efsane oyuncuların sözlerine yer vermeyi uygun buldum;

Larry Bird: "Today, God disguised as Michael Jordan"

Magic Johnson: "There's Michael Jordan and then rest of us"

MJ ve Kobe ego ve karakter konularında karşılaştırılmaya bile gerek duyulmaz. Kobe'nin geçmiş All Star maçlarındaki bireyselliği -inanılmaz olgunlaştı ve görevi LeBron'a devretti antipatik olma hususunda- ayyuka çıkan Shaq sorunları ve Shaq'in takımdan ayrılması, skandallar ve daha pek çok şey sayılabilir burada.

Tekrardan ana konuya, Kobe'nin neden MJ olamayacağına dönersem, birkaç veri sunacağım;

Shaq ayrıldıktan sonra Kobe'nin kaybedilen bir beş yılı var ve bu Jordan'la karşılaştırıldığında kariyerine ciddi zarar veriyor. Jordan'ın kariyeri sürekli yükseliş göstermiş ve liderliği hiç bir zaman böyle bir düşüşe izin vermemiştir Majestelerinin. Jordan'ın sert savunmalara oynamadığına -NBA tarihinin en sert savunma yapılan dönemidir Jordan'ın ilk 10 yılı- karşı argüman;

1991 Lakers = ranked 5th in defense
1992 Blazers = ranked 2nd in defense
1993 Suns = ranked 9th in defense
1996 Sonics = ranked 2cnd in defense
1997 Jazz = 9th in defense
1998 Jazz = 16th in defense

Jordan faced 3 top 5 defenses in the NBA Finals. 3!!!!

Average defensive ranking Jordan faced in the Finals?
7.16, not 10 as was falsely posted.

Not to mention, Jordan dropped 63 points on the #1 defense in 1986 who also won the world championship that year aka the Boston Celtics.

All of the defenses Jordan faced and destroyed in the playoffs:

1985 Milwaukee Bucks ranked 2cnd in the NBA in defense
1986 Boston Celtics ranked 1st in the NBA in defense
1987 Boston Celtics ranked 9th in the NBA in defense
1988 Cleveland Cavaliers ranked 5th in the NBA in defense
1988 Detroit Pistons ranked 2cnd in the NBA in defense
1989 Cleveland Cavaliers ranked 2cnd in the NBA in defense
1989 New York Knicks ranked 10th in the NBA in defense
1989 Detroit Pistons ranked 3rd in the NBA in defense
1990 Milwaukee Bucks ranked 14th in the NBA in defense
1990 Philadelphia 76ers ranked 19th in the NBA in defense
1990 Detroit Pistons ranked 2cnd in the NBA in defense
1991 New York Knicks ranked 12th in the NBA in defense
1991 Philadelphia 76ers ranked 14th in the NBA in defense
1991 Detroit Pistons ranked 4th in the NBA in defense
1992 Miami Heat ranked 24th in the NBA in defense
1992 New York Knicks ranked 2cnd in the NBA in defense
1992 Cleveland Cavaliers ranked 11th in the NBA in defense
1993 Atlanta Hawks ranked 22cnd in the NBA in defense
1993 Cleveland Cavaliers ranked 6th in the NBA in defense
1993 New York Knicks ranked 1st in the NBA in defense
1995 Charlotte Hornets ranked 9th in the NBA in defense
1995 Orlando Magic ranked 13th in the NBA in defense
1996 Miami Heat ranked 6th in the NBA in defense
1996 New York Knicks ranked 3rd in the NBA in defense
1996 Orlando Magic ranked 12th in the NBA in defense
1997 Washington Bullets ranked 13th in the NBA in defense
1997 Atlanta Hawks ranked 3rd in the NBA in defense
1997 Miami Heat ranked 1st in the NBA in defense
1998 New Jersey Nets ranked 21st in the NBA in defense
1998 Charlotte Hornets ranked 15th in the NBA in defense
1998 Indiana Pacers ranked 5th in the NBA in defense

Jordan faced 17 top 5 defenses in the post-season.
Jordan faced 24 top 10 defenses in the post-season.
Jordan faced on average the 8.35 ranked Defense in the NBA, in the post-season.

Let's see how Jordan faired against these defenses:

Playoffs

Most Playoffs Points Per Game NBA history (min. 25 games)
33.4 by Michael Jordan (179 games)

Most Points in a Playoff Game
63 by Michael Jordan

Most 50 Point Playoff Games
8 by Michael Jordan

Most 40 Point Playoff Games
38 by Michael Jordan

Most 30 Point Playoff Games
109 by Michael Jordan

Most 20 Point Playoff Games
174 by Michael Jordan (he played 179 playoff games and scored under 20 only 5 times)

NBA PLAYOFFS HIGH SCORING GAME BY YEAR

1985-86 - 63 Michael Jordan, CHI at BOS Apr 20, 1986
(1st ranked D)

1987-88 - 55 Michael Jordan, CHI vs CLE at CHI May 1, 1988
(5th ranked D)

1988-89 - 50 Michael Jordan, CHI vs CLE at CHI May 5, 1989
(2cnd ranked D)

1989-90 - 49 Michael Jordan, CHI at PHI May 11, 1990
(19th ranked D)

1990-91 - 46 Michael Jordan, CHI at PHI May 10, 1991
(14th ranked D)

1991-92 - 56 Michael Jordan, CHI at MIA Apr 29, 1992
(24th ranked D)

1992-93 - 55 Michael Jordan, CHI vs PHO at CHI Jun 16, 1993
(9th ranked D)

1994-95 - 48 Michael Jordan, CHI at CHA Apr 28, 1995
(9th ranked D)

1995-96 - 46 Michael Jordan, CHI at NYK May 11, 1996
(3rd ranked D)

1996-97 - 55 Michael Jordan, CHI vs WAS at CHI Apr 27, 1997
(13th ranked D)

1997-98 - 45 Michael Jordan, CHI at UTA Jun 14, 1998
(16th ranked D)

ALL-TIME HIGHEST SCORING AVERAGES SERIES, NBA PLAYOFFS

Jerry West, LAL vs BAL, 1965..... 46.3
Michael Jordan, CHI vs CLE, 1988..... 45.2 (Cleveland ranked 5th in the NBA in defense that
season)

Michael Jordan NBA record 8 50 point games in the playoffs
Michael Jordan Chicago at Boston 63 April 20, 1986 (1st ranked D)
Michael Jordan Chicago at Miami 56 April 29, 1992 (24th ranked D)
Michael Jordan Chicago Cleveland 55 May 1, 1988 (5th ranked D)
Michael Jordan Chicago Phoenix 55 June 16, 1993 (9th ranked D)
Michael Jordan Chicago Washington 55 April 27, 1997 (13th ranked D)
Michael Jordan Chicago New York 54 May 31, 1993 (1st ranked D)
Michael Jordan Chicago Cleveland 50 April 28, 1988 (5th ranked D)
Michael Jordan Chicago Cleveland 50^ May 5, 1989 (2cnd ranked D)

Even more important, Jordan was the main target of these defenses the ENTIRE TIME.

69 Cleveland OT Cleveland 3/28/90
64 Orlando OT Chicago 1/16/93
63 Boston 2OT Boston (Playoffs) * 4/20/86 against #1 rated defense that year
Jordan has the highest point total against a #1 rated defense in league history
in the playoffs no less
61 Detroit OT Detroit 3/4/87
61 Atlanta Chicago 4/16/87
59 Detroit Detroit 3/3/88
58 New Jersey Chicago 2/6/87
57 Washington Chicago 12/23/92
56 Philadelphia Chicago 3/24/87
56 Miami Miami (Playoffs) 4/29/92
55 Cleveland Chicago (Playoffs) 5/1/88
55 Phoenix Chicago (Playoffs) 6/16/93
55 New York New York 3/28/95
55 Washington Washington (Playoffs) 4/30/97
54 L.A. Lakers Los Angeles 11/20/92
54 Cleveland Chicago 11/3/89
54 New York Chicago (Playoffs) 5/31/93
53 Portland Chicago 1/8/87
53 Indiana Chicago 4/12/87
53 Phoenix Chicago 1/21/89
53 Detroit Chicago 3/7/96
52 Cleveland Chicago 12/17/87
52 Portland Chicago 2/26/88
52 Boston Boston 11/9/88
52 Philadelphia Philadelphia 11/16/88
52 Denver Denver 11/26/88
52 Orlando Orlando 12/20/89
52 Charlotte Chicago 3/12/93
51 New Orleans Washington 12/29/01
51 Washington Washington 3/19/92
51 New York Chicago 1/21/97
50 New York New York 11/1/86
50 Milwaukee Milwaukee 4/13/87
50 Boston Chicago 3/18/88
50 Cleveland Chicago (Playoffs) 4/28/88
50 Milwaukee Chicago 2/16/89
50 Cleveland Chicago (Playoffs) 5/5/89
50 Denver Chicago 3/24/92
50 Miami Miami 11/6/96

Those are Jordan's 50 point games, notice how many of them came in the PLAYOFFS. Notice how many came against great defenses and great teams. Also Jordan was the main focus of each defense he faced. That's very important.

ALL-TIME SCORING RECORDS:

1st Place: MJ, 24 scoring records
2nd Place: Wilt, 18 scoring records
3rd Place: Moot
- Highest career scoring average: MJ 30.12
- Highest career playoff scoring average: MJ 33.4
- Highest career Finals scoring average: MJ 33.6 (min. 15 games)
- Highest single season playoff average: MJ 43.7
- Highest single Finals series average: MJ 41.0
- Most Total Points Playoffs: MJ 5987
- Most seasons leading league in scoring: MJ 10
- Most seasons leading league in total points: MJ 11
- Most consecutive seasons leading in scoring: MJ, Wilt tied at 7
- Most 50 point games playoffs: MJ 8
- Most 40 point games playoffs: MJ 38
- Most 30 point games: MJ 563
- Most 30 point games playoffs: MJ 109
- Most consecutive 50 point games playoffs: MJ 2
- Most consecutive 45 point games playoffs: MJ 3
- Most consecutive 40 point games finals: MJ 4
- Most consecutive 30 point games finals: MJ 9
- Most consecutive 20 point games playoffs: MJ 60
- Most consecutive 20 point games finals: MJ 35
- Most consecutive double figures scoring: MJ 866
- Highest scoring game playoffs: MJ 63
- Most points in one half finals: MJ 35
- Oldest to score 50: MJ 51 at age 38
- Oldest to score 40: MJ 43 at age 40

Jordan won 10 scoring titles, 6 he won while making over 50% of his shots, Jordan led the league in steals, Jordan was the best shot blocking guard, Jordan won 14 combined MVP's (3 all star, 5 league, 6 finals). Jordan averaged 33, 6, and 6 in the Finals for his career. Jordan averaged 31.5ppg on 51.5% shooting when he wore a Bulls uniform while leading the league in scoring 10 times.

Jordan made 33 out of 58 game winners. Kobe's missed more game winners in the last 5 years than Jordan did in his entire career. Listing Kobe's made game winners is frivilous at best when you don't point out that he's only made barely over 25% of his game winning attempts in his entire career.

Kobe has been propped up to Jordan status without the 5 league MVP's, 6 finals MVP's, 10 scoring titles, playoff averages, career regular season averages, etc. Basically Kobe has been propped up to Jordan status for trying to use Michael Jordan's skill set.


Her şey o kadar açık ve net ki! Oyunu her iki yönünde de an itibariyle Kobe'nin Jordan'la kıyaslanması akla yatkın değil. 10 sayı krallığı ve bunu % 50 şut yüzdesiyle başarması, top çalmada lig lideri olması, en iyi savunma oyuncusu seçilmesi, 5 defa sezon ve 6 defa final MVP'si seçilmesi, Kobe daha 1 sezon, 2 final MVP'si kazanabildi, play off istatistiklerindeki erişilmezlik, Jordan asla final serisi kaybetmedi, bu liste çok uzundur.

Tekrar belirtmemde fayda var, bir karşılaştırma yapılacaksa Kobe'nin kariyerinin sona erdiği tarihte başlamalıdır, diğer türlüsü Kobe'ye haksızlıktır ve sağlıksızdır.

Kobe, kişisel düşüncem NBA Tarihi'nin gördüğü en iyi ikinci oyuncudur -bu tartışma içerir işte- artık. MJ'yi geçmesi için daha pek çok şey başarması gerekmektedir ve neredeyse imkansıza yakındır.

Roger Federer teniste neyse, Michael Schumacher formulada neyse, Diego Armando Maradona futbolda neyse, Michael Jordan basketbolda tüm bu isimlerden bile bir adım önde, ötede bir sporcudur. Tüm zamanların en büyük basketbolcusudur.

