30 Nisan 2012

Barça Çağı Sona Erer mi? | Pep için Ağıt & Tito’ya Selam | Kaybeden Futbol


“Kafamı çıkarıp dolaba kilitlesem bir haftalığına
Karanlığına boş bir dolabın
Omuzlarıma bir çınar diksem kafamın yerine
Uyusam gölgesinde bir haftalığına''

sözleriyle sentimental havadan kurtulmak ya da bilimkurgu romanlarında veya Amerikan dizilerinde olduğu gibi paralel evrenler arasında seyahat edebilen ve zaman mefhumuna aldırmayan karakterlerden yardım isterdim. Emmett Brown’un DeLorean marka spor arabasına binip bir hafta, on gün kadar geriye gitmek ve gelecekteki yan etkilerine katlanmak pahasına zamanın akışını değiştirmek arzusuyla yanıp tutuşurdum belki de. Evet, şairin de dediği gibi “her şey birdenbire oldu” ve biz ne olduğuna anlam yükleyene kadar da ses kayboldu.

Birden çok konu başlığı olacak, ayrı ayrı irdelenmesi gereken;

Guardiola’nın basın toplantısının altmetni, ayrılık kararının alınma sebepleri, 2008-12 Barça çağına bir bakış, uğruna ağıtlar yakılan güzel adam, Pep hikayesi, havari Tito kimliği, bu sezon yapılan hatalar & nelerin değişip / değişmemesi gerektiği ve son beş maçın taktik incelemesi yer alacak. Kapsamlı yazmaya özen göstereceğim darlığa karşın.

30 yaşına merdiven dayamış biri olarak Barça’yı başlangıcını çok keskin hatırlamadığım (Cruyff sonu + Van Gaal dönemi ve Rivaldo) bir süredir takip ediyorum ancak elim kalem tutup bir 2008 Eylül’ünde “bu takım gelmiş geçmiş en güzel futbolu oynuyor olabilir” diyerek onların macerasını yazmaya başladığımda daha hiçbir şey yoktu ortada. Ne kazanılmış bir kupa ne de bir başka destekleyici argüman. Dört sene zarfında her bir anlarına tanıklık etmeye ve yaklaşık 200 kez (her biri en az 10 sayfa, bir kitap yatıyor esasında, referans kabul edilebilecek) onları taşıdım sosyal medya ortamına. Büyüdüler, büyüdüler, öyle büyüdüler ki, kozanın kabuğunu kırıp metamorfoz geçirerek yayıldılar yer ve gökyüzüne. Katalunya’dan taşıp gönüllere sızdılar. “Tarihin en iyi futbol takımı” tamlaması onlara verildi birçokları tarafından. Ancak her güzel şeyin olduğu gibi bunun da bir sonu olacaktı. Kirletilmiş dünya düzeninde (futbol da dahil) yalın ve güzel kalarak yaşamanın olasılığı yok denecek kadar azdı. Bunu en çarpıcı şekliyle kelebekler anlattı bize. Muhtemelen bu yüzden Barça’ya dair son yazı olarak kalacak bu da. Guardiola ile başlayıp Guardiola ile bitirmek bu güzel futbol hikayesine kesinlikle yakışacak.

27 Nisan, Lanetli Gün, Basın Toplantısı

Guardiola’nın ayrılacağı haberi bir gün öncesinden sızmıştı ama bunu onun ağzından duymadan inanmak Tanrı’ya kayıtsız şartsız inanmaktan daha öte bir şeydi o an. Oksijen tüpünü bir silaha dönüştürecek kadar ironik bir bekleyiş oldu, soluklar tutuldu. Barça TV’nin basın toplantısına canlı bağlantı öncesi Coldplay’den “Fix You” şarkısı eşliğinde Pep karelerine yer vermesi söylenecek sözlerin değerini düşürdü. Guardiola’nın Coldplay hayranlığı, Coldplay’in Guardiola hayranlığı biliniyordu, “Viva La Vida” Barça’nın şampiyonluk şarkısıydı da “Fix You” şarkısının sözlerinin bu denli dikkatlice seçilmiş olması tahrip ediciydi. 300 bine yakın insan seyredecekti.

Pep futbolcuğu dönemi, 11 Nisan 2001’de Barça’dan ayrılacağını açıklamış ve 27 Nisan’da takıma veda etmişti. Uğursuz bir gündü, 11 sene sonra, 2012’de yine bir ayrılık kararı verildi o günde. Her ikisinde de günlerden Cuma’ydı, karanlık alabildiğine uzanmaktaydı, Güneşli Pazartesiler’den bu yana. Puyol, Xavi, Valdes, Iniesta, Pique, Pedro, Busquets ve Fabregas oradaydı. Esasında Guardiola yaklaşık iki saat önce başlayan antrenmanda oyuncularını sezon sonu ayrılacağı hususunda bilgilendirmişti, haberler bu yöndeydi ve onlar Pep’in tarihi basın toplantısında yer almak istedi. Yüzlerinden düşen milyon parçaydı, yakınlarını kaybetmiş biri gibi üzgün ve şaşkınlardı.


Ve Pep döneminde futbol tarihinin en iyi oyuncusu haline gelen Leo Messi, basın toplantısında kameraların futbolcuların yüzlerine odaklanacağını ve böyle bir kare vermek istemediğinden gelmemeyi tercih ettiğini belirtti. Duygusal bir hezeyan yaşadığını da ekliyordu sözlerine. Guardiola’ya bütün kalbiyle teşekür ediyordu, profesyonel ve özel yaşantısında ona verdiği her şey için. Rosell sözü aldı ve “Pep Guardiola önümüzdeki sezon bizimle olmayacak” dedi. “Bize yaşattığı bütün mutluluklar ve getirdiği hiçbir zaman sorgulanamayak futbol modeli için teşekkürler” şeklinde tamamladı sözlerini. Sıra kararı alanın kendisindeydi. “Geçtiğimiz haftalardaki karışıklık için özür diliyorum, her zaman kısa süreli kontratlar istedim çünkü Barça’da beklentiler çok yüksek. Şimdi iki kulvarda yarış dışı kaldık ve bunu açıklamak için iyi bir zaman. Sebep çok basit. Dört sene, herkesi çok yoruyor. Yeni bir antrenör benim artık veremediklerimi verecektir. Benim için bu kararın kolay olmadığını anlamanızı isterim. Ama kararımın sebeplerini size yine de açıklamak isterim. Her zaman kısa dönem sözleşmeler istedim. Barça’da dört sene teknik direktörlük sonsuzluk gibi. Ekim ayında başkan ve sportif direktöre artık zamanımın sona yaklaştığını söyledim. Dört sene çok fazla. Her şeyimi verdim ve vereceğim bir şey kalmadı ve bataryalarımı yeniden şarj etmeye ihtiyacım var. Şu an ilk sezonumdaki gibi hissetmiyorum, Barça bunu hak etmiyor. Beklentiler büyüktü, çok fazla dinlenemedim. Kendimi toparlamamın tek yolu uzaklaşmaktı. Aksi durumda birbimize zarar vererek ayrılacaktık. Çalışılabilecek en iyi konumu bıraktığımı biliyorum. Başardığımız sonuçlardan çok memnunum. Harika oyuncuları çalıştırmaktan dolayı kendimi ayrıcalıklı hissediyorum. Onlara teşekkür etmek istiyorum. Her şeyi onlar başardı. Ayrılıyorum ve artık daha fazla müdahale etmeyeceğim. Şimdi her şey Tito’ya bağlı, kenara çekiliyorum. Kupa Finali’ne kadar buradayım. Önümüzdeki sezon fiziksel olarak burada olmayacağım ama Tito’nun bana ihtiyacı olursa oradayım. Futboldan çok daha önemli şeyler var hayatta. Dinlenmeliyim ve belki bir gün hadi antrenman yapayım diyebilirim veya demem. Hayat beni nereye götürecek, göreceğiz. Başkan bana bazı şeyler önerdi ancak araya mesafe koymalıyım. Zamana ihtiyacım var ve Barcelona'dan 60 km. uzakta doğmuş birisi için Barcelona teknik direktörlüğünden daha büyük meydan okuma olamaz.”

“Siz Benim Neden Kaçtığımı Nerden Bileceksiniz?”

Kaçmak, korku ve endişeler arasında, çekinceler taşıyarak, başarısızlık kisvesi altında bir saklanma gibi değil, kaçmak, cesurca, güzellikler bırakıp ve başarıyı apolet olarak cekete asarak. Pep Guardiola kaçtı bu futbol ortamından, dayanamadı, yaşlandı, saçları ağardı, döküldü, rekabeti savaşa çevirenlerle mücadele etmekten yoruldu. Amacı “dünyanın en iyi teknik direktörü olmak” değil keyif alarak oynayıp kazanmak olan, başarmayı da sevseler, başarmaktan çok başarıya giden yoldan zevk duyan birçok isim de benzer yollardan geçti, benzer şekilde yoruldu, köşesine çekildi, geri döndü, mutlu olamadı, sağlığını yitirdi. Guardiola, güzel atlara binen güzel insanların kaderinin gitmek olduğunun bilincindeydi.

Baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesinin başlangıcı Johan Cruyff, 1988-96 arasında Barça’yı çalıştırırken kalp krizi geçirmişti. Katalanlardan ayrıldıktan sonra bir daha takım çalıştırmadı, danışman olarak kaldı. Futbol tarihinin en başarılı teknik direktörü Sir Alex Ferguson ölümden korktuğu için çalışmayı sürdürdüğünü söyledi. Brian Clough, çok uzun süre çalıştı Nottingham Forest’ta ve bunu sağlığını kaybederek ödedi. Bill Shankly 1974’te Liverpool’u bıraktığında 60 yaşındaydı ve yoruldum dedi. Kenny Dalglish altı sene hüküm sürdü liman şehrinde, vaz geçti, teknik direktörlüğe ara verdi yıllarca. Arrigo Sacchi, AC Milan’ın başında geçirdiği dört senenin ardından ayrıldı takımdan ve 45 yaşındaydı.

Guardiola Neden Ayrıldı?

Cevabı aranan soru bu ve Pep’in basın toplantısında söyledikleri çözümleme için bir nokta yaratıyor. Samimi bir şekilde yoruldum diyor, ilk sezon taşıdığım heyecanı yitirdim, vereceğim bir şey kalmadı. Onu yoran, heyecanını bitiren etmenlere bakmak gerekiyor öyleyse;

Guardiola yöntemi daha çok önemseyenlerdendi. Bunun yanı sıra naif bir karaktere sahip idi. Dört senelik süre zarfında hakemler hakkında hiç konuşmadı, rakip takım teknik direktörlerine cevap vermedi, polemik yaratmak istemedi, hep işine odaklanmaya çalıştı. Böylelikle baskı unsurunu azaltacaktı. Ancak başarının sürdürebilir olma zorunluluğu onu da elbette etkisi altına aldı. Oysa ilk iki sezon böyle değildi, bunu kenardaki hal ve tavrından, söylemlerine yansıma biçiminden rahatlıkla çıkarabilirdiniz ya da saçından. Ne olduysa 2010’daki Inter maçından sonra gerçekleşti, kırılma anıydı. (Barça, Madrid’e finale gidememişti) Çünkü o adam, Jose Mourinho, Real Madrid’in başına geçmiş ve kusursuz kombinasyon sağlanmıştı. 2010 sonunda 5-0 ile verilen futbol dersi, Portekizli tercümanı derinden sarsmıştı ve soğuk savaş dönemi başladı, akıl oyunlarıyla. Sahada yaşanacak olanlar da en az savaş kadar yaralayıcıydı. Pep Guardiola futbolun çirkin, diğer yüzüyle orada tanıştı. C. Ronaldo topu alıp taç kullanmak için geldi, Pep refleks olarak topu tutmuştu, tam verecekken itiliverdi. Böyle bir tepkiyle ilk kez karşılaşıyordu. Üstelik Ronaldo, havalı, egosu törpülenmemiş bir oyuncu olmasına karşın bu tarz saha içi tartışmalarına pek girmeyen bir isimdi. Birdenbire ortalık karıştı. Katalanlar, kendilerinin en büyük temsilcisi Guardiola’yı koruma yarışına girdiler. Ortalık durulmadı ama gerginlik had safhadaydı ve maç sonuna da taşındı. Futbol ve skor olarak ezilen Madrid & Mourinho (kariyerinin en ağır ve farklı yenilgisiydi, tarihin en güzel futbol maçı tanımı getirildi daha sonra) Ramos insanlıktan çıktı, Messi’yi sakatlamaya çalışan bir tekme salladı, toz duman oldu her şey, birbirlerinin üzerine yürüyenler İspanya Milli Takımı’ndan yakın arkadaşlardı. (O yaz Dünya Kupası kazanmışlardı hem de) Puyol, Xavi, savaş vardı adeta.


Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıktı, Jose Mourinho Katalunya topraklarına ayak basmıştı çünkü, en çok nefret edildiği yere. O gece büyük bir intikam alıyordu Blaugrana ancak bunun Guardiola’nın ayrılmasına kadar gidecek bir sürecin başlangıcı olacağını kimse aklından bile geçirmiyordu. Barça o gün aldığı liderliği sonuna kadar götürüp zafere uzanmıştı ama yıpranmaya engel değildi başarı. RFEF, Madrid ve Mourinho, 2010-11 sezonu çeşitli yollara başvurdu, bunların pek çoğu geleceğe yatırım olacaktı. El Clasico'dan bir hafta sonra Osasuna maçı, önce Federasyon kulüple anlaşıp gitmemeyi onayladı, ardından karardan vazgeçip durumu geç bildirdi ve Barça maç başlangıcına yetişemedi. En zavallı kısmı da maça gidilmezse 3 puan silinme tehdidinde bulunulmasıydı. Ocak 2011’de La Masia’dan A Takım’a çıkan ilk mezun Angel Pedraza hayata gözlerini yumuyordu. Pep ve Tito için üzücü bir haberdi. Ballon D'or ödül töreni vardı birkaç gün sonra. Xavi, Iniesta ve Messi adaydı, sonunda La Masia kazandı. Mourinho ve Madrid medyası nifak tohumları ekmeye çalıştı, Messi ödülü alınca. Hak etmediğini söylediler, Casillas İspanya'dan takım arkadaşlarını kolluyordu. Kısa süre önce Inter'den kovulan Benitez'le alay eden (onu iki kez yarı finalde eleyen Liverpol ile) ve ayrıldıktan hemen sonra Chelsea'yi finale taşıyan Avram Grant'ın kendisiyle alay etmemesini hiçbir zaman anlayamayacak bir adamın Barça'daki arkadaşlığı bozması beklenemezdi. Takım daha uçakta yan yana poz verdi, dosta düşmana karşı bir aradayız, biz yılmayız mesajını iletti. 24. hafta Bilbao maçında Madrid medyası akıl almaz bir işe kalkıştı. Alves'in içersinde yer aldığı bir ofsayt pozisyonunun fotoğrafında montaj yaparak Barça aleyhine gündem oluşturmak istendi, ters tepti ve özür dilediler. Doping suçlamaları vardı sahnede. Dünya ve Avrupa şampiyonu ülkelerinin iskeletini oluşturan oyuncuları, kendi liglerinde doping almakla itham ettiler. Kafayı sıyırmışlardı artık futbol dışı işlerle çünkü Barça sahada durdurulamıyordu ve Real Madrid bu yöntemleri hakikaten çok iyi biliyordu. Tüm bu tartışmalar ve boş yere gündem meşgul eden olayların arkasında kalan Real Madrid maçlarında yapılan hakem hatalarıydı. Villarreal ve Valencia iç saha maçlarından sonra çetele tutmalara bırakıldı, ağır geliyordu bünyeye, mide kaldırmıyordu. Sarı denizaltıların kulübesiyle Jose Mourinho'nun yaşadıkları anlatıyordu olan biteni ve "canım ne var, adam sevinmesin mi attığı gole, o kulübenin orda bilmemneyi oturuyormuş o yüzden oraya gitmiş" diyerek onu savunanlar vardı hala, onun niyetini ne olduğunu çözemeyecek saflıkta bir bakış açısıyla. Nisan 2011’de 4 maç El Clasico geldi çattı, herkes futbol karnavalı bekliyordu, unuttukları bir faktör vardı, sadece kazanmaya endeksli bir tercüman. Bolca gerilim, El Clasico meydan savaşları. İlk iki maç çok büyük olaylar çıkmadı, ilk maç stresten uzak bir ortamdaydı, Mourinho aşırı defansif kadrolarla stratejik denemeler yaptı ve Kral Kupası'nda biraz da hakemin Pepe ve türevi oyuncuları ısrarla sahada tutmasıyla başarılı oldu. "Sıradan biri" aynı taktikle -bolca faul, faulle karışık topa girme, rakibi sindirme, topa gelirken bile korkutma gibi çiğ düşünceler- ŞL'ni de geçeceğini düşünüyordu, Avrupalı hakemler İspanyollardan farklıydı, cezayı kestiler, oyundan atıldı Pepe & tercüman. UEFA'yı suçladı küstahça. "Por que" deyimi eklendi futbol literatürüne. Guardiola'nın elini sıkmadı. Sergio'yu ırkçılıkla suçladılar, aklandı. Devre arası soyunma odasına girilirken oyuncular birbirine girdi, kavga çıktı koridorda. Maç öncesi basın toplantısında Pep belki de kariyerinde ilk defa akıl oyunu denedi. "Puto amo" diyordu Mourinho için. Yıpranmanın boyutunu anlamak adına önemliydi bu sahne. Çok zorlu bir 18 gün yaşadık dedi sonra Pep. Başarmıştı ama bir şeyler alıp gitmişti o dört maç bedeninden ve zihninden.

