03 Temmuz 2015

Uzamış Sakalı Fırlamış Kramponuyla: Arda Turan


VE ARDA TURAN BARCELONA’DA!
Türk futbol tarihinin en önemli transferi gerçekleşti. Rüştü Reçber 2003 Barça'sına -en kötü dönemlerinden- bonservissiz gitti. Arda Turan 2015 Barça'sına (tarihin en iyi takımı) €41m'ya.  Mesut Özil €50m'a Arsenal'a transfer olmuştu. Arda Milli Takım'da oynayanlar arasında en pahalı transferi yaptı bi' anlamda. (Çalhanoğlu kırmazsa) Ayrıca Arda, birçoklarına göre tüm zamanların en iyi futbolcusu Messi ile aynı takımda oynama şansına ve onuruna da erişecek.  Onun için uzaylı ifadesi kullanmıştı, demeçlerinde. Leo'nun yanı sıra Neymar, Suarez, Iniesta, Dani Alves, Pique, Busquets gibi pozisyonunun en iyi oyuncularıyla bir arada olacak. Daha Bravo, Mascherano, Rakitic, Pedro, Alba gibi kazanma karakteri yüksek isimler de var. Bunun adı seviye atlamak, boyut değiştirmek Arda için. Atletico (Simeone) çok özel bi' takımdı. Barça Madrid önünde La Liga kazanıp imkansızı başardı. ŞL finaline yürüdü, UEFA Kupası, Kral Kupası, UEFA Süper Kupa, İspanya Süper Kupası elde etmek gibi harika işler yaptı. Ama Barça. 2008 nüvesini hala taşıyan ve 7 senede 19 kupa elde edip futbolun oynanma biçimini değiştiren ve dünyaya model olan bi' takım. Bazı dönemler bazı takımlarla hatırlanır. Felsefeleri vardır. Gidişatı değiştirirler. 2005'ten sonrası Barcelona çağı olarak anlatılacak kitaplarda. 10 senede 4 ŞL, 7 senede 5 La Liga şampiyonluğu yaşayan omurga; Valdes-Puyol-Xavi jenerasyonundan Pique-Busquets-Messi'ye taşındı, arası ikisinde de yer alan Iniesta. 4 finalin dördünde de oynadı. Ve hala kazanmaya aç olduklarını söyleyen bi' arkadaş topluluğuna geldi Arda. Üst üste 2 ŞL kazanan ilk takım olmayı istiyorlar. Yeni bi' imza daha futbola. Xavi-Iniesta-Messi kombinasyonu 5 senede 16 kupa kazanmıştı. Devrettiler görevi. Messi-Neymar-Suarez tek senede 3 kupa. (6'ya yolu var şimdilik) Pique. Tecrübeli biri olarak 2014-15 sezonu bulunduğum en iyi soyunma odası atmosferine sahipti diyor. Belli ki devam edecekler yola. Pep Guardiola, tiki taka, İspanya Milli Takımı'nın 1 Dünya Kupası, 2 Avrupa Şampiyonası zaferi gibi argümanlar; içeriği daha da zenginleştiriyor. Artık Barcelona golü diye bi' şey var hayatımızda. Ya da pas futbolu. Japon kadın takımına Barcelona diyorlar. Topa sahip olmak deyimi sohbetlerin en can alıcı referansı. Thierry Henry. Barcelona tarzıyla oynamayı öğrenmek zaman alır, neredeyse yeni bir spor öğrenmek gibi bir futbolcu için diyor. Bu uyum çok zor Arda.

Buraya kadar kurguydu. Şimdi gerçekleşebilecek gerçekliğe dönüyoruz.

TEKNİK TAKTİK AÇILIM
Üçleme yapan takımdan en dikkat çekici ayrılık Xavi idi. 2206 dk. süre alan ve kadroda bu kategoride 14. sırada olan isimdi. Ama asıl olan Xavi'nin oyuna girdikten sonra kattığı sakinlik, topa sahip olmayı artırıp zaman öldürmesi (rakibin gerideyken hücum edememesi) faktörleriydi. Rafinha'nın süresini artırma, Samper'i A takıma yükseltme bir alternatif. Veya transfer. Orada da problem Pogba'nın önümüzdeki yaz gelecek olması. 2016 Ocak'ta 29 yaşına girecek olan ve Xavi'yle tarzı hiç benzemeyen Arda Turan'a €30-40m bandında bi' para verme fikri tepkilere yol açtı. Luis Enrique, Xavi sonrası -farklı tarz olsa da- mutlaka bi' orta saha istiyordu ve listesine 4 isim yazmıştı: Pogba, Koke, Arda Turan ve İlkay Gündoğan. Lucho'nun rotasyon takıntısı vardı ve geçtiğimiz sezonun ortasına kadar aynı 11'le sahaya çıkmayıp işler kötü gidince eleştiri almıştı. Takımın raydan çıkar gibi olmasıyla (+ Messi kriziyle) gala 11'e sarılıp üç kupaya uzanabildi. Elbette rotasyon, son düzlükte asların dinç kalmasını da sağlayacaktı. Aleix Vidal, Alves'i ve o kanadı rahatlatırken benzer hamleyi ön alanda Arda ile Iniesta üzerinde de düşünmüş görünüyordu Lucho. Arda tarz olarak Iniesta'yı andırıyor. Bi' alt sürümü denebilir. Teknik, kendine özel bi' sihri var, driplingle adam eksiltiyor, top saklıyor. Üçüncü bölgede en çok top kazanan hücumcuların başında geliyor. Bunun sebebi de zekası. Kayarak müdahalelerinde hep doğru zamanlama etken, oyunu iyi okuyor. O da Iniesta gibi (bi' nebze) geriye koşmakta zorlanıyor. Xavi kaldıramaz olmuştu ve Barça biraz da bundan bocalamaya başlamıştı. Rakitiç geldi. Atletico'da 442'nin sağ ve sol kanatlarında merkeze kayan bir orta saha gibi oynadı Arda. Koşu mesafaleri takımın en düşüklerinden biri. Sorun şu ki Arda net bi' merkez orta saha değil, kenar oyuncusu ama orta saha özellikleri ağırlıklı. Yani 433'te istenen box to box, her iki ceza sahasına maç boyunca bol bol gidip gelebilme kavramından uzak. Simeone de Arda'yı bu bölgede hiç kullanmadı, üçlü oynarken de sol öne attı. Barça'nın Neymar gelmeden önce Iniesta'yı bazen kullandığı gibi. Çok iyi bi' taktisyen olduğunu söylenemez Luis Enrique'nin. Takımın fizik kalitesini artırması, hırslı yapısı ve Suarez transferi çözüm getirdi. Barça yer yer topa sahip olma yer yer kontratak geçişini iyi harmanlayıp iki oyun stratejisini de uygulayabilmesiyle tekrar fark yarattı. Çünkü sahte 9 (Messi sağ forvet veya 10 numara ya da daha derinde orta saha gibi, kendisi karar veriyor maç içinde çözüm bulma adına) ve üçüncü bölgede sürekli pas yapıp boşluk arayan hücum seti zorlanır olmuştu. Özellikle bu sezon zayıf takımları bazen açamadılar. Xavi-vari bi' isimle eski düzendeki tempoyu kontrol, oyunu dikte eden bi' formata kavuşabilirlerdi gerektiğinde. Rakitiç-Iniesta ile yeni düzen zaten cepte. Lucho'nun Arda'yı seçmesi aslında MSN triosundan ötürü taç çizgisine açılan merkez orta saha (Iniesta-Rakitiç) tipine uymasından. Ana planı kuvvetlendirmek; Iniesta-Rakitiç'i yedeklemek istiyor. (Lucho istemiyor olabilir mi, bunu Bartemou söylüyor, yani yalan ifade kullanabilir mi? Sanmam. Çünkü ilk basın toplantısında Luis Enrique bunu ifşa edip seçimi kaybetmesine sebep olur. Bu risk alınamaz Barto için) Sezonun ilk yarısında sıklıkla denediği sistemi. (Transfer yasağı sebebiyle Arda Ocak’ta gelecek, yani Iniesta-Rakitiç’i 1-2 ay dinlendirebilir ancak, bu kadar kısa süre için böyle değerli rotasyon ismi büyük lüks ve anlamsız) Arda merkezde aksar.  Pedro'nun Ocak'ta ayrılma olasılığına karşı da -bonservisle- ön tarafa opsiyon oluşturuyor Arda. Iniesta gibi skorer kimliği zayıf ama. Lucho’nun arayış dönemlerinde Pedro içeren 4-2-4 ve 4-1-4-1 gibi hamlelerinde Neymar’ı sol, Arda’yı sağ bekine yardım ederken görebiliriz, uçta Messi ve Suarez, yan yana veya önlü arkalı. Arda’nın ısı haritası daraldığında –sağ çizgide kalıp orayı domine ettiğinde- verimi de artıyor. Barça'nın en çok forma şansı bulan iki ismi Messi ve Neymar. Cezası olmasa Suarez de üçüncüsüydü. Daha çok dinlenmeleri için Pedro yetmeyecek gibi. Munir A Takıma. Arda bi' upgrade değil mevcut 11’e. 29 yaşında. Çok pahalı bi’ rotasyon parçası. Yine de kimi isterse almayı hak etti Lucho, üçleme yaptığı sezonla. Muhtemelen Leverkusen maçının uzatmalarında Arda'yı hayranlıkla izlerken tamam dedi. Atletico'yu penaltılara taşıyan, 1-0'ı tutan performansı sipsinin, muazzamdı. Bence transfer hikayesi oradan başlıyor. (Tata Martino'nun kulübe verdiği ve basına yansıyan listede de adı vardı gerçi) Nisan ayındaki bir rapordan bahsediliyordu. Savaşçı kimliği ve büyük maçlardaki öne çıkabilme cesareti onun atletizm, hız gibi zaaflarını perdeliyor. 2013 yazında neredeyse Galatasaray’a dönecekken Arda kendine sadece iki senede başka bir yol haritası çizdi.

BAŞKANLIK SEÇİMİ
Barça’da yaklaşan bir başkanlık seçimi var. Bartomeu, Real Sociedad yenilgisi sonrası seçimleri açıklamış ve tesislerdeki ateşi düşürmüştü. Kalan beş ayda her şeyi silip süpürdüler ve bu hamle Barto’yu başkanlıkta ciddi bir aday haline getirdi. Seçime belirli bir süre kala görevinden istifa edip idareyi Yönetim Kurulu’na bırakan Bartomeu, görev süresinin dolmasına birkaç gün kala; Pedro, Alba, Alves ve Luis Enrique ile sözleşme yenileyerek sükse yapmış, Aleix Vidal’i de Sevilla’dan transfer etmişti. Barcelona’nın seçim sonuçlanana kadar transfer marketinde yer almayacağı düşüncesi hakimdi o tarihten itibaren. Öyle olmadı. Barça başkanlık yarışı Laporta vs Bartomeu savaşından vaat edilen Pogba v Koke transferine doğru evrildi. Çünkü Xavi'nin 6 numaralı forması boştaydı. Laporta, Mavi Fil hareketiyle Cruyff akımını (Ve Guardiola'yı) yeniden Katalunya'ya getirmiş (2003-2010) ve bugünlerin temelini atmıştı. Bartomeu, Rosell'in devamıydı. (2011 başarısı Laporta'ya 2015 ona yazılabilir) Ocak'taki kriz yönetimi üçleme getirince bundan biraz sıyrıldı. Eski havasını dinamizmini kaybetmiş görünüyordu Laporta. Şaşalı değildi. Raiola ile arası iyiydi Laporta'nın. Pogba çok oy getirirdi seçimde. Bartomeu ise ısrarla Luis Enrique'nin talep ettiği bi orta sahayla anlaştığını söyledi. Manşetler Koke, Isco, Parejo diye ilerliyordu. Koke’nin 2014 yazında Barça’yı reddettiği biliniyordu. Pogba potansiyeli daha yüksek bi' oyuncu, bu kesin. Koke ise (bekleneni vermede) daha az risk taşıyan bi' isim. Tercih etmek gerçekten zor. Koke €40m ederse (Atletico 60'a satar) Pogba €60m eder (Juventus 80'e satar) market bedeli üzerinden değerlendirecek olursak. (Arda ise €20m eder) Gereksinim eksenli. Pogba, Lucho'nun transition sisteme direkt etki eder. Koke, Xavi gibi yeri gelince oyun kontrolü-tempo belirleme sağlar. 2003'te Patrick Vieira mı Xavi mi diye sorsak çoğunluk ilkini söyleyecekti. Ama günümüzden bakınca futbol tarihi ikincisine özel sayfa açtı. Zlatan Ibrahimovic mi David Villa mı diye sorsak 2009'da azınlık ikincisi derdi. Ama 2011'den görünce ilkinin sınırlı katkı verdiği ortada. Fabregas "perfect fit" idi post-Xavi için, pas DNA'sı içeriyordu. Tutmadı. Rakitic ise düzenden uzaktı ve değişim geçişini harika sağladı. Örnekleri artırmak mümkün, karşıt/benzer. Potansiyel, verim, uyum ihtiyaç temelinde. Koke ve Pogba süslerken gazeteleri bomba Deulofeu ile patladı. Everton’a geri alma maddesiyle satılmıştı. Kıyamet koptu. La Masia’nın potansiyeli yüksek isimlerinden biriydi ve başkan belirsizken bu satışın gerçekleşmesi kızgınlığa sebep oldu. Yetki tartışmaları başladı. Benzer bir durum Barça B antrenörlüğü için de geçerliydi. Bartomeu çalıştığı dönemden kalma kulübün iç işleyiş zincirini hala kullanır görünüyordu.  O gizlenen orta saha için son dedikodu Arda Turan’dı. Sid Lowe, Arda’yı çok severim ama Bartomeu’nun başkanlık seçimi vaadi gerçekten Arda mı diyerek yaptığı iğnelemeyle meseleyi özetliyordu. Arda, bir Figo, Beckham, Ronaldinho veya Pogba değildi. Daha önceki vaatlerin ağırlığı altında kalıyordu. Guardiola, Puyol, Cruyff ve Xavi Laporta’ya dolaylı veya doğrudan desteğini açıkladı kampanya döneminde. Laporta’nın vaadi hala Pogba’ydı. (Barça Koke'yi alamazsa -öyle görünüyor- Xavi replacement olarak kesinlikle Valencia'dan Dani Parejo'ya yönelmeli Arda’ya değil. Pogba, sonraki sene daha makul bir plan.  Maç başına ort. pas sayısı (53) pas başarı yüzdesi (85) yüksek. Top saklıyor. Xavi kadar olmasa da mobil. Ligin en çok gol atan orta sahası.  Defansif contrubition gayet iyi. Box to box kıvamı, Rakitic-vari. 26 yaşı. Tüm alanlarda Arda’nın önünde esasında ama sipsi gibi kenarlarda oynama özelliği yok fazla. Sözleşme uzatmak üzere €50m buy out ile. (2017) 30-40 arası olur) Arda Turan'ın menajeri yeni kulübüyle protokol yaptığını söylüyor. Arda’nın Atletico Madrid’den ayrılığı kesinleşti. (Ya da bu tamamen bir menajer oyunu!) Tarih bile veriyorlar. 3-4 gün içinde. Yani 3-4 Temmuz civarı. Bahisler Barça'yı işaret ediyor. Katalan Radyosu Arda Turan’ın Barcelona ile anlaştığını haberlerini geçiyor. Laporta’nın Pogba hamlesine karşılık Bartomeu’nun çaresiz bir hamlesi gibi gözüküyor Arda ve komiteye bunu kabul ettirmek güçleşiyor seçimden önce. Pogba transferinin de önünü kesiyor esasında. Laporta, seçilirsem Pogba Barcelona’da oynayacak diyor çıkan haberler üstüne. Bu bir ön anlaşmanın olduğuna işaret. Bartomeu’nın sırf Pogba’yı ikna etmesi için transfer ekibinin başına getirdiği İtalyan Braida, Juventus yetkilileriyle buluşuyor hemen ardından. Fotoğraf servis ediliyor. Katalanlar anlaştık derken Juve kanadından anlaşmadık açıklaması geliyor. Anlaşılan hususun Pogba’nın bu yaz kimseye satılmayacak olduğu sonradan öğreniliyor. Arda kesin olarak Barcelona’da derken rüzgar tersten esmeye başlıyor. Arda'nın Barcelona tarafından resmi olarak açıklanması ve sözleşmenin son detayları seçim sonrasına (18 Temmuz) bırakıldığı yazılıp çiziliyor. Yönetim Kurulu bu riski almak veya bununla anılmak istemiyor ve Arda Turan tercihini yeni başkana bırakmak istiyor. Bartomeu’nun gölgesinin olduğu gazeteler Arda’nın alınmamasının büyük bir hata olacağını belirtip idare üzerinde baskı kuruyor. Oynamak için 6 ay beklemeyi göze alan Arda, transfer olmak için 18 gün daha beklemeyi göze alabilir yorumları yapılıyor. Laporta, Bartomeu’nun Arda operasyonun Pogba transferindeki başarısızlıklarına olan dikkati dağıtmak için olduğunu ve yapılacak transferlerde Messi’ye, soyunma odasına da danışılması gerektiğini söylüyor. Bartomeu, Pogba bu yaz gelmiyor ve Lucho başka birini istiyor diyor. Kılıçlar kınında durmuyor. Bu işin sonu nereye varır bilinmiyor. Laporta, seçime kadar –detayları finalize edip- Pogba’yı açıklayacağını söyledi son olarak. İtalyan kaynaklar Juventus’un Pogba’yı sadece Laporta’ya satacağını da manşetlerine taşıdı. Bartomeu kan kaybediyor. Ve Arda Turan sargı beziyle kapatılmış bir pansuman gibi, yaranın iyileşmesini beklerken Premier Lig’e doğru yavaş yavaş savruluyor. 