22 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

Kolay Olmadı!



Federer daha 1. turda eleniyordu. Yanlış okumadınız, Wimbledon tarihinin en büyük sürprizlerinden biri yaşanmak üzereydi. Federer'in form durumunu göz önüne alınca zorlanması beklenebilirdi ancak bu kadarı çok fazlaydı. Çok yoğun bir heyecan fırtınası esti denilebilir.

İlk sette oyun 5 - 5 iken servis kıran Falla, seti 5 - 7 kazanıp durumu 1 - 0'a getirdi. Bu bile anormaldi, çim kortta Federer'in set vermesi, hem de ilk turda.

İkinci sette bu defa oyun 3 - 3 iken servis kırdı Falla ve sonuna kadar götürüp bu avantajı, seti 4 - 6 kazandı.

Federer 0 - 2 geriye düşmüştü setlerde. Bilinen bir şey varsa o da şuydu, 5 setlik bir oyunda 3 set kazanmadan Federer'i yendiğinize inanmamak. Öyle de oldu.

Üçüncü set oyun 4 - 4, Federer servis atıyor ve durum 0 - 40'a geliyor, tam da buradan maçı döndürmeyi başardı Fedex, tam dört servis kırma şansını karşılayarak. Sonraki oyunda da servis kırıp oyunu 4 - 6'ya setleri de 1 - 2'ye getirdi.

Tamam her şey Federer lehine döndü derken, Falla servis kırdı ve 0 - 2 öne geçti dördüncü sette. Oyun 3 - 5'e kadar geldi, maçı kazanmak için sadece bir oyun uzaklıktaydı Falla. Fedex önce servisini aldı, sonra servis kırdı, birer oyun daha kazanıldı ve tie break setinde olması gereken gerçekleşti ve Federer 7 - 6 ile setlerde durumu 2 - 2'ye getirdi.

Beşinci setteyse oyundan düşen rakibi karşısında zorlamadan 6 - 0 ile maçı 3 - 2'ye getirip tur atladı.

Federer kesinlikle iyi değildi, acaba Sampras - Federer maçının gelecekteki halini mi izliyoruz sanrısına kapıldı pek çoğumuz ama Falla'nın da servisi kötüydü zaten. Biraz daha becerebilseydi servis işini maçı da kazanır ve Federer'i ilk turda evine gönderip tv karşısında İsviçre'yi izlemesine aracı olabilirdi.

Kanımca Federer için iyi oldu böyle bir mücadele, silkelenme adına ihtiyacı vardı, bu saatten sonra ne kadar form tutabilir ve karşısına biraz daha form seviyesi yüksek ve gerçek bir çim kort oyuncusu çıkarsa ne yapar gibi akıllarda soru işareti bırakmadı değil. Yine de her haliyle Yarı Final'e geleceğini düşünüyorum.

22 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

20 Haziran 2010

Transfer Denemeleri



Adnan Polat'ın 2 defansif orta saha transfer etmeyi düşünüyoruz söylemi üzerinden bir deneme yanılma planı gerçekleştirelim;

Rijkaard önümüzdeki sezon 4 - 3 - 3 yerine daha sağlam ve Türkiye ligine uygun bir 4 - 2 - 3 - 1 düşünüyor anlamı çıkarılabilir bu söylemden.

Brezilya'da Elano 4 - 2 - 3 - 1'de üçlünün sağında oynuyor ve kanımca başarılı da, görev adamı, tamamlayıcı bir parça. 4 - 3 - 3'ten vazgeçip 2 defansif orta sahalı bir 4 - 2 - 3 - 1 formasyonunda Keita üçlünün sağında, en verimli olduğu yerde, Arda solunda, en verimli olduğu yerde ve zorunlu olarak Elano üçlünün ortasında konumlanır. Yer değiştirerek de oynarlar maç içersinde. Elano, Brezilya Milli Takımı'nda olduğu gibi sağa, Keita'ya sürekli yaklaşır, koşu yoluna pas atar, şut olasılığını artırır, arkaya sarkar, verkaca rahat girer. Eğer alınacak defansif orta sahalardan biri çok farklı görevler alabilen bir oyuncu olursa, 4 - 3- 3 formasyonuna da şans tanır yeri geldiğinde, öne atılabilir bu oyuncu ve yanına da Elano geçer ancak Elano'nun burada verimsiz olduğu bilinen bir gerçek, yine de denemekten büyük zarar gelmeyecektir.

Yönetimin düşünce olarak 2 defansif orta saha planı gayet mantıklı, sadece vizyona yakışır, seviyeyi düşürmeyecek, tereddüt edilmeyecek isimler transfer edilmeli. Daha da yabancı hakkı var, Kewell kalsa ve sakatlık olasılığını da göz önüne alıp 9 yabancı içeren bir kadro bile kurulabilir, yabancı sayısındaki artış Rijkaard'a kolaylık sağlar, sahaya yansıtmak istedikleri açısından. Yabancı bir kaleci de şart kanımca. Baros'u yedeklemek için yabancı kontenjanından bir ismi çok az oynatmak lüks kaçacaktır, keza Sercan da çok pahalı bir yedek olur, akılcı olmaz. Sercan ve Baros beraber düşünülürse de bütün bu planlar bir çırpıda silinmiş olur, böyle bir tutarsızlığı düşünmek bile istemiyorum. Bir de Avrupa'da oynayan Türk oyuncuların uyumu daha hızlı olacaktır, Servet, Topal gibi isimlere göre, onlara da mutlaka yönelmek gerekiyor.

Yabancı kontenjanı konusunuda sayısız isim dile getirilebilir, ben sadece ihtiyaç dahilinde ve gönlümden geçen isimleri belirtmek istiyorum;

Thomas Sorensen (Stoke City) Ryan Nelsen (Blackburn Rovers) Christian Poulsen (Juventus) Mikel Arteta (Everton)

Mevcut olması gerekenler: Lucas Neill, Elano, Kader Keita, Harry Kewell, Milan Baros

9 yabancı ediyor, kontenjan 10 zaten. Bu kadronun kurulma şansı zayıf olsa da ekonomik yönden -her ne kadar çok büyük yatırımlar istemese de- Gio'nun da 10. isim olarak tutulmasını isterdim.

2 farklı strateji dönüyor zihinlerde, birincisi 4 - 3 - 3'e yani Rijkaard'ın felsefesine uygun isimler bulunarak -mutlaka ilk 11'de yer alacak 5 Türk dahil buna- yola Barça modeliyle devam edilmesi, ikincisi geçtiğimiz yıldan ders alıp kısa vadeli bir alternatif yol üretmek ve çift önliberolu, Elano'lu yeni bir formasyon, görev dağılımıyla başarı kovalamak. Şu an ikinci alternatif daha akılcı duruyor her ne kadar yabancı seçimlerimden de -Elano türü Arteta- anlaşılacağı üzere birinci yolu istiyor gözüksem de.

Türk oyuncu havuzuna göz atalım bir de;

Aurelio, Tuncay, Semih, C Kazım, Volkan, G Gönül, E Belözoğlu, N Kahveci, İ Toraman
Caner, V Kavlak, Y Pehlivan, Ö Toprak, M Fathi, S Taşçı, S Bolat, G Inler, N Şahin, Mevlüt, E Derdiyok, M Özil
Ozan, V Şen, Sercan
Selçuk, Necati, Onur Kıvrak
Hamit

Bazı isimlerin transferi imkansıza yakın, ekonomik ve tercih gibi sebeplerden ötürü. Şerh koyacağım isimler de var listede. Sadece seviye olarak Galatasaray'da oynayabilecekler üzerinden bir havuz gibi düşünülebilir, bu listeden mutlaka transfer yapılması gerekiyor.

Yakın zamanda konuya dair üç yazı sunmuştum;

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/05/hiddink-ve-beklentiler.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/05/derin-galatasaray.html

http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/04/transferde-strateji-zaman.html

Benzer düşünceler içeriyordu, doğru yabancı seçimleri ve Avrupa'da altyapı eğitimini tamamlamış yerli oyuncular. Özellikle dikkate alınması gereken kısım bu. Ligden yerli oyuncu transfer etmenin zorlukları biliniyorken bu yola başvurmak da gayet rasyonel. Milli Takımın vazgeçilemeyecek üç oyuncusundan -Hamit, Arda ve Tuncay- ikisini aynı takımda buluşturabilmek de önemli. Tuncay, Fenerbahçe'nin Arda'sı gibiydi bir dönem, altyapıdan gelmese de. Onu transfer etmek hem kanat oyuncularına opsiyon sunma, en zorunlu hallerde forvet pozisyonunda bile rotasyona girme ve ezeli rakibe en çarpıcı tokadı atma adına önemli bir hamle olur. Daha önce de dile getirdiğim gibi Semih ve Aurelio da akla yatan isimler. C Kazım da keza. Diğer isimleri Fenerbahçe bırakmaz, Galatasaray da istemez gibime geliyor. Şampiyonlar Ligi'ne katılacak Bursaspor'dan ve yeni bir hava yakalamış olan Trabzonspor'dan oyuncu koparmak çok zor. Necati de geri dönmek istemeyecektir, sözleşme de yeniledi, Hamit de Almanya'da bir sene daha kalmak istediğini belirtti. Geriye de zaten yine bahsedilen yurtdışında oynayan yerli isimler kalıyor, Özil imkansız ötesi, diğerleri de bonservisleri dahilinde transferleri düşünülebilecek isimler.

Görünen şu ki;

Aykut, Ufuk, Sabri, Neill, H Balta, Ali Turan, Çağlar, Musa, E Çolak, S Özkan, Arda, Baros, M Batdal gelecek sezon kadroda olacaklar.

Elano ve Keita kalma olasılığı yüksek diğer iki isim.

Uğur, E Güngör, Servet, G Zan takas ya da bonservisi verilerek gönderilmek isteniyor.

Kewell ve Gio hakkında muhtemelen Dünya Kupası sonrası karar verilecek.

Pesimist olmak için çok fazla argüman var iken optimist olmayı seçeceğim futbolda, basketboldaysa tam tersi. Belki de radikal olma çabasıdır. Hala ve ısrarla yabancı kalecinin şart olduğuna -bu kesinlikle Enyawa gibi birkaç maç iyi oynayan biri değil, çok tecrübeli Schwarzer, Sorensen ayarında olmalı- inanıyorum. Yerli futbolcu havuzundan özellikle yurtdışında olanlardan birkaç transfer mutlaka yapılmalı, performansı düşmüş kendini tekrar gösterme şansını yakalayabilecek Tuncay, Marco gibi isimler de mutlaka düşünülmelidir. Alternatifi bol olmayan ve doğru yapılanmayan bir kadronun ne kadar şöhretli oyuncu barındırırsa barındırsın başarılı olamayacağı önümüzde çıplak bir şekilde duruyor.

Transferler gerçekleştikçe daha detaylı ve ana planı daha iyi okuyarak yeni ve sağlıklı yorumlara girilebilir, şu an yapılan beyin fırtınasından öteye geçmeyecektir.