Ve elbette Abidal, karaciğerinde tümör bulunmuştu ve iki ay sahalardan uzak kaldı. Bir başka faktör yıpranmaya dair. Guardiola’nın sırt ağrıları sebebiyle bir maça hastaneden gelmesi de unutulmamalı. Kulübede otururken acı çeken hali hala gözlerimizin önünde. Mourinho saha içinde sürekli geliştirdiği dikine geçiş futbolunun yanında saha dışı unsurlara da ihtiyacı olduğunun farkındaydı. Önümüzdeki sezona hazırlanıyordu. Yaptığı en çarpıcı ve gözden kaçan iş Ronaldo’nun gol kralını olmasını sağlamak ve Messi üzerinde psikolojik baskı oluşturmaktı 2011-12’de. Üstelik kendi oyuncusuna da güven aşılayacaktı, başardın, yine başaracaksın, sen daha iyisin deme argümanını yaratmıştı sonunda. (Ronaldo’nun bu sezonki performansı, neredeyse her El Clasico gol atması, son maç galibiyet golü ve sakin olun, ben buradayım mesajı tamamen Mourinho’nun Mayıs 2011’i doğru yönetmesiyle ilintilidir) ŞL yarı final maçları sonrası (Madrid elenip Barça devam edince) 34. hafta sonunda Barça 89, Madrid 81 ve Messi 31, Ronaldo 29 gol kaydetmişti. Barça'nın odağı 15 gün boyunca El Clasico serisindeyken Wembley'e kayıyordu bu haftadan sonra. 35. hafta, şampiyonluğu Camp Nou'da kazanma uğraşıyla tam kadroya yakın bir onbirle sahadaydı Barça, Messi, Iniesta ve Xavi barındıran. Madrid'se biraz eziyet edercesine şampiyonluğu geciktirmek istiyordu, onlar da tam kadroya yakın bir onbirle sahaya çıktılar ve Ronaldo 4 defa ağları buldu. 3 hafta kala 8 puan fark korundu. Burada asıl mesele 2 - 0'dan sonra gol atmaya ihtiyacı olmayan Barça'yla, elinde kupadan başka hiçbir şey bulunmayan Madrid'in açlığını karşılaştırmamaktı. 36. hafta şampiyonluk için sahadaydı takım, ideal onbir yakınlığında bir kadroyla, Iniesta yoktu sadece ve beraberlik yetiyordu, buna göre oynadılar, zorlamadılar hiç, son 18 dakika orta sahayı geçmediler, izleyenlerin dikkatini çekmiştir. Madrid de nerdeyse tam kadro sahadaydı, Ronaldo 3 gol daha attı. 37. ve 38. haftalarda Barça tamamen yedek ağırlıklı oyuncularla sahaya çıkarken, Mourinho biraz da kaybedilen ŞL sonrası oyuncularını dinlendirmeyerek takımın sezonu en üst limitlerinde bitirmesini istedi. Ronaldo 4 gol daha attı son 2 hafta ve gol sayısını 40 yaptı, Messi'yse 31'i geçemedi. Barça 95, Madrid 102 gol kaydetmiş oldu. El Clasico serisinin ilk gününden bu yana -31. haftadan- Madrid 29 gol atarken Barça sadece 10 defa ağlarla buluşturdu topu. Katalanlar, çok temiz ve ezici bir oyunla Man Utd’yi de alaşağı edip Şampiyonlar Ligi’ni de kazandılar. Sessiz geçen ilk iki senenin ardından üçüncü sene yalnızca futbola kanalize olamamıştı Pep ama yine de başarılıydı, unutuldu pek çok yaşanan şey çünkü Barça durdurulamıştı nasıl olsa. Oysa kafası rahat değildi artık Guardiola’nın.

2011 yazı gerilim artıyordu, İspanya Süper Kupası’nda yine karşı karşıya iki ekip. İlk maçı Madrid hak etmesine karşın kazanamıyordu, Barça lige hazır değil, Amerika’da çalışmayıp turne yapmış havasında. Mourinho, Camp Nou’da ilk darbeyi vurup kusursuz bir sezon planlıyor ancak öyle olmuyordu. Maç içinde Messi’ye anlamsız bir hareket yapıyordu. (Kokuyorsun minvalinde) Yine sert geçen bir maç ve sonunda olan oluyordu. Marcelo büyük bir hırsla Fabregas’a çift dalıyordu. Oyuncu yerde kıvranırken Jose tekme atmak için yanına geliyor ve Tito’nun gözüne parmağını sokmaya çalışıyordu. Olay travma noktasında.


Sezon ilerliyordu, Barça geriye düşüyordu puan olarak ama daha çok erkendi. Ekim ayında bu kez kanser teşhisi yardımcı antrenör Tito Vilanova için koyuluyordu. Bir darbe de ondan geliyordu. Bernabeu’de kazanılan 1-3’lük zafer sonrası el sıkmaya alışık olmayan Mourinho, Tito’nun yanına gidiyordu. Japonya’dan kupayla dönülüyor ancak Villa sezonu kapatıyordu. FIFA Balon D’or ödülleri sahiplerini buluyordu 2012 Ocak ayında. Guardiola yılın teknik direktörü seçiliyordu. Madrid – Barça Kral Kupası’nda karşı karşıya geliyordu. Pepe Messi’nin eline basıyordu kasten ilk maçta. Çok büyük tepki toplayan ve maçın da önüne geçen Pepe, kulübün resmi internet sitesinden özür diledi ve bilinçli olarak bu hareketi yapmadığını belirtti. Alenen yalan söylüyordu. Portekizli de oyuncum öyle diyorsa ben ona inanırım diyerek tarafını doğrudan, ahlaktan yana değil her zaman olduğu gibi menfaatten yana kullanıyordu. Bunu yaparken bir de Guardiola'nın Sergio'yu geçen sezon Marcelo'ya ırkçı söylemde bulunduğu iddiasında oyuncuma inanırım demesine bağlıyordu. Orada görüntüler Real Madrid TV'den alıntıydı, şahit yoktu ve ağzı kapalı bir oyuncunun ağzı okunmaya çalışıldı. Ne dediğini bilemeyiz ancak UEFA da kesinlik olmadığı için cezaya gerek duymadı. Pepe'nin bilinçli olarak ele basmasını -ölçüyor, biçiyor, ele bakıyor, hakeme bakıyor ve an gelince basıyor- Mourinho'nun iddia olarak kalan bir olayı eşleştirmeye çalışması yine akıl oyunuydu ama ucuzdu. Birisi kesin, diğeri şüpheli, hatta aklanmış bir eylemdi. Madrid medyası Pepe'nin cezalandırılacağı haberlerini yaydı ancak itibar etmedi Mourinho ve turun ikinci ayağında sahadaydı arkadaşlarını kasıtlı olarak sakatlamaya çalışan karaktersiz oyuncu. Camp Nou’daki ikinci maç 2-2 sona eriyor ve ilk maçı 1-2 kazanan Barça tur atlıyordu. Kıyamet orada koptu. Lass Diarra’yı atmayan hakem suçlanmaya başlanıyordu bir anda. Madrid oyuncuları sahayı hemen terk etmeyip hakemin etrafını sarıyordu. Guardiola maçtan sonra Mourinho'nun kendisini -bir kere daha- tebrik etmemesi ve hakemler üzerine gelen sorulara "Buna hakkı var, turun ilk ayağındaki galibiyetimizi tebrik ettiği için minnettarım. Madrid'e karşı oynuyorsanız iki maç ilk ayaktaki gibi oynamayı bekleyemezsiniz. Hakemler birçok Madrid oyuncusunu atmadı mı? Onlar en iyisini yapmaya çalışıyor, bunları aşmalıyız. Karşılaştığımız en iyi Madrid miydi? ŞL eşleşmesinde de çok iyiydiler, onlar her zaman güçlü ve farklı alternatifleri var." diyerek cevap veriyordu. Casillas maç sonu tünelde hakeme "Barça'nın partisine katılabilirsin" söyleminde bulundu ve daha sonra bu yorumu o anın sıcaklığıyla yaptığını belirtip hakemden özür diliyordu. Mourinho ise otoparkta hakemleri beklerken yakalanıyordu.

El Clasicolar da atlatılıyor ancak Guardiola yıpranmaya devam ediyordu. Genç Katalan gazeteci Dani Montesinos bir trafik kazasında hayata gözlerini yumuyordu. Çok sevilen bir figürdü. Abidal 2012 Şubat’ında karaciğer nakli için futbola ara vermek zorunda kalıyordu. Sakatlıklar ve formsuzluklar sonrası takım Madrid’in 10 puan gerisine düşmüştü. İşler iyi gitmiyordu ve Real maçlarında yapılan hakem hataları çok can sıkıcı bir hal almayı çoktan geçmişti. Rayo önünde 19. dakikada Ramos ceza sahası içinde rakibine doğru hamle yapıp kasten dirsek vuruyor, kırmızı kart ve penaltı, verilmiyordu. Rayo'dan Piti: "Hakemler her hafta Madrid'i kolluyor. Birileri reaksiyon göstermeli, bu böyle gidemez. Madridliler'in istediğini yapabilmesi sinir bozucu. Hakemlerin kart göstermekten neden korktuğunu anlayamazsınız. Hakemler Madrid aleyhine düdük çalmaktan korkuyor çünkü Mourinho onları otoparkta bekleyecektir." şeklinde çok ağır ithamlarda bulunarak isyanını dile getirdi. Daha önceleri, Levante'den Cabral: "Bernabeu'de hakkımız çalındı. Barça önündeki 10 puanlık farka dair konuşacak çok şey var" demişti. 3 Mart’ta oynanan Barça – Gijon maçında ise yer yerinden oynuyordu. İkinci yarı başlıyor ve ilk pozisyonda kıyamet kopuyor. Faul bile yok, üstelik son oyuncu yorumu da hatalı. Pique kırmızı kart görüyor. Her şey bununla da sınırlı kalmıyor. Marca'ya göre Barça'nın üç penaltısı çalınmıyor, skandal. Pique kırmızı kart kararının, devre arası hakemi çalınmayan penaltılar sebebiyle eleştirmesi kaynaklı -kasıtlı- olduğunu söyledi. Yani hakem devre arası bileniyor ve ilk pozisyonda intikam alıyordu, sıradışı. RFEF (Royal İspanya Futbol Federasyonu) Pique'nin maç sonrası yaptığı yorumlardan dolayı ceza alacağını belirtince İspanya futbolu yangın yerine dönüyor. Katalanlar sonunda yeter artık diyor, isyan bayrağı açıyorlardı. Çünkü RFEF daha önce otoparkta hakem bekleyen Mourinho ve 2-2 biten Kral Kupası maçından sonra hakeme "Barça'nın kutlama partisine katılabilirsin" diyen Casillas'a soruşturma açmamış ve ceza vermemişti. Bu sezon hakem hatalarından çok canı yanan ve sessiz kalan Barça, Pique olayındaki çifte standart sonrası suskunluğunu bozmuştu. Barça resmi sitesinden "oyunun kurallarını öğrenmek istiyoruz" temalı sert bir bildiri yayınladı. Kulüp Kral Kupası toplantısına katılmama kararı aldı. RFEF protesto ediliyordu. Katalan medyasının manşetlerini "Savaş" başlığı süslüyordu o hafta boyunca. Hakem komitesi sözcüsü Jimenez'in, G. Franco'nun anti-Katalan faşist partisi Falange üyesi olduğu ortaya çıkarıldı. Franco öleli çok oldu ama gölgesi hala futbolun üzerine düşmekteydi. Maç sonu tüm bu olumsuzluklar yaşanırken arka planda bir başka skandal daha mevcut ve artık gizlenemez boyutlardaydı. Federasyon, Barça vs A. Bilbao Kral Kupası finalinin nerede oynanacağına dair karar veremiyordu, Madrid baskısından. Tarihte ilk kez Kral Kupası'nda finale çıkan iki takımın talep ettiği stadyumda maç oynamasına ev sahibi -Real Madrid- karşı çıktı. Barça ve A. Bilbao en çok seyirci alan tarafsız saha olarak S. Bernabeu isteğinde bulunmuşlardı, özel bir amaç yoktu. A. Bilbao başkanı Urrutia "Endülüs'te oynayalım, Katalan ve Basklıların Euro'su Madrid'e gitmesin" (ekonomi yollu) mesajı iletti. Guardiola da hakemler hakkında konuşmayacağını, daha iyi oynamaya çalışacaklarını belirtip yalnızca federasyonun ceza kriterleri neler bilmek istiyorum ve bu konuda yönetime katılıyorum diyerek aslında usulsüzlüğü gözler önüne sermek istedi. Pep'in sözleşme yenilememe sebebi olarak La Liga'da Madrid'in aşırı şekilde kollanmasından duyduğu rahatsızlık ve bunun verdği yıpranma gösteriliyordu Mart 2012’de. İşler öyle zıvanadan çıkıyor ki Madrid zorlu Betis deplasmanında ve ev sahibinin iki penaltısı verilmiyordu, biri skor 2-2 iken ve diğeri 90+2'de. (Ramos ve Alonso'nun pozisyonları) ve Real 3-2 kazanıyor. Mourinho’nun takımı bu andan itibaren tökezlemeye başlıyor ve 6 puan bırakıyordu El Clasico öncesi, fark dörde düşmüştü. Bütün bir sezonun kaderi üç maçlık bir haftaya bağlandı. 18 – 25 Nisan arasında Guardiola, Mourinho’nun elini sıkmaya gittiğinde, Portekizli yüzüne bile bakmadan gerçekeleştiriyordu bu eylemi. Londra’da iyi bir oyunun ardından kaybeden Katalanlar, Camp Nou’da Madrid’e karşı çok dağınık bir oyun sergileyip boynu bükük ayrılıyordu sahadan. Tercüman’ın 10. maçında ilk zaferiydi. Ve Chelsea Katalunya’da mucizeyi gerçekleştirip eliyordu Barça’yı ŞL yarı finalinde. Bir haftada kabusa dönüşüveriyor belki de bütün bir olumsuzluk özeti olarak geçtiğim bölümün hafızaların arkalarını atılmasını sağlayacak olan güzellik tablosu.