25 Aralık 2014

Muhakeme

Ne kadar anlatırsan anlat
Dinlemez seni
Enseni kavrayan endişe
Sarar çepeçevre stratosferi
Olan biten
Bir ikindi üstü
Kibrit kutusu büyüklüğünde
Dumanında boğulur ateşi yakınca
Kül bulutunda kaybolan sine

Kararı kesin
Asılı mahkeme duvarına
Arar durur parçaları
Bulamayacağına ikna olup
Kuyruklu yalandır
O an kendine bunu söyler
İnanmaya endeksli borsa ekranına bakınca
Bir his denemez buna
Çünkü bir his yaşanmadan bilinmez
Noktalar birleşmeden elde edilmez doğru
Ama yanlışı ayırmak kolaydır birbirinden
İnsanı parçalamak
Dağıtmak edebi ve edebiyatı
Virgüller saçılır etrafa
Hiç sevilir mi ortasında kesilen cümleler
Yıldızlara parlaklığını veren yakınlık olmasa

Farklılık belirler uyumun uykusunu
Tulumu giyince artar sıcaklık kışın
Hayatında bulunması gerekmez arkadaşın
Yaşın yetmez bir ömrü tüketmeye
Bir sen varsın işte
Bir de varlığın çalışma masamda
Çizikler çizimler karalamalar yaralamalar
Koluma sürdüğüm rengi kırmızı alkol
Dönüp dolaşıp aynı yere yanaşıyor uzaydan gelen kalem
Orası onun huzur istasyonu
Gök anlamını yitirdi
Yokuş aşağı yuvarlanmadan mutluluk
Kavrasa da gizemini yer çekimi
Sevmek çok beklemenin fermantasyonu
Size de öğretirler...
Siz de belki geç zaman öğrenirsiniz...

25 Aralık 2014

Eren Loğoğlu

21 Aralık 2014

Sargı Bezi

-Başlangıç-

Aralık dokuzdu
Soğuktu zannımca
Hatırlamam zor
Bir Çarşamba günü doğdum
Onu biliyorum
Öyle diyor takvim yalan olsa da
Ortasıydı haftanın
Ortasındayım hayatın.

Tam otuz üç sene yaşadım
Aradım mutluluğu
Aramadım sevdalanmayı ama
Çünkü bütün Akdeniz ve Egeyi geçmem gerekiyordu
Rüzgar adasının kıyısına vurabilmek için
Oysa hiç iyi bir yüzücüyüm diyemem
Ama büyük aşklar gibi
Onu da zamanla öğreneceğim.

Saman sarısı bir gemiye biniyorum şimdi
Yüküm ağır
Yüküm iki kişilik
Gönlüm, yüreğim güvertede

-Karşılaşma-

En uzun geceden bir gece önce
Gördüm seni
Sesin geldi birdenbire
Evet o sensin
Kaskatı kesilen kol bacak
Dalgası denizin alaycı yerküreyle
Uzaklaşan güneş ve killi toprak
Bize karşı zaman
Köyiçi ve çarşı bizden taraf
Kervansaray acemi ürkek
Kek kalıplı kahve fincanına inat
Oyunbozan böcek çiçek suskun

Maviye doğru yolculuk yan yana
El ayak bir değiş mesafesi
Uzansam dokunurum sana
Hayallerime
ve tabiatın paletinden
bütün sarı rengini
çalan saçlarına

Talihli bir balıkçı teknesi yükselir göğe
Arka arkaya yürünen merdiven
Boşluğunda bırakmaz kimseyi
Tepemizde ağlara tutunmuş çömlek ve kader
Karşılar bizi
Avucumuzda anason
Üstüm başım telaşım sinem
Çok oda ve bir yemek salonu
Kendi halinde dağınık salaş barınak
Uğurlar gövdemizi

Bakınca
Nereye gidilir bulurum gözlerinden
Kaybolmak pahasına

Hazırlıksız
Yorgun ve tükenmiş hissedip
Beklerim seni

Bu gün ertesi gün yeni gün her gün...

21 Aralık 2014

Eren Loğoğlu

21 Eylül 2014

BEN NERDE YANLIŞ YAPTIM!

E harfini yazmayarak yapmadığım kesin, editörlük var ya serde.

Süper Kupayı Fenerbahçe'ye kaybeden evinde Eskişehir'i yenemeyen deplasmanda lige yeni yükselmiş Balıkesir'e futbolu bırakması gereken iki santrfordan yediği gollerle yenilen ve TT Arena'da Anderlecht'e yenilmekten son anda kurtulan Galatasaray'ın yanlış yaptığı ortada.

Köşe taşlarına, kırılma anlarına bakıyoruz;


DEĞİŞEN TEKNİK DİREKTÖRLER
Fatih Terim ile Ekim ayına girilmek üzereyken yolların ayrılmasından sonra riski en aza indirecek yerli teknik direktör -benim o zamanki önerim Şenol Güneş idi veya Mustafa Denizli olurdu- tercihi yerine takımı tanıma sürecinin üç sene üst üste şampiyonluk trenini kaçıracağını bile bile Mancini ile anlaşıldı. Çünkü Ünal Aysal'ın Terim sonrası eleştirilmesinin de önüne geçebilecek büyüklükte bir kariyere sahipti. Ve İtalyan'dı. Galatasaray'ın da ŞL'de grupta ekarte etmesi gereken takım da Juventus. Mucizevi bir maçın ardından (ve ilk maçtaki stratejiyle birlikte) takımı son 16 arasına yazdırdı Mancini ve bir de 9 senenin ardından Türkiye Kupası kazandırdı. Devre arası yaptırdığı €20m transfer harekatı ağır bir fiyaskoyla sonuçlandı ve belki bu sebeple takım kimyasının bozulmasıyla kaçan şampiyonluk tarihin değişmesine ön ayak oldu. Aziz Yıldırım kaldı. Fenerbahçe güçlendi. Aysal'ın manevra alanı da giderek daraldı. Operasyonun yetersiz olduğunun farkına varan ve bütçeli takımlar çalıştırmasıyla nam yapmış Mancini muhtemelen yüksek bonservis bedelli oyuncular istemesiyle görevinde kalamadı. Bu sefer Galatasaray'ın teknik direktör aramak için bolca zamanı vardı ve kararı İtalya'yı 2012'de Avrupa Şampiyonası'nda finale çıkartmış ve İtalyanlara alışılagelmişin dışında top oynatan Prandelli oldu. (Her iki TD'nin de TR'ye ayak uyduramamasının sebebi biraz da futbola tipik İtalyan gibi bakmamalarından) Fiorentina'ya seviye atlatmak dışında kulup başarısı ve herhangi bir kupası-şampiyonluğu olmayan Prandelli'nin haliyle yaz boyunca pek gıkı çıkmadı. Transfer son günü Napoli'den Pandev-Dzemaili isimleriyle de kulubün bakış açısı ve politika olarak Mancini'nin taleplerini karşılayamadığını da gördük. Kutsal topraklara gelmesine ramak kalmışken vazgeçen Lucescu Galatasaray'ın kaderiyle oynadı da denebilir.


TUTMAYAN TRANSFERLER
Selçuk-Burak-Alper Potuk-Olcan Adın-Tarık Çamdal. Buradan bakınca sorun yok. Pardon arada kaçan Potuk var. Mafyanın Fenerbahçe'ye verdiği ve orada da oynamıyor. Gerçi bu Galatasaray'da nasıl oynayabileceğine referans olmaz. Aslında Terim'in gelmesinden sonra her sene iç piyasadan alınması gereken yükselen yerli oyuncuyu mutlaka bünyeye kattık. Bence atladığımız tek isim Onur Kıvrak, o da elbette Muslera'dan iyi olduğu için değil -bu mümkün de gözükmüyor- yabancı kontenjanında bir boşluk açması ve diğer pozisyonları geliştirme şansını size vadediyor. Bir kaleci sonucu etkiler ama oyunu etkilemez. (Formasyon-kaymalarda yok görevi) Pozitif futbol için başka-merkez pozisyonları düzeltmen gerekir esas. Ve Onur Galatasaray'da olması gereken yabancı oyuncu kalite seviyesine en yakın yerlilerden biri. Tıpkı Gökhan Inler, Hakan Çalhanoğlu, Ömer Toprak gibi. Ancak bu isimler artık çok pahalı, €10m üzeri. Onur ise geçen sene 5-7,5 aralığında alınabilirdi. Galatasaray yerli kalitesini artıramadığı için Veysel-Yasin gibi isimlere de yöneldi. Ama asıl hüsran hiç beklenmeyen yerden yabancılardan geldi. Riera-Amrabat yüksek maaş-bonservis altında ezilse bile ciddi anlamda katkı verirken anlamsız şekilde gönderildiler. Stoper olmanın ilk kuralı çalım yememek iken bundan yoksun Chedjou ile ilk sezonundaki performansıyla Ujfalusi kadar olmasa da iyi işler çıkaran Dany upgrade edilemedi. Top tekniği yüksek Chedjou'dan pozisyon bilgisi yüksek olmamasına rağmen sağ bek veya defansif orta saha olurdu, o bile denenmedi. Dağınık görüntüsü, konsantrasyon problemi, karşıladığı topların rakibe gitmesi, pozisyon süzme yetisini zayıflığı ve rakibi karşılama eksikliği gibi pek çok sebepten ciddi zararlar verdi takıma geldiği günden bu yana. Aynı topu Dany de oynardı. Oysa suyun öte yakasında Bruno Alves bir stoper nasıl olur dersi verdi her hafta. Geçilmedi. Kaleye giden şutlara siper oldu. Yerini kaybetmedi. Arkayı süpürdü. Kritik anlarda hep ceza sahasında topa müdahale etti. Topu bir mıknatıs gibi çekti. Biz böyle bir oyuncu bulamadığımız gibi belki biraz da parasal sebeplerden ötürü Chedjou'nun yerine birisini de alamadık bu yaz. Büyük sorunumuz Chedjou'da da kalmadı. Fatih Terim'in önce 4-4-2 sonra 4-3-1-2 ile başarı yakaladığı iki sezonun ardından gelen yoğun eleştirilerle oluşan ortak akıl sonucu dripling yapan sol bek eksiği üzerine gidildi. Gerçekten kanatsız ve merkezin ön planda olduğu bir sistemde Cafu-R. Carlos türü iki bek ile ancak oyunu rakip yarı alana yıkmak mümkündü. Bugün Fenerbahçe hala Gökhan-Caner ikilisini önde tutarken arkayı Topal-Emre ve hatta Meireles ile kollayabiliyor ve oyunu kenarlara yayıp sıkıştırmayınca daha rahat baskı kurarak pozisyon üretiyor. Aynı şekilde top kazanımını da önde sağlayıp Sow-Emenike ve özellikle Kuyt ile ani ataklarla savunmanın eksik yakalanmasını cezalandırabiliyor. Galatasaray gitti Telles'i aldı. Riera'yı bıraktı. Ve hataydı. İdare ederdi ve sezon sonu market araştırması daha iyi yapılabilirdi. Alex Telles, Guiza'nın İspanya Ligi'nde tek sezonluk bıraktığı gibi bir iz yaratmış olsa gerek Brezilya'da. Zaten 21 yaşında o performansla Avrupa'nın yolunu tuttu ama görüyoruz ki bunun devamlılığı yokmuş. Belki de gelişimini birkaç sene daha izlemek gerekti, emin olma adına. Filipe Luis'in €20m ettiği piyasada €7m gibi bir paraya mükemmel ve hazır-pişmesi gerekmeyen sol bekler bulunabilirdi. Telles'in şu an geldiği nokta 5+3 yabancı kontenjanı olmasına rağmen ilk 18'e dahi giremeyen bir oyuncu. Ve kulübedeki koltuğunu kaptırdığı isim Hakan Balta. Gülünç. Az önce bahsettiğim sebeplerden Galatasaray ısrarla kanat oyuncusu istedi ve bence bu isteğin kendisi sorunluydu. Çünkü Sneijder-Drogba-Burak üçlüsünü en verimli şekilde 4-3-1-2 ile oynatmaktan başka yol yokken göz göre yedek kalabileceği belli olan 18 yaşındaki Bruma'ya €12m ödendi. GS tarihinin en pahalı ikinci transferi. 1-Jardel. Beklenti doğal olarak arttı. Ki bu yaşta bu paralar ödenen oyuncular listesini açın bakın zaten Cristiano Ronaldo falan görürsünüz. Premier Lig'de M. United'da CR7 olursunuz, oranın gelişim koşullarıyla burayı bir tutmayın. Oranın rekabet düzeyi, antrenman sahaları, çimleri, rakipleri, hakemleri, yabancı kontenjanları, taraftarları, futbol kültürleri farklı. Türkiye'de oyuncu gelişmez derken birçok parametreyi katıyorum denkleme ve geçmişe gidince çok da örnek göremiyorum. Bruma biraz da bu yüzden tutmazdı zaten. Chelsea'ye gitse bambaşka bir fizik-kondisyon-vücut-denge seviyesi yakalardı, bilemeyiz ama onu burada, buranın mentalitesinde yakalayamacağını bilebiliriz. Çünkü biz buralıyız, buradaki insanlarla yaşıyoruz. Neyse. Bu denli yatırım yapılan bir oyuncuyu ligde kullanamadık ve kupada oynatmak zorunda kalıp sakatladık. Wing-back mevzusuna girmiyorum Mancini'nin. Skandal tercihti. Seyredilen maçların tamamında görülen Bruma'nın karar mekanizmasının ve son vuruşunun yetersiz olduğu görüldü ve  world-class veya başka ifadeyle elit bir oyuncu olamayacağına işaretti bunlar. Hızlı, seri, çalım atabilen ama kafasını kullanamayan -bu gelişmez- bir yıldız adayı vardı elimizde. 20 maça çıktı neredeyse ve 1 gol atabildi. Yani 4-3-3 veya 4-2-3-1 kenarında değil ancak eski usül 4-4-2'lerde çizgi kanat olabilecek ya da secondary striker denilen bir görevde kontratak kovalayacak bir oyuncudan öteye gitmeyecekti. Sınırları vardı Bruma'nın. Bir Ribery değildi. Ribery de burada kalsa o seviyeye gelemezdi muhtemelen. Salih'lere, Ontivero'lara Endoğan'lara hiç girmiyorum. Pandev-Dzemaili mi? Son gün transferi işte. Ya tutarsa. Dzemaili Meireles'in altında bi' topçu. Pandev de % 100 fit durmuyor.