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

FC Barcelona Transfer Havuzu



Elmundodeportivo anketlerine göre FC Barcelona'nın geniş transfer listesi;

Van Der Wiel - Ajax - DR - 20 - 6.5 M Euro
Azpilicueta - Osasuna - DR - 20 - 7 M Euro
Luis Filipe - Benfica - DR - 31 - 0.5 M Euro
Marc Bertran - Tenerife - DR - 28 - 2.4 M Euro
Gareth Bale - Tottenham - DL - 20 - 6.5 M Euro
Gael Clichy - Arsenal - DL - 24 - 15 M Euro
Juan Cala - Sevilla - DC - 20 - 1 M Euro
Ansaldi - Rubin Kazan - Fullback - 23 - 9.5 M Euro
Nicolas N'Koulou - Monaco - Defensive Allrounder - 20 - 4 M Euro

Alou Diarra - Bordeaux - DMC - 28 - 14 M Euro
Javier Mascherano - Liverpool - DMC - 26 - 26 M Euro
Javi Martinez - A. Bilbao - DMC - 21 - 15 M Euro
Etienne Capoue - Toulouse - DMC - 21 - 7.5 M Euro
Mohamed Sissoko - Juventus - DMC - 25 - 16 M Euro
Moussa Sissoko - Toulouse - MC - 20 - 12.5 M Euro
Cesc Fabregas - Arsenal - MC - 23 - 55 M Euro
Mesut Özil - Werder Bremen - AML - 21 - 20 M Euro
David Silva - Valencia - AML - 24 - 32 M Euro
Juan Mata - Valencia - AML - 22 - 23 M Euro
Angel Di Maria - Benfica - AML - 22 - 9.5 M Euro
Arjen Robben - Bayern Munich - AML - 26 - 38 M Euro
Chori Castro - Mallorca - ML - 25 - 5 M Euro
Eden Hazard - Lille - Attacking Allrounder - 19 - 14 M Euro
Ashley Young - Aston Villa - Attacking Allrounder - 24 - 19 M Euro
Andrei Arshavin - Arsenal - Attacking Allrounder - 29 - 26 M Euro
Marko Marin - Werder Bremen - Attacking Allrounder - 14 M Euro
Robinho - Man. City - Attacking Allrounder - 26 - 15 M Euro

Fernando Torres - Liverpool - SC - 26 - 50 M Euro
Kun Agüero - A. Madrid - FC - 22 - 36 M Euro
Carlos Tevez - Man. City - FC - 26 - 30 M Euro
Alexander Pato - AC Milan - FC - 20 - 35 M Euro
Robin Van Persie - Arsenal - FC - 26 - 25 M Euro
Luis Suarez - Ajax - FC - 23 - 20 M Euro
Wayne Rooney - Man. United - 24 - 53 M Euro

İlgi çekici kısım listenin sıkıntı duyulan bölgelere göre düzenlenmiş olması. Sağ bek yedeklemesi, sol bek gereksinimi, Toure'nin gitme olasılığından dolayı ön süpürücü, Henry'nin etkisini yitirmesi kaynaklı ileri üçlünün soluna isim aranması, Cesc ve Torres çılgınlığı da eklenmeli bu tabloya.

İsimler teker teker incelendiğinde her birinin Barça modeline ne kadar uygun isimler olduğu görülebilir, en azından bildiklerimin. Hollanda'da dikkatle izlediğim Van Der Wiel'in Alves'in bir kopyası gibi olması, Camp Nou'daki performansıyla Clichy, yine Arshavin bir başka cuk oturacak oyuncu. Bu yıl patlama yapan Bale ya da United'ın dibindeki Ronaldo cevherini göremediği Ashley Young, Lille'den Hazard'a ne demeli, sürekli dikine giden, seri oyuncular listesinden Barça'da olmayı hak edenlerden sadece biri.

Listeden kimler olacak yeni sezonda, Rosell doğru bir strateji yürütebilecek mi, takip edilecektir dikkatli gözler tarafından. Yaya, Rafa ve Henry'nin kalması ciddi olarak düşünülmeli, Cesc için dünyalar verilmemeli, Ibra yüksek bonservis bedeli verilmiyorsa durmalı ve bek rotasyonuna dahil edilecek bir ya da iki oyuncu dışında, bir de Xavi'ye yardımcı olabilecek bir isim üzerinde yoğunlaşılması -Cesc şart değil, daha alt seviye bir isim de olabilir- yeterli olacaktır.

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

Bayan Basket Gelişmeleri



Bayan Basketbol takımında önemli gelişmeler var.

Önce Seimone ve Fowles transferleri gerçekleşti, çok heyecan vericiydi. Sonra Ceyhun hoca ve ardından Wiggins, Nihan ve Hodges.

Kalaycıoğlu'nun ayrılıp yerine Ceyhun hocanın gelmesi mutlaka olumlu ve bir hava katacaktır takıma. Young ve Tamika'nın durumları belirsizliğini koruyor, Işıl'ın nasıl döneceği de belli değil. Bu arada ligde şampiyon olmak için geçilmesi gereken Fenerbahçe inanılmaz doğru hamleler yapıyor, bunu da atlamayalım. Onlardan daha doğru ve iyi hamleler yapılmalı ki sonuca ulaşılsın. Ancak görüntü maalesef öyle değil!

Wiggins transferi iki anlama geliyor, Augustus'u yedeklemek, ligde Penny & Taurasi'ye 2. bir skorer ile cevap vermek. Şu da olabilir, Augustus'un eski performansını göstereceğine dair bir güvensizlik. Anlam veremediğim noktalar var bu transferde;

Takımın Amerikalılarına bakılınca -Seimone, Sophia, Tamika, Fowles- Wiggins'in alt düzey bir oyuncu olduğu görülebilir. 2009 WNBA All Star kadroları ya da 2008 Amerika Olimpiyat Takımı Galatasaray'ın asıl transfer bölgesi olmak zorundadır. Bunun dışında yapılan her transfer ciddi riskler taşıyacağı gibi kulübün vizyonuna dair de çelişkiler yaratacaktır oyuncuların gözünde.

Bir diğer noktaysa pozisyon sıkıntısı. Takımda sıkıntı duyulan başka pozisyonlar varken en güvenilir pozisyona ikinci Amerikalıyı almanın mantığını hiç çözebilmiş değilim. WNBA'de Seimone'la aynı takımda olması kaynaklı bir yanılsama da mevcut. 2008'de Wiggins kenardan gelmiş, 30 maçta sadece 1 kez ilk 5 başlamış, Seimone bütün maçlarda ilk beş, 2009'da Seimone 6. maç sonunda sakatlanıyor, Wiggins bütün maçlarda ilk beş. 2010 sezonunda Seimone daha 2 maça çıktı, Wiggins de 5 maç oynamış. 3 yılda toplam 10 maç bile yan yana oynayamamışlar, bu demek değil ki oynayamazlar ancak bunu veri olarak kabul edemeyiz şimdilik sadece öngörü oluşturulabilir. Son maçlarda Seimone SF, Wiggins SG ve Whalen PG oynamış ve kazanamamışlar. PG için de düşünüldüyse asist sayılarının düşük olması dikkate alınması gereken bir veri.

Şunu da eklemek gerek Minnesota Lynx sürekli kaybeden bir takım ve takım lideri Augustus zaten Galatasaray'da iken, tekrardan buradan oyuncu transfer etmenin de bir izahı yok, takım olarak başarısızlar çünkü.

Umarım drafttan 3. çıkan bir oyuncu olarak Wiggins kendini geliştirir ve seviye atlar burada, bu gözler Ajavon'u da gördü, ne hallere düşürmüştü bizi! Wiggins'li draftta 5. idi ve sürünüyor hala WNBA'de.

Wiggins transferini sindirme sorunu yaşarken, bir de Hodges çıkıverdi. Hani en azından Wiggins WNBA oyuncusu, draft derecesi olan bir isim, az çok potansiyel görülebilir de, Hodges kimdir, kariyeri nedir, bu kadar tartışılır bir tercih yapılmamalıydı. Becky Hammon gibi bir isimden gelinen nokta buysa gerçekten çok yazık! Üstelik tam bir PG bile değil, tek artısı Avrupa pasaportu olması sanırım.

Ayrıca dördüncü SG olarak Nihan da geldi, skorer guard patlaması yaşıyor takım, nasıl bir rotasyon olacak merak içersindeyim. Oyun kurucusuz, set hücumsuz, elde patlayan toplar, el üstünden şutlar ile bir sezon geçmez, geçmemeli!

Umarım yanılırım da çok başarılı bir sezon geçirir Bayan Takımı.

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

NBA Finals Game 7



Beat LA çırpınışları arasında bir sezon daha sona erdi ve yine kazanan Hollywood oldu. 2 yıl üst üste Kobe ve arkadaşları NBA Şampiyonu oluyor, 3 yıldır da Final Serisi'ne geliyorlar, üzerinde durulması gereken bir başarı öyküsü bu.

Asıl adam Kobe gibi dursa da takımı bu noktaya taşıyan, bir seviye daha yükselten isim Katalan Gasol. Onun öncesinde ve sonrasında diye ikiye ayrılabilir Kobe'nin kişisel tarihi, tıpkı Shaq'le birlikte ve ayrı olarak değerlendirilmesi gibi.

7. maç serinin tamamen dışında, NBA tarihinin en önemli rekabetine yakışır biçimde bol aksiyon, gerilim ve heyecan doluydu. Kobe gibi bu anlar için yaşayan bir adam bile, bu kadarı bana çok, sahne Michael Jordan'ındır dedi. Her iki takım da şampiyon olabilirdi, muazzam 3.5 çeyrek oynayan ve son 6 dakikaya kadar sürekli önde olan Celtics, LA oyuncularının faul çizgisine gelmelerine olanak tanıyınca maçı kaybetti, çünkü her iki takım da artık hücum edemez hale gelmişti. Kobe, Gasol, Pierce, Allen % 35 şut yüzdesinin altında gezinip durdular ki, böyle bir olayın bir daha aynı anda olma olasılığı yoktur sanırım. Eller titredi, savunmalar sertleşti, sorumluluktan kaçıldı, 7. maç psikolojisine dair ne varsa sahadaydı.

Phil Jackson 12. yüzüğü, Kobe 5. yüzüğü taktı. Artest ve Fisher'ın maçın son anlarındaki 6 sayılık katkısı en kritik noktaydı, kırılma anından uzak tuttular Lakers'ı. Ariza & Artest değişikliğinin yanlış olduğunu savunmuştum, bu maçla Artest bu tür eleştirilere kısa ve net bir cevap verdi.

Kobe 2. kez Finals MVP seçildi. Kanımca basketbol tarihinin en iyi ikinci oyuncusu tanımlamasını rahatlıkla verebilirim kendisine, Michael Jordan'ın altında ancak diğerlerinin -Magic, Bird, vs.- üstündedir artık bu adam. LA Lakers'tan nefret etsem de Kobe'yi severim, sadece Jordan ile karşılaştırılmasını ve daha iyi görülmesini doğru bulmam, kızarım. Önce 2008 Finalleri, şimdi de 7. maç performansıyla Jordan olmadığına dair eleştirileri göğüslemesi gerekecek ki ben de bu gruba dahilim.

Herşey Hollywood'un istediği gibi oluyor son 2 sezondur, hak ediyorlar da. Hakem hataları mutlaka olacak, Kobe'nin hücum faulu verilebilirdi ama bu yaklaşım üzerinden hele de NBA'de bir sonuca varılması olası değil. Celtics geçtiğimiz yıl Garnett'in olmamasının etkisiyle finale gelememiş ve Lakers kolay bir şampiyonluk elde etmişti, bu yıl geldiler ancak Garnett artık eski seviyesinde değildi, aldığı ribaund sayısı da bunu gözler önüne seriyor, her ne kadar 7. maçta korkusuz bir havaya bürünmüş olsa da.

Pierce ve Allen'ın kontrat sezonları sanırım. Allen ile mid level exception yapıp Wade hamlesi olursa Celtics yeniden Lakers'ın karşısına çıkabilir.

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

Wimbledon Başlasın!



Wimbledon başlıyor ve ayrı bir heyecanı var bu yılın, Marsel İlhan.

Ana tabloya kalan ilk Türk oyuncu, Federer'in de olduğu kura tarafından katılıyor Wimbledon'a. Kura incelendiğinde Marsel eğer ilerleyebilirse Çeyrek Final'de Roger'in rakibi olabilir, bunları söyleyebilmek bile olağanüstü. Süpriz olmazsa Davydenko gelecektir ve Federer'in önü açık duruyor buraya kadar. Yarı Finaldeyse Djokovic, Roddick, Hewitt'in olduğu taraftan birisiyle eşleşecek.

Nadal'a bakınca, önce Soderling, sonra da Verdasco & Murray galibiyle oynayacak. Bir nebze daha kolay gibi Federer'e göre. Tabi bu isimleri daha çok sıralamadaki yerlerine ve kariyerlerine göre belirledim asıl önemli olanın performanslar olduğunu unutmayıp mutlaka farklı isimlerin de Federer ve Nadal'ın karşısına çıkabileceğini düşünüyorum.

Cilic, Berdych, Gulbis ilk akla gelenler.

Federer, olması gerektiği gibi, Wimbledon'ı kazanacak ve eğer Nadal karşısına gelebilirse 2008'in de intikamını alacaktır.

Come on Fedex, sahne senin beyazlar içinde!

20 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

19 Haziran 2010

Top Toplayıcı Çocuk Başkan Oldu!



Bu durumun olabileceği bir spor kulübü varsa dünya üzerinde, herhalde akla ilk FC Barcelona gelirdi, gerçeğe dönüşüverdi bir çocuğun hayali. Sandro Rosell, bir zamanların top toplayan çocuğu, ezici bir çoğunluk desteğiyle Barça başkanlığına seçildi. Babası da kulübün yöneticiliğini yapmıştı, Sandro bir adım öteye götürdü bunu, önce 2003'te Başkan Yardımcısı oldu 2005 yılına kadar, şimdi de Başkan.