Her şey kaybedildi, bu sezon Guardiola başarısız olarak görülebilir, nasıl baktığınıza bağlı biraz da. İspanya Süper Kupası, UEFA Süper Kupa ve FIFA Kulüpler Dünya Kupası kazanıldı, Kral Kupası’nda da finalde takım. Ligi kaybettiler ve Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nde gerçekten hak etmedikleri bir şekilde elendiler. Madrid & Mourinho ile yarıştıkları dört kulvardan ikisinde onlardan üstte yer alacaklar, birinde geride kaldılar, diğerini de aynı seviyede bitirdiler. Ama Guardiola bütün bu sürecin sonunda bırakmak zorunda kaldı görevini.

Kabul edelim, endüstriyel futbolun aradığı adam Guardiola değil Mourinho’ydu, bu yüzden biri bırakırken diğeri yoluna devam ediyor. Pep dört senede çok değişti. Sinir katsayısı arttı, daha depresif, kasvetli biri haline dönüşmeye yüz tuttu. Bunun sebebiyse son iki sene yaşananlardı. Futbol ortamı tamamen farklılaştı. Her hafta bir gerilim var, bunaltıcı bir hava oluştu, kızgınlık, öfke, aşırı ve kontrolsüz duyguların ortaya çıktığı bir atmosfer. Suçlamalar, cezalar büyüyü bozdu. Bu kadarı çok fazlaydı ve o, artık ilk zamanlar gibi rahat hissetmiyordu. Zihnini yalnızca futbol ile meşgul edemiyordu. Real Madrid ve onun avantajlarıyla, bunun yanı sıra akıl oyunlarıyla soğuk savaşı hep sıcak tutan Mourinho’nun psikolojisiyle mücadele etmekten yıldı. Barça eski Barça olmaktan çıktı son iki sene zarfında. Messi’yi ele alalım, sarı kart görmeye, rakip savunmacıya faul yapmaya başladı, artık kontrolünü kaybedebiliyor, hakemle diyaloga giriyor. Iniesta’ya, Xavi’ye göz atın, benzer şeyler göreceksiniz. Mourinho’nun futbolu zehirlemesi budur esasında. Bir ay önce yaşanan ve en vahim atışmayı hatırlayın. Mourinho “Farklı karakterlerimize karşın, biz aynı hedefe ulaşmaya çalışan ve bunu başarmak için genellikle aynı taktikleri kullanan iki teknik direktörüz” diyordu Pep için. Kendi günahlarını Guardiola üzerinden meşrulaştırmak istiyordu. Oyuncularının futbol sınırlarını aşan sert oyunu, onlarca polemiği, Tito’nun gözüne parmağını sokması, hakemleri baskı altına alması ve daha nice olumsuz hareketini Pep de yapıyor gibi göstermek istiyordu. Guardiola “Her ikimiz de kazanmayı istiyoruz, buna şüphe yok ancak ben onun gibi davranıyorsam, bundan sonra davranışlarımı revize etmek gerekir” diyerek çok net ve sert bir cevap veriyordu. Biz aynı değiliz, yöntemlerimiz aynı değil ve hiçbir zaman da aynı olmayacak mesajıydı bu. Portekizlinin kendini aklamasına izin vermedi çünkü çok şey yaşanmıştı ve bunun bedelini Guardiola Barça’dan ayrılmayı tercih ederek öderken Mourinho’nun bunu normalleştirme çabasına da boyun eğmeyecekti.

Guardiola Barça’nın başında çok başarılı dört sezon geçirdi. Futbola büyük yenilikler kattı, deneysel işlere girdi. Teknik taktik devrim niteliğinde kararlar aldı. (anlatacağım yazının devamında) 13 kupa kazandı ve bir kupa daha kazanıp bu sayıyı 14’e yükseltebilir. “Gelmiş geçmiş en iyi futbol takımı” tabiri kullanılıyor onun takımı için ki Pep’in eseridir. Ancak kan değişikliğinin çok sevdiği Barça’nın yararına olduğunu düşündü, heyecanı tükenmişti. Belki de haklıydı. Görevi yardımcısına bıraktı. Hep saygın biriydi, egolarını yanında taşımayan, kompleks barındırmayan, iletişim kanalları daima açık, Barça kültürüyle yoğrulmuş ve bu kulübü temsil eden spor adamı oldu. (Johan Cruyff’u geçti sembol olma yönünden) Onun başka bir takımda başarılı olup olmamasının önemi yok çünkü yaşamda değeri ölçülemez işler de var ve 2008-12 Barça’sı bunlardan biri.


Josep “Pep” Guardiola: Bir Teknik Direktörden Daha Öte

Elbette hikaye Cruyff'la başlıyor. El Periodico gazetesine yazdığı bir makaleye göz atalım kısaca;

"Di Stefano'nun Madrid'i ya da 70'lerin Ajax'ı gibi, Pep'in Barça'sı da futbolu yeniden keşfetmemizi sağlıyor. Futbol tarihinde bir devir olarak nitelendirilecekler mi? O yolda ilerliyorlar ve eğer Mayıs ayında Şampiyonlar Ligi'ni kazanırlarsa, bu tartışmalar sona erer. 3 yıl içersinde 2 Final ve 1 Yarı Final, yeterli olmalı! Lig şampiyonluğu ya da Şampiyonlar Ligi'ni kazanamazlarsa da bu takım futbolda yeni bir dönem yarattı aslında. Atılan gollerin çokluğundan, yenilen gollerin azlığından, rekor puanlardan, istatistiklerden ve kupalardan bağımsız olarak. Asıl devrim futbol oynama şekilleri ve bunu kendilerine özgü oyuncularla yürütmeleri üzerinedir. Sürekli kazanmak olmadan bir döneme imza atılabilir mi peki? Buna inanıyorum, 1974 Hollanda takımı hala övgüyle anılıyor. Total futbol kavramı hiç Dünya Kupası kazanamayan Hollanda takımıyla doğdu. Savunmacıların hücum, hücumcuların savunma yaptığı, topun bizde olduğu, topa hükmedip etrafa taşıdığımız bir oyun şekli. Benim sağa, senin sola gittiğin, sabit bir santrforla ya da santrforsuz. Hep topa sahip olarak ve ritimle. Enerjimizi koruyup, sürekli kaybedilen topları takım halinde kazanarak ve daima rakibin ceza sahasının civarında bulunarak. Ve otuz küsür yıldan sonra total futbol, Barça'nın sergilediği oyundur. Eski, klasik 10 numaranın, sabit 9 numara gibi görev aldığı -Messi'nin üçlünün merkezinde oynayıp santrforsuz yapı sunmasına atfen- veya sağ bölgede kanat oyuncusu gibi davrandığı, hatta sadece 9 numara değil, en iyi sol bekler gibi hamlelerde bulunduğu bir düzen, 21. yüzyılın total futbolu, daha iyi bir versiyon. Merkez savunmacıları, hücuma birçok orta saha oyuncusundan daha iyi top taşıyabiliyor, ekstra kısa orta saha oyuncuları, aşırı teknikleriyle, birlikte kusursuzluk yaratabiliyor, forvetleri 7, 9, 11 numara gibi davranabiliyor ve ayrıca savunmanın ilk hattını oluşturuyorlar, çünkü kaybedilen topları kazanmak için o an bunu yapmaları gerektiğini görüyorlar. Futbol oyununda devrimdir bu ve futbol tarihinde devrimler çok fazla değildir. İlk Rüya Takım -Cruyff dönemi- ve sonrasındaki Rijkaard döneminden bir adım ilerisi. Sacchi'nin Milan'ı da bir adım öteye gitmişti ancak Guardiola'nın liderliğindeki Barça daha çok ilerledi. Ve ısrar etmem gerekiyor, kupalardan, şampiyonluklardan konuşmuyorum. Sadece yaşanan anları referans gösteriyorum, pek çok muhteşem rastlantıyı -teknik adamlar, oyuncular, cesur düşünceler ve oyun tarzı- barındıran. Guardiola tarafından olası kılınan ve La Roja'nın -İspanya- da bundan yararlandığı -1 Dünya Kupası, 1 Avrupa Şampiyonluğu- devrim, pek çok unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Müthiş bir takım ruhu, yeryüzünün en iyi oyuncularının varoluşu, hücum düşünen cesur bir teknik direktör ve taktiksel olarak becerikli bir grup oyuncu. Bu takım gibi oynayabileceğine inanan varsa, yanlış söylemeyebilir ama en azından bunu yapmalarını bekleyebiliriz onlardan."

1973 yazı, futbol tarihinin kaderinin değiştiği en özel anlarından biriyle hatırlanıyor hala. Ajax'ı üç yıl üst üste Avrupa'nın zirvesine taşıyan adamın, Maradona'dan önce en yetenekli olanın, Johan'ın, Barça'ya imzasıyla. Bir kağıda kalemle atılan bir şekil, anlamlı / anlamsız çizgiler bütünlüğü. "Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi" sözünü kıskandırırcasına bir eylemdi aslında o imza. Etkisi yıllar sonra bile hissedilen bir güzellik. Johan Cruyff'la FC Barcelona'nın buluşması. En çarpıcı tarafını, basına Barça'yı Madrid'e tercih ettiğini çünkü bir diktatörle -Franco- ilişkilendirilen bir kulüp için oynayamayacağını anlatarak ortaya koyuyordu. Katalanların gönlünü bir çırpıda kazanıyordu. Barça'nın makus talihini yenmesini sağlıyor ve 1960'dan bu yana şampiyon olamayan kulübü zirveye taşıyordu. Bernabeu'de Madrid'i 5-0 yeniyordu takımı. Ve oğluna bir Katalan ismi Jordi'yi veriyordu. 1979 yılında kurulan futbol akademisi -La Masia- düşüncesi Johan'a aitti, Futbol tarihinin yeniden yazılacağı kütüphaneydi orası. Ve hikayenin başlangıcında yer alan çocuk, Joseph, 1984 yılında, 13 yaşında yolunu tutacaktı futbol okulunun. (Baba, oğul ilişkisi gibiydi, bu yüzden Pep Guardiola'nın hikayesi Johan Cruyff'la başlar, oğlu anlatmak için önce babayı biraz tanımak gerekir, aralarındaki ilişkiye bakmak, bağlantı noktasına.) Daha sonra top toplayıcı olacaktı Camp Nou'da, hayallerini süsleyen atmosferde. Tarih 16 Nisan 1986 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final ikinci maçında ilk maçı 3-0 kaybeden Barça rövanşta Göteborg’u 3-0 ile geçince maç uzatmalara sonra da penaltılara gidiyordu. Son penaltıyı Victor Munoz gole çeviriyor ve Katalanlar 1961’den sonra ikinci kez finale yükseliyordu. Munoz’un sevinç sahnesinde sahaya dalıp fotoğrafa giren çocuk Guardiola’ydı. Ve 1990'da altyapıdan yetişen bir Katalan orta saha oyuncusu olarak çıkacaktı sahaya, Johan Cruyff takımın başındaydı. Yine kesişiyordu kaderleri. Üst üste 4 lig şampiyonluğu ve Avrupa Şampiyonluğu kazanan Johan'ın Rüya Takımı'nın parçasıydı. 1997 yılında kaptanlığa yükseldi. 4 numaralı forması La Masia'da büyüyen çocukların tercihiydi. Önce Xavi, sonra elinden ödül alan Iniesta ve bir sonraki kuşak Fabregas, onun gibi olmak istiyorlardı. (Cruyff'la başlayan, Pep'le devam eden bu hikayenin yolu, muhtemelen bu oyunculardan biriyle ilerde yine kesişecek) 2001'de takımdan ayrıldı, çeşitli futbol coğrafyalarında zorlu tecrübeler edinerek tekrar döndü Katalunya'ya. Cruyff'un gölgesi hala üzerindeydi kulübün. 2003 yılında seçilen başkan Laporta'ya önerdiği Rijkaard isminin başarılı olması, Johan etkisinin yayılmasına sebep oluyordu. 2007 yazında çok zor günler geçiren ve bir alt kümeye düşen FC Barcelona B takımının başına getirildi Guardiola. Takımı şampiyon yapınca ve A takımın kötü gidişi durmayınca, Pep, Rijkaard'ın yerine geçiyordu. Sadece 1 yıl içinde olması gereken yere erişmişti, artık FC Barcelona Teknik Direktörü'ydü. Cruyff'un payı vardı bu tercihlerde de.

La Masia'dan yetişen, top toplayıcılık yapan, Cruyff'un rüya takımında yer alan, kaptanlığa yükselen, koluna senyerayı takan, oyun zekası gelişmiş iyi bir orta saha oyuncusundan daha doğru bir seçim olamazdı FC Barcelona için. Katalan Milli Takımı idealine sürekli vurgu yapan iflah olmaz bir Katalandı aynı zamanda. Kulübün ve şehrin değerlerine körü körüne bağlı, 30 yıllık sürecin tamamına yakınını yaşamış, içinde yer almış bir adamdı. Ondan daha iyi bu kulubün işleyişini bilen, tanıyan olamazdı. 1 yıl Barça B’yi çalıştırmasının yararını, Rijkaard sürecini yakından takip etmekle görecekti. Gelir gelmez beklenmeyen operasyonlara girişti, Ronaldinho & Deco’yu gönderme cesareti bunlardan sadece biriydi. Messi'ye benimle her maç gol atacaksın diyaloguna girmesi, nevi şahsına münhasır bir planı olduğunun göstergesiydi. Guardiola, Rijkaard'ın hatalarını doğru teşhis edip tedavisini uygulayacak ve Barça'nın futbol kültürünün sahaya yansıtılmasını sağlayacaktı. "Futbol basit bir oyundur ve zor olan basit oynamaktır" düsturunda olduğu gibi onun yarattığı oyun tarzı aslında birilerinin zannettiği gibi en iyi oyuncuları bulup sahaya doğru görev ve yerleşimle sürmekten çok daha zor, öte bir şeydi, kolay değildi. Sadece herkes yapabilirmiş gibi gözüküyor oysa ondan başka hiç kimsenin başarabileceği bir iş gibi de durmuyordu.

2008-09 sezonu

Barça B’den Sergio Busquets’i A Takım’a çıkaran Pep, Alves, Pique ve Keita transferlerini gerçekleştirmişti. 4-3-3 formasyonunu benimsedi. 10 numarayı Messi’ye verdi. 2008 Avrupa Şampiyonluğu’na uzanan İspanya’yı iyi etüd etmişti o yaz ve Xavi & Iniesta denklemini keşfetmesi zor olmadı. Bu iki oyuncu önceki sezonlarda beklentilerin hep altında kalmıştı. Valdes & Puyol eleştirilerin diğer odak noktasıydı ve Barça kariyerleri bitme seviyesine gelmişti. Henry, Toure, Marquez, Abidal dibi gören isimlerdi 2008 sonunda. Guardiola her şeyi toparlayacaktı, bu takımın nasıl oynaması gerektiğini biliyordu, top sahip olarak. Messi, Eto’o ve Henry üçlüsü durdurulmaz bir hal aldı gol yollarında. (100 gol) Birbirlerini çok iyi tamamlıyorlardı. Bernabeu’deki şampiyonluk maçını 2-6 gibi tarihi bir skorla kazanıyordu Katalanlar. Gol rekorları kırılıyordu. Şampiyonlar Ligi Yarı Finali’nde çok zorlanılan Chelsea maçında Iniesta’nın hayat veren golüyle gidiyorlardı Roma’ya. Bir önceki sezonun şampiyonu Manchester United karşısında alınan 2-0’lık galibiyet ile Avrupa’nın en büyüğü olmuştu Pep daha ilk senesinde. Kral Kupası’nda da Bilbao’yu 4-1’le geçtiklerinden üçlemeyi meydana getirmişlerdi. Guardiola ilk sezonunu altı kupayla tamamladı ama aklının bir köşesinde hep zorlandığı Londra macerası kalacaktı.