FORMASYON SEÇİMİ
Tutmayan transferler çok da tutan formasyon az mı? Galatasaray geçen sezon bittiğinde bir karar verdi transfer politikası izlerken. Tek forvetim Burak Yılmaz olacak. Drogba gitti. Sonuçta Burak gol kralıydı ve ona güvenildi. Ama tanı teşhiş ve tedavi burada da yanlıştı. Burak Trabzonspor'da topa sahip olma zorunluluğu bulunmayan, rahatlıkla topun arkasına geçen ve rakip savunmayı orta çizgiye çeken bir yapıda oynadı. Haliyle arkada geniş alanlar bulup koşularıyla golünü attı. Stoperlerin kucağında kalmadı, onlarla boğuşmadı. Gerektiğinde de ceza sahasında temiz vuruşunu yaptı. Oysa Galatasaray'ın asla böyle oynama lüksü yoktu. Islıklanırsınız topa 2 dk. dokunmayın. Büyük takımlarda böyledir, burası İngiltere değil. Akdeniz ülkesi. Real Madrid bile ıslıklanır Bernabeu'de topa bir süre sahip olmayınca. Öyle maç boyu arkaya çekilip yatamazsınız. O Mourinho'nun işi. Taşşağınız o kadar büyükse ancak ses çıkmaz fazla. Ki ona da çıktı da maçtan bir saat önce stada gelip -Bernabeu o saatte bomboş olur- tribüne hadi beni ıslıklasanıza diye şovunu yaptı. Neyse Galatasaray'ın önde basması gerekir, en az % 45 seviyesinde topa sahip olması. Oyunu hükmetmesi mümkünse, rakipten güçlüyse. Burak böyle bir takıma geldi. Ama şanslıydı bu zamana kadar. Önce Umut ile oynadı. Sonra Drogba ile. Hep çift forvetti. Ne zaman ki Mancini Burak'ı uzak forvet yapmaya çalıştı ve Prandelli önde tek kullanmak istedi, Burak'ın defoları tek tek ortaya çıkmaya başladı. Demba Ba'nın Olimpiyat'ta Arsenal'e karşı Beşiktaş'ı nasıl rakip yarı sahaya yerleştirdiğini gördünüz. Topu uzun attılar gerekirse veya kısa oynadılar. Tuttu, döndü, sağına soluna baktı ve topu aktarıp içeriye geçti. Burak bunu yapamaz ve bu Burak'tan beklenmez, onun meziyetleri başka. ŞL'de 8 gol atmaktan şu duruma geldiği düşünülünce zaten konunun derinlemesine irdelenmesi gerektiği gerçeği de ortaya çıkıyor. Burak ofsaytta kaldı, gereksiz faul yaptı. Bunlar hep onda olan ve kötüleştikçe belirginleşen davranış biçimleriydi. Göze batmıyordu çünkü Burak gol atıyordu. Çok gol atıyordu. Ve böyle bir katkıyı yerliden almak vazgeçilmez bir başarıydı 6+0+4 ve 5+3'te. Galatasaray Burak Yılmaz'a tek forvet olarak güvendi ve defolarını görmezden geldi ya veya göremedi ya bu da işte futbol aklının zaaflar içerdiğinin göstergesiydi. Doğru okunamadı mesele Mancini-Prandelli tarafında. Cenk Tosun-Muhammet Demir gibi bir back-up veya genç yabancı ya da Almeida gibi çift forvete döndürebilecek bir opsiyonun kovalanmaması Burak'a mahkumiyeti ve az pozisyon üreten kısır futbolu beraberinde getirdi. Galatasaray'ın geri dönülmez ve en büyük hatalarından biri de bu. Burak sürecini taktiksel olarak iyi yönetememek mental değil. Mental düşüş sahada kötü olmayla başlıyor. Burak'ın hali Selçuk'tan farklı çünkü. Selçuk'a ayrıca değineceğim. Formasyon seçimine tekrar dönecek olursak şampiyonlukla biten iki seneye gidelim. Önce Dört merkez orta sahalı 4-4-2. Engin-Emre Çolak. Önde Necati-Elmander. Sonra 4-3-1-2. Melo arkada önü Selçuk-Hamit. Sneijder tek merkezde dilerse sola kayıyor. En uçta Drogba-Burak. Galatasaray tutmuş oturttuğu iki sistemini de kusursuzlaştırmaya gitmedi. En garipsenmesi gereken buydu. 4-3-1-2'nin beklerini uçak moduna alabilseydi takım, Drogba'yı benzer profilde biriyle ve Hamit'i Alper Potuk ile değiştirebilseydi bugün başka şeyler konuşuyor olacaktık. Ama gel gör ki kanat da kanat ısrarıyla düzen bozuldu. Mancini her türlü formasyonu deneyip ortaya sabit bir model çıkaramadı. Prandelli daha ikinci maçtan olmayacağını görüp 4-2-3-1'den 4-3-3'e çevirdi takımı. Olmadı olmadı. Çünkü maya bozulmuştu bir kere. Galatasaray tekrar ŞL'de Çeyrek Final oynadığı dönemdeki düzenine dönebilir mi? Sanmıyorum. Burak-Umut veya Burak-Pandev tercihleri var elde. Ki bu hamle Bruma'yı kenara atar Amrabat modeli. Sneijder'i sola çekmenin orta yapması dışında efektif bir yanı yok. (Hele de gol atması gereken 4-3-3 kenarlarında ve Burak uçtayken) Dikkat edin Galatasaray bekleri çizgiye indirmek ve Wes'in topu çekip orta yapması dışında bir gol planı uygulamasına geçemiyor tıkandığından. Duvar pası, ara pası veya kaleyi yoklama bunlar istatistiksel olarak genellikle merkezde olur ve Sneijder daha önce bunları yapıyordu. Şu an o da eriyor. Tabii bu formasyonda Selçuk-Hamit görevindeki iki oyuncunu topu driplingle öne taşıması gerekir. Bunu da yapmamız zor görünüyor. Elde Dzemaili-Yekta var. Hücum yönü çok gelişimiş olan ancak savunmada inanılmaz hatalar yapan Eboue'nin çalımlarını ve Sabri'nin orta sahaya katabileceği dinamizmi de başka sebeplerden kaybettik. 0'a 0, elde var sıfır.


FORMU DÜŞEN YERLİ YILDIZLAR
Burak'ı açıkladığımı düşünüyorum. Yırtınıyor, çabalıyor ama bu yapıyla olmaz. Asıl formu düşen Selçuk İnan. Nerede başladı? Terim'in ayrılmasıyla ve Milli Takıma alınmamasıyla. Çok açık nadasa bıraktı kendini o sezon. Çünkü biliyordu o sezon başarısızlık halinde birileri suçlanacaksa o futbolcu değil ya hocayı değiştiren yönetim ya da yeni gelen hoca olacaktı. Yerli topçuların kafası böyle çalışır. Bir de şu var es geçilen. Mancini üçlü oynatıyor ve oyuncuların bazı durumlarda rakiplerin yayılımına vs. göre dörtlüye geçmesini istiyor falan. Bu o kadar zor ki yerli oyuncu için. Altyapı eğitimi zayıf, öğrenme güdüsü yetersiz. Yapamaz demiyorum, belki zamanla ama taktik bilgisi bu denli eksik yerli oyuncularla -Arda'nın 442'yi şu zamanda öğrendim lafı yani 442'de kanat nerede durur hangi durumda nasıl davranır görevi nedir pas patternlerini nasıl takip eder ne zaman ceza sahasına akar ne zaman çizgide kalır savunmaya ne zaman döner ne zaman önde kalıp kontratak başlatır vs.- bunu denemek çok büyük riskler içerir. Burak'tan kenar forvet olmasını istemek de buna benzer, olmaz. Zorlama. Dönelim tekrar Selçuk'a. Türkiye Ligi'nde Hakan Şükür dışında 4 sene üst üste iyi performans vermiş bir yerli yok. E haliyle Selçuk da kervana katıldı. Kaldı ki futbol profili Hakan'a benzemeyen bu orta saha oyuncusunun belirli bir yaştan sonra düşüşe geçeceğini öngörmek zor değildi. Bunu da tahmin edemedi Galatasaray. Hataydı. Hamburg'daki Tolgay gibi birini ona mutlaka back-up yapıp hatta böyle çok formsuz olduğu durumlarda rekabeti hatırlatıcı şekilde onun önüne yazarak gösterebildik. Şu an onu tehdit eden bir isim yok formasını almak için. Olmayacak da. Ne kadar profesyonel olup olmadığını bilmediğimiz ama çok zeki olduğunu rahatlıkla kestirebildiğimiz Selçuk'un yapamadığı her hareketten sonra duygusal tepkiler vermesi ve bunun artık Burak'a da yansımasını olağan karşılamak güç. Bu sezon toparlamasını bekliyordum ancak Melo'nun ikinci senesi gibi bunu görmek Kasım-Aralık zamanları bulacaktı NŞA'da. Koşullar giderek değişiyor ve Selçuk da kontrolü kaybediyor. Artık saha içinden çok dışıyla bir bağı var. Menajeri konuşuyor. Melo'ya sallıyor. Takım arkadaşı. Selçuk takım kaptanı, sesini çıkarmıyor. Islıklanıyor. Daha önce formasını çıkarıp tepki amaçlı yere atmışlığı var. Dedik ya akıllı topçu ama ayaklarına artık hükmedemiyor. Ve bu hüküm edememe süreci uzadıkça Selçuk da sinirleniyor. Paralel ilerliyor her şey. Galatasaray'ın Burak-Selçuk sorununu saha içi-dışı her anlamda çözmeden şampiyon olma şansı yok maalesef. Durumun koşulsuz destek vermekle sırt sıvazlamakla ve zamana bırakmakla olacacağını sananlar da feci yanılıyor.
   

KULÜBÜN KAOSU-KARŞI DÜZEN
Hocalar değişiyor, transferler geliyor gidiyor. YK'lar yerinde durmuyor. Futbol şubesi sürekli değişiyor, Florya değişiyor. Eylül-Ekim ayına Galatasaray iki senedir kaos içinde giriyor. Böyle bir ortamdan başarı çıkmasını beklemek hayalcilikten öteye gitmez. 3 Temmuz'dan beri camiada birlik yok. Şike örgütüne ses çıkarmayanlar hala mevcut. Melo iki maç ceza aldı ve 4 puan şimdiden çalındı, Galatasaray'ın cebinden. Demirören TFF başı, Gümüşdağ KB. Yabancı kuralı GS zarar gördükten ve beli büküldükten sonra bir nebze düzeltilmiş. AB yasası rafa kalkmış, SPK dur demiş. Terim karşıya geçmiş. Fani Aysal evi terk etmiş, Yolanthe beş kez yatak odasını değiştirmiş. Anladınız siz onu. Her koldan bir saldırı ve Galatasaray'ın kendi sorunlarından başını kaldırıp bunlarla uğraşacak mecali kalmamış. Sözü hükmünü yitirmiş. Ülkede bir kulaktan girip diğerinde çıkan ses moda olmuş, müzik listelerinde ilk sıraya yükselmiş. Koltuklara yapışılmış. Beyefendi öyle emretmiş. Ha şunu da ekleyeyim. Galatasaray'ı mevcut düzen içinde başarılı kılabilecek tek adam da Terim. Çünkü yanına geçtiği karşıdakileri tanıyor ve onlara onların diliyle galebe çalabiliyor geçmiş iki senede olduğu gibi. Ha bunu kaç Galatasaraylı ister, o da ayrı konu. Ben istemem. Kulüp öyle bir kaos ortamındaki iki maçtır GS'nin ilk 11'i maçtan 7 saat önce AMK Gazetesine sızıyor.7 saat önce. Tepkisizlik, tepkinin kendisi olmuş. İspanya'da bir dönem Barça-Madrid içinde büyük olay çıkaran bir konu bu. Çünkü size taktik seçimler hakkında bilgi verebilir ve bazı ekstra tedbirler alabilirsiniz. Elbette gazetecilik başarısı! (Bahadır Çokişler GS muhabiri) Ama Galatasaray'a da müthiş zararlı. Yakın zamanda Pandev-Dzemaili başkan ile çekilmiş imza fotosunun da aynı gazetede çıktığını biliyoruz. Art niyetli yapılan haberin haddi hesabı yok medyada. Huzur yok. Bu sene de bize mutluluk yok anlaşılan...

Yoruldum, sıkıldım, bunaldım. Uzatmayacağım. İşemem gerek...

Yanlış bizde. Yanlış çok. Yanlış tek tek ve her şeyin bir araya gelmiş hali. Yanlış içimizde.
Yanlış yapılır ama düzeltilebilir de. Bizimki üstüne merdiven çıkmak üzerine.

Başka Galatasaray kalmadı.

Kalmadı.

Tükeniyoruz...

12 Haziran 2014

Ne dediler, Ne demek istediler?


Giriş-gelişme-sonuç yok. İmla-anlatım bozukluğu arama-konu bütünlüğü yok. Ne dediler ama aslında ne demek istediler açılımı. Okuyun işte, beğendiyseniz başlangıcı.

Küfürler tek tek not alınmış. “Bizim için Fener’e de koy” dahi küfürden sayılmış. Hangi dünyada yaşadıklarını sanıyorlar bilmiyorum. Alice Harikalar Diyarı değil Türkiye burası. Küfür konusu baştan sona herhangi bir kurum kuruluş kulüp ayırmaksızın yaşanan bir durum. Işıl Alben’e maç boyu edilen küfürler çok uzak değil. Küfür sokağın, mahallenin, bakkalın, şoförün, ülkenin bir gerçeği. Olmasın elbette de, buradan yol yapıp spor böyle olamaz demek de en son FB yönetimine düşer. Aldıkları seyircisiz oynama cezalarına baksınlar önce.