Laporta göreve geldiğinde seçim kampanyasının beyniydi. Laporta ve Rijkaard'ın ilk sezonunun anlatıldığı "The Inside Story" belgeselinin başrolündeydi. Neredeyse her karede vardı, Laporta'yla birlikte. Barcelonismo düşüncesi etrafında buluşan isimlerle çıkmıştı yola Laporta. 2010 seçimlerinde aday olan Marc Ingla da bu isimlerden biriydi. Sportif işlerle Sandro ilgilenirken, Marc pazarlamadan sorumluydu. Sandro'nun motivasyonundan, olumlu olmayı gerektiren gelecek planlarından -gözüpeklilik ve cesaret isteyen- etkilendiğini belirtiyordu Ingla. Kulübün çok zor günler geçirdiği 2003 yılından bahsediyorum ve böyle bir zamanda ortaya çıkan bu topluluk, Barcelona'nın tarihini yeniden yazmak adına bir araya geldiklerinin bilincindeydi. Öyle başarılı bir organizasyon ki bu, 3 başkan adayı çıkarabiliyordu.

Laporta'nın görünürde yer alan danışmanı Rosell, görünürde olmayanıysa Cruyff'du. Laporta, Rosell, Ingla, Cruyff, Rijkaard, Txiki gibi farklı karakter ve görev tanımları olan isimleri bir araya getiren de FC Barcelona ve Katalan olgusuydu. Laporta tutkuları olan bir Katalandı. Quaresma'yla transferi sonrası yapılan görüşmede Katalancayı öğrenmek için çaba göstermesinden mutlu olacağını ve Barça'nın Katalunya'da çalışan ve yaşayan insanların entegrasyonuna yardım sağladığını belirtiyordu.

Köprünün altından çok sular aktı 2003'ten sonra. Bir cumartesi gecesi Barça'nın deplasman maçına gidemeyip bir düğüne katılmak zorunda kalan ve küçücük bir televizyon ekranından yönettikleri kulübü seyreden iki çok yakın arkadaş değillerdi 2005 yazında. Laporta beraberlik golüne çılgınca sevinirken, Rosell sakin kalınması gerektiğini söyleyen adamdı, iki zıt ve Barça sevdalısı karakterdiler ve sımsıkı sarılıyorlardı birbirlerine gol sonralarında, oysa 2005'te yaşanan anlaşmazlıklar sonrası Rosell istifa edip muhalefet kanadına geçiyordu. Laporta'yı kötü bir insana dönüşmekle ve kulübü otoriter yönetmekle suçluyordu. Basketbol yönetiminde çıkan uyumsuzluklar da cabasıydı. 2006 yılında yazdığı bir kitapla da Barça'nın nasıl yönetildiğinin gerçek yüzünü ortaya sermeyi amaçlıyordu. Ronaldinho & Beckham tercihi gibi konularda Laporta karşılık verdi Rosell'in açıklamalarına. Rosell, Guardiola ve UNICEF konularında Laporta'ya tam destek verse de 2008 yılında Laporta'nın sözleşmesinin biteceği 2010 yılı için adaylığını açıklıyordu. Kulübün her alanda kötüye gittiğini düşünüyor ve sonsuz eleştirilerle sürekli gündem yaratıyordu.

Ekonomik duruma çok vakıf olmasam da sportif olarak söyledikleri gerçekleşmedi Rosell'in. Laporta, Rosell'in ayrıldığı dönemden sonra 2 yıl ciddi olarak bocalasa da -Ten Cate & Johan Neeskens değişikliği- kulüp tarihinin en başarılı sezonlarını geçirdi. Bu çerçeveden bakınca Rosell'in doğru görüş açısına sahip olduğunu söylemek zor. Yanıldı. Bu demek değil ki başarısız olacak ancak tercihlerinde Laporta kadar kusursuzluk yakalayacağına olan inanç gerçekten zayıf. Geçmişteki söylemlerinden vazgeçip daha rasyonel olmak konusunda da adımlar atması şart gözüküyor.

Seçim sürecinin bitimine yakın Laporta'yla barış sağlandı, desteğini de esirgemeyeceğini söyledi Laporta, önemli kulüp adına. Rosell'in seçim kampanyasında;

Role of the president

Sandro Rosell: Everyone has their task, but the president has to put limits on what people can do.

Social Area

Rosell: 40.000 people of Siberia could become club member and decide who will be the new president. We don’t want to lose the Catalan identity of the club. We need to regulate the members.

Economic area

Rosell: There are too many expenses and some aren’t clear. We will reduce the expenses so we can keep on growing. We want the games to be played in the afternoon so the families and children can come to the stadium.

Youth Academy

Rosell: There should only be one academy, the one in Barcelona. Instead of having global youth academies, we should control players through agreements. Our other sports sections must have their own academies though.

Pep Guardiola and Txiki

Rosell: Guardiola will be offered a 6-year contract with option to renew yearly.

Youth (animation) stand in the Camp Nou

Rosell: We want it because we want more animation at the Camp Nou, and we will work for it. But we also want zero violence at the stadium.

Unicef and the Foster Project

Sandro Rosell: “We know what the member want, everything that he want is in our program. We will not fail.”


temel konular hakkındaki bu görüşler yer aldı. İlginç ve kimseden beklenmeyen görüşlere sahip olabiliyor Rosell, Barcelona gibi herşeyin saat gibi işlediği bir kulüpte böyle bir tavır olumsuz sonuçlara yol açabilir. Sandro'nun vizyonu Laporta kadar sınırsız değil, daha temkinli, daha riski sevmeyen yapısına uygun kararlar almasıyla çok tartışılacaktır. Laporta'ya göre futboldan pek anlamadığına dair de özel bir hissiyatım var.

Txiki kalmayacak sanırım, Pep beklenildiği gibi kontratını uzattı, Torres sevdasından vazgeçmiş değil ki elde Ibra, Villa ve yükselen bir Bojan var. Cesc hamlesi kaldığı yerden devam edecek. Kulüp politikalarında değişiklik olup olmayacağını zaman gösterecek. Katalan kimliği tartışmasız bir şekilde varlığını sürdürecek ancak daha ılımlı bir havaya bürünebilir Rosell.

Nereden nereye? 2004 Ocak ayında Madrid'in 18 puan gerisinde, istifası beklenen iki isimdi Laporta ve Rosell, iki yakın arkadaş. Sadece 6 ay geçmişti göreve başlamalarından. Total Failure manşetleri vardı gazete sayfalarında. Sabır değil güven isteyen ikili kazandı tarihin kendisini. Sonrasında çok şey yaşandı ve bitti, saygısızca. Tarih onları sırayla başa getirdi, Laporta'ya başarı da verdi, Rosell'in zamanları yaşanacak şimdi, Laporta'dan çok farklı olmamasını dileyip bekleyeceğiz.

19 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

06 Haziran 2010

Nerede ve Nasıl?



Barça nasıl ve nerede top kazanıyor sorularının cevabının daha anlaşılır olması açısından görsel argümanlar sunacağım;

İlk fotoğraf, Barça'nın Santiago Bernabeu'de -bu isim Franco döneminde 35 yıl, ölene kadar kulübün başkanlığını yapmış ve 47'de bu stadı inşa ettirmiş- rahat bir oyunla 0 - 2 kazandığı maçın başlangıcından;



Klasik Barça 4 - 3 - 3'ü görülüyor. Orta üçlü 1 - 2 şeklinde yerleşiyor, ileri üçlü 2 - 1. Maxwell biraz önde kalmış.

Bu yerleşim sahanın her bölgesine eşit dağılmak gibi bir avantaj sunuyor, bu da topun kazanımında ve pas alışverişinde doğru tercihlerde bulunmayı sağlıyor. Taktik disiplinden kopmayıp pozisyonu kaybetmeyen oyuncuların önemi de burada ortaya çıkıyor. Daha profesyonel düşünen ve davranan bir oyuncu topluluğu olmaları farklılık yaratıyor. Galatasaray bu şartı sağlayamıyor bir kere, oyuncu zeka ve becerisinden önce. Neeskens, taç esnasında topun atılması ve oyuncuların durması gerektiği yer konusunda bile sıkıntı yaşadıklarını belirtmişti.

Top kazanımı için çok kolay bir yolu bile uygulayamıyor Galatasaray. Barça'dan bağımsız, degaj ya da aut atışı yapan kalecinin topu rakibin merkez savunmacılarına yani merkeze doğru değil, beklerine doğru yöneltmesi ve Baros'un -ileri üçlünün merkezi- kanatlara gelip beklere göre zamanlama ve boy artılarını kullanıp, hava topu mücadelesini kazanması ve takımın rakip sahaya yerleşimini sağlaması. Fenerbahçe maçını anımsıyorum Leo'nun her degajı, aut atışı Lugano ve Bilica, kimi zaman da Selçuk tarafından karşılandı ve topu tekrar kazanma çabası harcandı boş yere.

Barcelona'nın diğer takımlardan en çok ayrılan, onlar gibi yapamayacağımız yönü topa sahip olma oranları. Camp Nou'da 1 - 0 kazanıp elendikleri maçta, Inter'in mi yoksa Barça'nın mı daha iyi savunma yaptığı tartışma konusuydu, bardağın yarısının hem dolu hem de boş olması gibi. Kanımca her ikisi de, bu da üçüncü bakış açısı olsun. Topa sürekli sahip olan, kalesinde pozisyon görmeyi bırakın, yarı sahasına bile rakibi getirmeyen bir oyun felsefesi elbette savunma anlamında kusursuzdu. Yani iyi bir savunma hücumdan başlar tezini doğruluyor Katalanlar.

Nasıl ve nerede top kazanıyorlar sorusuna gelince. Yine Real maçına gidelim. Başlama vuruşunu Madrid yapıyor, savunmaya oynuyorlar, Messi baskı yapıyor merkez oyuncuya ve uzun oynamak zorunda bırakıyor. Topu da kendi ceza sahasının önünde Milito göğsüyle karşılayıp oyunu sağ bölgeye yönlendiriyor hemen. İkinci toplarını yine merkez savunmacının pas hatasından kazanıyorlar. Rakibe kendi sahasında pas hatası yaptırmak önemli bu anlamda. Atağın olgunlaşma süresi kısalıyor, rakip uzun oynarsa topu dolaştırmak ve set hücumuna yerleşmek zaman kaybına sebep oluyor.

Devreye bir başka farklılığı sokmak gerekiyor burada. Barça pas alışverişi ve hücumun olgunlaşması için top dolaştırma sırasında en az sürede ve topu kaybetmeden pozisyona girebilen bir takım, bu oyun zekası, beceri, yerleşim ve bir de kümelenmeyle ilgili. Servet, Sabri, Topal gibi oyuncuların pas tercihleri ve sonrasındaki hareket yönleri hep yanlışlıklar içeriyorken, Barcelona bunu makina düzeninde gerçekleştiriyor. Galatasaray'da oyuncular geride oyunu açamadıklarından zorunlu bir pas alışverişinde bulunuyorlar. Bu da pasın şiddeti, merkez oyuncuların beklere ileteceği topu, beklerin tam ayağına mı önüne mi atacağı hususunda zafiyet doğuruyor. Servet topu ya taca ya Sabri'nin koordinatlarının uzağına, gerisine atıyor, pas şiddetini ayarlayamıyor ayrıca atak nasıl olgunlaşır, Sabri pası aldığında rakip onu sıkıştır mı gibi bir oyun görüşüne haiz değil, top benden çıksın da nasıl olursa olsun telaşında. Bunu yapmak istemeyenler ise kaleciye dönüp -Emre Güngör gibi- onarılmaz hatalar yapabiliyorlar. Barça'da ise atak olgunlaşırken Puyol'dan Pique'ye, topla ilerleme olanağı varsa yarı sahayı geçiyor Pique yoksa Alves'in önüne, koşu yapacağı şekilde gönderiyor. Galatasaray da bunu zaman zaman uyguluyor Lucas ile ancak fark şurda Alves topu aldığında Xavi ona yaklaşıyor merkezden ve sıkışıp topu kaybetmesi engelleniyor, olmadı oyunun yönünü değiştiriyorlar hemen. Biz bunu asla yapamıyoruz çünkü oyuncular arası mesafeler çok geniş. Barça takım olarak tek bir küme halinde hareket edip, yakınlıkları hiç bozmuyor. Arda ve Elano bu konuda kesinlikle yetersiz. Barça özellikle geride pas yaparken, oyuncular topun bir sonraki noktaya ulaşması için istasyon görevinde bulunuyor, bir araç olarak topa dokundukları bile oluyor sadece, özellikle Sergio'nun. Ön süpürücü pas dağıtımına çok az katılıyor ama merkez savunmacılar paslaşırken geriye ve ileriye doğru koşular yaparak rakip hücumcuların kendisine de yönelmesini sağlayıp bek bölgesini rahatlatıyor, çok boş bırakılırsa da top alıyor zaten. Galatasaray'da bunu göremiyoruz. Bir de merkez savunmacıların kanada doğru açılmaları hususu var, böylelikle bekleri de öne itmiş oluyorlar, Puyol ve Pique taç çizgisine yaklaşıyor, ceza sahasına paralel kısımda bile bunu deniyorlar baskı olduğunda, 39. dakikada mevcut. Galatasaray bunu sezonun başlangıcında denemiş ve kısmen başarılı olmuştu. Xavi ve Keita, pas açısı yaratacak şekilde Puyol ve Pique'nin merkezden çaprazına gelip, topu alıyor ve ön çaprazdaki beklerle paslaşıp topu rahatlıkla ileriye taşıyorlar, bunu da yapamıyor Galatasaray.