2009-10

Topa her daim rakibinden daha fazla sahip olan takım altyapıdan gelen Pedro gibi baskıyı seven bir oyuncuyla bu kez de altı saniyede topu rakipten kazanma kuralını işletmeye başladı. Chelsea maçının etkisiyle B planına gereksinim duyup hava hakimiyeti yüksek Ibrahimovic transfer edildi. Puan eşitliğiyle girilen Bernabeu’deki şampiyonluk maçını 0-2 kazanan Katalanlar, bir kez daha ligde zafere uzanıyordu. Ancak Şampiyonlar Ligi yarı finalinde eski bir düşman, Jose Mourinho, Inter ve onlara dur demeyi başarmıştı. İlk maç için İzlanda’da patlayan bir volkan sebebiyle uçuşların iptal edilmesi üzerine saatlerce yolculuk eden takım yorgunluğun da etkisiyle 3-1’lik bir yenilgi aldı ve Camp Nou’da ultra defansif savunmayı açmakta zorlanıp maçtan 1-0 galip ayırılınca elenmekten kurtulamadı. Ibrahimovic yedeğe düştü. Birkaç maç Pep üçlü savunma denedi.

2010-11

Barça’nın Madrid’de Şampiyonlar Ligi finali oynamasını engelleyen Jose Mourinho artık Real’in teknik direktörüydü. Guardiola dersini çok iyi çalıştı. Zlatan ve Toure giderken yerlerine Villa ve Mascherano geldi. Messi artık sağda değil en uçta forvet olarak oynayacaktı, takım santrforsuz gibiydi. (Sahte 9) Sezona iyi başlayan Madrid, Camp Nou’daki ilk El Clasico’ya lider geldi ancak kusursuz bir oyunun ardından 5-0 kazanan Barça bir daha geri düşmeden şampiyonluğa uzandı. Kral Kupası finalinde de karşı karşıya gelen iki takımdan bu kez gülen taraf Ronaldo ile Madrid oluyordu. Üçüncü buluşma Şampiyonlar Ligi yarı finalindeydi. 18 günde toplam dört El Clasico yaşandı. Katı savunmayla Barça’yı durdurmaya çalışan Portekizli teknik adam, Pepe’yi önde oynattığı bir başka formül daha denedi ancak kupada iş gören sertlik bu kez kartları getirince planlar suya düştü. El Clasico’da bir klasik olarak anılara yerleşen Messi’nin slalomu ve golüyle Bernabeu’den 0-2’lik galibiyet çıkaran Guardiola’nın öğrencileri finalde de Man Utd’yi ezici bir oyunun ardından 3-1 ile geçince kupaya uzanmış oldu. Puyol son altı ay sakatlığı sebebiyle çok az oynadı ve bu bölümde Mascherano stoper olarak görev aldı.

2011-12
Alexis ve Fabregas transferleriyle herkes Barça’nın durdurulamaz bir noktaya geleceği düşüncesindeydi ancak öyle olmadı. Topla oynamayı üç senede % 70’lere kadar çıkaran takımından beklentisi bunu daha da artırmasıydı. Bunun için Cesc’in de takıma monte edilmesini sağlayacak bir 3-4-3 formasyonuna geçişi düşündü. Alan ve yerleşim hataları, yayılım zorluğu, pas yüzdesinin düşmesi, hücum presin zayıflaması, Pique & Puyol’un sezona sakatlıkları sebebiyle geç girmesi, Pedro’nun formsuzluğu, Villa’nın Aralık’ta sakatlanıp sezonu kapaması, Abidal’ın sağlık sorunlarıyla yeniden yüzleşmek zorunda kalması, Pique’nin dibe vuran formu, Alexis’in sık sık sakatlanması ve kanatta beklenen etkiyi yapamaması, Fabregas’ın forvet arkasından orta sahaya adaptasyonda zorluklar yaşaması gibi faktörler sonrası uzun bir maraton olan lig yarışında geride kalındı. Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Chelsea duvarı biraz şanssızlık, biraz da beceriksizle aşılamadı. Kral Kupası’nda ise Madrid’i eleyip finale yükseldi Katalanlar, değerliydi. Xavi bütün sezonu sakat sakat oynadı. Thiago, Cuenca ve Tello A Takıma yükselen yeni gençler oldu. Aşırı rotasyon ve taktiksel denemeler biraz pahalıya patladı. Pep’in Kattığı Özellikler / Bu Sezon Yapılan Hatalar / Tito’dan Beklentiler Nereden nereye? 2004 Ocak ayında Madrid'in 18 puan gerisinde, istifası beklenen iki isimdi Laporta ve Rosell, iki yakın arkadaş. Sadece 6 ay geçmişti göreve başlamalarından. Total Failure manşetleri vardı gazete sayfalarında. Sabır değil güven istiyorlardı. Sonrasında çok şey yaşandı ve bitti, saygısızca. Katalanlar onları sırayla başa getirdi ve Barça tarihini, belki de futbol tarihini bir anda değiştiren muhalif Mavi Fil Hareketi'nden bu yana Joan Laporta 12, Sandro Rosell 6 kupa kazandı. Kulübün en başarılı günlerini yaşadığı şu günlerde hangisinin daha büyük rolü vardı, buna sanırım zaman karar verecek. Ronaldinho'yu getiren Rosell, Rijkaard tercihiyle Laporta, Mourinho yerine Guardiola önerisiyle Cruyff o kadar çok köşetaşı var ki bu tutku öyküsünün!


1973 yazı Cruyff'un Barça'ya imzasının İspanya'ya demokrasi getirmesini ve futbol tarihinin en güzel devrimini başlatmasıyla hatırlanıyor. 2008 yazı da bir başka isimle anılacak. Bir sene önce Barça B'yi çalıştırıp küme yükselten ve dikkatleri üzerine çekip Teknik Direktör olarak göreve başlayan Katalan, kaptan, 4 numara, top toplayıcı, 1979'da Johan'ın kurduğu akademi La Masia'nın ilk mezunlarından biri, Pep Guardiola. FC Barcelona'nın Picasso Müzesi'nden ya da Katalan mimar Anton Gaudi'nin La Sagrada Familia'sından bile daha çok ziyaret edilen müzesine, Camp Nou'ya 4 yılda 13 kupa taşıdı.

2007-08 sezonu B Takımı'yla lig şampiyonluğu, 2. lige yükselme
2008-09 sezonu ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, Kral Kupası, İspanya Süper Kupası, Süper Kupa, FIFA Kulüpler Dünya Kupası
2009-10 sezonu ŞL Yarı Final, Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası 2010-11 sezonu ŞL Şampiyonluğu, Lig Şampiyonluğu, İspanya Süper Kupası, UEFA Süper Kupa, FIFA Kulüpler Dünya Kupası, Kral Kupası Final
2011-12 sezonu ŞL Yarı Final, Lig İkinciliği, Kral Kupası Final? Yarıştığı 18 kupanın 13'ünü kazandı bu süre zarfında. (14/19 olabilir hala)

Kaybettiklerini hatırlayalım;

Deplasman golüyle elendikleri bir Kral Kupası turu, yine Kral Kupası'nda, bu kez final, en az üç oyuncusunun atılması gereken Real Madrid karşısında uzatmalarda alınan 0-1'lik yenilgi ve ŞL yarı finalinde 3-1'lik yenilginin rövanşında, 1-0 ile finale uzanamama. Kaleyi bulan üç şutu gol olan ve 40 küsur şuta dayanan mucizevi Chelsea duvarı ve Madrid’in gol rekorlarını yerle bir ettği bir sezonda konsantrasyon kaybıyla & sakatlık & formsuzlukla giden bir lig şampiyonluğu.

Real Madrid'in efsanevi teknik direktörü Miguel Munoz 15 yılda 15 kupa, Barça'nın yaratıcısı Johan Cruyff 8 yılda 11 kupa, Liverpool tarihi Bob Paisley 9 yılda 21 kupa, Jose Mourinho değişik takımlarla 11 yılda 18 kupa ve Sir Alex Ferguson 25 yılda 37 kupa kazandı Manchester United ile. Pep Guardiola tarihin en iyileri arasına şimdiden girdi, 4 yılda 13 kupayla.

Pep oyunculuğu döneminde 16 kupa görmüştü. Toplam olarak 29 kupada imzası var şimdi.

2008–09 sezonu 62 maç 42 galibiyet 13 beraberlik 7 mağlubiyet 158 gol atıp 55 gol yedi
2009–10 sezonu 59 maç 45 galibiyet 10 beraberlik 4 mağlubiyet 138 gol atıp 39 gol yedi
2010–11 sezonu 62 maç 45 galibiyet 11 beraberlik 6 mağlubiyet 152 gol atıp 39 gol yedi
2011–12 sezonu 60 maç 44 galibiyet 12 beraberlik 4 mağlubiyet 177 gol atıp 45 gol yedi

Dört sezon toplam 243 maç 176 galibiyet 46 beraberlik 21 mağlubiyet 625 gol atıp 178 gol yedi. (Maç başına 2,57 gol atıp 0,73 gol yedi.)

Guardiola’nın maç kazanma oranı 175/243 = % 72,42

Guardiola'nın Barça'sı 2008'den bu yana oynadığı 29 çift maçlı eleme turundan 26'sında kazan taraf oldu. ( % 89)

Guardiola'nın Barça'sı hiçbir turnuvanın çeyrek finalinde elenmedi. (7'de 7)

Guardiola Barça'nın başında 243 maça çıktı. Onu geçen üç isim var; Rinus Michels 264, Frank Rijkaard 273 ve elbette Johan Cruyff 430 şeklinde.

Pep Guardiola dönemi Barça'sı bir maçta en çok 4 gol -bir kez- yedi. (Atletico Madrid 4-3)

Pep Guardiola dönemi Barça'sı birden fazla farkla -en çok iki- sadece 4 maç kaybetti. (Hercules 0-2, Inter 3-1, Sevilla 3-1, Betis 3-1)

Pep Guardiola dönemi Barça'sı Camp Nou dışında yalnızca Vicente Calderon'da birden fazla yenilgi aldı. (Atletico Madrid 4-3, 2-1)

Pep Guardiola dönemi Barça'sını birden fazla -üç- yenilgiye uğratan tek teknik direktör Jose Mourinho. (Inter, Real Madrid)

Guardiola dönemi Barça'sı İngiltere'den Arsenal & Chelsea ve İtalya'dan yalnızca İnter'e kaybetti. Almanya & Fransa takımlarına hiç yenilmedi.

Pep Guardiola dönemi Barça'sının 21 yenilgisinin içinde yalnızca dört takım birden çok -iki- galip gelebildi. (Atletico Madrid, Sevilla, Osasuna, Real Madrid)

Pep Guardiola, Barça'nın başında Camp Nou'da 115 maça çıktı ve 7 yenilgi aldı. (4 La Liga, 2 ŞL gruplar ve 1 Kral Kupası)

Pep Guardiola döneminde Barça, Camp Nou’da 54 maç üst üste kaybetmedi. Ligde ise evinde 34 maç üst üste yenilgi yüzü görmedi. (11 Eylül 2010, Hercules 0-2’den 21 Nisan 2012, R. Madrid 1-2)

Pep Guardiola döneminde 24 altyapı oyuncusu (La Masia) A Takım’da oynama şansı buldu.

Geçtiğimiz sezon Barça (La Liga) ve Barça B (Liga Adelante) liglerinde en az ceza puanını alıp Fair Play ödüllerini kazanmıştı. 2011-12 sezonunda da İspanya 1. ve 2. liginde en az ceza puanıyla Fair Play lideri takımlar yine Barça & Barça B durumunda.

Barça son iki sezonda La Liga’nın en az faul yapan ve en az kart gören takımı olma ünvanına da erişti.

Guardiola, FIFA tarafından 2011 Dünyada Yılın Teknik Direktörü seçildi. Oylamada Zlatan, Pep Guardiola'yı tercih ederken Eto'o'nun seçimi Jose Mourinho oldu. John Terry, daha önce birlikte çalıştığı Mourinho yerine Guardiola'yı tercih etti. Almanya'nın antrenörü Joachim Löw de Guardiola'yı seçenler arasında yer aldı. En ilginç seçimlerden biri eski R. Madrid antrenörü Del Bosque'nin Pep tercihiydi. Eski Türkiye antrenörü Guus Hiddink de Guardiola'yı seçenlerden biri oldu. Tanıdık isimler Eric Gerets ve Falco Götz, Mourinho tercihinde bulundu. S. Arabistan'ı çalıştıran F. Rijkaard beklendiği gibi Guardiola seçiminde bulundu. Gökhan İnler Guardiola'yı, Hamit Altıntop Mourinho'yu -doğal- tercih etti.


El Clasico & Mourinho Karnesi

Pep vs. Madrid    | 15 maç 9 galibiyet 4 beraberlik 2 yenilgi (gol 33-15)
Pep vs. Mourinho | 15 maç 7 galibiyet 5 beraberlik 3 yenilgi
Pep & Barça vs. Mou & Madrid | 11 maç 5 galibiyet 4 beraberlik 2 yenilgi (bütün beraberlikler Katalanlara yarıyordu)

Guardiola'nın Madrid'e karşı oyuncu ve teknik direktör olarak Camp Nou’da bileği bükülmemişti bu maç öncesi; 16 maç 12 galibiyet 4 beraberlik ile. 17. maçında yenilgiyle tanıştı.

Pep, teknik direktörlüğü döneminde Santiago Bernabeu'de 7 maçta 5 galibiyet 2 beraberlik aldı, hiç yenilmedi. Guardiola 9. El Clasico zaferine 13. maçta ulaşırken Cruyff 25 maçta bu sayıya ulaştı. (egale)

Guardiola’nın Barça’sı tarihte Bernabeu'de 7 maç üst üste kaybetmeyen ilk takım olma unvanına erişti. (2 Mayıs 2009’dan 18 Ocak 2012’ye)

Guardiola, 1933'ten bu yana (Franco & Bernabeu öncesi) tarihte ilk defa Barça ve Madrid'in galibiyet sayıları eşitlenmesini sağlamıştı 18 Ocak 2012’de. (86-45-86)

Barça 2 Madrid 0
Madrid 2 Barça 6
Barça 1 Madrid 0
Madrid 0 Barça 2
Barça 5 Madrid 0
Madrid 1 Barça 1
Barça 0 Madrid 1
Madrid 0 Barça 2
Barça 1 Madrid 1
Madrid 2 Barça 2
Barça 3 Madrid 2
Madrid 1 Barça 3
Madrid 1 Barça 2
Barça 2 Madrid 2
Barça 1 Madrid 2

Son maça gelene kadar Mourinho son 11 resmi maçın 90 dakikası sonunda Guardiola'nın Barça'sını yenememişti. (Son 14 maçta 90 dk. sonu 1 galibiyet) İki teknik direktör dokuz kez aynı kulvarda yarıştı. (turnuva) Guardiola bunların beşinden galip ayrıldı, üçünde Mourinho’ya kaybetti. (iki kez ŞL, La Liga, İspanya Süper Kupası, Kral Kupası) 5/9

Inter 0 Barça 0
Barça 2 Inter 0
Inter 3 Barça 1
Barça 1 Inter 0
Barça 5 Madrid 0
Madrid 1 Barça 1
Barça 0 Madrid 1 uzatmalarda, normal süre 0-0
Madrid 0 Barça 2
Barça 1 Madrid 1
Madrid 2 Barça 2
Barça 3 Madrid 2
Madrid 1 Barça 3
Madrid 1 Barça 2
Barça 2 Madrid 2
Barça 1 Madrid 2

Madrid, Barça'ya kaybettiği 5-0 öncesinde 11 maçın 10'unu, 2-6 öncesinde 18 maçın 17'sini ve 1-3 öncesinde 15 maçın 15'ini kazanmıştı.