Spor nasıl olmalı diyorlar. Herkes bundan sorumluymuş muş? Bunu diyenler şikeden hüküm giymiş. Fenerbahçe yönetimine geldiklerinden beri nefret 100 kat artmış insanlarda. Tesadüf değil ektikleri tohumlardan. 18 kez bip yaptırdık, şikeye anons yok dopinge var diyor. GS’nin sahası iki maç seyircisiz kapatılmış daha yeni, üç anonstan. Derdi şu, olay büyüsün ve şike tezahüratları tedavülden kalksın istiyor. Hafızamızı sileceğini, ağızlarımızı susturabileceğini zannediyor. Açıp Barcelona tarihini okusa, Katalanca nasıl yasaklandıkça Camp Nou’da haykırıldığını öğrenirdi. Tribünler insanların özgür biçimde –küfür hakaret içermeden elbette- içinden geçenleri söyleyebildikleri ender yerlerden biridir. Bir aradadırlar, kol kola, yan yana. Güç alırlar birbirlerinden. Gezi’de de bunu gördük. Yayıncı kuruluş sesi kısabileceğini sandı. Sadece sandı, o ses dilden dile kulaktan kulağa yayıldı. Devrimin televizyona ihtiyacı olmaz. Hatta bir spor kulübünün Ali İsmail Korkmaz ismini olayın ekseninden çıkarıp kendi kurtuluşu adına sofrasına meze yaptığına bile şahit olduk. Ali İsmail’in adının haykırılması ve gökyüzüne uzanması ne kadar güzelse Fenerbahçe’nin yıkılmaz olduğunun vurgusunun sona eklemlenmesi bir o kadar çirkindi. Ali İsmail, A. Yıldırım’ın yönettiği kulübün taraftarı değildi, Ali İsmail Fenerliydi. Uğruna öldüğü davanın şike ve teşvik ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Neyse bu bahsi geçelim. Dönelim basın toplantısına. Diyor ki 16.000 taraftar vardı Abdi İpekçi’de. 4000 bin bilet fazla satılmış. Şimdi sorun şu: Galatasaray Basketbolu sponsorlar yoluyla belirli bir yatırım yaptıktan ve söz sahibi olduktan sonra son dört senede üç kez finale çıktı ligde. Euroleague’de FB’nin üstüne çıktı başarı olarak. Çeyrek finale. Geçmişte Zeytinburnu’nda oynasa da iyi bir takımınız olmadan sizi arkadan itecek, hakemlere ve rakibe baskı hissettirecek bir tribünün varlığı yeterli gelmiyor. Abdi İpekçi atmosferinin şimdiki başarılarda payı var ve A. Yıldırım böyle bir avantajdan rahatsızlık duyuyor. Rekabet kurulu gibi müdahale etmek istiyor, kontrolünde olmayan bir mesele var çünkü ortada ve onların başarı/başarısızlık grafiğini etkiliyor. Nereden biliyorlar bunları peki? Yıllarca Abdi İpekçi’de hegemonya kurmalarından. Ön sıra düzeniyle en bilinçli grupları oraya oturtarak galiz hakaret küfürlerle serilere nasıl etki ettiklerini biliyorlar çünkü. Daha da ileri gidip sahaya girdiler oyuncu antrenör dövdüler. Aklın alamayacağı bir ortam yarattılar spor salonlarında. Herkesin gözündeki korku hala hafızalarda taze. Koridora yüzlerce kişiyle girmeye çalıştılar. Linç edeceklerdi, birilerini öldüreceklerdi neredeyse. Çünkü yıllar sonra şampiyonluğu kaybetmişlerdi ve ilk kez bir de. Hani üst üste olsa neler yaşanırdı hayal etmek zor. Elbette aklımıza Şükrü Saraçoğlu’nda kaybedilen ve stadın yakıldığı görüntüler geliyor hemen. En ağırları gene aynı yöneticilerin döneminde yapıldı. İnsanların bünyelerine zerk ettikleri öfke psikolojisiyle. İşte bu sistemi onlar kullandı. Onlar başarılı oldu. Buna benzer bir yapı görünce karşılarında aynı silahla vurulunca ya da anladılar aslında böyle kaybetmenin nasıl bir duygu olduğunu. Modern salonu vurgusu bu yüzden. Biz değiştik, tribünleri temizledik mesajı var alt metinde. Ultraslan başkanı Veysel Giley akreditasyonsuz nasıl dolaşır sahada diyor. 4-0 kazanıp daha şampiyon olmadan şampiyonluk kutlamaları yapıp hindi gezdirenleri unuttunuz mu? Bunlar yanlış elbette ama sen yapıyorsan, başkasına da neden yapıyorsun deme hakkın elinden alınır vicdanlarda. Devlet çözsün diye ekliyorlar. Savcılar göreve. Hani şu onları şikeden hapse gönderenler. Obradovic’e geçiyor bir anda. Hem FB hem Milli Takım çalıştıramaz şerhi koymuşlar. Tanjevic çalıştırmadı mı? İşimize gelmedi, vermek istemedik desene şuna. Neymiş Ergin Ataman MT antrenörüymüş, bütün oyuncuları kucaklaması gerekirmiş, onların yüzüne nasıl bakacakmış. Ataman ne yaptı Allah aşkına? Oyuncular birbirine girdi, araya dalıp ayırmak istedi. Maçtan sonra yumruk şov yaptı, hırsını ortaya koydu. Şampiyon olacağız dedi. Hakem masasına gitti, konuştu. En ufak hakaret küfür yönetmelik dışı iş yok. Antipatik gelebilir sevimsiz durabilir, bunlar bambaşka şeyler. Fenerin zamanında yaptığı gibi yumruklamak yok, kavga yok, dövme yok. Hatta ilk iki maç Ülker Sports Arena’da kışkırtmalara karşın hiç gerilime kaptırmadı da kendini. Diyor ki A. Yıldırım Milli Takıma oyuncu göndermeyiz. Gönderme! Bence Ataman da Fener’den oyuncu çağırmasın o zaman. Win-win. Atatürk’ün takımı olmakla övünen Fenerbahçe’nin Türk Ulusal Takımına sporcu göndermesi pazarlık konusu mu, şantaj malzemesi mi? Ülke sporuna katkıyı değil salt Fenerbahçe menfaati düşünen bir zihniyetin bakış açısı işte. Ataman oyuncuların yüzüne bakar, siz merak etmeyin, yeter ki sporcuları kontratlarla vs tehdit etmeyin. Spor yaşantınızı bitiririz demeyin. Caner’e yaptığınız gibi, bak Tuncay gibi olursun diye telkinlerde bulunmayın. (Bakınız Arda Turan) FB yöneticileri milli takımı sabote edebileceklerini ima etmedi mi bu açıklamalarıyla şimdi? Bu mu vatanseverlik, milliyetçilik? Bunun yaptırımı yok mu? Şikenin oldu mu ki dediğinizi duyar gibiyim, ülke yaptığı yanına kar kalanların ülkesi. Hakemler miadını doldurdu diyor. FB üç senedir şampiyon olamıyor ya hakemler miadını doldurdu tabii. Yenileri lazım. Genç olanlar. Yıllarca FB şampiyon olurken sahada olan hakemlerden bahsediyoruz. Sonra loca konusuna giriyor. Ben istemedim locada oturmalarını diye de ekliyor. En ufak küfür yokmuş Ataşehir’de. Maça gidenler bilir. Var. Sadece daha konforlu bir salon. Locaya da küfür var önünde oturanlardan. Oturup tek tek saymayacağız her yerde oluyor. Kimisinde iki anonsta kalır kimisinde üç anons ve soyunma odasına gidişte. Protokol krizinden dem vuruyor. Ortamı geren, kapıları tekmeleyen, cezalı olduğu alanlara girmeye çalışan, giren bir ekip bu. Biz de onlar gibi yapabiliriz ama locada ağırladık diyor. E geçmişte yaptın, onlara mı sayalım. TKBL finalinde rakip yöneticileri bench arkasında oturtan sen değil misin? TBF yetkililerini haşlayan, fırçalayan, hakaret eden, 1 metre mesafedeki taraftarına yem yapan sen değil misin? Tribünden birilerini çağırıp milli takım oyuncusu Işıl Alben’e küfrettiren değil misin sen? Sen değil misin oturduğu locadan anonsör Özben’e her türlü direktifi verecek kadar kontrol delisi? Biz de yapabiliriz, onların bize yaptıklarını ne demek ayrıca. Tamam böyle şampiyon oldun biliyoruz, bu bir itirafname, onu da anladık da ne demek bu yani. Ya yaparsın ya yapmazsın. Sonra nasibini alma sırası basına geliyor. İsmet Badem’i kastederek Lig TV’de yorum yapıyor diyor. Birilerinin oğlu GS’de çalışabilir, Burçin’i kast ediyor. İsmet abinin Fenerli olduğu söylenir durur. Çok da mühim değil. İnsanların ekmeğiyle oynadığını biliyoruz, Erman Toroğlu’ndan veya başka başka işinden olanlardan. Beğenmediğin bir söylem olduğunda yöntem bu mu yani? Şampiyonluğu önleyemezler, gereceğini yapacağım diyor sonra. Koç musun oyuncu mu? Kadroyu kurdun, izliyorsun. Bitti. Daha öte nasıl gereğini yapıyorsun? Gereği ne? Her şey kontrol altında diyen Recep Ankaralı’ya tekrar telefondan ulaşmak mı? Ataman maçtan önce basın mensuplarına telefon ediyormuş. Bu bir iddia. Oyuna müdahil olmayan medyadan biriyle konuşmayı maçı yöneten hakemle konuşmanın önüne alan nedir? Elma ile armutu karşılaştırmayı dahi beceremiyorlar. Diyor ki basın doğru yazmazsa aksi halde yarın tribünler karışır. Ataşehir’de olaylar olacak  ve bunun sorumluluğunu yıllarca kullandığım sizlerin üzerine atacağım demenin eş anlamlısı. Kurduğu baskının ulaştığı boyutların ifadesi bu biraz. Türkiye’ye şikeyi sokan Galatasaray’dır diyor sonra kontrolünü yitirmiş zat. Ben sonradan yaptım demenin bir başka şekli. 6-0’lar 8-0’lar diyerek de gönderme yapıyor aklınca. Beşiktaş’ın Ankaragücü’ne o sene kaç gol attığını, averajın nasıl önemsizleştiğini bilmez. Sorsan kulaktan dolma bilgiler. Kendisi bunu söylerken, şikeden mahkum olmuş, UEFA ve CAS da suçlu bulmuştur yaptığı incelemeler sonucu. Şike davasında aklanacağız demeyi de ihmal etmiyor. Zan altında kalınca paralel dışarı bırakınca adına adalet derler. Vicdan en büyük yargılayıcıdır ve A. Yıldırım burada yargılanmıştır çoktan. Ha bir de şikeyi öğretenler bize bağıramazlar ifadesi var. Bağıracaklar, bağıracaklar, bağıracaklar. Şikeyi öğretmediler ama. Bil. Bilmesen de olur.

Uslu’nun sırası geliyor ardından. TKBL finalindeki makas alma eylemini hatırlatıyor. Aynı salon, dolu taşmış tribünler vurgusu var. 6222’ye göre ihbar ettim hepsini diyor. Bir de Avrupalılar ya Galatasaray Lisesi’ni kastederek bizim el hareketlerini modernleştirmişler diye espri yapıyor. Ataşehir’de hak mahrumiyeti olduğu halde benchin arkasında oturup sportmenlik dışı faulü nasıl istediğini sorgulamıyor. Hak hukuk tanımadan, çiğneyerek, birtakım güçlerin –hükümet- etkisiyle infazı bile gerçekleşmeyen insanlar bunlar.

Taraftar görüntüleri dönerken, orta parmak yapıyorlar, hoş değil ve maça etki etme adına ayakta bağırıp çağırıyorlar. Dünyanın her yerinde olan, baskı amacı güden ve fiziki müdahale olmadığı sürece doğal görülen hatta güzellikler diye dilencilik yapılan bir ortam aslında. Ki bunlar Ataşehir’de, Kadıköy’de de oluyor. Daha ötesinin, koridorlardaki yumrukların, kaş açılmalarının, ses bombalarının, ısınmaya çıkamayan hakemlerin, tartaklanan sporcuların, 50 bin kişi sahaya iner yorumlarının konuşulması lazım. Bir sınır var tribünde. Bunun ötesi terör artık. Ve A. Yıldırım her seferinde bu sınırı geçti geçmişte. Yeri geldi Galatasaray’ı da kendine uydurdu. Sulu maç, 2007. Bir isyan hareketiydi, dışa vurumuydu onca senenin. Doğru muydu asla, ama oraya giden insanların içine atıp biriktirdiklerin fışkırmasıydı su şişelerinden. 10 numara Metin Oktay rahatsız olmuştur diyor. Merdivenler diye de ekliyor. R’leri söyleyemiyor biliyoruz, bununla dalga geçilmez. Özellikle Engin Ataman demesi de, Ergin sözcüğünü çok kullanmaktan kaçınma adına. Kendisine yakışır şekilde merdivenler kaybolmuş, bir yere girdiği belli diyerek bel altı vuruyor güya. Cinsel çağrışım hedefliyor terbiyesiz. Dünyanın her yerinde Fenerbahçe’nin adını şikeyle yan yana yazan adamın ağzından çıkıyor Metin Oktay. İroni bile olamaz. Gülünç. Kulüp efsanesi olarak kabul görmüş Alex’i bacak bacak üstüne attı elinde tivit diye kovan adamın sözleri bunlar. Anlayın samimiyetsizliği.

Devam edelim. Videolar dönmeye başlıyor. Sertlik varmış 3-4. maçlarda. 1-2. maçtaki sertlikler silinivermiş belleklerden. GS’de Arroyo, Bonsu, Ender ve Furkan sakatlanmıştı darbelerden birçoğu. Playoffta sertlik olur. Buna dair kimse veryansın etmedi Galatasaray’dan, hatta koç Ataman ürkek, korkak ve çekingendik diyerek öz eleştiri bile yapmıştı cesurca. Faul problemine giren uzunlarından ötürü hakemlere sallıyor sonra. Tek tek isimlerini söylüyor, seceresini döküyor. Bu hakemler en az iki maç daha yönetecek final serisinde, düşünün altına girdikleri taşın ağırlığını. Fatih Söylemezoğlu’na karşı husumet oluşmuş artık, açıkça beyan ediyor, hiç çekinmeden. En sert ifadelerle. Dört yabancıya çalınan teknik faul olayında hakemler neden atıştan önce uyarmadılar diyor, kural kitabını okuyor. Çünkü iki faul arasında itiraz oldu ve tespit edildi. Atış yapılmıştı. Hatayı yapan teknik heyete bir şey demiyor. Teknik faul tanımlarken bench ayağa kalkarsa çalınır falan diyerek hakemlik mesleğine de el atıyor. Aslında burada haklı Fener benchi pek oturmadı son maç yerine. Öyle bir tiyatro ki sergiledikleri karşılarında oturan medyadan birileri gelsin dediklerini teyit etsin istiyorlar. Çok garip, bizim pek anlayamayacağımız bir ruh hali. Doğru mu Samet vakası 2 işte. Orada Samet orta yolcu olamamış ve ekmek kapısını artık aile parçası olduğu Brezilyalı Alex’ten tarafa seçmişti. Ataman ile telefonda konuşmaktan basın toplantımıza gelememiş medya mensupları demeyi de unutmuyorlar. Üstüne bir de tehdit. Bundan sonra her şey değişecek. Bunu da bilin diye ekliyor yüzlerine karşı oradakilerin. Yani eski düzene dönüyoruz. Sizi her saniye dakika kontrol altında tuttuğumuz, Passat’lı günlere. Aklanacaklar ya yakında. Öldürmeyen darbe güçlendirir hikayesi işte. Obradovic’e üç teknik faul çalındı, biri benche çalındı, çalamazlar. Kağıtta düzeltme yapmışlar diyor. Bunlar bence en masum itirazlar. Gayet doğal ama söyleyenlerin zihniyetini düşününce değerini yitiriyor tamamen. Ender’in pozisyonu gösteriliyor. Normal bir faul, Sinan Güler hemen yanda duruyor. Sert müdahale yok, kolundan tutup çekme yok, potaya çok yakın. Israrla kasti faul istiyorlar. İsterler. İnsanoğlu ister. Cenk Akyol’un sözlü tacizleri diyor sonra. Ömer’in, Emir’in söyledikleri taciz değil itiraz, ufak bir kelime oyunuyla. Cenk ve hakemi takip ediyorlar. Oynat Uğurcum sahnesine döndü her şey. El ele parka gittiler diyor hakemle. Sporla uzak yakın ilgisi olmayan kişiliksiz ifadeler. 2009’a zıplıyorlar gene, o kadar içlerine oturmuş ki kaybedilen tek bi’ şampiyonluk oysa aradaki beş senede. Ama nasıl olur işte diye geçiyor kafalarından, düzenimizi kurmuşuz, en iyi kadro bizde, en çok parayı biz harcadık, TBF ile aramız iyi, nasıl olur diye geçiyor kafalarından. Sporun saha içi bir rekabet olduğunu çoktan bilinç altına yollamışlar ve oradan hiç çıkası gelmiyor bunun. Söylemezoğlu şunları şunları yaptı ve beşinci maçta şampiyonluğumuzu çaldı diyor. Fatih Arslanoğlu’nu kimse sevmez diyor sonra. Murat Biricik bizim maçlara gelmesin diye belirttik diyor. Diyor da diyor ama bitmiyor tehditler. Emin Moğulkoç ve Zafer Yılmaz’ı uyarıyorum şeklinde giriyor söze. (Recep Ankaralı geçmiyor hiç) Moğulkoç ısrarla Preldzic-Kleiza’yı diskalifiye etmek istiyormuş, inanırsan. Normal bir yönetimle Emir birkaç teknik faul alırdı, almadı. Turgay Demirel FIBA’ya gitsin, bıraksın burayı diyor. Yeni başkan gelsin, tarafsız olsun diye ekliyor. Kimse at koşturamayacakmış. Bizim düzenimizi bize satamazsınız, biz bu yollardan geçtik, bu duble yolları biz yaptık diyorlar esasında. Hani Galatasaray’ın niyeti yok da, biz gene de bunları diyelim, geride dursunlar duruşu. Voleybola da müdahale edeceğiz diyor sonra. Yani son iki-üç sezonda biz şikeyle uğraşırken elimizden kayar gibi oldu bazı branşların yönetimi demeye getiriyor. Müdahale etmek. Bir spor kulübü başkanı bir branşa nasıl müdahale ediyor? Biliyoruz, biliyoruz. Fenerbahçe’nin A. Yıldırım döneminde kazandığı hiçbir kupa meşru değil, dostlar kusura bakmasın. Kendisi beyan ediyor bunu. Neyse takılmayalım buraya. Nur Germen’e takılıyor aniden. Maç sonu yorumlarında olaylara değinmemiş. GS’liymiş de taraflıymış. Herkes Fenerli olacak ya da Fenerli değilse bu sektörde yaşamak için Fener lehine konuşacak. Mantıkları bu. Ve hakikaten sistem de böyle işliyor. Bunlarla iyi geçinmezsen bir yere gelmeni de engellemeye çalışıyorlar karşılarına çıktıklarında. Yahu yaşananları tasvip etmek mümkün değil, zaten iki maç seyircisiz cezası verilmiş ama olayları öyle bir algıyla gösterme çabası var ki izlemesek, orada olmasak oyuncuların can güvenliği tehlikedeydi, fiziki saldırı oldu, maç oynanamadı, tribün sahaya indi, bombalar atıldı, yaralananlar oldu, ortalık karıştı, düzen bozuldu zannedersin. Tipik bir derbi gerginliğinin ötesinde herhangi bir şey olmadı. Küfür vardı, baskı vardı, yoğunluk vardı, atmosfer vardı, sahaya sürekli yabancı madde atıldı ve her seferinde hakemler oyunu durdurdu zaten. Oyuncular arası gerginlik vardı, ki normal, final serisi, 4. Maç. Maçlardan sonra birlikte doping kontrolü odasında bekleyen insanları anlatıyoruz. Kadıköy’de yaşananları, geçmişte Fener’in Abdi İpekçi’de yaptıklarını hatırlayınca filin yanında karınca büyüklüğünde olaylar. Ama toplum dizaynı böyle bir şey. Skorbord ile başlayan, Rezalet başlıklarıyla süslenen bir manipülasyon bu. Bilmeyen yer yerinden oynadı sanır Zeytinburnu’nda. Oynamadı. Takım otobüsüne bira şişesi atılan Galatasaray’dı mesela, ilk maçtan önce.  İkinci maçtan sonra “Cimbom’a böyle…” tezahüratını yapan Fenerli idarecilerdi, yumruklarıyla söylemleri destekleyen bir tavırla. Koyduk mu hareketi ile Ergin Hoca’nın yumruklarını havaya kaldırmasının arasında en ufak bir sevinç benzerliği de yok. Ama yazmazlar, görmezler, duymazlar. Bilmezler de. Oysa orada otururlar, gözlerinin önünde, kulaklarının yanında. Oynamaz kalemleri. Haber servis etsin diye ararlar üç gün sonra GS, FB her yerden idarecileri. Öyle de yüzleri yoktur. Görünce o yüzden tanımazsınız hiçbiri. Belki de gerçekten her biri sadece spor için konuşmak ister ama bu düzen onlara izin vermez, onlar da bu düzenden rahatsız olsa bile seslerini yükseltmezler. Yani sorumlulukları vardır bu tabloda. Bakıyorsun TBF’ye tarihinin en ağır kararlarından birini alıyor 6. Maç için. Bildiğin sıkıyönetim ilan etmiş. Olağanüstü hal. 5000 bilet kotası nedir mesela? Daha önce uygulanmış mıdır? Fenerbahçe Ülker de seyircisiz cezası aldı, çocukların yanında kadın şartı istendi mi mesela? Bu sene Pınar Karşıyaka gene aynı şekilde. Oyun oynanırken kurallar nasıl değişiyor? Kurallar Galatasaray’a farklı mı? Üstelik bu bir final serisi. Emekler sadece maksimum üç maçlık bir periyota sıkışmışken. Tabii TFF’den-Demirören'den, büyük ağabeyden öğreniyorlar bunları. Bir gecede madde değiştirenlerden.