Tekrar top kazanımına dönersek, Puyol ve Pique öne çıkıyor yani merkez savunmacılar. Topu sırtı dönük alan hücum oyuncularından top çalma konusunda uzmanlar ve her ikisi de hamleli oyuncular. Onların rakibi bozduğu anlarda ortaya düşen topları yakın duran Busquest topluyor. Bunu da yapamıyoruz malesef.

İkinci fotoğraf 7. dakikadan, oyun nerede oynanıyor ve mesafeler, yerleşim nasıl, çok açıklayıcı sanırım;



Casillas kale vuruşu kullanıyor, orta üçlünün sol bölgesinde yer alan Keita hava topunu karşılayıp pas olarak -Servet, Zan, E Güngör, Uğur, Topal, Sarp sadece uzaklaştırmak için vuruyor hava topuna ve atak daha başlamadan bitiyor kazanılan bir hava topu sonrası- merkez savunmacıya veriyor. Oradan bek bölgesine yönleniyor oyun ve üçgenler kurarak kısa paslarla ilerliyor küme. Top kaybedildiğindeyse her oyuncu bölgesine doğru, yerleşim kaybetmeyi en aza indirgeyecek açılarla koşuyor.

Bir hesap yapalım bu fotoğraf üzerinden, sahanın boyu 106 metre. Yarı saha 53 ve 9 eşit çim ayrımı var, her çim tonu yaklaşık 6 metre. Barçanın savunma dörtlüsüyle en uçtaki oyuncusu arası mesafe 4 çim tonu, 25 metre. Oyunu açarken hemen genişliyorlar ve uzaklık 30 metreye çıkıyor 5 saniye içinde. Kısa paslarla üçgen kurarken -sol bek, sol iç, sol açık- tekrar 25 metreye düşüyorlar. Topu kaybedip geride eksik yakalandıklarında da mesafe 25 - 30 metre arası, gerçekten inanılmaz. Sürekli blok halinde hareket ediyorlar, sürekli sağa ve sola doğru kayıyorlar, buna kaleci bile dahil, 14.16'da.

Her pozisyonu tek tek fotoğraf ile anlatmak da olası değil, devamları var çünkü maçın videosunu bulup bu kısımları incelemek daha açık düşünceler oluşturacaktır. Misal 13.04'de geride pas yapan Milito'dan topu alan Xavi'nin oyunu diğer yarı alana nasıl sürüklediği Galatasaray için en önemli eksikliğin box to box denilen oyuncu olduğunu da gözler önüne seriyor bir başka deyişle box to box oyuncu modelini anlatıyor Xavi sekansı. 25 metre top sürüyor, ona yolu açan da sağa doğru koşu yapıp bir Madridliyi sürükleyen Sergio, Topal'ın yine yapmadığı bir şey.

Üçüncü fotoğraf 14. dakikadan, yine benzer bir senaryo var;



Casillas bu kez kale vuruşunu ters kanada yapıyor, Keita'nın yerine Xavi'nin karşılaması gerek hava topunu, orta üçlünün sağ bölgesinden sorumlu oyuncu olarak teorik anlamda. Pratikte farklılık var, hemen görev paylaşımı yapılıp hava topuna daha uzun olan Sergio çıkıyor, Xavi onun bölgesine kayıyor, bu da oyuncuların birbirini tanıması ve doğru yardımlaşma açısından önemli bir örnek. Keita'dan dönen topu Milito almıştı, Sergio'dan gelen topu Pique alıyor. Pique boş olan Xavi'ye oynuyor, Xavi yine sola doğru sürüklüyor topu 20 metre ve atağı olgunlaştırıyor.

Dördüncü fotoğraf kalınan yerden;



Xavi'nin pası Pedro'ya, ceza sahasına orta yapıyor Pedro, bu esnada 2 merkez savunmacı en geride, Pique en uçtaki Madrid oyuncusuna yakın duruyor, ani müdahale için, bu sebeple biraz da gerisinde kalmış Milito'nun x ekseninde. (X saha boyu, Y saha eni olsun iki boyutlu bir çizimde) Herhangi bir uzun top anında rakibi kollayıp ofsayta düşürme yoluna da başvurma şansı sunuyor bu pozisyon alış biçimi Pique'ye. X ekseninde aynı hizada olmaması da pas açısı yaratmasına yol açıyor. Ayrıca oyun soldan geliştiğinden sol bek çok ilerde, sağ bek daha dengeli bir konumda. Ön süpürücü hemen Milito ve Pique'nin ortasında y ekseninde ve x ekseninde biraz ilersinde. Umarım hayal edilebiliyor yazdıklarım, video analiz ile daha açıklayıcı olurdu aslında.

Beşinci fotoğraf 19. dakikadan;



Orta sahada yapılan faul sonrası paslaşma başlangıcını içeriyor. Yerleşim yine aynı, taktik disiplinden kopma yok, oyuncular birbirine çok yakın, mesafeler kısa, sağa doğru kayan oyuncu sağ bek sol bekten daha önde x ekseninde. Pique'nin uzun topuyla bir anda oyun yönü sola çevriliyor. Bu defa da Milito Pique'nin gerisinde, o açıyı hep koruyorlar topu hızlı dolaştırmak için.

Altıncı fotoğraf 31. dakikadan;



Teknik bir şey değil, takım olmanın sonucu. Bir önceki pozisyonda Real Madridli oyuncu elle oynuyor serbest vuruştan gelen topta ve oyun durduğu an neredeyse bütün Barçalı oyuncular hakemin etrafını sarıyor. Çok ender başvurdukları bir yöntem bu. 20 - 30 dakikaları arasında iyi oynayamadıklarını fark edip, bir nevi takıma yeniden dirilme şansı sunma hareketi, başarılı da oluyor bir dakika sonrasında Messi canlanıyor, pas istiyor, faul alıyor, hızlı kullanıyor, koşusunu yapıyor ve golü atıyor, toparlanıyorlar. Hagi zamanında abartılı biçimde Galatasaray'da da uygulanan ve şimdilerde Fenerbahçe'nin sık sık bunu kullandığını söyleyebilirim. Takım olma, hak arama, psikolojik savaş konusunda Barça bile olsanız bu tür işlere kalkışmanız gerekebilir tabi Inter gibi abartmamak koşuluyla, yoksa sevimliliği bir anda yitirmeniz de söz konusu.

Yedinci fotoğraf 36. dakikadan;



Madrid korner kullanıyor. Adam paylaşımı yok, alanı paylaşıyor Barça, kornerlerde de alan savunması devam ediyor, önemli bir uygulama ki Madrid'in bu yıl pek çok kornerde tehlikeli olduğu düşünüldüğünde.

İkinci yarıda 8.37'de başlayan ve 9.29'da sona eren paslaşmalar üzerinden de değerlendirmek de gerekiyor oyunu. Bu denli dinamik, kayan bloklardan oluşan ve akıcı bir trafik yaratması çok zor Galatasaray'ın. Oyun önce sağa yöneliyor, oradan açık bulunamayınca bağlantılar yoluyla -merkez savunmacılar- sola geçiş yapıyorlar, tam pozisyon bulacakken Messi topu kaybediyor -bütün sezon boyuncaysa buralarda Xavi'yle alışverişe girip golü buluyordu, keza ilk gol de böyle geldi- ve anında Sergio baskı yapıp rakibi pas hatasına zorluyor, Pedro da ters kanattan kayma sonucu merkeze geldiğinden araya girip topu kazanıyor. 10.03'e kadar devam ediyor pas sekansı, yaklaşık 90 saniyelik sürede Madrid topa sadece bir kez değiyor ve paslaşmanın çoğunluğu Madrid yarı sahasında gerçekleşiyor. Bu elbette yerleşim, beceri, altyapı eğitimi, uyum ve çok çalışmanın ürünü. Pozisyonun devamında Ronaldo'nun şutu Valdes'de kalıyor, ani bir atak ve Real biraz önde yakalanıyor. Valdes hızlı başlatıyor elle, Messi'den Xavi'ye, Xavi'den Pedro'ya, savunma arkasına ve sonuca ulaşılıyor.

Benzer senaryo iki defa daha gerçekleşiyor ve Julio Cesar ile birlikte dünyanın en iyi iki kalecisinden biri olan Casillas engelliyor Messi'nin Xavi'den gelen pasları filelere eriştirmesini.

Barça'nın saat gibi işlediği ve çok pozisyona girdiği bir maç değildi ancak rahat bir karşılaşmaydı çünkü doğru yerleşim, top kazanımı, pas dolaşımı gibi temel noktalarda çok az hata yaptılar, Milito ve Alves gibi zorunlu yanlış tercihlere karşın.

Galatasaray'ın topu kazanma -özellikle hava toplarında- kazandıktan sonra dağıtma ve sahaya yayılma, pas açısı yaratma, pas tercihini baskıda olmayan oyuncuya yapma gibi temel altyapı eksiklikleri var. Sabri örneğin, top dolaşımında hep merkez savunmacı ve ileri üçlünün sağ bölgesindeki oyuncuya pas veriyor, üçüncü bir alternatifi yok. Alves öyle değil. Top aldığında hemen Xavi yanına yaklaşıyor, paralel paslarla oyun merkeze doğru da açılabiliyor böylece. Savunma oyuncuları topu verdikten sonra tekrar almak için açı oluşturucu koşu yapmıyorlar -Lucas ve Balta hariç- keza Elano savunmadan top alıp ilerleyebilen bir oyuncu olamadı Xavi gibi. Galatasaray'ın savunmanın önünde mutlaka hareketli, pas alışverişine katkı sağlayan, savunmayı rahatlatan, top sürükleyen bir oyuncuya ihtiyacı var. Bir de Topal kadar top çalma yeteneği olmasa da nerede durması gerektiğini çok iyi bilen, sert müdahaleler yapabilen -Grella değil kanımca bu- bir de ön süpürücü bulması şart.

Daha fazla uzatmak yersiz, başka maçlar da incelenebilir, başka etmenler de bulunacaktır, benzer durumlarla da karşılaşılacaktır. Özellikle Madrid maçını seçtim, Barça'nın iyi savunma yaptığı ve topa en az sahip -% 60 civarı- ve top kazanma şansının yüksek olduğu bir maçtı.