Topla Oynama & Altı Saniye Kuralı

Oranlar
2008-09 % 65.8
2009-10 % 68.7
2010-11 % 73.4
2011-12 % 70.0

Barça, Pep Guardiola döneminde oynadığı bütün maçlarda topla oynama oranında % 50’nin altına düşmedi. (Mayıs 2008 Madrid 4-1, 244 maç üst üste, 242’si Josep dönemi) Guardiola'nın kafa yorduğu meselelerden biri "topu nasıl daha çok ayağımda tutarım" sorusu üzerine idi. Savunmayı riske eden ancak orta sahadaki oyuncu sayısını artırıp oyunun merkezini burası olarak belirleyen (kompakt yapıdan ötürü top kazanımı da kolaylaşıyor oyun merkeze taşınınca) 3-4-3 formasyonu biçilmiş kaftan olabilirdi. Pep bu yüzden Fabregas ve Alexis hamlelerine ihtiyaç duydu, oyunun kenarlara genişlemesine, Messi gibi sihir yapan birine ve sahte 9'a arkadan destek verip gol yollarına sarkan, ara pası özelliği olan, pas yüzdesi yüksek birine. Alexis ve Cesc'e yani. Plan pek başarılı olamadı. Bu sezon % 70 seviyesine geriledi Barça topa sahip olma hususunda. Alves'in nasıl bir görev alacağı bir türlü hesaplanamadı, üçlü savunmanın sağ tarafı mı yoksa ileri üçlünün sağ tarafı mı gibi. Kenarda katkı veremeyen ve asıl yeri en uç olan Alexis bu bölgeye kaydırılınca (Leverkusen, 1-3) Messi sağ kanat gibi oynadı ve üretkenliği azaldı. Fabregas 3-4-3’e çok kolay adaptasyon sağlasa da oyun ritminin bozulduğu maçlarda ve orta sahaya atıldığında hiç sorumluluk alamadı. Barça akışkan oyun yapısını kaybetti. Geçtiğimiz sezon Barça’nın topla oynamasını % 70’in çok üzerine çıkaran unsurlardan biri altı saniyede topu kazanma kuralıydı. Bu sezon ise bunun çok fazla uygulanamadığı gözlemlendi. Takım topu çabuk kazanamadığında topun gerisine geçerek rakibini beklemeyi daha uygun gördüğü pek çok an yaşadı. Pedro ve Villa gibi baskıyı seven oyuncuların sezon boyunca kullanılaması hücum presi etkileyen bir başka unsurdu. Aynı şekilde Alexis’in takım içinde pas başarı oranı en düşük, top kaybı oranı en yüksek oyuncu olması (ayağında çok top tutmak bizim buraların tabiriyle) topla oynamanın azalmasına ve topla daha çok oynayan rakiplerin fazla pozisyon üretmesine sebep oldu. Barça’nın son iki senede 4-3-3’ü kusursuzlaştırıp 39 gol ile minimize ettiği savunma kurgusu bu sezon itibariyle çöküntüye uğradı bu sebepten. (beş maç var ve 45 gol) Bu sezon birçok maçta topla oynama oranının % 60’lara kadar gerilediğine de şahit olundu. (Bilbao, 2-2, % 57) Topla oynama hususundaki bir başka unsur da önceki iki seneyi kusursuzlaştıran Xavi’nin müzmin sakatlığıydı. Sistemin işlerliğinin kaynağı olan Xavi olmadan Barça’nın olağanüstü gözükmesi olası değil. Thiago ve Fabregas bu konuda hala çok yetersiz, özellikle Xavi gibi hareket yaratamıyorlar sahada.

Barça’nın oyun kurgusunu en iyi anlatan yazılardan biri:

"İnsanoğlunun kooperasyonu, beraber, birbiriyle uyum içerisinde iş yapabilme kabiliyeti, her zaman politik bir mesele olmuştur. Kollektif bir sistemin bireyleri öldürdüğü inancı gerici bir inançtır mesela. Komünizm, bireyleşmeyi önlemeye yönelik bir distopya olarak karalanır. Bireycilik, bir kollektifin içinde eriyip yok olmaya direnmek değildir, kooperasyona yanaşmamaktır halbuki. Dahası da var, bireyselleşebilmek için kooperasyon şarttır. Lionel Messi standart bir takımda oynasa, kariyeri boyunca Arjen Robben gibi sağ kanattan içeri bindirip şut çekme fırsatı arayan bir oyuncu olabilirdi. Bugün taktik anlamda tasviri hala yeterince mümkün olmayan bir "Messi" rolüyle oynuyorsa, bunun sebebi takım arkadaşlarıyla olan kooperasyon kapasitesinin standart futbol rollerini sınırlayıcı kılacak derecede yükselmiş olmasıdır. Bir kanat oyuncusu veya forvet olmaktan çıkmış, "Messi" olmuştur. Xavi ile Iniesta arasında bile bariz bireysel (biri defansif, diğeri ofansif diye bölünemeyecek, sadece ikisinin oyun stillerindeki farklardan kaynaklanan) bir iş bölümü vardır: Xavi organize eder, ritm verir, makinayı ısıtır, takımın "havasını bulmasını" sağlayacak, takımın hareketliliğini başlatacak paslar verir. Iniesta gerçek dehasını ancak bu ritm oluştuktan sonra göstermeye başlar; onun uzmanlığı Xavi'nin yarattığı ritmi bir anda değiştirecek, bir anda hızlandıracak, rakip takımı hazırlıksız yakalayacak kırılma anları yaratmaktır. Guardiola'nın Yaya Toure'yi gönderip Busquets'i a takıma çıkarması çokça eleştirilmiştir. Barcelonaseverler arasında bile bence bir futbol dehası olan Sergio Busquets'e burun kıvıranlar vardır. Busquets'in Yaya Toure'ye oranla avantajı şudur: Futbolun en kritik bölgesinde en sakin paslaşan oyuncudur Busquets. Defansif ortasaha ile defans arası top kaptırılması halinde takımın güvenliğini en çok tehdit edecek bölgedir. Dolayısıyla bu bölgede kooperasyon, doğru anda doğru kararı verme, baskı altında zorlaşır. Biraz daha forvet hattına yakın oynasa çok sakin bir şekilde doğru kararlar verebilecek kapasitede ve yetenekte oyuncular, bu pozisyonlardayken gerginleşip daha kötü kararlar vermeye başlayabilirler veya kötü karar verme korkusuyla topu ileri dikme alışkanlığı elde edebilirler. Busquets ise bu bölgede vereceği pasların kararını verirken sanki antreman maçıymış veya hatta rakip yokmuş, arkadaşlar öyle paslaşıyorlarmışcasına sakin oynuyor. Onun görevi klasik bir defansif orta sahanın "rakip takımın olası ataklarını kesmek" olarak tanımlanan görevi değil: onun görevi, Xavi'nin verdiği ritmi korumak, bozmamak, top defansa geldiğinde bu ritmin bozulmasına neden olacak bir korkunun, panikle ileri dikilen bir topun oluşmasını engellemek."

B Planı Gereksiz

Barça, son iki sezonda azalan özgüveniyle birlikte çok fazla topu ileri dikmeye başladı, bir başka zayıflık belirtisi. Kenarlardan orta açmaya başladı, bir başka zayıflık belirtisi daha. Bu tür olumsuz gelişmeler esasında takımın kendi oyununu sahaya yansıtamadığını anladığında ortaya attığı alternatif planlar ve panik / kriz halinde ortaya çıkıyorlar. Pique’nin Inter maçında, Keita’nın son Chelsea maçında santrfor olarak sahaya sürülmesi gibi B planlarına Barça’nın ihtiyacı yok esasında. Barça, Inter maçına hava hakimiyeti çok yüksek Ibrahimovic ile başlamıştı ve değişen bir şey olmadı, aksine bu tercih zaman kaybettirdi Barça’ya. Denenmiş ve çözüm üretmemiş bir B planına ihtiyacı yok takımın. Chelsea maçında girilen pozisyonlar gole çevrilseydi, bu sorun asla ortaya dökülmeyecekti. Barça’nın boşluk bulamadığından ve bunu sağlamak için hava topları kullanması gerekliliğinden dem vuranlar böyle bir seçimle topun sık sık kaybedileceği hesabını yapamıyorlar sanırım. Önemli olan takımın kendi oyununu hataya yer vermeden, maksimumu hareketlilik ve sabırla oynayabilmesi, Barça bunu başaramadı. Villa ve Pedro’nun topsuz, yalancı koşularını Alexis, Cuenca, Tello yeterince sağlayamıyor ve Messi’nin şutlarının sürekli savunma bloğuna takılması da bulamadığı kale görüş açısıyla ilgili, ona boşluk yaratan hareketlilik yetersizdi 2-2 biten Chelsea maçında. Barça, A planını daha iyi konuma getirecek çözümler üzerine yoğunlaşmazsa gerilemeyi sürdürecektir, ki 2010-11 sezonunun başarısı mevcut düzeni kusursuz hale getirmeye dair olmasıdır. Bielsa da B planının gereksiz olduğunu ve hücum futbolunun nüansları bulunup tarzların değişmemesi gerekliliğine işaret ediyor.

4-3-3 & 3-4-3

İki referans noktası, kusursuzluk için:

5-0 biten El Clasico, Kasım 2010

----------------Valdes----------------
Alves----Pique-------Puyol----Abidal
----------------Sergio---------------
---------Xavi---------Iniesta-------
---Pedro---------------------Villa---
----------------Messi----------------

3-1 biten United maçı, ŞL Finali, Mayıs 2011

 ----------------Valdes----------------
Alves----Javier-------Pique-----Abidal
-----------------Sergio---------------
---------Xavi-----------Iniesta-------
---Pedro---------------------Villa---
----------------Messi----------------

Barça bu sezon hiçbir maçta 5-0 biten El Clasico'daki kadrosuyla sahada (kusursuzluğa çok yaklaştığı ideal 11 oyuncu / pozisyon tercihi) yer alamadı. En göze çarpan veri bu olmalı, sezon incelenirken. (0/60)

Çok iyi giden bir işi daha iyi duruma getirmek büyük riskler taşır çünkü çok iyiyi daha iyi duruma getirmek için yaptığınız şey bir gerileme de yaratabilir, belki de doğrusu riske girmeden o çok iyiyi korumaktır. Pep Guardiola’nın dikkate alması gereken mevuct 4-3-3’ü daha iyi bir seviyeye getirip getiremeyeceği üzerine olmalıydı. % 73’ten daha etkileyici bir oran görmek için 3-4-3 şart sorunsalına takıldı. Elbette bu meselenin ortaya çıkmasında iki unsur daha bulunuyor, Cesc ve Alexis. Fabregas transfer edildiğinde uzun vadede harika bir iş ancak kısa vadede ciddi tercih sorunları yaratabilir demiştim. Maalesef öyle oldu. Bazen antrenörler formasyondan çok oyuncuya inanırlar, yani en iyi 11 oyuncu kim ise, belli bir düzen içinde sahaya çıkabilirler. Pep bu hataya düştü. Fabregas sahada olmalıydı ve Xavi, Iniesta, Sergio da sahada olacaksa iki alternatifi vardı. Iniesta’yı sol kenara kaydırmak ya da orta sahadaki oyuncu sayısını artırmak. Her ikisini de sık sık denedi Guardiola. Sezon başlangıcında Pique & Puyol yoktu ve biraz da zorunluluktan doğdu 3-4-3. Bazı maçlarda, özellikle iç sahada gerçekten iş gördü. Fabregas’ın sezonun ilk bölümünde sürekli gol ve asist üretip ikinci bölümünde (deep role) hiçbir varlık gösterememesi de bununla bağlantılıydı. 3-4-3’ün merkezdeki kristal yapısı Cesc’in hücum özelliklerini göstermesi adına işlerlik sağlamıştı. Keza Udinese’de en uçta oynayan Alexis’in kanattan merkeze geçtiği maçlarda daha etkin olduğunu ve Messi’yi tipik 10 numara gibi oynattığını da gözlemledik bu sistem sayesinde. (Sanchez transfer edilirken Pep, net bir kanat/kenar oyuncusu arıyorum demişti, oysa onu en verimli şekilde merkezde kullanabildi. Villarreal’de sahte 9 oynayan Rossi 56 maçta 32 gol atmıştı bir önceki sezon ve müthiş bir etki bırakabilirdi Messi’nin yanında, büyük bir hata oldu.) Alexis dururken Cuenca ve Tello’nun keşfedilmek zorunda kalınması da Şilili oyuncunun üçlü hücum hattının kenarlarında beklentileri hiç karşılayamadığına göstergeydi. Üçlü savunma seçiminde yaşanan bir sıkıntı da Alves’in konumlanma sorunsalıydı. Son bir haftadaki üç maçın ikisinde Pique’yi tercih etmeyen Pep’in üçüncü maçta bunu bir zorunluluk olarak görmesiyle ve Puyol & Javier’i de kesmemek istemesiyle Alves yedeğe düştü. Ayrıca üçlünün solunda Abidal dışındaki herhangi bir alternatif sisteme uyum sağlamadı ve 4-3-3’te Pique ile çok iyi bir ikili oluşturan Mascherano bütün bir maçı kusursuz oynasa da ( interception birinci) savunmadaki pozisyon hatalarıyla her golde ön plana çıktı. (ofsaytı bozdu, adamını kaçırdı vb.) Üçlü savunmayı Sergio ile dörtlemeyi alışkanlık konumuna yükselten Barça, rakip atakların ön alanda kesilmesi noktasında bir zaaf yaşıyor, Busquets çok geride kaldığından. Bence bu da bir başka sorun. Barça son dönemde bir sistem üzerinde daha durdu ve bence bunu da alternatif olarak üretti, 3-3-4 formasyonu. Cuenca ve Tello gibi çizgide oynamayı becerebilen yeteneklerle, merkezde Messi’nin tek başına kalıp sıkışmadığı, yanında Alexis’in oynadığı bir yapı. Burada Barça’nın yaptığı gibi Iniesta’yı dörtlünün soluna atmak yerine orta üçlüyü Xavi & Iniesta ve geride Sergio üzerinden kurmak daha üretken bir yapı çıkarabilirdi. (Elbette Alexis yerine Messi’ye daha çok koşularıyla destek verecek bir isim, Villa & Pedro gibi veya bir transfer Rossi türü) Chelsea önünde maç sonu 2-4-4 bile oynanabilirdi. (0-5-5 gibi bir kaos oynandı ve Torres’in golü geldi)

Kısa Boyluluk & Duran Toplar

Son Chelsea maçında Pique oyundan çıktığında Drogba, Puyol ve Mascherano ile eşleşiyordu. Valdes, Keita ve Sergio dışında uzun denebilecek oyuncu bulunmuyor kadroda. Barça bu sezon rakiplerin duran toplarında çok zorlandı, elbette rakipler topla daha çok oynayınca bu tür şansları daha fazla buldular, yoksa boylar değişmemişti bir önceki sezona göre. Getafe, Espanyol maçları. Sezonun en kritik El Clasico’sunda Khedira’nın golü. Barça bu sorunu ancak transfer ile çözebilir. Pas başarı oranı yüksek olan iki isim Bilbao’dan Javi Martinez ( + DMC) veya AC Milan’dan Thiago Silva, en uygun stoperler. Ceza sahasına orta yapıp savunmada eksik yakalanmak yerine burda da topun kaybedilmemesi önceliği vardır. Xavi & Messi ve ceza sahası çaprazında bekleyen Iniesta üzerinden kurgulanan organizasyonda köşe vuruşunu yapan oyuncu ceza sahasına kaçırabilir, topu Iniesta'ya aktardıktan sonra. Messi için de geçerlidir bu durum, savunma çok öne çıkıp risk alırsa ve köşe vuruşunun kullanıldığı tarafa doğru yığılırsa da arkaya koşu yapanlar ödüllendirilir. Chelsea maçında Cuenca’nın asisti buna uzaktan da olsa bir emsal teşkil edebilir çünkü taç & köşe atışları rakip savunmaların en zayıf anları olabiliyor bazen, oyunun durma anına rast geldiğinden.