Lafa giriyor Uslu tekrar. 2-0’dan 4-2 olan seride, dopingli seride diye vurguluyor bir de. Sonra akreditasyon vurgusu yapıp bizim CEO da sahaya girsin diyor. Lutfi Arıboğan’a mesajı. Çocukça. Ne oluyor ismiyle hitap etmeyince. Küçülüp büyür mü insan mesleki statüleriyle? Yakışıksız değil bu, başka bir şey. Ve her seferinde onlardan geliyor bize. Onlardan diyorum aslında kast ettiğim yönetenler ve onların yalanlarına inananlar.

Lig TV tarafsız olmalı. Para verdim, maç yayınlıyorum diyemez. Federasyonla aralarındaki para ilişkisi. Herkes birbirine bir yerden bağlı. Yine bir ekonomik çıkarsama. Güç parada. Para da bende. Siz bana bağlısınız demek.
        
Bir kez daha Ergin Ataman’a dönüyorlar. 2. Maç Galatasaray lehineymiş hakemler. Öyle dediler. Üçüncü maç sonu MT antrenörüne yakışmayan tavırlar sergilenmiş. Tanjevic’i hiç böyle gördünüz mü diye de ekliyor. Hani daha önce aklına gelmeyen hem MT hem FB’yi aynı anda çalıştıran adam. Ama izin vermezler. İşlerine gelince verirler, gelmeyince vermezler, mesele milli takım duygular falan değil mesele kurdukları düzen. Gördük ayrıca Tanjevic’i. Teknik faul alırken de gördük, hakeme itiraz ederken de, pota altına kadar gidip oyuna müdahale ederken de. Evet, milli takım antrenörüydü o sıra. Ahlaklı olmayan milli takım antrenörlüğüne layık olamazmış. Hadi ya! Fenerbahçe’nin onay vermediği istemediği kişiler antrenörlükte bir yere kadar gelebilir, daha ötesini göremez diyor. Nasıl? Bir spor adamı kadrosunu kuracak, takımını iyi yönetecek ama onun zirveye çıkmasını Fenerbahçe bir şekilde engelleyecek öyle mi? Hangi yöntemlerle? Yaşatmayız onu diyor. Uzun sürmez, orada kalamaz. TBF Başkanı değil bunu söyleyen. Şikeden hüküm giymiş kulüp başkanı. En mafyadan daha mafya laflar. Beri bile gelmeyecek türden. Fenerbahçe camiası onun orada durmasına izin vermez diyor. Bundan önceki tüm federasyonlarda, hatta tüm branşlardaki nasıl bir örgüt kurduğunun ve yakaladığı her başarıda buna olan payını biçiyor esasında.  Ataman Galatasaraylı olabilir ama FB havlusunu tekmeleyemez üzerinden bir de demogoji. En fanatik taraftardan daha fanatik bir histeriyle konuşuyor, evet kulüp başkanı bu adam. Ülkenin başbakanı farksız mı ki dediğinizi duyar gibiyim. Turgay Demirel’i en zor seçiminde destekledim, biz olmasak buralara gelemezdi diye de ekliyor. Onun unutulmaya yüz tutmuş, yıllar öncesinde kalmış Galatasaraylılığından dem vuruyor hemen. Kulüpler değil tarafsızlık ve ahlak diyerek. Ataman ellerinden şampiyonluk aldı ya, onun hezeyanı. Hesabını sorarız, gerekeni yaparız. Gerekirse milli takıma oyuncu göndermeyiz. Bir de yalandan ses kaydı var hakemle Ataman arasında “Sen merak etme diskalifiye ettik Obradovic’i” argümanı ekle oraya, mis. Burada iki maçı kazanır şampiyon oluruz diyor sonra. Ev sahibi avantajına vurgu var. Artık neler yapacaksa orada! Güçleri yetmiyor skorborda yazıyorlar, biz İstanbul’un bütün sokaklarına yazarız diyor. Komik yahu. Slogan mı yarıştırıyoruz. Biz onların seviyesine inmeyiz denir böyle bir durumda, hayır daha da altına ineriz gerekirse diyor. Ayıplayan yok camiasından. Hep şak şak tam şak şak. Galatasaray batıya açılan pencere diye ayrıcalık görüyordu, onu kaybettiler, 16 senedir hep yeniyorlarmış, hazımsızlık bundan diyor. Yersen. Daha bir ay önce kadın baskette iki kupa kaybetmiş. Hep algıya oynuyor, Fenerium kisvesi altında taraftarına. Sportif olarak öndelermiş –GS basket ve futbolda çeyrek final yaptı son iki senede kadınlarda Euroleague’i aldı- tribünde kalitelilermiş –yani konforlu demek istiyor herhalde NBAvari bir salonda oynuyoruz izliyoruz siz de bir an evvel oradan çıkıp rekabet koşulları dengelensin minvali- Biz saygılı davranacağız derken ama skorborda bir şey yazarsak da geçmiş olsun yazacağız diyor. Yani bir sürpriz hazırlığı var, doğal olarak.

Sonlara doğru bir kere daha Uslu alıyor sözü. FB 200 milli sporcunun 120’sini veriyormuş. Yani diyor ki kurallar bize daha esnek olmalı, diğerlerinden bir farkımız olduğu hissettirilmeli falan filan. Tam karşılığı bu. Hani biz çok sporcu gönderip sizin koltuğunuzda oturmanızı sağlıyoruz, siz de bize aynısını yapacaksınız, gül gibi geçinip gideceğiz özetle. Ülke sporuymuş, genç çocukların gelişimiymiş, Anadolu’ya basketbolun yayılmasıymış, milli takımmış hikaye. Geç onu. Hep Fener kazanacak. Güm güm güm Hababam’ın Trabzon’a yenildiğinde başını öne eğip Mahmut Hocasına dönen Fenerbahçe’si değil bunlarınki. Hep kazanacak, kaybederse o kaybettiklerinin kökü kazınacak. Felsefeye evrilmiş zamanla. Spor bakanı dahil hatta başbakan bunlara müdahale etsin diyor. TBF sahayı verdim yönetmiyorum diyemez diye de ekliyor. Canı yandı, mutlaka. Biz örgüt yaratmıştık itirafı geliyor tekrar. 10 sene önce, idareciler, hakemler diyor, yetiştirdik. Demek ki yeniden yapmamız gerekecek diye belirtiyor. Şike belasından kurtulursak tutmayın küçük enişteyi hali. Bazı basketbol yazarları gelmemiş, teessüf ediyormuş onlara. Patronlarına selam olsun, Ataman göndermemiştir şeklinde bitiriyor. 3-5 kuruş kazanan insanların işverenine açıkça kapıyı göstermesi telkininde bulunuyor. El insaf, yeter.

Yıldırım skorborda yazı yazmışlar, yazanı kovmuşlar, böyle basit konulara girmem, GS’nin sorumluluğu ben bilmem diye sonlandırıyor toplantıyı. Alkışlar gırla. Kim alkışladı bilinmez, günahı boynuna.   

Yolu yok. Onurlu insanlar bu adamlarla mücadele edecek, bunları temizleyecek ülke sporundan. Başka yolu yok. Geçiştirerek, konuşmayarak, bana dokunmayan yılan bin yaşasın oynayıp bu örgütün oluşmasına birçok kişi katkı sundu. Artık çıkarın sesinizi, daha yüksek. Sporda kaybetmek-kazanmak hep olacak, bir gün bu topraklarda öğrenilmesi umuduyla… 

20 Mart 2014

AĞUSTOSTAN MARTA: KAYIP SEZON

Görüşlerimin büyük çoğunluğu twitter mecrasında da bulunmaktadır. Derleme üstü 140 karaktere sığmayan konulara değinme amaçlandı. Galatasaray'ın 2013-14 sezonu başlangıcından bugüne nasıl gelindi sorusunun cevabını ararken yaşananlara göz gezdiriyorum.