6 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

04 Haziran 2010

Havana Röportajı



Nazım Hikmet’i ‘Son Şiirleri (1959 – 1963) Şiirler 7’ kitabının en unutulmaz şiirlerinden biri ‘Havana Röportajı’ ile anıyorum;

I

Pırağ - Havana uçağı Küba bale takımını bekliyor

sosyalist şehirlerde dans ettiler altı ay
sıcak denizlerdeki adalardan çığlıklarla kalkan renkli kuşlardılar
alışamadım bir türlü,
uçak yerden kesilirken kazaların çeşidi gelir aklıma
hele kemeri bağlarken

katkısız mavideyiz
Moskovalı bir kızcağız oturuyor yanımda jeolog
ufacık tefecik de şipşirin de gökgözlü bir bal damlası
Küba Ural’dan biraz gençtir diyor
iki milyon yıl daha genç
ama toprakaltı zenginliği
bin bir gece definesi Ural’ınki gibi

toprağın altında dolaşıyorum köklere kemiklere çarpıyor başım madenler yığın yığın renk renk pırıldıyor karanlıkta

bizimkiler petrol arıyor Atlantiğin dibindeki Küba toprağında diyor
burgular deliyor denizin dibini sallanan uzun otların arasında ve balıklar
patlak gözlü göbekli diken diken balıklar çarpıyor dalgıç başlığımın
camına
bulacağız diyor Küba petrolsüz edemez bulacağız
petrolü bulacaklar güvenim var ama Nataşacık sıcaklara nasıl dayanır

Kazakistan’da iki yıl çalıştım diyor ısı kırk beş kırk sekiz ilerimde mühendisler Bakülü Brünolu Peşteli Varşovalı Pekinli Vaymarlı
çelik dökmem istiyor Fidel Kastro tropik güneşleriyle yağan yağmurlar
gibi çeliği dökmek
kurtulmak istiyor Fidel şekerin zindanından

altımızda Avrupa ama Küba bale takımı saatlarını bağrışa çağrışa Havana
saatına göre ayarladı evlerinin serin taşlıklarına girdiler koşa koşa
bense bir türlü akıl erdiremiyorum gündüzü mü kovalıyoruz
geceyi mi
uzalıyor mu ömrümüz
kısalıyor mu
görüyorum Avrupa kıyılarının çizgisini geçiyoruz
çizgi köpük içinde
görüyorum Atlantiğin üstündeyiz
içimde bir garipseme
büyük toprağımdan ilk kopuşum bu

Okyanus’ta pupa yelken kalyonlar yüzüyor kendilerinden iri yel güllerinin ve deniz kızlarının arasında ve ceylan derisine çizilmiş hartaların
uzaklara çağırışı karışıyor içimdeki garipsemeye

ortalık ufuksuz
mavi morardı karardı
elleri kancadan ve tek gözleri tepelerinde ve de çok zalim birtakım yaratığın egemenlik ettiği çok küçük bir yıldıza indi uçağımız geceleyin
geceleyin uçağımız Santa Mariya adasına indi altı saatlik bir uçuştan sonra
Portekizce konuşuluyor
Angola’yı düşündüm
San Salvator da Kongo’ya yakın kahve pılantasyonlarında başlayıp yayıldı ayaklanmalar

yedi haftada bu hayvanların otuz binini öldürdük gelecek ay yüz bin daha öldüreceğiz yağmurlar hele bir dinsin
Portekizli subay Luanda’da böyle konuştu

ay doğarken havalandı uçağımız
Santa Mariya aşağıda denizin orta yerinde eli böğründe kalakaldı
boyası artık yitirilmiş eski bir şamandıranın kederi çalkalanıyor Atlantiğin sularında ayışığında

uyudum
uyandım
tanımadığım yıldızlarla dolu ortalık
hızla da ağarıyor yıldızlar
Küba bale takımının kızları saçlarını tarıyor sürme çekiyor boyuyor dudaklarını ve sabah mahmurlukları bu sımsıkı kapalı daracık yerde
bir limonluk baygınlığıyla olgunlaştırıyor onları

güneş doğdu
aşağıda derinlikler koyu lacivertten açık yeşile
mercan adaları korkunç yılanlar gibi büklüm büklüm uzanıyor camgöbeği aydınlığın üstünde

Küba kıyıları koylarıyla göründü
koylar gümüş leğenler gibi yan yana dizili
Küba koylarının suları rahattır ve bütün denizlerde yüzen bütün gemileri aynı gün aynı gece barındırabilir
biliyorum bir cennet yemişidir Küba adası Meksika körfezinin sepetinde
yılan yoktur Küba’da akrepleri de ağulu değil
vahşi hayvan da yok Sapata bataklıklarındaki timsahları saymazsan boyları da yedi metreye kadar arkalarına geçip sopayı indirdin mi işleri
tamam
bir de köpek balıkları Kohimar kayalıklarında
bir portakal çekirdeği atarsın terli sıcak toprağına sabahleyin Küba’nın bir portakal bahçesi bulursun akşamüstü

hikâye insanoğlu üstüne insanoğlunun gençliği umutları üstüne
hikâyeyi benden güzel anlattılar benden güzel anlatacaklar
hikâyeyi dost düşman işitmeyen kalmadı

Batista kulluğundaydı Şehmeran'ın
şekerkamışı milyonerlerinin Yankisinin de yerlisinin de ve tütün ve kahve milyonerlerinin Yankisinin de yerlisinin de ve tanklı uçaklı elli binlik bir ordunun ve de yiğitleri hadım ettikten ve de gözlerini oyduktan sonra döve döve öldüren kışlaların ve önlerinde sırtüstü cesetler çürüyen karakol kapılarının ve her gece karakol duvarlarını yırtıp dışarı fırlayarak sıcak karanlıklarda kanlı kuşlar gibi çırpınan çığlıkların ve Frankist papazların ve kumarhanelerin ve de eroin toptancılarının ve gangsterlerin Yankisinin de yerlisinin de ve orospuların yalnız bir Havana'da on beş bin ve karaya vurmuş bir köpek balığı gibi çürüyenin ve baygın ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusunun generali Batista tümü altı milyon nüfusunun dört milyonu aç ve yüz bini verem ve Yankilere son on yılda bir milyar dolardan çok kâr getiren Küba'da Birleşik Amerika Devletleri elçisinin Birleşik Amerika Devletleri kara hava ve deniz kuvvetlerinin Birleşik Amerika Devletleri dolarının yıllardır kulluğundaydı

956'nin Kasımında Fidel de içlerinde 82 kişi Granma gemisinden denize indi
956'nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine kadar suya gömülü ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak ve ansızın ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıkıp ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak ve sarıldınız teslim olun seslerini ve iri kurbağaları çiğneyip bataklıklara ve şekerkamışı tarlalarına dalarak ve palmiyelerle hindistancevizi ağaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar Sierra dağında buluştu

Fidel de içlerinde 82'nin 12'si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56'nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56'nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57'nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular Fidel de içlerinde Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular yıktılar Batista'yı 959'un Ocağında ve 50 binlik orduyu ve şekerkamışı milyonerlerini yerlisini de Yankisini de ve tütün ve kahve milyonerlerinin yerlisini de Yankisini de ve kışlaları ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları ve eroin toptancılarını ve kumarhaneleri ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını ve Küba'nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı
yani Birleşik Amerika Devletleri korkusu

Havana’ya yaklaşıyoruz dedi hostes
palmiyeler palmiyeler diye haykırdı birisi
anne anne diye haykırıyor sandım

Küba bale takımı lumbuzların camlarında kocaman kelebekler gibi çırpınıyor
tümü on sekiz saatlık bir uçuştan sonra toprağa betona değil aydınlığa inip konduk
aydınlığın içinde gördüm onları aydınlıkla sarmaş dolaş üç kişiydiler iki erkek bir kadın
biri sakallı
gençtiler
hangisi ak hangisi melez hangisi kara seçemedim
sakallısı ak mı kara mı melez mi seçemedim
seçemedim kadın kara mıydı ak mıydı melez miydi
gözleri birbirine öylesine benziyordu ki her şeyleri de öylesine gözlerinde
ki derilerinin renklerini birbirinden ayırt etmek olmuyor
zaten bu eritip dağıtıp yoğurup yaratan güneşte kanlar ve deriler birbirine karışmış türküler ve oyunlar gibi
üçü de soluk mavi gömlekli nefti pantolonluydu
kemerlerinde sapları işlemeli tabancalar ellerinde mitralyetler
birisi de beresini derleyip apoletinin altına sokmuş
akı mı karası mı melezi mi seçemedim
sonradan onlara günün gecenin her saatinde en olmadık yerde rastladım
kimi kere kamyonlar dolusuydular kimi kere bir kişi
bir keresinde Yazarlar Birliği Sarayı’nın kapısında nöbetçiydiler
iki kız on dörder yaşında
Küba kızları bizim Anadolu kızları gibi tez büyüyor
mitralyetleri ateşe hazır
ve yeşil bereleri kara kaşlarına eğik azıcık

bir keresinde kıvır kıvır ak saçlı bir zenciydi dev gibi
ve bankanın kapısına yaslanmıştı
ve mitralyeti yerde açık bacaklarının arasında
bir keresinde şiirlerimi okudu televizyonda tabancasını belinden çıkarmadan
Küba’nın en büyük aktrisiydi

ak bir Kadillakla gidik Havana’ya
otomobilin böylesine ömrümde ilk biniyorum
araba değil okyanus
milyoneri Miyami’ye kaçmış
çarın tahtı geldi aklıma
on dokuzumda Kremlin’de üstüne oturup resim çektirdimdi
kılıflıydı

II

vıcık vıcık terli bir ten fanilası gibi yapışıyor sırtıma sıcak
otelin 24’üncü katından bakıyorum şehre gece vaktı
içine güneş vurmuş bir deniz gibidir gördüğüm
sarı mavi turuncu yeşil balıkların ışıltısı kıvıl kıvıl
ve dev böcekler ak sedefleriyle
ve yarı hayvan yarı bitki uzun tüylü kırmızı çiçekleriyle kayalar
otelin 24’üncü katından dinliyorum şehri gece vakti
şehir türkülere gömülü
toprağın taşın yaprağın içinde türküler
türküler titreyen sıcak gibi toprağın taşın yaprağın içinde
havanın içinde azot filan gibi türküler
türküler yemişlerin kabuğu eti çekirdeği
çiçeklerin kokusu türküler
türküler İspanya Arabistan Afrika
türküler gözlerinde ve kalçalarında kadınların
türküler erkeklerin sıcak elleri
türküler oyunların ayakları belleri omuzları
asansörle iniyorum hole
asansörde köylü kızlar Oriente ilinden Bayamo köylüklerinden
şehre dikiş öğrenmeye gelmişler
Havana Libere (Hür Havana) otelinde duvarlarında milyonerlerden gölgeler kalmış apartımanlarda oturuyorlar
otelin eski adı Hilton
24 milyona çıkmış
asansörde köylü kızlar Bursa ilinden Ankara köylüklerinden kızlar İstanbul’da işiniz ne kızlar sizi nasıl bıraktılar Hilton’a
Hilton Hilton değil gayrı diyorlar Hür İstanbul’a çevrildi adı çoktan
ve gülüyorlar ağızlarını örtüp kınalı elleriyle
ağalar da kaçtı Amerikanla birlikte
ya toprak
bölüştük

holde Ivanof’u gördüm Aleksey Vasilyeviç’i
meşin ceketini omzuna atmış
belinde nagant
ayaklarında çizmeler
sırma bıyıkları kaytan
Petrograt’ta Kışlık Saray’a nasıl girdiklerini anlatıyor zenci nöbetçiye
Fidel Kastro’nun fotoğrafı altında
oysa 41’de öldü Aleksey Vasilyeviç savunurken Moskova’yı
41’de öldü Aleksey Vasilyeviç kır bıyıkları kana batık
kar yağıyor
kazaklar geçiyor Tiverskoy Caddesinin tahta döşemesini örten karlara yol yol çizerek
Kafkaslı Alizade girdi hole lezginkası astıragan kalpağı hançeri ve göğsünde gümüş başlı fişekleri bir de Vırangel yadigarı hala da sızlayan iki yarasıyla
ha desen başlayacak Şeyh Şamil dansına ve Havanalı kızların ağızlarında kalacak parmakları
oysa Alizade’yi üç ay önce Bakü’de gördüm iki renkli Volga otomobilinden indi kocalmış
zoru zoruna tanıdım

holde delegeler
dün gelenler Havana’ya
Arjantinli Şilili Ekvatorlu Brezilyalı İtalyan Hintli Madagaskarlı Finlandiyalı Çekoslovakyalı
Fransız Jan Piyer konuşuyor Martinik delegesiyle
oysa biliyorum Jan Piyer Madrid kapılarında öldü Hitler’in tanklarıyla
ezilip
oysa duruyor karşımda Jan Piyer yüzü genç bir elma gibi
kırışıksız
kızarmış da
soğuktan olacak
bu 1922 yılında Moskova’da soğuk sıfırın altında 27
bu 1961 yılında Havana’da sıcak sıfırın üstünde 35