Amerika Turu & Sakatlıklar

2011 yazında Amerika’ya tur düzenleyen ve burada maçlar oynayan Barça o dönemde olumlu sinyaller vermemişti ve bu durumu ciddi biçimde eleştirmiştim. Madrid her maçı aynı onbirle ve düzen içinde oynarken Katalanlar turnede gibiydi, iyi hazırlanmadılar ve sakatlıklara davetiye çıkarıp, sezona da iyi başlayamadılar. Durumdan ders çıkaran Barça, Avrupa Şampiyonası ve Olimpiyatların olmasının da etkisiyle Avrupa dışına çıkmama kararı aldı 2012 yazında. Messi 25 Ocak – 11 Şubat arasındaki altı maçta bir gol atmasının ardından oynadığı 15 maçta 29 gol atarak takımını sırtında taşıdı ancak son üç maç onun da gücü yetmemişti. (Rayo dahil değil) Buraya kadardı, o da insandı. Geçtiğimiz sezon yaklaşık 70 maç oynayan birini bir de Amerika turuna çıkarmak hataların en çarpıcılarından biriydi. Barça Messi’yi bu sezon verimli kullanamadı ve bu yüzden futbol tarihinin en iyi oyuncusu son üç maç etkisiz kaldı.

Sahte 9 & Kenar Forvetler

Leo Messi, Rijkaard’ın başarısız olduğu son iki sezonda 30 maç barajını aşmayı başarmıştı ancak toplamda 33 gol atabildi 76 maçta. Guardiola’nın gelişiyle ise kariyerinin en iyi günlerini yaşadı.

2008-09 sezonu 38 gol 18 asist
2009-10 sezonu 47 gol 11 asist
2010-11 sezonu 53 gol 24 asist (Pedro + Villa 45 gol)
2011-12 sezonu 65 gol 28 asist (Alexis + Cesc 30 gol)

Lionel’in ilk sezonda ileri üçlünün sağında oynadığını, ikinci sezon zaman zaman en uçta oynadığını, üçüncü sezondan sonra ise tamamen merkezde oynadığını da hatırlatalım (zaman zaman sağ kenarda veya 3-4-3’te dörtlünün ucunda) Guardiola, Messi’yi sahte 9 oynatarak tarihin en iyi oyuncusuna dönüştürdü, şüphe götürmez. Bu taktiksel devrim, Barça’nın santrforsuz gibi gözüken sisteminde orta saha & hücum bütünlüğünü de kusursuzluğa eriştirdi. Xavi & Iniesta merkez orta sahası Messi’nin geriye gelip top aldığı düzende daha çok oyuna dahil oldu ve sayısal üstünlük sağlandı üçüncü bölgede. Bu seçim aynı zamanda Messi’nin oyun görüşünü de kullanmasını ve savunma arkasına koşu yapan arkadaşlarının beslemesine de yardımcı oldu. (asist sayılarındaki artış) Son sezon ortaya çıkan istatistikler Messi’ye binen yükün fazlalığını mı gösteriyor yoksa üçlü savunmanın fazla gol yedirmesine karşın gol üretimini de artırdığına mı işaret bunu zamanla öğreneceğiz. (Pedro + Villa’nın 45 golden 20 gole düşmesi her şeyi anlatsa da) 4-3-3’te olduğu gibi kanımca Messi’de de teorik limit bulunmuş durumda. Bunun üzeri biraz zorlama ve yük artımı oluyor. Bu yüzden Leo’nun sezon sonunda diri kalacağı ve maksimum verim sağlayacağı yapıyı korumak en önemlisi, onu iyileştirmek yerine, öz güven aşılamak ve psikolojisini düzeltmek yeterli olacaktır. Kanatlardan gelecek katkı da önemli. Pedro ve Villa önemli, daha Afellay, Cuenca, Tello da (artı Alexis) var. Onların sahte koşuları Messi’ye şut olanağı yaratmak adına değerli, aksi durumda gol atması zorlaşacak kapalı savunmalara karşı. Yine Levante maçında olduğu bir diğer çözüm de Cuenca gibi çizgide oynayan kanat oyuncularıyla rakip savunmanın kenarlara yayılmasını sağlayıp oyuncular arasındaki boşluğun artmasını sağlamak. Barça bu anlarda hızlı paslaşabilirse Messi yine boşluk bulabiliyor. Üç ön libero ile oynayan takımlar karşısında başka bir çözüm üretmek de gerekebilir, merkezde kalabalıklaşmak yerine üçlü savunmayla. Messi bu sezon Ekim ayında 5 maçta 2 gol ve Ocak sonu, Şubat ortası 6 maçta yalnızca 1 gol attığı iki kötü evre yaşadı, bunun sebepleri üzerinde de durulmalı. Sezon ortasına kadar ligdeki deplasman maçlarında gol atamaması da bir değer meseleydi. (Aşırı önlem ve artık her yaptığı hareketin bilinmesi) Elbette sağda çok iyi oynayan Pedro ve solda denenmesi gereken Alexis ile, bu sorun çözülebilir.

Topla Rahat Davranabilen Kaleci

Valdes’in 1-3 biten Madrid maçında yediği golden sonra bile topla oynamasını, pas vermesini, riske girmesini takdir ettiğini söylemişti Pep. Bu Barça felsefesinin vazgeçilmeziydi, futbola bıraktığı imza gibiydi. Böyle goller yediler, top kaybettiler ama hep pas yapmayı sürdürdüler. Bugün gelinen en üst seviye futbolun temel sebebi de bundan hiçbir şekilde ödün vermemiş olmak. Valdes veya Pinto’yu en çok rahatlatan ise merkez savunmacıların taç çizgisine doğru ve ceza sahasına paralel olarak açılması. Bir diğer pas alternatifi de baskı varsa eğer stoperlere, tandemin arasına gelen Sergio’nun topu alması. (Xavi’nin bazen)

Oyun Akışkanlığı & Pas Şiddeti

Bu sezonun en ciddi sorunlarından biri Barça’nın bir türlü geçtiğimiz sezonki pas ritmini bulamamasıydı. Pas şiddetinin ayarlanaması oyun akışkanlığını etkiledi. Hızlı top dolaşımı olmayınca savunmalar kompakt kaldı ve gole erişmek zor bir hal aldı. Thiago, Fabregas, Alexis gibi yeni isimler bu konuda çok bocaladı. Önümüzdeki sezon daha iyi olacaklardır. Elbette hareketlilik ve erken karar verme de çok önem arz ediyor bu konuda. Xavi ve Sergio’nun top ayağına gelmeden bir sonraki pası hesaplamış olmaları, başlarıyla dört farklı yönü kol açan etmesi gibi unsurların diğer oyunculara da bulaşması şart. Xavi’nin yaşlanıyor oluşu, Barça’nın önündeki en aşılmaz engel, akışkanlığı iyileştirmek adına.

Transfer (Sol Bek + Stoper ve Messi'ye yardım)
Guardiola’nın yaşadığı en büyük problem transfer üzerineydi. Stabil bir durum asla yaratamadı. Net bir ilk 11 oyuncusu transfer edemedi mesela son üç sezonda. (Villa dışında) Hep rotasyonu genişleten isimler oldu gelenler. Fabregas transferi bile onu sıkıntıya soktu. Cesc, eğer Xavi’nin rotasyonuna dahil olsaydı takıma daha az verirdi ancak Pep onu Xavi’yle birlikte aynı anda sahada görmek istedi. Bu da zorunluluklar doğurdu, formasyon değişimi gibi. Atlanan bir başka mevzu da Thiago’nun gelişimiydi ve onun da süre alması gerekiyordu. Başlı başına bir belaya dönüştü forma dağıtma işi. Iniesta verimsiz olduğu ileri üçlünün soluna kaydıkça Xavi’yle olan uyumu ve sonucu değiştireceği o anlar azaldı. Pedro sağ kanatta hiç oynayamadı. Pep’in artısı altyapıdan hep doğru isimler çıkararak en azından çözüm üretebilmesi oldu. Cuenca, Tello harika oyuncular ve Barça’ya genişlik sağladılar kenarlarda. Bunu beceremeyen ise Alexis idi. Sezon başında transfer edilirken beklenti oyunu kenarlara yaymasıydı ancak en iyi yaptığı iş merkezde topla buluştuğu anlar oldu Şilili oyuncunun. Abidal olmayacaksa sol bek, düşünülmesi gereken ilk bölge olacak. Jordi Alba konuşuluyor, o da kısa boylulardan, pas yüzdesi yüksek bir isim ancak Alves’i dengeleyecek stoper orjinli oyuncu değil. Puyol’un eski formuna ulaşması fiziksel olarak mümkün gözükmediğinden Thiago Silva veya Javi Martinez düşünülebilir. Martinez aynı zamanda Sergio’ya da alternatif olabilir. Villa, Pedro ve Afellay’ın dönüşüyle kanımca kenar forvete gerek kalmaz ancak Messi’ye merkezde yardımcı olacak biri bulunabilir. Barça, Alves’in gitmemesini de sağlamak zorunda, Madrid medyası onu göndermek isteyecektir bu yaz.

Major liglerden başarılı pas yüzdesi yüksek olan –Barça DNA- bazı isimler:

Samir Nasri, Mikel Arteta, Yaya Toure, David Silva, Juan Mata, Gareth Bale, Alex Song, Kun Agüero, Thiago Silva – Serie A’nın pas yüzdesi en iyi savunmacısı, kusursuz eşleşme, Isco (AML - Malaga, 19 years old) Javi Martinez – hem stoper, hem ön kesici, Pique & Sergio alternatifi, Messi’yi durdurabiliyor, Victor Ruiz, Eden Hazard, Rossi – Sakatlandı, 10 ay yok- Neymar - Söylendiği kadar iyi olmayabilir, 2. Robinho vakası, 2014 sonu Barça’ya gelebilir.

Totem & Batıl İnanç
San Antonio Spurs'un sonu tek sayıyla biten senelerde şampiyon olması illüzyonu gibi, Barça'nın da son dört sezondaki ŞL başarısı benzer bir yoldan yürüyor. 2009 ve 2011 kazandıldı, 2010 ve 2012 yarı finalde kaybedildi. Guardiola’nın ilk üç senesinde formanın önünde UNICEF yazmaktaydı. Bu sezon Qatar Foundation yazısının gelmesiyle La Liga gitti. Yine forma şekli 08-09 parçalı, 09-10 çubuklu, 10-11 yarı parçalı, 11-12 çubuklu idi. Parçalı kazanıyor, çubuklu kazanamıyor algısı da var. 2009 yazında Ibra transfer edilmiş ve 9 numara ona verilmişti, 2011 yazında Alexis transfer edildi ve 9 numara ona verildi. Sonuç yine hüsran oldu, değişmedi. Ve Fabregas. Arsenal’den şampiyonluklar görmek için ayrılmıştı ancak önceki sezonun La Liga ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu ikisinden de elendi bu sezon onunla birlikte. Cesc, Barça formasıyla üç kupaya uzanıp Arsenal kariyerini şimdiden geride bırakmış olsa da lig organizasyonlarındaki lanetini kaldıramadı daha.


Francesc “Tito” Vilanova

Barça’nın yeni teknik direktörü, Pep’in beş senedir yardımcılığını yapan Tito oldu. Bu tavır kulübe de çok yakıştı ve bir kaosa izin vermeden sorunu ivedilikle çözdüler. Guardiola ayrıldı ancak felsefesi devam edecek anlamı taşıyor bu tercih. Ayrıca kulübün hala büyük teknik direktörler yerine kendi yetiştirdiği isimlere yönelmesi de değerli. Vilanova da Guardiola gibi La Masia’ya 1984’te katıldı. Antrenör efsanevi oyuncu Charles Rexach idi. (Daha sonra Cruyff’un yardımcı antrenörü olarak rüya takımı yarattı ve 2000’lerin başında Messi’yi transfer edip tarihin akışını değiştiren kişiydi) Pep’den iki yaş büyük olan Tito, A Takım’a yükselemedi. Yalnızca bir hazırlık maçına çıkabildi ve onda da yerine oyuna giren isim Guardiola’ydı. Barça B’de iki sene oynayan Vilanova 1990’da ayrılma kararı aldı, 1992’de kupa geldiğinde bundan çok pişman olmuştu, çünkü şans gelebileceğini düşünmeden yoluna bakmıştı. Çeşitli takımlarda oynadıktan sonra futbolu bıraktı ama Barça onu bırakmamıştı. 2001-02 sezonunda Cadet B takımının (U15) başına getirildi. Kadroda Pique, Fabregas ve Messi bulunmaktaydı, onları çalıştırdı. Birkaç bölge takımını çalıştırdıktan sonra Guardiola’dan Barça B için birlikte çalışır mısın teklifi geldi ve kabul etti. Artık Pep’in sağ kolu olmuştu. Rijkaard ayrılınca bu kez soru hazır mısın şekline dönüştü ve Barça’nın başına geçip başarıdan başarıya koştular. Guardiola’nın ayrılığındaki hüzün Tito’nun devam etmesindeki mutuluğa çevrildi. Hem de aynı saatlerde. Zubizaretta onun bu görev için doğru isim olduğunu, çalışkanlık, düşünceler ve analizleri temsil ediyor şeklinde anlattı. Kaptan Puyol, Pep’in devam etmesini beklediklerini ancak ayrılma kararını saygıyla karşıladıklarını ve yerine gelen ismin Tito’dan olmasının en iyi haber olduğunu belirtti. Proje sürecekti. Tito takımı çok iyi biliyor ve Barça felsefesini kusursuzca anlıyordu. Pep de basın toplantısında “Barça emin ellerde” dedi. Guardiola döneminde Tito için Sergio “teknik direktör gibi ama daha sakin” ve Iniesta “bir kitap gibi, size çok şey öğretiyor” demişlerdi. Puyol da onu tanımlarken ihtiyatlı ve çok çalışkan tabirini kullanıyordu. Pep aldığı ödülleri ona ithaf ediyordu. Katalan bir gazeteci “Guardiola Shankly idi, umarım Tito da Paisley olur.” sözüyle etkileyici bir temennide bulunuyordu. Benzetme yıllar sonra karşılığını bulabilirdi. En güzeli belki de Henry’nin “Pep’le ikiz kardeş gibi” yakıştırmasıydı. Tito bazı röportajlarında futbola nasıl baktığının da işaretlerini vermişti. “Bizim için yalnızca kazanmak yeterli değil. Genç takım oyuncularımızın bir ideali var ve bu hücum futbolu, Barça kültürünün talep ettiği gibi. Politik kararlar almak çok kolay olabilirdi ama biz reddettik. Yanlışlarımız oldu ama asla korkak olmadık” diyordu. Saha kenarında onu hep elinde bir taktik defteriyle gördünüz. Çoğunlukla Pep’i uyardı, ona bir şeyler anlattı veya Pep geldi, danıştı ve karar verdi. Vilanova, pasa dayalı hücum futbolunun bir başka temsilcisi olsa da konu stratejik kararlar almaya geldiğinde de yeteneğini sergileyebilecek biri olarak övüldü hep. Kuvvetli karakteri ve kazanma özelliğinin yanı sıra, futbol üzerine çokça çalışmalar üretmesi, metoda dayalı çözümler aramasıyla da göz kamaştırdı. Tito’nun oğlu Adria, 15 yaşında ve altyapıda babası gibi orta saha oynuyor. Geçtiğimiz yaz İspanya Süper Kupası finali ikinci maçında Mourinho, sinsice arkadan yaklaşıp Tito’nun gözüne parmağını sokmuştu. Ne olduğunu anlayamayan Tito arkasını dönüp Jose’nin kafasına doğru bir tokat ile karşılık vermişti bu anlamsız harekete. Maç sonu basın toplantısı Mourinho “Pito (penis) mu? Pito veya ismi her ne ise, onu tanımıyorum, söyleyecek bir şeyim yok” demişti. Gülünçtü ama Mourinho sevgisi taşıyanlar tarafından bu da sindirildi. Aklınca alay ediyordu ismiyle ve tanımadığını iddia ettiği birinin gözüne parmağını sokuyordu. Artık Mourinho onun kim olduğunu biliyor. Tito Vilanova, FC Barcelona’nın yeni teknik direktörü. 1-3 biten lig maçından önce Madridistalar “Mourinho, senin parmağın bize doğru yolu gösteriyor” pankartını açmış ve Barça yönetimi bu pankartın indirilmesini istemişti ancak talepleri reddedilmişti. Ekim 2011’de bir operasyon geçirdi, tükürük bezlerinde tümör teşhisi vardı ve alındı. Hastalığını tamamen atlatmış olmalı ki görevi devraldı.