Fatih Terim-Roberto Mancini: Sancılı Geçiş 
Nereden girelim? İlk sayfa ne olsun ya da? 2011 Mayıs nasıl? En dipten seslenelim mi? Galatasaray Ünal Aysal'ın başkanlığa seçilmesi ve Fatih Terim'in teknik direktör olmasıyla farklı bir yola girdi. Fenerbahçe'nin 3 Temmuz şike süreci futbol atmosferinin ana odak noktası haline gelince ister istemez tüm kulüpler bundan etkilendi. Suçu örtmek amaçlı görevini kötüye kullandıklarını üç yılın ardından itiraf eden TFF başkanlarının icraatlerinden biri Süper Final tiyatrosuydu. Puan silme cezası olursa FB, BJK zirveden kopmasın ve playoff mücadelesi yayıncı kuruluş Lig TV'nin azalan gelirlerine katkı sağlasın isteniyordu. Federasyonun bir başka kritik kararıysa yabancı kuralını 6+0+4 şeklinde değiştirmek oldu. Burada da hedef GS'nin ekonomik ve sportif yönden açabileceği farkı minimum seviyede tutmaktı. N'oldu iki sene boyunca? Galatasaray Fenerbahçe'ye son maçta Kadıköy'de kaybetmeyerek "İki kere Şampiyon" unvanı aldı. Yetinmedi ikinci sezonda da ligi kazandı. Üstelik bunu yaparken devre arasında dünya spor kamuoyunun gündemine oturan Drogba, Sneijder transferlerini gerçekleştirdi. Durmadı Şampiyonlar Ligi'nde Çeyrek Finale kalıp son 20 dakikaya tur atlama umutlarını coşkuyla taşıdı. Stat ve pazarlama gelirlerinin çok iyi seviyelerde olduğu konuşuldu. Yazları Süper Kupada Fener'e top göstermedi. Durdurulamaz bir takım vardı rakiplerinin karşısında. Herkes onları kıskanarak izliyordu. Taraftar üst üste beş sene şampiyonluktan bahsediyordu, 96-2000'nin ötesine geçmekten. Koşullar uygundu ve Cimbom'un kültüründe bir düzen oturttuğu zaman başarıya erişmek vardı. TV ekranında görünenler bunlardı. Bir de arka planı vardı işin. Zaferlerin problemlerin üstünü örttüğü her yerde bilinen bir gerçekti. Aysal-Terim arasında öteden beri bir ego savaşı olduğu söylense de bir şekilde aralarındaki ilişki halının altına süpürülerek hep devam etti. Ocak 2013'ü hatırlayın. Eleman demeci. Kasımpaşa maçından sonra Terim'in rahat çalışacağı huzurlu bir ortam isteği. Kritik yemekte buzların erimesi. Ayrılık sürecini geciktirmekten ileriye gitmedi yaşananlar. Mersin maçından sonra FT TFF'ye verdi veriştirdi. Adaletin olduğu yerdeyim, kalıp savaşacağım dedi. 9 maç ceza aldı. Neyse uzatmayayım şuradan en ince detayına kadar okuyun işte. Yaz geldi. Kamplar turnuvalar vs. derken, takım Arsenal'i yenerken, birden, Dünya Kupası yolunda 4 maçı kalan Milli Takım için hocamız Terim'i istedi Demirören. Fikir kimden çıktı, ona bu aklı kim verdi bilinmez. Terim'i Galatasaray'dan çekip almanın uğratacağı tahribatı elbette hesapladılar. Ancak taraftarın gözünde Terim Galatasaray'ın hakkını gasp edenlerle çalışmaz hissiyatı vardı. Problem sezon sonu biten sözleşmesi gibi gözükmekteydi. Lige ve Avrupa'ya takımın kötü başlaması da tuz biber ekti meseleye. Mayıs'a kadar nasıl devrilmez kamyon diye düşünürken olup bitiverdi Terim-Mancini değişikliği. Tüm bunları anlatırken iki senelik başarılı sürecin yanında bir kesim Üçüncü senesine giren ve korunan bir omurgadan daha etkili, bilinçli şekilde sahaya yayılmasını ve hücum etmesini bekliyordu. Çok az da olsa homurtular vardı hocaya dair. Kadro yaşlanıyor ve mevcut yabancı kuralına göre genişletilmiyordu mesela. İdeal 11 ile geriye kalanlar arasındaki düzey uzay boyutundaydı. 2012-13'ün ikinci yarısı yakalanan ezber 11 başarıyı kolaylaştırmıştı ama üst üst iki sezon Çarşamba-Pazar maç yapacak bir takım için yerli oyuncularının fiziksel-dayanıklılık olarak düşeceği öngörülüp buna göre planlama hiç yapılmadı. Bu hataların yanına bir de kriz eklenince veda kaçınılmaz oldu. Üstelik görüntü Terim'in gitmek, Aysal'ın göndermek istediği şeklindeydi. Çok şey yaşandı. Geri dönüşü olmayan makama saygısızlık içeren ağır göndermeler içeren söylemler edildi. Yapıldı sert çıkışlar. Çizgiler geçildi. Başkan tutmak istese bile bir antrenör/oyuncu gitmek isterse gider, koymuştur kafasına bir kere. Köle değil kimse, bırakmak zorunda kalırsın. Terim gitmek istedi, başkan tutamadı. Fatih Hoca bir Galatasaray efsanesi olarak kendisine yakışanı yapmadı. Ondan daha büyük bir Galatasaraylı yoksa eğer ona uygun hareket etmeliydi. (Başkan kulüp efsanesi olmadığı için ondan böyle bir duygusal beklentiye girmeye gerek yok, yönetimsel yanlışı der geçersin ama Terim öyle değil) Kader birliği ettiği adamların bize olan öfke ve nefretini biliyordu, onları tanıyordu. Yuvasından ayrılsa bile oraya gitmemeliydi. Şike aklayanları sevindirdi. Gitti. Fatih Terim'in Hepsiburada reklamındaki "Ayağıma gelecek" notunun yanı sıra futbolculuk fotoğrafının da GS değil Adana Demirspor'dan seçilmesi özetiydi Florya'da bırakılanların. Peki ne olacaktı bundan sonra? Eylül sonuna gelinmişti. Apar topar kimi bulacaktı Galatasaray yönetimi. Ligde liderden 4 puan geride ve ŞL'de ilk maçını 1-6 kaybetmiş, toparlanması gereken bir takım vardı ellerinde. Taraftar kutuplaşmış, futbolcu karışmış, TFF istesem kupa alamazlar lafıyla kin -şike- güdüp amacını açıklamıştı. Eylül'de yabancı hoca getirmek büyük risti. Terim'in ismi ve gölgesi altında ezilmeyecek biri olsun istendi. Boştaydı Mancini. Karizması olan biriydi. Yerelde hep başarılı -12 kupa- ama Avrupa'da hiç yoktu. Burayı takımı rakibi tanıması, uzun meşakkatli bir işti, kısa vadede tutmayabilirdi. İlk tespitler böyleydi o zaman. En azından bir senelik, ligde şampiyonluk şansını devam ettirip sonuna kadar götürecek yerli antrenör gerekliliğine vurgu yapıldı. Aklıma en yatan isim Şenol Güneş'ti. 2009-11 dönemi Selçuk & Burak omurgalı Trabzon ile yaptıkları ortadaydı. 1 Lig 1 TK kazandı. (69 M 11 Y) ŞG, ülke futbolu ortamı -pis- biliyor, oturmuş kadrolarla başarıyı iyi yönetiyordu. (02 MT Terim 09 TS Yanal eseri, koruyup geliştirdi, 4231) Tanıdığı birçok isim GS'deydi. Çabuk adaptasyon sağlardı. Uyumluydu. Sevilirdi. Saygındı. Sezon sonu durumu gözden geçirilebilirdi, zorluk çıkarmazdı. Güneş krizi bitirebilirdi kısaca. Burada yerli oyuncuları baz almamın sebebi kırılganlıkları ve amatör olmaları. Yabancılar antrenör değişikliğine büyük tepkiler vermezler ve çalışmalarının karşılığı olan performanslarını ortaya koyarlar ama yerliler öyle değil. Biz Türkler romantik insanlarız deriz ya, biraz ona çıkıyor tüm yollar. Selçuk İnan'ı ele alalım. Terim'in ayrılmasından sonra "sezon sonu başarısız olsak bile suç hoca değişimine bulunur" algısına girebilir oyuncu. Psikolojik olarak bundan etkilenebilir, özel hayatına yansıtabilir bunu vs vs. Veya Terim'in disiplin içeren, otoriter, baskıcı anlayışından kurtulmanın sonucu olarak kafaca rahatlamanın etkileri formuna olumsuzluk şeklinde dönüşebilir. Bu coğrafyada yaşamamış, ülke insanının kültürel yapısını bilmeyen bir yabancı antrenörden bunları anlamasını ve çözümlemesi beklemek doğru olmazdı zaten. Sırf bu yüzden geçiş sezonu görülen ve başarı olasılığın düşük olduğu bir dönem yerli teknik adamla geçilebilirdi. Başkan gene meseleye vizyon olarak bakıp Serie A, Premier Lig kazanmış bir TD getirdi.


Yeni Dönem: Arrivederci Juventus & Batan Gemi
Devam edelim. Mancini geldi. Ayağının tozuyla gruptaki en önemli rakibimiz Juventus'tan kişisel stratejisiyle 1 puanı kaptı ve avantajı elimize aldık grupta. Sonra lige döndük. Akhisar yenilgisi. 4231: Yekta Ceyhun; Sabri Sneijder Burak; Drogba. Sabri Burak uzak forvet tercihleri; yerli oyuncuların özelliklerini, takımı ve Türkiye Ligi'ni tanımamanın cezasıydı. Misal Chedjou. Dany'den fazla ne yapıyordu? 7 milyon Euro ödendi. Genelde onu tercih etti ve sezon başından beri bek-stoper derken çürüyen Dany -geçen sezonun en iyilerinden biri- ıskartaya çıktı.  Mancini Fener'e selam çakıp -Kuyt Webo Sow (Emenike)- Kayseri'ye karşı Umut Burak kenarlar merkez Sneijder, uçta Drogba tercihiyle çıktı. TR'de bu kadar çok forvetle sahada olmak pek sırıtmaz, aksine iş görürdü. (Bknz. Gerets) Burak sol kanat ısındırma turu başarıya ulaşmayacaktı ama görünen köy-kılavuz ilişkisiydi. Deniyordu öğrenmek için. Hakkıydı. Ama lig de devam ediyordu. Zarar veriyordu bazen Drogba ama elini kalbine koyup M. Oktay selamı çakınca unutuluyordu her şey. Taraftar buradan bakardı, analizci başka yerden. Dinlendirmeyi hiç düşünmedi hoca veya Umut'u daha sık kullanıp formuna sokmayı. Üçlü savunmaya döndü bir ara. Geçişler yaptı arada. 11. hafta Kadıköy'de FB 2-0 kazandı. Fark 9 puandı. GS'nin neden ligde şampiyon olamayacağını sahadaki isteksizlik anlatıyordu. Sürekli değişen savunma kurgusu problemlerin başı gibi gözüküyordu. Bu maça kadar Saraçoğlu'nda etkili olan takımın defans omurgası hemen hemen aynıydı. 2-1 Muslera EE Semih G Zan Riera Melo 0-0 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo 2-2 Muslera EE Semih Ujfa H Balta Melo. Fener tribünlerde yükselen "İmparator Fatih Terim" tezahüratı GS'nin üç ayda itildiği noktayı özetliyordu. Utanç vericiydi. Sivas maçına tipik 4-4-2 ile çıktı.  Elazığ maçı yayılım 3-1-4-2 (Yekta) Selçuk-Melo öne çıkıp ceza sahası koşusu yaptı. Ve sezonun maçı, Juventus geldi çattı. Galibiyet tur demekti. Juve bi' uğursuzluk-keramet taşıyordu GS'ye karşı. 1999 ve 2003'ten sonra şimdi de 2013 vakası. Üçüncü defa maç ertelendi. 1999 Öcalan yakalanma. Tarihte ertelenen ilk ŞL maçı. 2003 patlamalar. İstanbul'dan Dortmund'a. 2013 hava. Gündüz gözüyle Avrupa. İnanılmazdı. GS'nin tek avantajı teknik direktörünün İtalyan olmasıydı. Formasyon kaymalıydı. Mancini'nin herhangi bi' yayılıma bağlı kalmadan ve rakibe göre tek maç karmaşık strateji hazırlaması alkışı hak ediyordu. Galatasaray Juventus'u eledi. 10-11 Aralık olayları olarak spor tarihindeki yerini aldı. Yazıldı gerçekler. Mancini'yi getirmek ligde -ortamı takımı tanıma evresi- şampiyonlu şansını azaltsa da ŞL'de -Juve'yi bilmesi, ikincilik- gruptan çıkmayı sağladı. İtalyan teknik adamın asıl rakip Juve'den iki farklı stratejiyle iki ayrı maç oynayarak 4 puan kazanması tur atlamanın anahtarı oldu. Sneijder-Drogba vurkaç planı Melo'nun sertliği mücadele gücüne Selçuk-Riera'nın zemini -esasında futbolu- bilen -topu havadan uzun oynama- tekniği eklemlendi. Maçın iki güne yayılması koşul iş gördü. (Dirilik) 30-45 arası bizim saha solunda çim bozukluğu 45-90 arası diğer tarafın hücuma uygunluğu gibi. 70-80 arası baya bocaladık. Orada da Zan Semih Chedjou'nun savaşması ön plana çıktı. Ve beklenen Umut hamlesi getirdi galibiyeti. Aynı gol. GS yedi yabancıyla hep iyiydi. ŞL'de iki sezon üst üste Round of 16'ya kalmak ciddi başarıydı. Lucescu da 00-01 ve 01-02 sezonları ilk gruplardan çıkmıştı. Adının olduğu yerde umut vardı. Yalnızca süreklilik de değil şampiyonluk adayı Juventus'u altına alarak tur atlamak fena bi' şeydi. Tarif edilemezdi. Büyüklüktü işte, adı konan. TT Arena ya da Aslantepe şimdiden efsanevi maçlara tanıklık ediyordu. Manchester United Real Madrid Juventus. Antakyalı Gökhan Zan bitiriyordu: "Biz UEFA değil Şampiyonlar Ligi takımıyız. Aslanlar gibi bugüne geldik. Gaassaray Avrupa Fatihidir." Transfermarkt değer sıralamasına göre ŞL son 16 yapan takımlar: Madrid Barça Bayern City Chelsea United PSG Arsenal Dortmund Atletico Milan Zenit Schalke GS Leverkusen Oly şeklindeydi. GS'nin (157) elediği Juventus 335 m € ile en pahalı 9. takımdı. Büyük şoktu esasında. Napoli Benfica Porto CSKA Shaktar önümüzde yer alıp kalamayanlardı. Market GS'ye en yakın eder olan grup birincisi Atletico (255) Dortmund (294). Taraftar gözünde -büyütmeme- elemeye uygunluk verisi olabilirdi. Moyes'in United'ını isteyenler çoğunluktaydı ancak Mourinho'nun Chelsea'si geldi. Rakip isterken önceliğim takım değil görece kötü hocaydı. Conte elenmişti bir şekilde ama Mou'yu alt edebilmek için bi' TD ya işleyen model üretmeli -Pep Barça- ya da ekstra işler denemeliydi -Benitez L'pool- Mancini'nin riske girmesi gerekecekti. Mourinho'nun geçen sene Kayseri'ye gelip sevgi uyandıran hareketleri -karizma- Madrid eşleşmesinin tansiyonunu bi' hayli düşürmüştü. Kuralar çekilmeden Drogba açıklamasını yapmıştı JM, karşılama babında. Bu tür eylemler (veya akıl oyunları) Selçuk-Burak gibi oyuncularda fazla saygınlık uyandırıp -Jose'ye elendik- enerjisini törpülüyordu. 15. hafta fark 11 oldu. Avrupa'da kazanılan hava ligde kaybediliyordu. Devre arasına 8 fark ile girildi.