III

dolaşıyorum Havana sokaklarını
asfaltla ağaçları birbirine karıştırıyorum
otomobillerle asfaltı birbirinden ayırdetmek olmuyor
yağmurla güneşi
ak bulutlarla masmavi yüzme havuzlarını
kadınlarla yemişleri birbirine karıştırıyorum
çocuk bahçeleriyle hürriyeti
hürriyetle bu şehrin insanlarını birbirinden ayırt etmek olmuyor
mitralyetlerle kapıları birbirine karıştırıyorum sütunlu sütunsuz demir tahta cam büyük küçük bütün sokak kapılarıyla mitralyetleri mitralyözleri
kum torbalarından barikatlarla Atlantiği birbirine karıştırıyorum
Amerikan uçak gemilerinin hayaletini gözleyen tanyerleriyle kum torbalarından barikatları birbirinden ayırdetmek olmuyor
köylü analarla Cumhurbaşkanı sarayını birbirine karıştırıyorum
Hoze Marti’nin anıtları heykelleri büstleriyle Fidel’in fotoğraflarını birbirine karıştırıyorum hele taş basma resimlerini
Fidel’le türküleri birbirine karıştırıyorum Enternasyonal marşıyla çaçaçayla
paçangayla Fidel’i
somos sosyalistas palante palante
bir alanda art arda tek sıra dizilip ellerini birbirinin sırtına koyup rumba oynayan yüz bin kişiyle Fidel’i birbirine karıştırıyorum
Fidel’le Havana’yı birbirinden ayırdetmek olmuyor
Marks’a rastlıyorum kitap kapaklarında ananaslarla mameylerin arasında ve Sierra dağından yeni inmiş ulu sakalıyla Marks’a rastlıyorum
Lenin’e rastlıyorum her gün biraz daha sık rastlıyorum Lenin’e güneşli duvarlarda minicik kızıl yıldızların ve İspanyolcanın içinde
yüksek tahta tribünde uzatmış kolunu ileriye konuşuyor Kızıl Meydan’da Küba bayraklarının arasında Lenin
Nikita’ya rastlıyorum türkülerin kafiyesinde
ve takma köpek balığı dişleriyle Kenedi’ye rastlıyorum
ambalaj kaatları parçalarına rastlıyorum bankaların fabrikaların filan kapılarına çivilenmiş
ve üzerlerinde Nacionalizado yazılı çoğu kere kırmızı mürekkeple
ve köylülere rastlıyorum
sağ ellerinde toprakların tapuları ve kooperatif cüzdanları sol ellerinde ve bir düşün içindeymişler gibi bir halleri var
devrimin diktiği 50 milyondan çok ağaçla on binden çok okulun kimisine rastlıyorum
mimarlara rastlıyorum
güneşten aydan yıldızlardan daha doğrusu çok ama çok daha mutlu yaşanan bir dünyadan diyelim ki yirmi birinci yüzyılımızın ortalarından gelen ve bıyıkları yeni terlemiş mimarlara rastlıyorum
bahçeler ve yapılar yapıyorlar ama insan gözünün bugüne dek yeryüzünün hiçbir yerinde görmediği biçimlerle renklerle rahatlıklarla
yapılar hazır elbiseler gibi değil diyelim ki bir balıkçı evi ev değil cevahir kutusu ötekine benzemiyor
meğerse ne kadar çok ne kadar da güzel ve de hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının Küba’da işçilere köylülere aydınlara
ve nasıl da sıcağı serinliğe ve karanlığı aydınlığa çevirmesini biliyorlar

işçilere rastlıyorum
hiç kimse onlar gibi böylesine güvenle geçmedi sokaklarından Havana
Havana olalı beri
ve ben her gün biraz daha gencim Havana’da
her gün biraz daha yitiriyor ağzım dünyanın acılığını
her gün biraz daha yumuşuyor çizgileri avuçlarımın ve çok uzaklarda bir
kadının beni ama yalnız beni düşündüğüne inanıyorum her gün
biraz daha
ve her gün biraz daha keyifli türkü söyleyerek geçiyorum Havana sokaklarından
somos sosyalistas palante palante

1961 yılında Havana’da başlanıp Moskova’da bitirildi

3 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

03 Haziran 2010

Baktığınız Her Yerde Şampiyon!



Basketbol ve roller hokeyde Avrupa Şampiyonu, futbolda İspanya Şampiyonu, hentbolda Avrupa İkincisi. Basketbol ve roller hokeyde muhtemelen İspanya şampiyonu da olacaklar, daha ligler bitmedi. Ayrıca futbolda Dünya Şampiyonluğu da kazanıldı. Bir de salon futbolu branşları var zaten.

Ve bu işleri başarırken bütün takımların başında Katalan teknik adamlar var. Joseph Guardiola, Xavi Pascual, yanlış yazmıyorum yine Xavi Pascual, Ferran Pujalte ve Marc Carmona. Düpedüz aile takımı, kulübün kurucusuyla şu anki futbol takımının kaptanının adı soyadı aynı. Basketbol takımıyla hentbol takımının teknik adamlarının adı soyadı aynı. Bu kadar raslantı da fazla, çok oluyorlar ama!

Evet, Herbalife sponsor oluyor, Lakers ile maç yapıyorlar, dibine kadar olmasa da batmışlar endüstri çarklarına ama tutunacak dalları mutlaka var çünkü onlar hakikaten farklılar ve detaylar onları çok özel kılıyor.



70'ler Cruyff ile geçer. 80'lerde Pep daha çocuk, Victor Munoz'u kovalıyordur sahada. Maradona uğrar şehre. 90'ların başında Cruyff teknik adam, Pep oyuncu, Xavi daha çocuk ve azılı bir taraftar, Dream Team'in kutlama törenlerinde dolanan. 90'ların sonunda Pep yine oyuncu, Xavi de girmiş takıma, yan yana sahadalar, Iniesta daha çocuk. Pep ödül veriyor altyapıdaki Andres'a. 2000'lerin başı Messi muhtemelen tedavi ediliyor, Cesc ve Pique La Masia'da yemek yiyorlar beraber. 2000'lerin ortası Xavi ve Iniesta yan yana sahada, 2000'lerin sonu Xavi ve Iniesta yine sahada ve yan yana, Pep teknik adam, Cruyff onursal başkan ve hep Camp Nou'da, aynı koltukta. Yeryüzünün en güzel futbol oynayan takımının hikayesinin kısa bir özeti bu. Hikayeye dahil olan diğer isimler ne yapıyor derseniz Munoz başarı bulamamış, gezgin bir teknik adamdır, Messi, dünyanın şu an en iyi oyuncusu, iyileşti, borcunu ödüyor, gollerden sonra armayı öpüyor ve hep Madridlilere gösteriyor, yarı Arjantinli yarı Katalan olmuş, hocası Maradona Arjantin'de, Dünya Kupası peşindeler 86'dan sonra. Pique Puyol'un izinde, bir de Puyol girdi hikayeye, o zaten hikayenin yazarı gibi bir şey. Ha bir de Cesc vardı, o da arkadaşlarıyla turnuva öncesi kamp yapıyor, aklı fikri hikayeye dahil olmakta, yoldadır.



Hikayenin bazı fotoğrafları için; http://erenlogoglu.blogspot.com/2010/03/4-6-8.html

FC Barcelona acayip kulüp vesselam, şampiyon karakterli, Katalan kimlikli, dünyaya kendini kabul ettirmiş, küreselleşmiş ama hala bir şehrin, Gaudi'nin, bir ailenin de takımı, özünü hiç yitirmemiş.

2 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

Mahmudi vs. Ataman



Oktay Mahmudi Galatasaray'da, Cem Akdağ ne olacak belli değil, Ergin Ataman bir başka bahara kaldı. Bence Akdağ kalmalıydı ama eğer ayrılma olasılığı ya da başka pozisyona geçme şansı varsa tercih Ataman olmalıydı, Mahmudi değil.

Ataman bildiğim kadarıyla iyi Galatasaraylıdır, gazetelerden hatırladığım -hafızam kuvvetlidir- 2000 yılında UEFA Kupası'na giden yolda Efes takımını Leeds United maçına getirmiştir. Bu değil tercih etmemin sebebi, sadece anımsanması gereken bir dipnot diyelim.

TBL Şampiyonluklarına göz atalım önce;

2010 F. Ülker 4 - 2 Efes
2009 Efes 4 - 2 F. Ülker
2008 F. Ülker 4 - 0 Efes
2007 F. Ülker 4 - 1 Telekom, SF 3 - 0 Efes veri olarak
2006 Ülker 4 - 0 Efes
2005 Efes 4 - 1 BJK, SF BJK 3 - 1 Efes veri olarak
2004 Efes 4 - 2 Ülker
2003 Efes 4 - 3 Ülker
2002 Efes 4 - 2 Ülker
2001 Ülker 4 -2 Efes
2000 Tofaş 4 - 1 Efes

2 dönem var 2001 - 2005 Efes ve 2007 - 2010 F. Ülker şeklinde. İlkinin kahramanı Oktay Mahmudi. Her yıl finale gelen Ülker'i her seferinde eli boş gönderen isim. Bugün olanlar hala 2006 Final serisinden kalanın ürünü. Efes, Ülker'e 4 - 0 kaybediyor ve Ülker oluyor Fenerbahçe Ülker. Mahmudi 4 - 0'a rağmen Efes'in başında kalıyor ve ertesi yıl da 3 -0 ile süpürülüp İtalya'nın yolunu tutuyor. Efes, Ülker ile baş edemezken, bir de Fenerbahçe'nin derin gücü olan yönetimiyle ve psikolojisi bozuk, haksız kazanma arsızı taraftarlarıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Çareyi Avrupa'nın en iyi isimlerinden birini getirmekte bulurlar, David Blatt'ı, yok olup gider o da 4 - 0 ile. Ergin Ataman çağrılır İtalya'dan. Bilmem kaç maç üst üste Efes'e yenilmeyen F. Ülker'i 4 maç üst üste yener Ataman'ın Efes'i. Fenerbahçe düşman yaratırken yine Galatasaray'ı baz almış ve Efes'i onun yerine koymuştur ve öyle davranmıştır her maçta. Yendiğinde aynı hazzı alıp kaybettiğinde çirkin yüzünü göstermiştir. Ligde 1 - 1 olsa da seri, Abdi İpekçi'de uzatmada maç verilmiştir.

Ergin Ataman için en önemli referans her türlü faktörün aleyhine olduğu, inanılmaz bir ortamdan, eze eze bir şampiyonluk çıkartmış olmasıdır. Maçtan sonra tekme tokat dayak yemiş, türlü tehditler almış, yıllarca Galatasaray'ın Kadıköy'de yaşadığı Fenerbahçe terörüne -haksız ve hırla gürle kazanma kültürsüzlüğüne- maruz kalmış, boş tribünler önünde kupa kaldırabilmiştir. Federasyon Başkanı kupa vermeye bile gelmemiştir, düşünün ahval ve şeraiti. Çok büyük saygı duyuyorum kendisine. Devamını getiremedi bu yıl, seri aslında bu gece 3 - 3 olmalıydı, 15 sayıdan kaybedilen maç yüzünden sona erdi.

BJK ve İtalya macerası da başarılıydı. Siena'yla Saporta Kupası'nı kazandı. Ülker'de 2 yıl varlık gösteremedi Mahmudi'ye karşı hatta ikinci yıl Khaled El Amin'in Beşiktaş'ına elendi. 2006'da şampiyon olup Mahmudi'nin Efes'ini süpüren takımın yaratıcısıydı, Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştı keza.

99 Kasım'ında Örs ayrılınca Mahmudi geçti iki maçlığına. Sonra Ergin Ataman geldi, Efes ilk defa Final Four'a yükseldi. 2001 Şubat'ında Ataman ayrıldı bu sefer, Mahmudi devam ettirdi ve yine Final Four geldi. Mahmudi'nin bir dönem yaratan takımı Ataman'dan kalmaydı, o takımla sonra Ataman'ı da alt etti. Ataman'ın Final Four'a yükselttiği takım Aydın Örs'ten kalmaydı ki o dönem Tofaş muazzam bir grafik yakalamıştı. Örs de Halil Üner'den almıştı emaneti. Efes geleneği.

Her başarı diğerinin devamı niteliğinde ve Efes geleneği sürekli başarılı teknik adam üretiyor ancak Ergin Ataman geçen yıl başardığı işle bence Mahmudi'den ayrılıyor.

3 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

02 Haziran 2010

Bıkmadan Cesc Markajına Devam



Barça resmi transfer teklifinde bulundu, Arsenal kabul etmedi. Pazarlık mı yoksa gerçekten satmak istemiyorlar mı, zaman gösterecek. Fabregas bir gün mutlaka Barça'ya dönecek, bunu çok istiyor, biliyor da ancak doğru zaman mı değil mi şüpheleri vardır elbet. Cesc form düşüklüğü ve ciddi bir sakatlık yaşamadığı sürece Arsenal'in en önemli oyuncusu olacak, yani ne zaman transfer teklifi alsa bu statüsü değişmeyecek kanımca, karar verirken bunu da dikkate alması gerekiyor. Arsenal'de kalsa da konsantrasyonunu kaybedeceğini zannetmiyorum, beni göndermediniz oynamıyorum diyecek bir oyuncu karakteri asla olmadı. Sözleşmesinin bitmesini beklemek de bir opsiyon belki ama bundan hem Arsenal hem Barcelona büyük zarar görür.