30 Nisan Rayo 0-7

----------------Pinto---------------
Montoya----Puyol-------Javier---Adriano
----------------Sergio----------------
---------Thiago-------Keita-------
---Pedro---------------------Alexis--
----------------Messi----------------

Bu sezon çok az görülen bir tablo. Pedro sağda ve Alexis solda. Form seviyeleri de düzelmeye başlamış. Barça gol olup yağıyor. Alexis’in ceza sahasına driblingleri ve Pedro’nun gol koşuları gecenin en değerli ve unutulmuş çeşitlemeleri esasında. Sanchez çok da denenmediği sol kenarda Villa’dan bile etkiliydi, çarpıcı. Messi 2 gol 2 asist, Pedro 2 gol 2 asist, Alexis 1 gol 1 asist. Uzun süredir gol atamayan Thiago’nun da golle tanışması sevindirici. Messi, gol krallığı yarışını sürdürüyor. Geçtiğimiz sezonki Mourinho stratejisini bu kez Barça deneyebilir ve kanımca Leo bunu başaracak kalan üç maçta. Gerd Müller’in 67 gol içeren rekoru da tarihe karışacaktır. 4-3-3 kompakt yapısıyla savunmadaki sorunları anında minimize etti. Barça biraz geç kalmıştı bu tercihte. Montoya’nın Alves girdikten sonra sol bek, Afellay’in merkez orta saha oynaması dikkat çekiciydi. Guardiola maçtan sonra "Takım genç, Tito oyuncuları tanıyor, Barça yarışmacı kimliğini sürdürecek” dedi. Thiago ve Alves’in gol dansı için özür dileyip “Bu davranış Barça oyunlarına yakışmadı, bir daha olmayacak” sözünü verdi. Pozisyonda Puyol da sinirlenip arkadaşlarını uyarmış ve sevinci sona erdirmişti. Deplasmanda 0-6 öndeyken gerek yoktu ve bir kaptan, takımın lideri bir teknik adam bunu düşündü. Pinto’nun oynamasına dair “İyiydi, onu kupa finaline hazırlamamız gerekiyor” dedi. Guardiola giderayak bile olsa anlayışını bir fazla kupaya tercih etmiyor, Madrid karşısına nasıl Pinto’yla çıkıp tur atladıysa kupayı da böyle kazanmalı, çok büyük saygıyı hak ediyor. Everton kaptanı Phil Neville maçtan sonra “Ligde ya da Avrupa’da şampiyon olmasalar da onlar hala en iyi takım” şeklinde bir mesaj bırakıyordu sosyal ortamlara, açıktı her şey.


24 Nisan Chelsea 2-2

----------------Valdes---------------
 -----Javier------Pique------Puyol----
----------------Sergio-----------------
---------Xavi----------Fabregas-------
----Cuenca------Messi--------Iniesta--
------------------Alexis----------------

Pep, Iniesta’yı yine sola atıyor, bu Xavi’yle olan bağlantısının kopması anlamına gelir. 3-4-3’ten çok 3-3-4 gibi bir yayılım var sahada. Cuenca’dan oyunu kenarlara genişletmesi bekleniyor, Chelsea savunmasının boşluklarını daha fazla artırıp Messi’nin gol şansını artırmak, bloklara takılmasını engellemek için. Çünkü Camp Nou 105X68 ve Stamford Bridge ise 103X67 boyutlarındaydı. Yaklaşık 200 metre kare daha küçük bir alanda oynanmıştı Londra’daki maç, boşluk bulmak daha kolay olabilirdi. Maçın hakemi Cüneyt Çakır’dı. Fabregas yine geride, Pique son iki maçta tercih edilmemesinin ardından biraz da spekülasyon çıkmasın zorunluluğundan kadroda ancak maçın hemen başında sakatlanıyor Cahil gibi. İlk gol bir köşe vuruşu kaosuyla türetiliyor, Terry, 2010 Inter maçındakine Motta olayına benzer şekilde oyundan atılıyor. Alexis’e yaptığı hareketle. Şampiyonlar Ligi tarihinde rakipleri en çok kırmızı kart gören takım Barça, 22 oyuncuyla. İkinci sırada Arsenal var, 18 ile. Bu veri her iki takım temiz futbolunun karşılığı olarak rakiplerinin sertlik seviyesini gösteriyor, üzücü. İkinci golde de Chelsea orta sahada topla fazla oynayınca geride az adamla yakalanıp Messi’ye mağlup oluyor. İlk maçta olduğu gibi devrede Ramires var ve benzer bir pozisyon. Lampard yine orta sahada topu kazanıyor ve Ramires’in koşusunu ödüllendiriyor. Harika bir son vuruş ve avantaj yeniden Chelsea’de. Ramires, Barça’ya karşı durabilmeniz için en ideal oyuncu modeli. Dinamik, çalışkan, enerji dolu, toplu ve topsuz oyunun içinde var, dikine hızlı çıkabiliyor, hücumu düşünüyor, top çalma özelliği bulunuyor, baskıyla. Chelsea, Inter’den bile katı savunma yapıyor, üstelik de iki stoperi oyunda değil. Bosingwa oyun zekasıyla kotarmaya çalışıyor bu işi. İkinci yarının başında hemen penaltı geliyor ama Messi gole çeviremiyor bunu. Leo 34 penaltıda 26 kez ağlarla buluşturdu topu. Aslında son altı penaltısını golle sonuçlandırmış ve bu konuda çalışma yaptığını bariz bir şekilde göstermişti bize ancak olmadı. Cech maç sonunda Messi’den gol yememe rekorunu 495 dakikaya çıkarmayı başardı, şanslıydı, bir topun daha direkten döndüğü düşünüldüğünde. Uzaktan şutlar ile harcanan fırsatlar ve Inter maçına nazire yaparcasına Pique formatında Keita oyuna dahil oldu, santrfor modeli, dakikalar 70 idi. 0-5-5 gibi bir düzenle oynuyordu Barça. Drogba’nın da çıkmasıyla Chelsea’nın rahatsızlık verecek bir konumu kalmamıştı. Oysa Torres, herkesin hafife aldığı, çiğnediği isim, maçın son anlarında Barça’ya karşı 11. maçında 8. golüne ulaşacaktı. Camp Nou’daki 5. golüydü, altıncı maçında. Aslında gerçek; orta bölgeye yaptığı koşu, önceki driblingde kaptırdığı top sonrası pozisyonun dışında kaldığı yanlış bir eylemdi ancak Cole’un havaya diktiği top, yanlış koşusunu bir anda değerlendirmişti çünkü sol bek bölgesine geri dönmesi gerekirken dönmemiş ve markajsız kalmıştı. Bu pozisyon Chelsea’nin kendisiyle yüzleşmesi adına da bir fırsattı ama onlar bunu asla göremeyecek. Golün gelişiminde top Ashley Cole’un eline çarptı ve Barçalılar anlık bir şekilde hakeme itiraz ettikten sonra pozisyona devam ettiler. Hakemin üzerine yürümediler, gözlerini fal taşı gibi açmadılar, Ballack’ı hatırlayın, Eto’o’nun eline çarpan topa penaltı istemiş ve çıldırmıştı. Hiç kimse bu pozisyonda topun Cole’un eline çarptğını hatırlamayacak olsa da ironik görünmesi açısından önemliydi bu sahne.

Chelsea, Pep döneminde karşılaşan 55 takım arasında mağlup edilemeyen tek takım olarak adını tarihe yazdırdı, finale de. Di Matteo harika bir iş becerdi, kısa antrenörlük kariyerinde. (WBA sonrası) 2008’de finale çıktıklarında da bir başka Portekizli, Jose Mourinho’nun görevine son verilmiş ve Avram Grant, gelir gelmez başarılamayana erişmişti. Deja vu oldu. Barça ligi kazanamadığı bir sezonda Şampiyonlar Ligi’ni kazanamama geleneğini sürdürdü. Chelsea’nın attığı üç gol de uzatma dakikalarında geldi, 2009’da Iniesta’nın uzatmalarda attığı ve tarihin akışının değiştiği golün intikamıydı. Pep ayrıldı ve yine değişti tarih. (Drogba 45+2, Ramires 45+2, Torres 90+2) İki maç sonunda Londra ekibinin kaleyi bulan şut sayısı dört idi, gol sayısı üç. Barça’nın yalnızca direkten dönen top sayısı dört olmuştu. Futbol mucizeleri severdi. Topla oynama % 83 idi Barça’nın. Chelsea’nin iki maç sonundaki topla oynama oranı % 18,3 idi, yani Şampiyonlar Ligi tarihinde bir takıma karşı alınan en düşük yüzde. (Finale çıkan bir takıma yakışıp yakışmadığı size kalmış) Kaleye atılan şut 23, bulan yalnızca 6’ydı, biraz mesele de buydu Barça adına. 10’un üstüne çıkmalılardı. Chelsea finalde dört oyuncusundan yoksun kaldı bu maç sonunda, Terry, Ivanovic, Meireles ve Ramires. Şampiyonlar Ligi finali’ne kalıp cezalı oyuncusu en yüksek takım yine Chelsea oldu. (Yorum sizin) Üstelik de maçtan hemen sonra UEFA’dan af dilediler. Yani bir oyuncu yarı final maçında rakibine çok sert girip sarı / kırmızı kart görecek ve finalde oynayabilecek, bunun ahlaklı bir yanı yok. Maçtan sonra Di Matteo değişen bir şey yok, Barça hala dünyanın en iyi takımı, yalnızca iyi çalıştık ve ihtiyacımız olan şans yanımızdaydı dedi. Akıllı olduğu sahada da, dışında da belliydi. R. Di Matteo Chelsea’nin başına göreve geldiğinden bu yana -6 Mart- 16 maçta 11 galibiyet 4 beraberlik ve 1 yenilgi aldı. (atılan 37, yenilen 14 gol) Olağanüstü. Burada bence bir başka tartışma konusu çıkmalı bizlere. Di Matteo, Barça karşısında ceza sahasında konumlanmanın ve aşırı katı savunma yapmanın dahiyane bir iş olmadığını kanıtladı. Bunu Levante de yapıyordu, Inter de yaptı, Chelsea de yapabiliyor. Bu takımların Levante’den farkı oyun zekası ve kalitesi yüksek oyunculardan kurulu olmalarıydı. Bu yüzden Bosingwa stoper oynayabildi uzun bir süre. Ceza sahasına otobüs park etmek, deha gerektirmiyordu ama bunu Mourinho yapınca ve şansı yaver gidip (10-15 dakika arası zaman çalma, ceza sahasında sürekli forma çekmeler, profesyonellik çerçevesinde hareketler ve verilmeyen gol) başarılı olunca bir anda büyülemişti herkese. Chelsea’nin Barça’dan nasıl kurtulduğunu herkes gördü, özellikle ilk maçta kaçan altı net gol pozisyonu vardı. Zor olan bir takımı Barça gibi oynatabilmek, sürekli topa sahip olarak, gole ihtiyacı olmasa da, dünyanın her stadında gol arayarak. Drogba’yı sol bek oynatmak değil mesele.

Torres “Barça çağı bitmedi, geri döneceklerdir” dedi. “Bu futbol, her zaman en iyi olan kazanmıyor, Barça’ya karşı güzel oynayarak kazanamazsınınz, onlar dünyanın en iyisi” şeklinde sürdürdü sözlerini. Bütün her şeyi özetledi. Güzel oynayarak diyor, daha fazla argüman türetmek yersiz. FC Barcelona son yedi Şampiyonlar Ligi sezonunda altı kez yarı finale kalma başarısı gösterip bunlardan üçünde finale çıkabildi. (% 50) Pep Guardiola son dört Şampiyonlar Ligi sezonunda iki kez kupaya uzandı. 2/4 (2008-09 & 2010-11 Barça) Pep Guardiola son dört Şampiyonlar Ligi sezonunda dört kez takımını yarı finale taşıyıp bunlardan ikisinde finale yükseltti. (2/4) FC Barcelona, 2005-12 arası yedi Şampiyonlar Ligi sezonu üç kez zafere uzanıp üç kez yarı final, bir kez de son 16'da elendi. Chelsea son dokuz ŞL sezonunda altı kez kaldığı yarı finallerde ise iki kez Liverpool, bir kez Barça ve Monaco'ya turu kaptırdı. Chelsea son 9 ŞL sezonunda altı kez kaldığı yarı final öncesi bir kez Barça, bir kez Inter, bir kez de Man Utd'ye elendi. Chelsea son dokuz Şampiyonlar Ligi sezonunda altı kez yarı finale yükselip bunlardan ikisini final ile taçlandırdı. (2007-08 ve 2011-12) Bir gün sonra Madrid de elendi, penaltılarla. Kaçıran Ronaldo, Kaka ve Ramos oldu. Takımın yıldızı (en iyi penaltıcısı) ilk & son penaltıyı atmamalı. (üç & dört ideal) Verisel değil gözleme dayalı bir yorum, yaklaşık 15-20 senedir futbol takip eden biri olarak. Psikolojik etmenleri kattığım bir düşünce. Real Madrid, son 10 Şampiyonlar Ligi sezonunda kaldığı üç yarı finalde Juventus (Lippi) & Barça (Pep) ve Bayern Münih'e (Heynckes) elendi. Real Madrid, son 10 Şampiyonlar Ligi sezonunda yalnızca üç kez yarı finale çıkıp bunların hiçbirinde finale kalamadı. Real Madrid, 1997-04 arası yedi Ş. Ligi sezonunda beş kez yarı finale kalma başarısı gösterip bunlardan üçünde finale çıkabildi. (% 60) Real Madrid, 1997-04 arası yedi Şampiyonlar Ligi sezonunda üç kez zafere uzanıp iki kez yarı final & çeyrek finalde elendi. Jose Mourinho son 10 Şampiyonlar Ligi sezonunda yalnızca iki kez kupaya uzanabildi. 2/9 (2003-04 Porto & 2009-10 Inter) Mourinho takımlarını ŞL'de 2 kez Liverpool (Rafa) ve Barça (Rijkaard & Pep) 1 kez de Man Utd (Fergie) ve B. Münih (Heynckes) eledi. (5/9) Jose Mourinho son 10 Şampiyonlar Ligi sezonunda altı kez takımını yarı finale taşıyıp bunlardan ikisinde finale yükseltebildi. (6/9 ve %33) R. Madrid bu sezon La Liga'da ilk dörtte yer alan diğer üç takımı evinde yenememişti. Şampiyonlar Ligi’nde ilk ciddi rakip olan Bayern Münih’e de elendi. WhoScored.com sitesine göre Avrupa'daki 5 major ligde derecelendirmeye (rating) göre ilk sırada iken reelde lider olamayan iki takım; Barça ve B. Münih. Liverpool, 2004-09 arası beş ŞL sezonu bir kez zafere uzanıp bir kez final & yarı final & çeyrek final & son 16'da elendi. Man Utd, 2007-11 arası beş Ş. Ligi sezonu bir kez zafere uzanıp iki kez final, bir kez yarı final & çeyrek finalde elendi. AC Milan, 2002-07 arası beş Şampiyonlar Ligi sezonu iki kez zafere uzanıp bir kez final & yarı final & çeyrek finalde elendi.