Devre Arası: Gençleştirme vs Şampiyonluk
Mancini takımla üç ay geçirmiş. Teşhisi yapıyor. Kadro gençleşecek. Tamam. Bütçe ne kadar? Var para deniyor muhtemelen. Tam 20 milyon Euro harcanıyor. Önümüzde Chelsea maçı, lig yarışı ve kupa serüveni olacak. Dany-Amrabat-Riera ile yollar ayrılıyor. Rüştünü ispat edememiş üç isim. Ama üçünün de ciddi yarar sağladığı es geçiliyor. Hajrovic azımsanmayacak bonservis ödenen bi' yabancı kanat oyuncusu profili çizmiyor. Yerli statüsüne de alınamıyor. Salih Dursun bir garip adam. Kimse çözemiyor Kayseri'nin pazarlama stratejisini. Ranochhia gibi Inter'den stoper geliyor sevinci kursakta kalıp Burdisso iniyor uçaktan. Telles en göze çarpan. Zaten gelir gelmez 11'de. Potansiyeli var ama daha çok toy, Ivanovic'i geçemiyor, burada büyümesi gerekecek, üstyapı izin verirse. Gündoğan Günter Oğuzhan Adili Ontivero gençlik aşısı. 18 yüzü bile görmüyorlar. Uzun vade düşünülmüş. Veysel joker rolüyle ucuza kapatılmış bir hamle görülebilir. Alınanlardan yarısından çoğunu bir kalemde silme lüksü var mı Galatasaray'ın? Bu kadar bonkör müyüz? Hazır, direk oynabilecek isimlere neden yönelmedik mesela? Ara dönem bu kadar transfer fazla değil miydi? Denge-kimya bozulacağı düşünülmedi mi hiç? Madem sistem 433 olacaktı ve kanat gerekti, Amrabat niye gitti Malaga'ya veya yerli sağ-sol uzak forvet alınsaydı ya? Sorular sorular. Bitmek bilmez, önü ardı kesilmez, tükenmez sorular. Transfer, kadro mühendisliği ucu çok açık hususlar. Salih-Hajrovic yerine Erkan Zengin, Tolgay Arslan veya Cenk Tosun'dan biri alınamaz mıydı? Onur-Olcan devre arası için imkansız isimler, onları söylemek abes olur zaten. Riera'nın futbol aklını aramadık mı Londra'da? Geçiyorum tekrar lige. 2011-12 (442) Mus-EE Semih Ujfa Balta-Engin Selçuk Melo Çolak-Johan Neco ve 2012-13 (4312) Mus-EE Semih Dany Riera-Hamit Melo Selçuk-Wes-DD B17. Yani geçmişteki başarılı takımlar genellikle omurgasını oturtmuş ve çok az değişiklik yapanlardır. Selçuk İnan, Emre Çolak, Nando Muslera, Felipe Melo, Manu Eboue ve Semih Kaya 100 maç barajını aşmış ve aşma kıyısındaki isimler. Böyle bir yapı kurmuşuz. Yaş ortalaması da görece yüksek olabilir. Kriterlerden uzaklamışız, bu demek değil ki başarısız olacağız ama ihanet etmişiz o düzene. Antep'te maça çıkıyoruz. Telles Hajrovic yetişmiyor. Fark 10. Bu arada kupa maçlarında Çok az şans tanınan Bruma wing-back oynatılırken sakatlanıyor. Çolak ön kesici görevinde. Hamit'in yokluğunda anlaşılırken değeri Selçuk'un düşüşü Alper Potuk'un nasıl elden kaçırıldığını tekrar hatırlatıyor bize. Muhtemelen Tarık Çamdal da yazılıyor aynı şekilde haneye. Zırt pırt değişen formasyon+görev dağılımları oyuncuları çok zorluyor (başı kesilmiş tavuk) ve ortaya organizasyonu bozuk bi' GS çıkartıyor. (Benzer söylemi Mourinho da yapacak Mancini'ye) İç saha maçları geliyor. Çok basit. Dörtlü savunma. Chedjou yok. Melo her yerde. Bekler önde. Rakibe baskı. Çabuk top kazan. Bolca mücadele. Son vuruş Wes'den. Sabri Balta Ceyhun. Üç fedakar iyi oyun. Yine de upgrade isteyen üç isim. İtalyan hoca kadroya rotasyonu kazandırıyor esasen. GS iç sahada kazanıyor. Ama şampiyonu genellikle deplasmanlar belirler. Erken havaya giriyoruz. Sneijder futbol kafasına-hızına uygun biri yokken kötü. (Drogba ve solda onunla uyum bir kenar forvet olmalı) Bi' de 4-3-3'ün solunda performansı düşüyor. (4-4-2 gibi) Merkez ideal ona. 15 ay sonra FB maçına verilen F. Aydınus'un müsabaka -K'paşa- önü ısınma için sahaya çıkmıyor. Yalnız ve güzel ülkemde futbol hala çim üstünde oynanıyor ama altında bir masa var. Başında da aynı aktörler yıllardır. Kalkmıyorlar oturdukları yerden. Melo'nun mevkisi değişiyor, hücuma daha çok katılıyor Brezilyalı. Ancak Ceyhun-Yekta iyi oyun okuyucu olmadıklarından pozisyon yeme sayımız artıyor. (Londra'daki Chelsea maçında stoperler arasına girip onlardan daha çok top çıkarması, sizin yapacağınız işe der gibiydi) Selçuk-Melo ikilisinin olduğu blok geçilince bizim stoper bek arasına atılan her top gol tehlikesi. Antalya maçı. (Brezilyalı etkinlik-verim düşüyor önde) TR'ye gelen yabancı TD'ler takımca topun arkasına geçmenin zararını öğrenemedi. Yerli oyuncuların pozisyon taktik bilgi disiplini sınırlı çünkü. Drogba bir sene önceki fizik gücünden bayağı uzak. Sneijder-Burak da basmayınca (433) topun arkasına geçip rakibe rahat oyun izni veriyoruz. Drogba kontrat sona erme süreci iyi yönetilmedi. Oyuncunun motivasyonu yerlerde sürünüyor. Ha gitti ha gidecek derken yararlanamıyoruz. Ligin birinci devresi Drogba'yı lüzumsuz şekilde sürekli oynattık. (Umut'a da yaramadı) Rotasyon planlama antrenörlüğün önemli bi' parçası oysa. Mourinho takımın başında olsaydı Drogba böyle takılabilir miydi diye düşünüyor insan? Futbolda moral-motivasyon gerçekten en az taktik-strateji-görev tanımı kadar önemli. Mancini Drogba'dan memnun değilse oynatmaz. Oynatıp maç içinde mutsuzsa -veya taktik- oyundan da alır. Ama bitime az kala çıkarmak da intihar.Takımın kaleci-stoper-bek/ön kesici-merkez orta saha ile topu oyuna sokarken kullandığı yerleşik bi' pas pattern hala yok long ball dışı. (Riera aranıyor Selçuk da yokken) Savunma dörtlüsünü sabitleyememiş ekiplerin başarı şansı düşük. Tandem belirsiz. Sağ bek kararsız. Muslera-Semih-Telles tamam sadece. +11 dk. uzatma oynanan ve 1-0 giden maçta üçüncü oyuncu değişikliğini kullanmadık. Kenarda Umut-Hajrovic var. Bazen antrenörler anlaşılmıyor. Özellikle maçta bir yabancı fazla oynatma hakkını kullanmayıp risk almış bir teknik adamın kenardaki kontenjanı düşünmemesi başlı başına hata. Takım geçen sezonun ikinci yarısındaki iştahından uzak. DD yürüyor. BY17-Wes kenarlarda hapsolmuş. Pres yok. Keza formasyon sorunsalı. 4312 denenmeliydi. Sneijder  çift forvet arkası. Eboue'nin ligde tercih edilmemesi de facia. (Son iki maçı 6-0 6-1 gariplik yok mu?) Geçen sezon Hamit Amrabat ile topu ileri taşıyıp -çalımla- takımı rahatlatan ender isimlerden biriydi. Kanatsız oynuyorsak -Burak Sneijder verimsiz adam eksiltememe- bekler bindirme yapmalı. Telles önlem alınmış. Sabri etli sütlüye karışmadan oynuyor sağ bekte. Katlanamadığım yerli kalite problemi varken 5 yabancıyla maça çıkılması. Kulübeden oyuna girecek olan da Chedjou, yani stoper. Strateji bile değil. Ayıp. İç-dış performans ayrımı rakiplerden biraz da. Ev Bursa-Eskişehir-BJK-Akhisar (iyi takım) deplasman Antep-Antalya-Rize-Karabük (kötü takım) Kalburüstülere karşı üstünüz içeride 4 maç 16 gol 12 puan. Ama dışarıda ölü taklidi. Oysa 20. haftada farkı 4 puana kadar indirmiştik. Kendi takımını doğru düzgün analiz etmeden Fener'in durumu -kötü oyunu- üzerinden şampiyonluk şansı olduğu -fark 3 fark 0- sanrısına kapılmak hezeyandı. Deplasmanda puan kaybedilir de bari puan almayı hak edecek takıma kaybetmeliydik. 6-0 3-0 ve gençlik aşı transfer hokkabazlığıyla -10 yeni- gelen heyecan taraftarın Mancini yanlışlarını görmesini engelledi ve boş yere umutlandır herkesi. Maç 1-1 iken bitime az süre kala iki oyuncu birden değiştiriyoruz mesela. Oyun duruyor ve hakem eklemiyor. Türkiye burası. Semih'in Chelsea maçında tercih edilmemesi -Balta- oyuncunun konsantrasyonu -güven- ciddi derecede azaltıyor ve ceremesini Karabük'te çekiveriyoruz. O kadar çok antrenör yanlışı oldu ki!


Umutların Tükendiği Yer: Stamford Bridge
İlk maçtan başlayalım. Eboue-Chedjou-Balta ve Hajrovic olağan şüpheliler olarak sezonun en kritik maçına çıkması TD'nin doğru karar verme yetisine gölge düşürdü denebilir. Semih tercihi çok tartışılırdı çünkü mevcutlar içinde en hamleli stoper ve daha dengeliydi diğerlerine göre. Keza Yekta güvenliydi, oynarmış. Mancini hatalarını anlayarak değişikler yaptı zaten ancak ilk 30 dk. da boşa gitti evimizde. Pozisyon alma becerisi tecrübeyle oluşuyor, bunu bizzat gördük. Orta yapıldığında topu mıknatıs gibi çekme. Terry Cahill ve Ivanovic resital sundu bu açıdan. Chelsea geri dörtlü yerini zor kaybederken yediğimiz gol Chedjou-Balta'nın topun nereye gideceğini sezgi zayıflığından oldu. Mourinho'nun Mancini'ye karşı büyük bi' üstünlüğü vardı. Taktiksel yönden rekabet etmemiz şarttı. Birçok sporsever Mourinho'ya karşı neden nefret içeren duygular besliyor sorusunun birtakım cevaplarına Aslantepe'de tekrar ulaştık. Deplasmanda 0-1 öne geçen takım kalecisi 15'ten bu yana zamana oynayıp 60'ta sarı kart gördü. (Inter hatırlayan?) Anadolu değil Londra'dan. Dünyanın en iyilerinden Cech zaman çalıyor. Elbette Mou'nun maç öncesi gol bulursanız soğutun -uzayan taç atışları- talimatı verdiği ortada. Gecenin tartışmasız en centilmenlik dışı hareketi Terry'nin ikinci top vakasıydı. Burak'ın gol güme gitti. Tur atlamaya giden mübah yol. JM önemli taktiksel işler de yaptı. Topun arkasına geçip boşluk bırakmamak ve kontratak düsturuydu. Çevirip açık bulamamamız da çok sinir bozucu. Hamit-Amrabat-Sabri (Madrid Schalke maçları) veya Bruma gibi adam eksilten biri olmayınca ön-orta blokları geçip pozisyon üretemedik. Skor 1-1 olup iki orta sahaları sarı kart görünce JM oyuna müdahale etti. Mikel hamlesi topa sahip olma sağlayıp -pres az- maçı bitirdi.

Şubat sonu itibariyle hiçbir yerde olmayan çıkardığım istatistikler;
Mourinho'nun iç saha Avrupa kupaları karnesi. 13 sezon 62 maç 7 yenilgi. (Üçü Porto, son 10 sezonda Inter-Chelsea-Madrid 48 maç 4 yenilgi)
Mou Chelsea ile Stamford Bridge'de 20 AK maçı 2 yenilgi. (05-06 Rijkaard Barça 1-2 ve 13-14 Murat Yakın Basel 1-2) Mission impossible.
JM'yi Avrupa kupaları evinde yenen diğer TD'ler Porto 14 maç 01-02 Del Bosque Madrid 1-2, 02-03 Markarian PAO 1-2, 03-04 Queiroz Madrid 1-3)
Mourinho'nun iç saha lig karnesi. (Benfica-Lleira hariç) 209 maç 4 yenilgi. Porto 1, Chelsea-Inter yok, Real Madrid 3 kez.
JM Porto ile ligde 40 maç 1 yenilgi (Sousa Beira-Mar 2-3) Chelsea ile PL'de yenilmedi. (74 maç) Inter ile Serie A'da yenilmedi. (38 maç)
Mou Madrid ile La Liga'da 57 maç 3 yenilgi. (10-11 Preciado Gijon 0-1, 10-11 Aguirre Zaragoza 2-3, 11-12 Guardiola Barça 1-3)

Chelsea bu sezon 13 kez ilk yarıyı 0-0 ile kapattı. (43 maç % 30 yüksek) 2014'te 14 maçın 7'si İY 0-0 bitmiş. (% 50 oha) İkinci yarı sonuç alıyorlar ya da devrenin birinde mutlaka gol yemiyorlar. Hatta öne geçtiklerinde geri düşmeleri de baya imkansızlaşıyor. Tüm bu bilgiler ışığında çıktık Londra'ya. Evinde kaybetmesi olanaksız bir adamdı Mourinho. Taraftar muazzam. Ama ortada takım namına en ufak bir kırıntı yok. Biraz Muslera çokça Melo, o kadar. Kafasını kuma gömüyor herkes. Hele Drogba. Jübile maçında. Ödülünü aldı, alkışlandı. Anlamadığım bi' nokta da bizim taraftarın Mou ve Real Madrid (CR7) sempatisi. ŞL ÇF haksızlıkla elendik. Bu sene acımadan 10 gol attılar. Şimdi gene JM karşımızdaydı. İlk maç yaşananlar ortada. İkinci maçtan önce Mancini ile yemek yemem dedi. Maçtan sonra onu zaten hiç anlamadım bir üçlü oynar bir dörtlü, Burak bir sağda Sneijder bir ortada, kafa yormadım şeklinde haddini aşan bir yorum belirtti. Akıl oyunları yapmaya bile fazla ihtiyaç duymadı. Belki planı kızdırmaktı bu sefer. Terim'e sevgiyle yaklaşmıştı. Herkese farklı. Saha içi hamleleri yine çok başarılıydı. Willian-Oscar-Hazard-Ramires akciğer timiyle savuma dörtlüsü prese boğuldu, hiç top tutamadık, tutuktuk, pas yapamadık, yaptırmadılar. Takımımızın zaafını iyi görmüştü. Tabii o bloğu hızlı geçebilsek rahat pozisyon üretebilirdik ama bu sefer de Drogba-Sneijder-Burak'ın uyumsuzluğu ve üretimden yoksun kayıpları devreye girdi. Özetle biz bu seviyenin takımı değildik. Juventus'u iki günde, kar altında eledik. Madrid dört maçta 15 gol attı. Geçen sene 3-1 öne geçtiğimizde de tur için 4-0'ı yakalayıp çok rahatlamışlardı. (Alonso yoktu) Schalke kolay lokmaydı. (Real 9 atıp eledi bu sezon) United yedeklerle çıkmıştı. (Bu sene de hali ortada) Cluj, Braga bu seviyenin takımı değil. Falan filan. Söylenecek söz çoktu, acımasız olursak. Başka perspektif de mümkün. İki senede Avrupa devlerini dize getiren bir takımımız var. İki kez gruptan çıkan. Kafa kafaya oynayan. Bizleri gururlandıran. Asla asla demedik. Dün gece hariç. Silik, karaktersiz, sanki bir devri sona erdiren bir futbol gibiydi. Kaleye dahi gidemeden elenmek yaraladı bizi.


Selçuk İnan'ın Düşüşü: Muslera-Melo In & Sneijder-Drogba Out
Galatasaray'da gelenek gibi artık. Yerli topçular yabancı hocayla iyi performans sergilemiyor. Yakın dönemde Rijkaard, Skibbe faciaları var. Kalli bile son haftalarda takımı bırakmıştı. Selçuk İnan da Güneş-Terim ikilisi sonrası Mancini ile kalitesinin çok altında bir mücadele örneği sergiliyor. Arka arkaya üç sezon çok üst düzey performans gösteren -zaten tek tük- yerli oyuncu hatırlayan var mı? Hakan Şükür 1996-00 arası her sezon aynı seviyesini korudu denebilir belki. Göreceli ama bozabilir teoriyi. Başka gelmiyor aklıma. Tugay-Bülent-Hasan Şaş-Ergün'ü düşünüyorum. Veya Rıdvan-Aykut-Oğuz-Tanju. Ya da Sergen-Şifo falan. Son 20 yılda pek yok gibi. Dört sezon art arda TR'nin en iyisi Selçuk için bi' sezon kötü oynayınca gönderilsin lobisi ayaklanıyor. Kredi tüketmek öyle kolay mı yahu? Futbol sürekli birilerinin alınıp gönderildiği bi' menajerlik oyunu değil. Yapboz ile uğraşmıyoruz. İskelet oturtmazsan kupalar gelmez. Nasıl kullanıldığına fizik durumuna sakatlığa ruh haline mental gücüne yanındakilere bağlı olarak oyuncu performansları iniş çıkış gösterir. İyi-kötü zamanlar olur. Aslolan bi' oyuncunun GS seviyesinde -liginin zirve takımı Avrupa hedefli- potansiyeli-yeteneği olup olmamasıdır. Selçuk-Burak bugüne kadarki yaptıklarıyla toplam performans olarak GS kalibresinde olduklarını ispatlamış yerli oyuncular. Onlardan daha iyisini bulmak da zor. Aydın-Emre Çolak-Sabri halen bunu kanıtlayamadılar. Zaten bu yüzden -devamlılık- ilk 11 yerine rotasyon parçası olarak kullanılıyorlar. Bunları Selçuk'un kötü oyununu veya düşen form durumunu savunma adına yazmıyorum. Mevcut bakış-mantalite rahatsızlık verici, ondan. Bi' sezon kötü oynadı diye kendini daha önce göstermiş oyuncuyu göndermezsin. Elde tut kenara çek formunu artırmaya çalış toparlar zamanla. Hakan Şükür Bülent Korkmaz ve daha kötü oynamış birçok isim takımdan ayrılsa GS tarihi şu an bu şekliyle yazılı olmazdı. İşin bir bu kısmı var. Bir de asıl değinilmesi gereken, pek irdelenmeyen kısmı. Burak-Selçuk-Arda türü başarılı yerlilerin sorunu Sneijder-Drogba benzeri yabancıların gelip onlardan çok sevilince haksızlığa uğrama hissine kapılmaları. Kariyerlerinden ötürü o yabancıların daha çok saygı görmesi, fotoğraf çekilinmesi, imza vermesi, tezahürat edilmesi, topun başına gelmesi. (Bir buçuk sezon boyunca her duran topun başına gelen ve birçok kez ağları bulan frikik ustası Selçuk için bundan feragat etmek zorunda kalmak bile başlı başına bir problem esasında.) Sen yokken biz buradaydık duygusu. Arka plana düştük endişesi kıskançlığı. Taraftar hepinizi ve totalde GS'yi seviyor. Anlamıyorlar. Muslera-Melo döneminde performansını korurken Sneijder-Drogba dönemiyle düşüş yaşamış olması bile bir mesaj içeriyor. Galatasaray'ın seçmesi gereken yabancı profili şöhreti yerlileri ezmeyecek düzeyde olan, taraftarın ona ihtimas göstermediği, her topun başına gelmeyen, alçakgönüllü, çalışkan vb. Geçtiğimiz iki sezon Elmander-Ujfalusi ile, Dany-Riera ile sorun yok. (Eboue Muslera Melo veya en uç) Ama ne zaman adı oynadığı toptan önce gelen kariyerleri ile sekiz sütuna manşet olan isimler çıktı meydana hemen gerileme başlıyor. Rastlantı görmüyorum bunu. Yerli oyuncuların mantalitesi aşağı yukarı aynı. (En çok parayı onlar alır en çok onların adı yazılır en çok onlara tezahürat yapılır en çok işi de onlar yapsın) Selçuk İnan psikolojik olarak hoca değişimiyle birlikte rahatlamış da olabilir, bir başka faktör. Bu sezon da böyle geçsin, kim ne diyecek bakış açısı. Aklını futbola vermeme, odaklanama, konstrasyon kaybı. Haliyle fiziksel çöküntü ve dayanıklılık sorunu. Üçüncü bir şık ise yoğun maç trafiği. Bu oyuncu kariyerinde ikinci kez yoğun bir lig-Avrupa macerası yaşıyor. (Geçen sezon ilkti) Performans eksilmesi son derece doğal da olabilir. Devamlı oynayan, üç-dört sezon takımlarında en çok süreyi alan ve maç sayısı giderek artan bir isimden konuşuyoruz. Sakatlık da yaşamıyor üstelik. Bunu da değerlendirmeye almalıyız onu yorumlarken. Bir başka boyut da geçen sene yaşanan Milli Takıma çağrılmama olayı. Üzerinden çok zaman geçti ve Selçuk o durumu atlattı ancak yine de ruhunda bir yara açtığını ve o günden bu yana -en iyi sezonu 2011-12 idi zaten öncesiydi- maksimum seviyeye asla çıkamadığını da söyleyebiliriz.  