Tek çözüm bu seneyi de es geçip, sözümüzü tuttuk kozunu oynamaktır Barça adına, en azından önümüzdeki yıl için bir şansları olur.

Real Madrid için hep söylenen bir söz var, Barça'yı yıkmak için daha önce olduğu gibi -hain Figo- Barça'dan bir oyuncu transfer etmenin işleri çok kolaylaştıracağı. Cesc Barcelona'nın oyuncusu sayılır her halükarda ve bu anlamda öldürücü bir karşı hamle gibi gözükebilir Barça için. Cesc Madrid'e gider mi, sanmam.

Madrid'in Jose'yi getirmesi ne kadar doğru, ne kadar yanlış bekleyip göreceğiz. İki bakış açısı var ciddiye alınması gereken. Real Madrid dünyanın en iyi teknik adamlarından birini, belki de en iyisini takımın başına getirdi. Bu adam Barça'yı eleyebiliyor, Messi takımlarına gol atamıyor, evinde hiç yenilmiyor ve psikoloji konusunda uzman. Bunlarda hiç şüphe yok, yapı olarak iddialı ve ukala olmayı seven Madrid'e uyacağı da söylenebilir.

Diğer bakış açısıysa bu tercihin Barça'ya etkileri. 2 yılda 7 kupa kazanan Pep'in takımının ikinci yıl konsantrasyonunun ve performansının ilk yıl kadar heyecan verici olduğunu söylemek zordu. Bu sebeple Şampiyonlar Ligi'nden ve Kral Kupası'ndan elendiler. Ellerinde tek kalan ligi de konsantrasyon sağlayınca kazandılar. Villareal ve Sevilla maçlarına bakın, hatta Bernabeu'ye gidelim, Barcelona'nın zihninin tamamen bir alana kanalize olduğunda neler yapabileceğini özetleyen oyunlar ve sonuçlar vardı. Üstelik Iniesta, Henry ve Eto'o etkisi de yoktu. Şimdi sürekli Wembley sözleri var ve bu motivasyon onları kanımca Şampiyonlar Ligi Finali'ne yine taşıyacaktır. Bu esnada ligde tökezlemelerini beklemek doğaldı ancak Madrid tam da Barcelona'nın rekabet etmek ve intikam almak isteyeceği tek adamı getirdi, bu da Barcelona'nın avantajı. Çok yoğun bir konsantrasyon sağlayacaklardır yeniden lige ve Jose'nin gelişi söylemlere hemen yansıdı. Iniesta ve Villa'nın da olacağı düşünülünce Real Madrid belki de Jose'siz kazanacağı ligi Jose'yle ateşe attı.

Zaman kayıt altına alacak, arşivleyecek.



Tekrar Cesc'e dönersem, onun gelmesi, takıma etkisi hakkında neler düşündüğümü çoğu kez dile getirdim, tekrara girmek de istemiyorum, eski yazılardan bir kaç alıntı yapayım;

Pep bu yıl, klasik 4 – 3 – 3 'ten farklı olarak 4 – 2 – 3 – 1 sistemini de oturtmaya çalıştı. Yeri geldiğinde takım bu düzene de geçebilmeliydi onun düşüncesine göre. Klasik 4 – 3 – 3 'ün diğer sistemlerden farkı sahaya matematiksel olarak en dengeli dağılımı sunmasından kaynaklanıyor. Futbol sahasını 9 eşit parçaya böldüğünüzde bu yerleşim, bütün bu 9 alanı parselleyerek oynamak üzerine kurulu, 4 – 4 – 2 ya da diğer yerleşimler mutlaka 9 parçadan en az birini dolduramıyor. Tüm bunlara karşın Barça'nın yerden, kısa paslara dayanan, topa sahip olmayı amaç edinen, sabırla top çevirip, üçüncü bölgede konuşlandıktan sonra belirli set hücumlarıyla gol girişiminde bulunan düzeni aslında herhangi bir dizilimden bağımsız şekilleniyor. Barça sahaya nasıl yerleşirse yerleşsin önemli olan bu felsefe. Zaten savunmanın merkezinden topla çıkışlar, iç içe geçen savunma ve orta saha bütünlüğü, yer değişkenliği gösteren -bazen aynı kanatta kalıyorlar pozisyon gereği- hücum hattı gibi durumlar yerleşimi tamamen belli bir şablondan çıkarıyor.

Barça biraz da buna güvenerek Ibra ve Villa'yı hücumda birlikte oynatabilir, tıpkı İspanya'nın Euro 2008'de şampiyon olurken Villa'yı Torres ile birlikte oynatması gibi. Arkalarında Xavi, Iniesta, Silva üçlüsü, bu üçlünün ardında da Senna vardı. 4 – 1 – 3 – 2 gibi bir yerleşim.

İlginç bir veri sunacağım şimdi, doğru analiz açısından. Fabregas turnuva boyunca daimi yedek ve Villa final maçında yerini Fabregas'a bıraktı. Her maçı iki forvetle oynayan Aragones, finali Torres önde tek, arkasında Iniesta Xavi Fabregas Silva dörtlüsüyle kazandı. En önemli maç Villa yedeğe yollandı, yerleşim gereği. Bu da yardımcı oyuncu olmasının bedeli, modern futbolun Villa'yla değil Torres'le beslenmesinin sonucu. Barça bu sıkıntıyla karşı karşıya gelecektir eğer Ibra kalacaksa. Bu denli bonservis ödenip transfer edilmiş iki oyuncunun sürekli kenarda beklemesi pek olası değil, baskı olacaktır.

Barça klasik 4 – 3 – 3 'ünden vazgeçip İspanya modeline dönebilir bu durumda. Torres pozisyonunda Ibra yanında Villa, arkalarında Messi Xavi Iniesta ve ön süpürücü Sergio ya da Toure. Pep, böyle bir formasyonu, oynatma zorunluluğu kaynaklı kullanabilir ya da Ibra'yı Henry gibi solda oynatmayı deneyebilir klasik 4 – 3 – 3 'te, yani 6 kupa kazanılan yerleşimde. Ibra'nın bu görevi üstlenip üstlenemeyeceğine ancak sahada görüp karar verilebilir, teorik düşünce yetersiz kalacaktır, daha önce böyle bir role soyunmadığı için.

Bir yere kadar bu İspanya modeli de Barça'nın oyun felsefesini, akışkanlığını bozmayabilir. Ancak Barça'yı bekleyen çok ama çok büyük bir tehlike var, o da Cesc'in transferi halinde ön süpürücüden vazgeçme fantezisi. Los Galacticos'un da zamanında düştüğü yanlış da denebilir, Makalele etkisi.

İspanya'nın yaptığı gibi Cesc'in takıma girmesi, Torres ya da Villa'dan birinin kenara gelmesi demektir, futbol doğrusu olarak. Bu da haliyle tek forvete daha uygun olan Torres değil, Villa olmuştur. Barcelona'da benzer durum vuku bulacaktır. 4 – 1 – 3 – 2 'den yumuşak bir geçişle 4 – 1 – 4 – 1 'e yol alınacak. Messi Xavi Cesc Iniesta, önlerinde Ibra ya da Villa tercihi ortaya çıkacaktır. Bu da her maç Cesc, Villa ve Ibra'dan birinin yedek oturma zorunluluğudur ki bu çok lüks kaçar, huzursuzluk yaratır, sorun oluşturur.

Makalele etkisi neden önemli? Yani 4 – 4 – 2 düşünülüp, ön süpürücüyü yok eden ve merkezde Xavi Cesc'in box to box özelliğine, bunun yanında topa daha çok sahip olmaya güvenen sistem neden intihar olabilir buna da değinelim. Messi Xavi Cesc Iniesta dörtlüsünün önünde Ibra Villa ikilisinin kullanılması olasılığından. Barça gibi topa sahip olan takımların oyunda dominasyonunu sağlayan ana etkenlerden biri, dönen topu çabuk kazanıp, ataklarını yeniden ve zaman kaybetmeden olgunlaştırmaları. Dönen topları kazanan da ön süpürücü ya da merkez savunmacılar oluyor özellikle Barça'da. Eğer Messi vs. total savunmada yorulursa hücum verimliliği azalacaktır, dönen topu kazanamayan ya da geç kazanan takım, topa daha az sahip olacak ve felsefesine en tahrip edici zararı verecektir.

Barça Cesc'i transfer ederken Xavi'nin yaşlanmasını da dikkate alıyor ancak takımın ritmini ve yerleşim şeklini kesinlikle sekteye uğratmamalılar. Ibra'nın gitmesi bir çözüm. Cesc de gelir, üstüne bir de Toure giderse facia kaçınılmaz olabilir. Txiki, Pep ve Cruyff bu nokta üzerinde mutlaka duruyorlardır, durmalılar da.

Villa ve olası Fabregas transferine Ibra'dan sonra daha bir temkinli ve yerleşim, görev olasılıkları üzerinden bakmaya çalıştım. Dünya Kupası farklı olasılıklar için referans olacaktır Pep'e.

Gerçeklikten biraz uzaklaşıp bir de fantezi yapalım;

1 Valdes 2 Alves 3 Pique 4 Cesc 5 Puyol 6 Xavi 7 Villa 8 Iniesta 9 Ibra 10 Messi ... Aklım almıyor!
Guardiola formasını Cesc'e teslim etmeyi bekliyor olsa gerek!

2 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu

K a s i a



Karşı yakanın transferleri, oyuncuları hakkında yazmayı pek sevmem bilakis imtina ederim sıklıkla. Kasia'yla olan bağ nedeniyle bir kaç kelam etmek gereksinimi hissettim.

Öncelikle hayırsız, uğursuz olsun, hiç öyle centilmenlik ayakları yapıp maske takacak değilim, ki Kasia'yı çok severim. Kendisiyle olan platonik sürecin başlangıcı pek çok Türk genci gibi 2003 Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası'dır. Sitesine girip mesaj atmışlığım yoktur, bunu da not edelim ki net ortamının anasını ağlatan Türk gençleri kategorisine girmeyelim.



Voleybol ile tanışmam değildir elbette bu, 90'ların sonundaki meşhur Eczacıbaşı, bu coğrafyada sevgiyi artıran temel unsurlardandır. Liselerde önem verilen bir branş olmasının da katkısı vardır mutlaka. Galatasaray'a transfer olan Arzu Göllü'nün Arzu Aksu olduğu zamanlardır, tam on yıl öncesi. Çiğdem Can ve Özlem Özçelik de o takımdadır. Ve Irina İltchenko, kıvırcık saçlarıyla, 15 numaralı forması ve muhteşem smaçlarıyla. Melek tanımlaması daha doğmamıştır ama onları anlatmaya sözcükler pek de yeterli değildir. Bir çırpıda ezbere sayılan bir takımdı Eczacıbaşı, 1999'da ülkeye 2. Avrupa Kupası'nı -Kupa Galipleri Kupası- getiren ve ertesi yıl Şampiyonlar Kulübü'nde Final Four yapan. Elendikleri takım dönemin efsanesi Uralochka'dır, Ruslar. Godina'yı hatırlarım o takımdan, bu yıl yine Fenerbahçe'ye transfer olan Chachkova -şimdi başka bir ismi var sanırım- ve o zamanlar daha çok genç olan Gamova, geriye kalan oyuncuları hayal edin.

Ana Ivanovic ile birlikte hisler beslenen ikincil isimdi Kasia Skowronska. Eurosport da bilirdi işi, onun maçı oldu mu yayınlardı, endüstriyel voleybol! Bir nevi Beckham şöhretine haizdi, çok üst düzey bir oyuncu olduğu söylenemezdi. Son zamanlarda orta oyuncudan muazzam bir pasör çaprazına dönüştüğü ve oyununu çok geliştirdiği söyleniyor, doğrudur değildir çok takip edemez oldum zamanla, o zamanlar genç, heyecanlı, deli dolu, Doğu Bloku kadınları hastasıydım da denilebilir. Ejderha dövmesi vardır, karakterini anlatmak adına yeterlidir.



Özel seyircisi olacaktır şüphesiz, evlidir, uğruna Fenerbahçeli olmayıp maça gitmeyi düşünenler bile çıkabilir. Spor tarihinin tartışmasız en güzel 5 kadınından biridir, 15 yıldır neredeyse pek çok branşı takip etmiş biri olarak söylüyorum bunu ve kanımca güzellik göreceli değildir.

Benim gözümde artık bir şeytandır, kimileri onu kızıl bir melek olarak gördüğünü zannetse de.

Aşık Veysel ile bitireyim;

Güzelliğin on par etmez
Bu bendeki aşk olmasa


2 Haziran 2010

A. Eren Loğoğlu