21 Nisan Real Madrid 1-2

Barça vs. Mourinho | 21 maç, 9 galibiyet 7 beraberlik 5 yenilgi (Jose oyuncularına 9 Kırmızı Kart)

Bu maç öncesi Camp Nou karnesi: Mourinho, 9 maç 5 yenilgi 4 beraberlik idi Barça'ya karşı, 10. maçında kazanabildi.

Maçtan önce Guardiola “Eğer kazanamazsak rakibimiz tebrik edeceğiz çünkü onlar şampiyonlar” şeklinde konuştu. Gerçekten de öyle oldu. Her kaybettiğinde daha da çirkinleşen ve futbolu dayanılmaz bir noktaya getiren Madrid, Kral Kupası finalinden sonra bir kez daha olaysız bir şekilde tebrik edildi. Pep’in Barça’sına da bu yakışırdı, Jose’nin Madrid’ine önceki maçlardaki tavırların yakıştığı gibi. Barça’nın ilk 11’i maçtan saatler önce basına sızıyor. Pep maç sonu bunun hakkında “Burası büyük bir kulüp, bir bahçıvan bile bir şeyler görebilir. Kadronun gizli kalmasını istersem, susarım ve kimse öğrenemez” demekle yetindi. Maçtan bir gün sonra da Messi’nin antrenmana çıkmayacağı haberi kulüp tarafından duyurulmadığı halde ortaya çıkarıldı. Birileri Barça soyunma odasına girmişti ve bunun Mourinho & Madrid rekabetinin en yoğun yaşandığı dönemde olması rastlantısal değildi muhtemelen.

 ----------------Valdes---------------
 -----Puyol------Javier------Adriano----
-----------Sergio---Thiago--------------
---------Xavi----------Iniesta--------
----Alves----------------------Tello--
------------------Messi----------------

 Daha önce hiç denenmemiş bir yayılım ile karşımızdaydı Pep. Xavi ve Iniesta’yı merkezde ve yakın oynatmak istiyordu ancak hesaplamadığı ilk topları alamayacak olan Xavi’nin organizasyon yetisinin azalacağıydı. Öyle de oldu. Alexis’in hafif sakatlığında Tello seçimi zorlama durdu. Takımın boy sorunsalı duran toplarda ortaya çıktı ve ilk gol belki de Pique & Keita ikilisinden birinin oynamasına gerekliliğine işaret etti. Gol ofysattı ama bunu dile getirmek bile gereksiz bir ayrıntıya dönüştü. Farklı yerleşim Barça’lı oyuncuların pek çok pozisyonda duracakları yer konusunda hata yapmamasına sebebiyet verdi. Barça bütün maç dağınık oynadı bu sebeple. 4-3-3 hatta kusurlarına karşın 3-4-3 bile daha çok iş görebilirdi bu ne idüğü belirsiz formasyondan. Sergio yarı stoper, yarı ön kesici oynayarak sistemi 4-3-3’e dönüştürüyordu ancak oyuncuların kararsız kalınan anlardaki tercih hataları belirleyici unsur oldu, Mesut Özil’in pasında olduğu gibi. Adriano’nun golde nasıl yerini kaybettiği her şeyi anlatıyor. Sol bek gibi oynasa çizgiden çıkmayacak ve bu golün gelişimi başından engellenecekti. Pep’in Tello riski golle sonuçlansa, pek çok pozisyona da girdi, elbette başka şeyler konuşulabilirdi. Iniesta’nın kötü oyununda, pas yanlışlarında yine rutinin dışına çıkılmasının etkisi var. Barça’nın ilk yarı % 77 topla oynaması kaleyi bulan şut sayısı 0 olduğunda (atılan 4) hiçbir anlam ifade etmeyecekti. 34 maçlık lig ve 54 maçlık toplam iç sahada kaybetmeme serileri sonlandı.

18 Nisan Chelsea 1-0

----------------Valdes---------------
Alves----Puyol-------Javier---Adriano
----------------Sergio----------------
---------Xavi-------Fabregas-------
---Alexis---------------------Iniesta--
----------------Messi----------------

Genel kanının aksine Barça’nın iyi oynadığını düşünüyorum. Alexis ve Pedro’nun direkten dönen topu, Alexis’in altı pastan kaçırdığı gol, Fabregas’ın yine altı pastan atamadığı gol, Messi’nin kafası, Cole’un çizgiden çıkardığı Cesc’in yavaş giden topu ilk akla gelenler. Uzun taç atışlarından medet uman Stoke City, pardon Şampiyonlar Ligi finaline çıkacak olan Chelsea, sürekli yerde yatıp zaman çalmaya çalınan ve hakeme bakarken yakalanan ama hiçbir zaman Sergio gibi sorgulanmayacak olan Drogba, Messi’nin kaptırdığı top sonrası gelen kontratak golü, diğer akla düşenler. Topla oynama % 79, kaleye atılan 24 şut var. Londra ekibinin ikinci yarı kaleye şutu yok.

14 Nisan Levante 1-2
 

FC Barcelona oynadığı son 10 maçta kalesinde 6 gol gördü ve bunların üçü penaltıdan geldi. (Zaragoza da penaltı kaçırdı ayrıca) Messi’nin sihrini gösterdiği bir başka deplasman. İlk gol, Guardiola’nın ısrarla üzerinde durduğu oyunun kenarlara yayılması ve yeniden merkeze dönmesiyle ilgili. Burada elbette topun hızlı dolaşımı önemli. Cuenca’nın pası, daha önce bunu defalarca yapan Pedro’yu andırıyor. Levante’nin katı savunması çözülüyor burada. Messi’ye boşluk yaratmak için kenarlar değerli. Penaltı da Cuenca iki eliyle birden itiliyor.

10 Nisan Getafe 4-0

Klasik Barça golleri, Alexis’in merkezde yine etkili oyunu, 3-3-4 formasyonuyla iyi bir deneme, topla oynama % 76 seviyesinde. Pedro uzun bir süre sonra golle tanıştı.

30 Nisan 2012

A. Eren Loğoğlu

12 yorum:

sakaryasporluyuz dedi ki...

Yazının ilk bölümünü okudum.Gerçekten muhteşem'den öte bir yazı olmuş.

Elinize yüreğinize sağlık.

sakaryasporluyuz dedi ki...

İlk kısmı okudum.Geri kalanını da en kısa zamanda okuayacağım.Muhteşem bir yazı olmuş.

Elinize, yüreğinize sağlık.

daima barça dedi ki...

yazıyı okudum.diğer barça yazıları gibi.teşekkürler.bu sezonki barça görünümünün anahtar oyuncusu bence fabregastır.
alınmamalıydı.alexis bile bana göre daha yararlı oldu.pedronun olmayışı çok etkiledi takımı.kaptırılan top sonrası pedronun baskısını hiç bir oyuncu yapamadı.en başta fabregas.satılan la masia oyuncusunun peşine düşüleceğine sergi roberto denenseydi keşke..ve diğer nokta şu ki.barçada eksik olan bazı anların kontrolü mevzusu.çelsiden yenen 45 artı drogba golüü ramirestan yenen 45artı golü.herikigol de haybeye oldu.o gol anlarından önce barça zaten .avantajlı taraftı.2-0 dansonra 45lerde 3 ü aramak.gereksizdi.madrit ve çelsi barçaya karbonkopya golle attılar..bazanrakibi şöyle uzaktan süzeceksin...ki tufaya gelmeyesin.selamlar

Adsız dedi ki...

2 saattir elimde not defteri okuyorum. Harikasın ne diyebilirim ki.

daima barça dedi ki...

çelsi maçında .oyuncu değişiklikleri yanlıştı.pique alvez tamam.amenna.fabregas oyunda kalmalı tiago xavi değişikliği olmalı.ardından da tello alexis değişmeliydi.messi yada tiago içeriye daha rahat girebilirlerdi.penaltı girse bunlar konuşulmazdı elbette.ayrıca.vilanova sanırım kısa süreliğine yalnız kalacak.pep bir süre sonra dönebilir.martinez alba tiagosilva olabilir tutabilir opsiyonlar.garet bale bence olmaz.ne dersin.

XavierHernandezCreus dedi ki...

Yazı muhteşem, yalnız gözüme çarpan 2 eksik var şimdilik, Ramos'un rakibe dirsek attığı Rayo maçında Pepe'nin de rakibe direk kırmızılık tekmesi es geçildi, üstüne üstlük bileğine basılan Rayo'lu oyuncu sarı kart gördü itirazdan, Madrid'in 9 kişi kalması lazımdı o maçta! Ayrıca Mourinho, Tito'nun gözüne parmak soktuğu El Clasico'da Fabregas'ın kafasına da tekme savurmuştur ve son anda durdurulmuştur. Benim gibi bütün sezon tüm maçları izlemeyenler, Madrid'in Barça'yı yenip hakederek şampiyon olduğunu iddia edebilirler; ancak lig bu art niyetli hakemler yüzünden çoktan kaybedilmişti Barça'nın kafasında. Adil bir ligde, çifte standartlarla açılmayan puan farkının olduğu bir mücadelede, Madrid'i yenmek işten bile değildi bizim için, ancak son 3-4 maçı izleyen ergenler hala inanabilir aksine ve Barça'nın çözüldüğünü, bir devrin kapandığını dile getirebilirler... "park the bus" kafalı, güzel futbol fakiri ekiplere mucizevi gollerle elenmekle büyüklüğümüzden hiçbir şey kaybetmeyiz! Ronaldo ve Özil dışında futbolun zerresini oynamayan takımlara geçilmemizin, adaletsizlik dışındaki tek açıklaması futboldaki şans faktörü olabilir; başka da bir şey değil!

XavierHernandezCreus dedi ki...

Yazı muhteşem, yalnız gözüme çarpan 2 eksik var şimdilik, Ramos'un rakibe dirsek attığı Rayo maçında Pepe'nin de rakibe direk kırmızılık tekmesi es geçildi, üstüne üstlük bileğine basılan Rayo'lu oyuncu sarı kart gördü itirazdan, Madrid'in 9 kişi kalması lazımdı o maçta! Ayrıca Mourinho, Tito'nun gözüne parmak soktuğu El Clasico'da Fabregas'ın kafasına da tekme savurmuştur ve son anda durdurulmuştur. Benim gibi bütün sezon tüm maçları izlemeyenler, Madrid'in Barça'yı yenip hakederek şampiyon olduğunu iddia edebilirler; ancak lig bu art niyetli hakemler yüzünden çoktan kaybedilmişti Barça'nın kafasında. Adil bir ligde, çifte standartlarla açılmayan puan farkının olduğu bir mücadelede, Madrid'i yenmek işten bile değildi bizim için, ancak son 3-4 maçı izleyen ergenler hala inanabilir aksine ve Barça'nın çözüldüğünü, bir devrin kapandığını dile getirebilirler... "park the bus" kafalı, güzel futbol fakiri ekiplere mucizevi gollerle elenmekle büyüklüğümüzden hiçbir şey kaybetmeyiz! Ronaldo ve Özil dışında futbolun zerresini oynamayan takımlara geçilmemizin, adaletsizlik dışındaki tek açıklaması futboldaki şans faktörü olabilir; başka da bir şey değil!

Adsız dedi ki...

Merhaba, Real Madrid taraftarıyım, öncelikle bunu belirteyim. Baştan sona okudum, kaliteli yorumlar, ilginç detaylar, hoş bir üslupla da birleşince keyifli güzel bir yazı olmuş. Ancak taraflı yorumlarınız mevcut ve göze batıyor, önemsenmeyecek kadar az değil ne yazık ki. Kişisel bir yazıdır, saygı duyarım tabi ki, sadece taraf olduğunuzun farkında olup olmadığınızı sorgulatacak bir yorum bırakmak istedim, "Evet farkındayım, yazının bazı noktalarında objektif olmayabilirim." diyebiliyorsanız güzel yazılarınızın devamı dileğiyle.

Adsız dedi ki...

yazınız çok güzel olmuş ama çok yanlı bir göz ile bakıyorsunuz. yok beli ağrıyormuş, yok maça gec kalmış yok gazeteci kaza yapmış yok şu yok bu. ya arkadaş demezlermi adama sen makine gibi işleyen bir sistemi çıkıp 1-3-1-3-1-1-2 gibi bir sistem oynatmaya diretirsen ve bunun sonucu olarakta kötü sonuç alarsan bunu kalkıp mourinho elini sıkmamışta, pepe yemeğine çatal atmışla özetleme gerçekten çok komik.

pep man dedi ki...

özet geçseydiniz.şaka.elinize sağlık süper yazı

Hikmet KESKİN dedi ki...

Tipik Barcelona sempatizanı yazısı. Barcelona'nın son sezon başarısız olmasını ve R. Madrid'in arayı giderek kapatmasını Mourinho'nun Guardiola'nın elini sıkmamasına bağladınız resmen :).

Bu arada Sergio Busquest'in Chelsea maçında yüzünü tutup, aradan bakışını kaçırmışsınız ama (Bir önceki sene). Barcelona'lı futbolcuların yanından hızlıca geçersen, oluşan rüzgardan dolayı yere düşmelerinide kaçırmışsınız. Gijon takımının Barcelona maçına yedek kadro ile başlamasını göremedim yazınızda. Mourinho onun içinde birşeyler demişti hem. Chelsea maçının hakemi Ovrebo (Yazılışı böyle olmayabilir) yok. Objektif bir yazıda bunlarında dile getirilmesini beklerdim.

Adsız dedi ki...

cruyff = Barça
Bu ikisinin üstüne yok oynanan futbol, sistem hepsi Cruyff'un ürünü. La Masia bile La Masia olmasa ne Xavi ne Iniesta ne Messi ne de diğerleri olurdu...