Hani Mayıslar Bizimdi? Kaç 6+0+4 Kaç!
Bu sezon şampiyonluk neden önemliydi? Çünkü FB şampiyon olursa -Eylül'den beri belli- tarihinin en görkemli kutlamasını yapabilir. 2000-01 Cadde'deki Maraton canlı yayın gölgede kalır, o derece. Aziz Yıldırım'ınn 9'da 9 lafı hafife alındı. Zamanında üçte üç için de elden geleni yapmıştı. (saha dışı dahil) Gene yapıyor, çoğunu  alma niyetinde. Kongrede yeniden seçilirken "sakın şike demeyin bu sefer de" diyerek meydan okumuştu bile. Manevi olarak Fener'in şampiyonluğu bünyelerde şikenin olmadığına kanaat için bir ikna hali yaratıyor. İllüzyon aslında ama medya yoluyla bunu kamuoyuna da zerk edebilirler. Benzerini geçen sezon UEFA Kupası sürecinde yaşatmışlardı veya iki sezon önce Süper Finalde son maçı kazanmak. Biz her koşulda şampiyon oluruz mesajı. Diğer branşlar da işin bal kaymağı. Yani Yıldırım'ın uzun uğraşlar sonunda kurduğu federasyon çatılı düzenin bozulmamasına da su taşıyacak sportif başarı çarkları. Yargıtay kararı sonrası şikede ne olacağı belirsiz gözüküyor. Tam bir kaos yaşanıyor. Hükümet seçimleri bekliyor. FB Başkanı hapse gitmedi hala. Yeniden yargılama var mı muallak. FIFA-UEFA tekrar olaya el atacak dedikodusunun kazanları kaynıyor. Galatasaray'ın en kötü ikinci olması ve psikolojik manevralara hazırlıklı olması şart. Yılgınlık periyotuna girilmemesi gerekiyor. 5+0+3 de gelecek misal. Mancini kendi kuracağı takımla tam bir sezon geçirmeye hak edecek bir kariyere sahip. (Bence başarılı olamaz ama ona bu şans tanınmak zorunda) Şampiyonluk kaçarsa -ki yüksek ihtimal- dağılmamalı kadro. Yalan yazan basın devre arası dahi Semih-Burak-Drogba'yı gönderdi. Gelecek sezona dair yapılacakları (6+0+4 vs) sonra paylaşırız. Hele bir her şey bitsin. Mevcut tespit ve gözlemler de burada kalsın şimdilik.

Melo'ya saygı kuşağı olsun bu da... 

14 Mart 2014

Umudun Çocuğu

Berkin Elvan. Daha 14 yaşındaydı, ekmek almaya giderken kafasından gaz kapsülüyle vuruldu. Bir daha dönemedi evine. 296 gün komada kaldı. 15'indeydi öldüğünde. 16 kiloya düşmüştü. Berkin'in umutları ve hayalleri vardı. Sevgilileri olacaktı. Sızısı dökülecekti gözlerinden aşk acısının. İnönü'ye maça gidecekti Berkin. Sokak arasında top oynayacaktı daha. Akşam ezanıyla terli terli eve dönecek, anası onun sırtına havlu koyacaktı. Okuyacak kitapları vardı onun. Yazacakları vardı. Söyleyecekleri. Göreceği şehirler vardı Berkin'in. Üniversitede eğitim alacaktı. Yürüyecek yolları vardı. Bekleyecek durakları göğe baktığı. Berkin'in diş ağrısı olacaktı. Bir tas çorba içecekti. Şarkılar dinleyecekti daha. Mırıldanacağı türküler vardı. Islık çalacaktı Berkin. Denize girecekti koşa koşa. Boyayacağı resimler vardı onun. Yer alacağı fotoğraf kareleri. Büyüyecekti. Arkadaşlar edinecekti gezeceği. Yağmur altında ıslanacaktı. Asacağı çamaşırları vardı. Giyeceği kıyafetleri. Güneş toplayacaktı. Babasını yormamak için takacağı perdeler vardı. Geceleri dama çıkıp uzanarak yere yıldızlara bakacaktı. Çalışacaktı. Yaşayacak günleri vardı daha Berkin'in.

Herkese yetecek oksijeni vardı dünyanın. Suyu vardı herkese yetecek. Bırakmadılar sana. Çok gördüler. Elimizden aldılar seni çocuk. Katilini tanıyoruz...

***

Gözlemlerimden ve sol örgütlere dair bugüne kadar okuyup öğrendiklerimden yola çıkarak son günlerde yaşananları kaleme almaya çalışacağım.

Berkin Elvan muhtemelen Halk Cephesi (Parti Cephe veya DHKP-C) mensubu bir ailenin evladı. Tabutunun kırmızı bayrağa sarılması ve etrafında kırmızı bayraklar örgütün tören ritüellerinden. Cenazenin koordinasyonu ve organizasyonunu da kırmızı HC maskeli ekiplerin yaptığını gördük. Bunu ya aile istedi ya da aileye bu yönde baskı geldi bilemiyoruz. Cenaze aracı ve yakınları taşıyacak vasıtalar için koridor açtı, tabutu getirdi, çiçek taşıdı vs. cepheliler. Okmeydanı mahallesi örgütün yuvası zaten. Tüm duvarlardaki yazılamalardan bunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Veya esnafa sorun, anlatsınlar. (Elvan ailesinin evine çok yakın olan HDP seçim bürosu pencerelerinde bile P/C afişleri mevcut, hakimiyeti anlatıyor. Bölgede HDP bayraklarının asılmasına da izin verilmiş, göze çarpıyor. İstanbul BB adayı Pınar Sağ bi' ara ailenin yanındaydı evin önündeki fotolardan bulunabilir ki kendisi DHKP-C propagandası yapmakla da suçlanmıştı birkaç sene önce)

HC'nin Berkin'i sahiplenmesi bununla da sınırlı kalmadı. Şişli meydanında planlamayı sağlayan ve sloganları yönlendiren Taksim Dayanışma otobüsüne üyeleri de çıktı, kortej mezarlığa doğru ilerlemeye başlayıp Pangaltı dönüşünde durunca. Konuşma yaptılar kalabalığa. Berkin'in ekranlara yansıyan birçok fotoğrafı -satranç oynarken vs- örgütün resmi hesaplarından biri olan Halkınsesi'nden servis edildi. Belki aileden belki okuldan aldılar, bunu da bilemiyoruz. (Berkin'in elinde sapan yüzünde kırmızı bez maske olan fotosuna dair yorum yapmak zor Gezi direnişinden mi yoksa montaj mı kestiremiyoruz)

DHKP-C'ye yakınlığıyla bilinen Grup Yorum Berkin için hemen şarkı yaptı. Yorum'un daha önce örgüt tarafından devrim şehidi olarak anılan birçok isme de türkü yaktığını biliyoruz. Sibel Yalçın bunlardan biri ve adının geçtiği park Elvan ailesinin evine de çok yakın. Keza grubun müzik çalışmaları için parkın yanıbaşındaki İdil Kültür Merkezi'ni kullandığını da söyleyebiliriz.

Bitmedi. Sosyal medyada Berkin Elvan sözcüklerini aratınca çocuğun vurulup -16 Haziran sanırım- hastaneye düşmesinden itibaren örgütün onu sahiplendiğini ve birçok kez onun için eylem düzenlendiğini fark ediyoruz.

Bu yazılanların hiçbiri Burak Can Karamanoğlu'nun ölümünü meşrulaştırmaz. (Belki de oraya lince giden kitleden bağımsız hiç yaşananlarla ilgisi olmayan bir mahalleliydi) Olayın nasıl geliştiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Ergenekon'dan tasfiye olan derin devletin üzerine meseleyi ihale etmek aslında en kolayı ama işin bu kadar karmaşıklık içermediğini ifade edebiliriz. Cephenin yaptığı açıklamaya göre mahallede çıkan bir çatışmadan bahsediliyor. AKP'li bir grubun Kasımpaşa'dan (1453) Okmeydanı'na geldiği rivayet edildi. Ne derece doğru bilinmez ama internete düşen bir videoda meydandaki bir grubun tekbir getirdiği net duyulup görülüyor. Sosyal medyada aynı topluluğun Çeşme durağındayız beyanı var. SY Parkı'na yakın bir lokasyon ve PC ile çatışma çağrısı da denebilir buna. Yakın zamanda palalılar, eli sopalılar şeklinde tarif edilen birtakım grupların ortaya çıktığını da biliyoruz, özellikle Haziran isyanında. Provokasyon ihtimali çok yüksek. Örgütlü olduğu mahallesini ve Elvan'ı sahiplenen cephenin -ölümden iki gün sonra cenaze evinin civarına gelinmesi- böyle bir saldırıya karşılık vermesinin sebebi olarak görülebilir en basit haliyle. Bir çeşit refleks. Savunma ya da. DHKP-C'nin kullanılmasından ziyade karşıt grubun onları işin içine çekme çabasına benziyor olay bu açıdan. Çünkü örgütün buna uygun mazisi zemin hazırlıyor açıklamalara. Ancak geçmişteki örneklerden ve Dev-Sol geleneği üzerinden Berkin Elvan cenazesinin bir gün ardından gerçekleşen bu vakayı değerlendirmek çok doğru durmuyor açıkçası. P/C'nin eylemin oluş biçimini anlatarak dolaylı yoldan durumu kabul etmesi -haber yapanların başlığıydı- pek rastlanır bir yöntem de değil. Keza Cemevinden dün yapılan mahalleye saldırı var çağrısı da anlatılanlarla örtüşüyor. (Polis saldırısının Kürt gruplardan YDG-H yardımıyla bertaraf edildiği de duyuruldu) Çelişkide kalan kısım Burak'ın Kasımpaşa 1453'ün parçası olarak mı yoksa o bölgede oturduğundan ötürü mü olayların içinde yer aldığı. İntikam-rövanş duygusuyla Okmeydanı'nı şiddet nehrine ve kan gölüne çevirmek isteyenlere fırsat verilmemesi bundan sonrası için dileğimiz olabilir ancak. Polis müdahalesi -veya saldırısı- devam ederse işler içinden çıkılmaz bir noktaya da gidebilir. (Elektrikler kesiliyor düşünün) Tabii böyle bir görüntüden mitinglerde yararlanılması ve bunun sandığa muhafazakar bir yansıması olmasının amaçlanması da kuvvetle ihtimal. Tehlikeli bir tırmanış var. Gerilim kasten artılıyor seçime az bir süre kala. Psikolojik savaş hamlesi. "Oyuna gelmeyin" ve "Bu gece kötü şeyler olacak" kalıplarını sıklıkla duyuyoruz. Gezi sürecinde sokağa çıkanlar ve Berkin Elvan'ın ardından yürüyenler daha fazla ses çıkarmasın, eylem ve gösterilere katılmasın isteniyor. Korku duvarını aşmasın diye insanlar DHKP-C adıyla ürkütme gayesi var. Yüzbinler evlerinde otursun ve yalnızca oy versin tanımına sığdırma hesabı. Protesto kültürünün yerleşmemesi adına. Çekiniyorlar. Sırrı Süreyya Önder şu anektodu paylaşıyor: "Berkin'i 60. günde hastaneden atıyorlardı. Daha başka rezalet; polisler gelip gidip annesine hakaret ediyorlardı. Bu suçlar bir yere yazılıyor, bunlar hep insanlık suçları. Çocuğun yasını tutmaya gelenlere hastanenin bahçesinde gaz atıyorsunuz." Emri vereni biliyoruz. Bizzat kendisi itiraf etti.

Şuna da vurgu yapmak lazım. Burak'ı Geziciler öldürdü diye bir karalama kampanyası dolaşıyor ortalıkta. İşin getirilmek istendiği yeri en iyi özetleyen kısım sanırım. Örgüt 31 Mayıs'ta başlayan direnişe en ön saflarda katıldığı ve parkın polislerden alınmasında öncü rol oynadığı için -1 Mayıslarda alana da en kalabalık gelen grup son dönemde- teknik olarak Gezi'nin unsurlarından biri. (Örgütün dayı lakaplı liderleri Dursun Karataş'ın ölümü sonrası güç kaybettiği de dile getiriliyor keza Gezi sürecinde herhangi bir silahlı çatışmada yer almamış ve yanlış çıkarımlara  mahal vermemişlerdi) Ruhunu yansıtıp yansıtmadığıyla ilgili tartışmalar ise sosyolojik olarak onları çemberin dışına atıyor. Burada kararı kim veriyor, ruhu belirleyen ne, Gezi denilen heterojen yapıdan tek muhalif kimlik yaratmak mümkün mü gibi sorulara cevap bulmanın subjektifliği çözümsüzlüğe doğru büyük bir delik açıyor. Vicdanlara kalıyor bi' nebze.

***

Berkin Elvan. Daha 14 yaşındaydı, ekmek almaya giderken kafasından gaz kapsülüyle vuruldu. Bir daha dönemedi evine. 296 gün komada kaldı. 15'indeydi öldüğünde. 16 kiloya düşmüştü. Berkin'in umutları ve hayalleri vardı. Sevgilileri olacaktı. Sızısı damlayacaktı gözlerinden aşk acısının. İnönü'ye maça gidecekti Berkin. Sokak arasında top oynayacaktı daha. Akşam ezanıyla terli terli eve dönecek, anası onun sırtına havlu koyacaktı. Okuyacak kitapları vardı onun. Yazacakları vardı. Söyleyecekleri. Göreceği şehirler vardı Berkin'in. Üniversitede eğitim alacaktı. Yürüyecek yolları vardı. Bekleyecek durakları göğe baktığı. Berkin'in diş ağrısı olacaktı. Bir tas çorba içecekti. Şarkılar dinleyecekti daha. Mırıldanacağı türküler vardı. Islık çalacaktı Berkin. Denize girecekti koşa koşa. Boyayacağı resimler vardı onun. Yer alacağı fotoğraf kareleri. Büyüyecekti. Arkadaşlar edinecekti gezeceği. Yağmur altında ıslanacaktı. Asacağı çamaşırları vardı. Giyeceği kıyafetleri. Güneş toplayacaktı. Babasını yormamak için takacağı perdeler vardı. Geceleri dama çıkıp uzanarak yere bakacaktı yıldızlara. Çalışacaktı. Yaşayacak günleri vardı daha Berkin'in.

Herkese yetecek oksijeni vardı dünyanın. Suyu vardı herkese yetecek. Bırakmadılar sana. Çok gördüler. Elimizden aldılar seni çocuk. Katilini tanıyoruz...